Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-292-5
13.5x21.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Necmiye Alpay diğer kitapları
Dilimiz, Dillerimiz, 2004
Barış Açısını Savunmak, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Türkçe Sorunları Kılavuzu
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2000
5. Basım: Ekim 2015

Bu kılavuz Türkçe konuşup yazanların karşılaştığı sorunları ele alıyor: Yazım ve söyleyiş sorunları, yerinde kullanılmayan terim ve kavramlar, cümle yapısı, kısacası anlatım sorunları.

Öğrenci, öğretmen, yazar, çevirmen ve gazeteciler, radyo ve televizyon spiker ve programcıları, editör, sanatçı ve akademisyenler için, aslında Türkçe kullanan herkes için bir başvuru kitabı bu: Dilbilgisi terimlerine yabancı olanların da verilen örnekler sayesinde kolaylıkla yararlanabileceği bir kılavuz.

Bu kılavuzla büyük olasılıkla ayrıca bir yazım kılavuzuna ihtiyacınız olmayacak. Ancak, bu kitabın bir yazım kılavuzu, sözlük ya da ansiklopedi olmadığını, Türkçedeki tüm sözcükleri değil, sadece kullanımı sorunlu görünen sözcük, söz, söyleyiş ve konuları içerdiğini belirtmeliyiz.

Aşağıdaki örnek üzerinde sarı çizili yazıların üzerine giderek kılavuzun düzeni ve kullanılan çeşitli işaretler hakkındaki açıklamaları görebilirsiniz:

OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 5-6

Türkçe Sorunları Kılavuzu'nda, Türkçe konuşup yazanların karşılaştığı güncel sorunlar ele alınıyor: Yazım (imla) sorunları, söyleyiş (telaffuz) sorunları, yerinde kullanılmayan terim ve kavramlar, cümle yapılarındaki yaygın sorunlar vb. Kuşkusuz, çözüm önerileriyle birlikte.

Kılavuzun amacı, dil bilincinin gelişmesi yönünde ufuk açmaya çalışmak.

Türkçe Sorunları Kılavuzu, aranan bilgilerin kolaylıkla bulunabilmesi için alfabetik ve göndermeli olarak düzenlendi. Girişlere ilişkin açıklamalar aşağıda.

Dilbilgisi terimlerine yabancı olanların da yararlanabilmesi için, sorunların gösterilmesinde örneklere ağırlık verildi. Okur, Türkçe Sorunları Kılavuzu'nda rastlayacağı dilbilgisi terimlerinden korkmasın; sorunlar, bu terimlerin yanı sıra, gündelik dildeki karşılıklarıyla ve örneklerle de tanıdık kılınmaya çalışıldı. Örneklerin, tipik sorunları temsil etmesine dikkat edildi.(*)

İşin güçlüğü biliniyor: Türkçenin kuralları konusunda görüş birliği bulunmadığı gibi, bazı konularda neredeyse dilci, hatta yazar sayısı kadar "doğru" var. Bu arada, birbirinden farklı anlayışlarda çok sayıda yazım kılavuzu ve dilbilgisi kitabıyla karşı karşıyayız.

Türkçe Sorunları Kılavuzu için, varolan yazım kılavuzları içinde kanımca en az sorunlu olanı, Dil Derneği'nin Yazım Kılavuzu (Ağustos 1995 tarihli 3. baskısı) ve Türkçe Sözlük'ün 1983 tarihli 7. basımı temel alındı. Ancak, eleştirel davranıldı: Yazım Kılavuzu'ndaki sorunlar açıklandı, seçenekler belirtildi.

Kaynakça'da (s. 250) göreceğiniz diğer kaynakların en akla yatkın olanları, ÖSYS (üniversiteye giriş sınavları) doğrultusunda hazırlanmış olanlar.

Sorunların saptanmasında kullandığım kaynakların başında ise yıllardır birikip duran notlarım geliyor. Türkçeyi yakın takibe almış Ömer Asım Aksoy, Füsun Akatlı, Işın Bengi, Feyza Hepçilingirler, Sevgi Özel, Yusuf Çotuksöken, Emre Kongar, Şiar Yalçın, Yurdanur Salman, Şengül A. Özerkan, Hakkı Devrim, Kemal Ateş, Ülkü Giray, Vural Sözer gibi yazarların da böyle yapmış olduğu anlaşılıyor. Kuşkusuz, kendi notlarımı onların yazı ve kitaplarıyla karşılaştırdım, katılmadığım noktalar da içinde, tümünden yararlandım.

Bu kılavuz elinizdeyken büyük olasılıkla Yazım Kılavuzu'na gereksinmeniz olmayacak. Buna karşılık, bu kılavuzun bir yazım kılavuzu, sözlük ya da ansiklopedi olmadığı, Türkçedeki tüm sözcükleri değil, kullanımı sorunlu görünen sözcük, söz, söyleyiş ve konuları içermeyi hedeflediği unutulmamalı.

Kılavuz şu bölümlerden oluşuyor:

1. Ana dizin (s. 9),

2. "İngilizcenin Tuzaklarına Karşı" başlıklı küçük dizin (s. 249),

3. Kaynakça (s. 252),

4. "Sorunlu Örneklerin Alındığı Kaynaklar" listesi (s. 253).

Kılavuza "İngilizcenin Tuzaklarına Karşı" başlıklı bir İngilizce-Türkçe dizin eklenmesinin nedeni, Türkçe sorunlarının bir bölümünün İngilizceyle bağlantılı görünmesi. "İngilizcenin Tuzaklarına Karşı", bu türden sorunları kaynağında sorgulamak isteyenlere yardımcı olabilir.

Kuşkusuz, bu kılavuzun sık sık güncellenmesi gerekecek. Kılavuzun kusursuz olduğunu düşünsek bile, bugün "sorunlu" görünen pek çok kullanım bir süre sonra yerleşik duruma gelip sorunlu olmaktan çıkacak, buna karşılık başka sorunlu kullanımlar doğacaktır. Kaldı ki kılavuzun şu ilk halinin de herhalde pek çok eksiği ve kusuru vardır. Yeter ki işe yarayabileceği, eleştiri ve önerilerle geliştirilip düzeltilebileceği düşünülsün...

(*)Sorunlu örneklerin kaynağını göstermekten amaç bağcıyı dövmek değil. Üstelik, sık sık başıma geldiği için, bu örneklerden bir bölümünün "dizgi hatası" olabileceğini biliyorum. Bununla birlikte, örnekleri kaynağında incelemek isteyen dilciler olabileceğinden, kaynak göstermek kaçınılmazdı. Yıllar önce bir yazımda örneklerimin kaynağını vermediğim için eleştirilmiştim ("Türkçe Okurken, İkide Bir...", Metis Çeviri dergisi, 1989 Güz sayısı, s. 112-123. Eleştiri: Bengi, s. 39). Dilciler, örneği yerinde (kendi bağlamı içinde) görmek istemekte haklılar: Her örnek, ister istemez bir cımbızlama oluyor; oysa dil demek, bağlam demek. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Tarhan Erdem, “Türkçe Sorunları Kılavuzu”, Radikal, 5 Aralık 2000

Alpay'ın kılavuzuna başvurmak internette gezmeye (sörf yapmaya) benziyor: Bir internet sayfasından (site dedikleri) öbürüne geçerek, bir süre sonra bağlantıyı açma nedeninden uzaklaştığınızı fark edersiniz. Türkçe Sorunları Kılavuzu'nda da, bir terimi okuyup asıl işinize dönemiyorsunuz, bir terimden başka bir terime, o terimden başka bir kurala geçiyorsunuz, kuru sözcüklere benzemiyor.

Her sayfasında özenli ve titiz çalışmanın işaretleri görülen Türkçe Sorunları Kılavuzu üzerine gazetelerimizde yazı okuyamadım. "Marifet iltifata tabidir" derler. Tanımadığım bu gösterişsiz yazarın gayretini överken, gerçekte teşekkür borcumu ödemek istedim.

Atilla Birkiye, “Kitaplar, yeni yıl armağanı...”, Cumhuriyet, 28 Aralık 2000

Son zamanlarda yayımlanan önemli kitaplardan biri de kuşkusuz Necmiye Alpay'ın Türkçe Sorunları Kılavuzu adlı inceleme-araştırması. Doğrusu insanı özendirecek bir çalışma. Hele hele son yıllarda Türkçemizin iyice içinden çıkılmaz bir hal aldığına tanıklık ediyorsanız!

Necmiye Alpay kitabına ilişkin amacını ''... dil bilincinin gelişmesi yönünde ufuk açmaya çalışmak'' olarak belirliyor. Elimizdeki bir kılavuz ama, benzeri olmayan bir kılavuz. Yazım ve söyleyişteki, terim ve deyimlerin kullanımındaki ve cümle yapılarındaki sorunları çözüm örnekleriyle birlikte sunuyor. Tartışmaya açık, tartışan bir kılavuz.

Yücel Kayıran, “Kirlenme mi, yozlaşma mı yoksa çatışma mı? Türkçe bakım sanatı”, Virgül, Sayı 52, Haziran 2002

Türkçeye ilişkin dil sorunu tartışmalarının, 90’lı yılların başından beri belirginleşen iki özelliği var. Bu özelliklerden ilki, bu tartışmaların, dilin oluşturulmasıyla ilgili sorunlardan dilin yaşanmasında ortaya çıkan sorunlara kaymasıdır. Yüzyılın başına kadar geri götürülebilir olan ilk sorun ile ilgili yazılar bugün de var. Ancak bu yazılar marjinal bir düzlemde ortaya çıkıyor. Sözünü ettiğim ikinci özellik ise, tam da bu konuyla bağlantılı. Önceki tartışmalar, genellikle ilgili kurumlarda ve onların yayın organlarında yaşanırken, 90’lı yıllardan beri yapılan dil tartışmaları daha çok kamusal alanda, iletişim kurumlarında, gazete ve televizyonlarda yürütülmektedir. Veya bu düzlemde yapılan tartışmalar dilin oluşumuyla ilgili sorunlardan “kirlenme”, “yozlaşma” sözcükleriyle ifade edilen bir tartışmaya kaymıştır. Yusuf Çotuksöken, Necmiye Alpay, Feyza Hepçilingirler, Hakkı Devrim, Füsun Akatlı bu tartışmaya katılan yazarlar arasındadır. Görülen o ki, dil artık sadece uzmanların değil, yazarların da konusu; başka bir deyişle öykü, roman, şiir eleştirisi gibi artık bir dil eleştirisi de var.

Burada, yazın ve dil eleştirmeni Necmiye Alpay’ın, sözünü ettiğim bağlamda değerlendirilebilecek Türkçe Sorunları Kılavuzu adlı kitabı üzerinde durmak istiyorum. Alpay, gerek yazılarda, gerekse konuşmada ortaya çıkan dil sorunlarına ilişkin yüzlerce veriyi derleyip, sınıflandırıp incelemiş. Yapmak istediğim, Alpay’ın kitabındaki dil anlayışını irdelemekten çok, Kitabın temel sorunu veya sorun edindiği özek kaygı üzerinde düşünmektir.

Türkçe Sorunları Kılavuzu, adından da anlaşılabileceği gibi bir yazım kılavuzu değil, bir “sorun” kılavuzudur. Yazım kılavuzlarının temel özelliği, bir ideal kurallar bütünü oluşturmalarıdır. Bu ideal de, teorik bir düzlemde yer alır. Dolayısıyla, yazım kılavuzları, bu kuralların uygulanışında ortaya çıkan sorunları konu edinmez. Alpay’ın kılavuzu ise bir dile ilişkin ideal kurallar bütününü oluşturan yazım kuralları uygulanırken yaşanan sorunları konu edinmektedir.

Kitabın ayırt edici özelliklerinden biri, gerek yazıda, gerekse “konuşmada” var olan Türkçeyi konu edinmesidir. Alpay, ideal kurallar bütünü olarak Türkçe ile yaşayan Türkçeye bakmakta ve oradaki değişimleri, yanlış kullanımları göstermektedir. Örneğin, “ahçı, ahçıbaşı değil, aşçı, aşçıbaşı; dıştalamak değil, dışlamak; İsparta değil, Isparta; kilot değil, külot; rastgele değil, rasgele” gibi. Bu örnekler göstermektedir ki Alpay “konuşma halindeki” Türkçeyi izlemiş.

Alpay’ın Türkçe sorunlarına ilişkin tespitlerine göre, Türkçe sorunlarının en önemlilerinden biri, sözlük bilgisinin, dolayısıyla sözlük kültürünün eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Örneğin, özgü ve özgün sözcükleri,

birbirine karıştırılıyor. Bilindiği gibi, “özgün” sözcüğünün, “benzersiz”, “taklit olmayan”, “asıl” gibi anlamları var. Batı dillerinden gelmiş “orijinal” sözcüğüyle eşanlamlı: “Özgün bir yapıt”, “özgün bir fikir”, “özgün metin” vb. Oysa “özgü” sözcüğü, “has”, “mahsus” demek. Dolayısıyla, “kendine özgü” yerine “kendine özgün” dememek gerekiyor.

Türkçe Sorunları Kılavuzu’nun, kuşkusuz en ayırt edici niteliği, Türkçe sorunlarının bazılarının İngilizce ile bağlantılı olduğunu göstermesidir. Yabancı dilden kelimelerin Türkçeleşmesine veya Türkçeleştirilmesine karşı çıkanlar var. Ama Alpay’ın işaret ettiği ise daha çok İngilizce kelimelerin birkaç anlamından, yaygın olarak bilinen bir anlamına bağlı kalınarak tercüme edilmesinden kaynaklanan Türkçe sorunlardır. Örneğin, “under” kelimesini ille de “altında” diye çevirmek gerekmiyor. “Döneminde” ya da “koşullarında” demek gerekebilir. “Under Napoléon”un Türkçesi “Napolyon altında” değil, “Napolyon döneminde”; “under capitalism”in Türkçesi “kapitalizm altında” değil, “kapitalizm koşullarında” olabilir.

Alpay’a göre, Türkçe sorunları, sadece söyleyiş sorunlarından, sözlük kültürünün eksikliğinden ve İngilizcenin tuzaklarından kaynaklanmıyor. Ona göre, söz konusu sorunlar Türkçenin yazım kurallarının belirlenmesiyle de ilgili. Nitekim, Türkçe Sorunları Kılavuzu hem noktalama imleriyle hem de yazım kurallarıyla ilgili tanımların uygulanırken hangi durumlarda sorun çıktığını örneklerle gösteriyor.

Türkçe Sorunları Kılavuzu’nun gösterdiği temel olgu, Türkçede bir yozlaşma durumunun değil, bir çatışma durumunun yaşandığıdır. Hem genel olarak dil ile hem de (böyle bir Türkçe sorunları kılavuzu hazırlandığına göre) yazım kılavuzlarıyla yaşanan bir çatışma...

Robert M. Pirsig’in Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı adlı romanında, romanın felsefi kahramanı Phaedrus “teknolojiyle çatışmaların” ortaya çıkışında kılavuzların önemli bir rolü olduğuna dikkat çeker:

“Bizim kültürümüzün doğası öyledir ki” der Phaedrus “işleri nasıl yapacağımızı öğrenmek için bir kılavuza bakacak olursanız kılavuz daima, yalnızca bir nitelik anlayışını, yani klasik olanını verir. Size bıçağın bilenmesinde bıçak ağzını nasıl tutacağınızı ya da dikiş makinesini nasıl kullanacağınızı ya da tutkalı nasıl karıştırıp uygulayacağınızı söyler ve bu temel yöntemler bir uygulandı mı ‘iyi’nin doğal olarak bunlardan çıkacağını varsayar.”

Phaedrus, “bizim kültürümüz” derken, bir grup kültüründen söz etmiyor. Kastettiği, ruhun işlenmesi anlamında kültür. İnsanın eğitilerek teknolojik eşyaları tam ve doğru kullanabilme olanağını kazanması gibi. Phaedrus’un sözünü ettiği teknolojiyle yaşanan çatışma, yani modern teknolojinin ürettiği eşyaların fonksiyonlarını tam ve doğru kullanamamaktan kaynaklanan çatışma, tam da bu noktada, bu olanağın gerçekleştirilmesi sırasında ortaya çıkmaktadır.

Phaedrus’a göre bu çatışmanın ortaya çıkmasında kullanım kılavuzlarının önemli rolü vardır. Çünkü bu kılavuzların işlevlerini yerine getirdiği pek söylenemez. Ona göre, bu işlevsizliğin kökeninde, kullanım kılavuzlarının hazırlanışındaki anlayış yer almaktadır. Bu anlayışa göre, söz konusu eşyanın bütün fonksiyonları olmuş, tamamlanmış bir bütündür ve bu bütünün işleyişi birtakım kurallara bağlıdır. Bu kurallar yerine getirildiğinde, eşyanın doğru ve tam işleyişi kendiliğinden gerçekleşir.

Ama sonuç her zaman böyle değildir. Çünkü kullanım kılavuzu söz konusu makineyi çalıştırmanız için örneğin açma kapama düğmesine basmanızı söyler, ama bu düğmeye nasıl bir şiddetle dokunmanız gerektiği konusunda bir şey söylemez. Dolayısıyla, eksik ve yanlış işleyiş ile ilgili bütün sorunlar da hemen hemen bu noktada başlar; ama bu da mevcut kullanım kılavuzlarının sorunu değildir. Yazım kılavuzlarının da benzer sorunları vardır. Kılavuzların bir ideal kurallar bütünü olduğu ve tamamlanmış, mutlak ve kusursuz bir yapıyı temsil ettikleri düşünülüyor. Buna göre kılavuzda belirtilen kurallar uygulandığında, Türkçe doğru ve güzel bir dil olarak ortaya çıkacaktır. Ancak, bu kuralların nasıl uygulanacağı, bu uygulamanın gerçekleştirilirken nelere ve hangi yanlışlara dikkat edileceği bu kılavuzların içermediği sorunlardır. İşte, Türkçe Sorunları Kılavuzu, tam da bu sorunu konu edinerek yazılmış bir kılavuz. Mevcut yazım kılavuzları ideal kuralları konu edinirken, Alpay’ın kılavuzu, bu kuralları uygularken yaşadığımız sorunları konu ediniyor.

İşaret ettiğim çatışmanın kökeninde yer alan sorunun çeşitli telaffuzları olduğu, örneğin, Türkçenin henüz ulusal-dil olma sürecini tamamlamamış olduğu ileri sürülebilir. Ama dil, zaten bir tamamlanmamışlıktır. Wilhelm von Humboldt”un ifadesiyle, “dilin kendisi bir ürün değil, bir etkinliktir; tinsel bir kuruluşun belirtisidir.” Alpay’ın kılavuzu göstermektedir ki, von Humboldt’un “etkinlik” veya “tinsel kuruluş” dediği şey çatışmalarla gerçekleşmektedir. Dolayısıyla dilin tinsel kuruluşundaki bu çatışma olağandır. Ancak bunun paniğe sebep olacak bir sorun olarak görülmesinin ve bunun yozlaşma veya kirlenme terimleriyle ifade edilmesinin felsefi temelinde dili olmuş, tamamlanmış, belli bir tamlığa ulaşmış bir bütün olarak görme anlayışı yer almaktadır. Oysa, Bedia Akarsu’nun Wilhelm von Humboldt ile ilgili Dil-Kültür Bağlantısı adlı yapıtında ileri sürdüğü gibi dil, ne hazır olarak verilmiş bir şey, ne de tamamlanmış bir üründür. Dil böyle bir tamamlanmışlık ve ideal bir bütün olarak algılandıktan sonra, onunla paralellik göstermeyen pratiği de yozlaşma ve kirlenme terimleriyle tanımlamak kolaylaşmaktadır. Tabii Türkçeyi ilk uygarlıklara ait Grekçe, Latince ve Arapça gibi geniş bir literatüre sahip dillerle kıyaslamak, bugün kuşkusuz olanaklı değil; ama bir sentez anına giden süreç, yozlaşma teriminden çok çatışma kavramıyla ifade edilebilir.

Alpay’ın Türkçe Sorunları Kılavuzu, bu çatışmayı göstermesi bakımından, yeni bilgilere ulaşmaya olanak sağlayan sınıflandırılmış verilere sahip bir çalışma.

Kitabın konusu göstermektedir ki, Türkçe henüz “teknolojik” bir dil. Teknoloji kavramını, Phaedrus’un kullandığı anlamda “hem terimin işaret ettiği nesnenin niteliği hem de bu nesnenin gelişimi anlamında” kullanıyorum. Türkçenin bu teknolojik nitelikten uzaklaşması için bir taraftan düşünceleşmesi ve kavramlaşması, diğer taraftan da kutsallaştırılması ve tinselleşmesi gerekmektedir. Bunlardan ilki felsefe ile olanaklı ise, ikincisi de, en başta şiirle olanaklıdır.

Dille ilgili sorunlar, bizde genellikle eleştiri statüsünden çok, uzmanlık statüsü ile, örneğin dilbilimle ilgili görülmüştür. Uzman, bir bağlam yani bir kuram çerçevesinde derinleşir ve orada “iş” üretir. Başka bağlamlardan, derinliklerinden kendini sorumlu görmez. Eleştirmen ise, bağlamları ve onların derinliklerini yoklamak durumundadır. Çünkü eleştirmen bağlamlardan çok bir bütünlükten bakarak iş görür. Bir tutum, bir kaygı olması bakımından, uzmanda takip fikri yoktur. O akademik bağlamın içindedir. Oluş halinde olanla değil, olmuş bitmiş olanla ilgilidir. Oysa eleştirmen bir takip insanıdır; problemin nasıl ve neden ortaya çıktığını, kendini nasıl ürettiğini izler. Eleştirmenin nesnesinin bulunduğu zemin, olmakta olanın, oluş halinde olanın zeminidir. Oluş halinde olan derken, kastettiğim yapıt değil, yazar; yoksa yapıt tamamlanmıştır, ama yapıtın tamamlanmışlığı yazarın tamamlanmışlığı anlamına gelmez. Oysa uzman, “kabul edilmiş” üzerinde çalışır. Yani risk almaz, dolayısıyla polemiğe girmez. Bu nedenle, yaptığı çalışmanın arasına bir “kabul edilmemiş” eklediğinde, kuşkuya düşer. Eleştirmen ise risk alır, bu nedenle polemiğe girer. Çünkü yaptığı işin neticesinde kanon vardır.

Dil eleştirmenliği derken yeni bir durumdan da söz etmiyorum. Dil eleştirisi, yeni değil. Ama bu eleştirinin yapıldığı düzlem, dilsel değil yazınsaldı. Konusu yazın olan kimi eleştirmenlerin tarzında dil eleştirisi içkin bir durumdadır. Örneğin roman eleştirisinde Fethi Naci’nin, şiir eleştirisinde Memet Fuat’ın yazıları, bu bakımdan irdelenmeye değer. Hatta denebilir ki, her iki eleştirmenin eleştiri anlayışında dil eleştirisi özerk ve özek (merkezi) bir konumda yer alır. Alpay’ın yaptığı şeydeki farklılık, dil eleştirisini, yazın eleştirisinin statüsünden çıkarıp dil eleştirisi statüsüne taşımasıdır. Bence bu önemli ve değerli bir girişimdir; çünkü, böylece dil eleştirisi yazın eleştirisi karşısında bağımsız bir konum kazanmaktadır. Dahası, böyle bir konumlandırma başarılı ve istikrarlı olur ise, bir yazın yapıtının dilindeki sorunlara ilişkin eleştiriler, aynı zamanda da söz konusu yapıtın yazınsal değerine ilişkin işlev görmeyecektir. Kaldı ki bir yazın yapıtında yer alan dilsel sorunlar, yazınsal değildir. Çünkü yazınsal sorunlar gibi düzeltilemez değildir. Alpay’ın yaptığı dil eleştirisinin temel özelliklerinden biri, dil sorunlarından hareketle bir yapıtın yazınsal değeri hakkında yargıda bulunmamasıdır. Ama bu çeşitli göndermeleri olan bir eleştiridir.

Devamını görmek için bkz.

Güneş Pehlivantürk, Akşam-lık, 2003

Modern insan, yıllardır sürdürülen antropolojik bulguların sistematik sonuçları ışığında, artık biliyoruz ki, dilin gelişme koşulları Homo ergaster’in 900 cc’lik beyninden Homo sapiens’in 1200-1500 cc boyutları arasında çok değişmiş ve adeta binlerce ayrı odacığa bölünmüş kocaman, evrensel bir mabet haline gelmiştir.

Bir dilin yaratımında duyulan onca sancılı hareket; deprem, kuraklık, göç, savaş gibi dinamik ve statik nedenler; terminolojiye geçen onlarca özel isim ve dahası... İnsan ve kendi özvarlığı... Tarihi, acıları, toprağı, gerçeği ve bütünü... Belki de bütünden arta kalanı...

Böyle düşünmeye başladığınızda dünya üzerindeki yüzlerce farklı dilin ne kadar büyük bir emeğin anıtı olduğunu ve ne denli zorlu bir sınavın başlangıç (ve bitiş) noktasında durduğunu daha da rahat fark edebiliyorsunuz.

Bizim yerel tapınağımızsa; sanırım klişe bir bilgidir, herkes bilir; dünyanın en zahmetli kelime ve gramer yapılarının durduğu listede üst sıralarda konaklıyor. Sitemkâr, kuralcı, zengin, gösterişli, anlaşılmaz, yalın, resmi, klasik, anlamlı... Buna, dilimizin bizim için taşıdığı onca ‘sıfata’ rağmen, bizim genelde ona olan durumumuzu anlatan tek bir ‘kelime’ var: Uzak...

Belki de Necmiye Alpay’ı bu çalışmaya başlamaya iten en önemli sebeplerden biri de bu uzaklığın ‘fark edilebilir boyutları’ olmuştur!

İncelendiğinde, kitabın okuyucusunun birinci derecede ilgisini çekecek iki önemli ağırlık noktası var: Birincisi, yazım kılavuzunun içerisine dizinsel sıraya sadık kalınarak yerleştirilmiş gramer kurallarının anlatılışı. Büyük harf kullanımı, adıl (zamir) sorunları, ayraç (parantez) sorunları, başlıkların yazılması, bileşik fiillerin yazılması, çifte edilgen sorunu, çoğul eki sorunları, kısaltmaların yazılması, virgül kullanımları, yüklem (sözdizimi) sorunları, bağlaç ve eklerle ilgili yazım kuralları, anlamsal yineleme... Liste uzatılabilir; fakat yazar, bunları o kadar duru bir Türkçe ile sadeleştirerek ve konuyu ilgi kaybına maruz bırakmadan aktarmış ki, zannediyorum, özellikle lisedeyken gramer derslerine antipatik bakan okuyucular bu kitabı okurlarsa, bu antipatinin nedenini uzun uzun düşünmek zorunda kalacaklardır!

İkincisi, örneklemelerin son derece ‘yerinde’ bir zamanlama ile sergilenmesi. İşin esprili yanlarından biri de sorunlu (hatalı) örneklemelerin ülkemizin ‘isimleri gökyüzüne yazılı’, değerliliklerini, yazın güçlerini ispatlamış yazarlarına ait olması! En çok dikkati çeken isimlerse Buket Uzuner, Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu ve Perihan Mağden. Hatta yazılı basının bir dönem dil jandarmalığını yürüten Şiar Yalçın ve Hakkı Devrim gibi isimlerin yaptıkları dil yanlışları dahi bulunup serpiştirilmiş sayfalara. Bununla da yetinilmemiş, TDK’nın çıkardığı Yazım Kılavuzu’nun dahi yanlışları bulunup sorunlu örneklere katılmış.

Öğrenci, öğretmen, yazar, çevirmen ve gazeteciler; radyo ve televizyon spiker ve programcıları; editör, sanatçı ve akademisyenler için, aslında Türkçe kullanan herkes için bir başvuru kitabı bu. Dilbilgisi terimlerine yabancı olanların da verilen örnekler sayesinde kolaylıkla yararlanabileceği bir kılavuz. Bu kitabı alıp her gün bir sayfasının okunmasını salık vermek isterim. Bilgiye bir ‘fazladan’ dokunmanın ne sakıncası olabilir ki!

Devamını görmek için bkz.

Perihan Mağden, Radikal, 27 Ekim tarihli yazısından..

Kılavuz: Ben yazarken en az beş-altı çeşit sözlük kullanıyor olmaktan, Türkçeye sızmış yabancı kelimelerin bu denli yetersiz sözlüklerle bir türlü karşılanmıyor olmasından, Andreas Tietze'nin Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı'nın ilk cildinde (E harfine kadar) kalmış olmasından, son derece müştekiyim.

Necmiye Alpay'ın Metis'ten çıkan Türkçe Sorunlar Kılavuzu hiç umulmadık enlem ve boylamlarda, hayat kurtarıyor bu biiiir. Örnekler, ayrıcalar, göndermeler ve aldırmalarla; Necmiye Alpay'dan daha kapsamlı bir çalışma ve hayat kurtarmaca beklememize vesile oluyor, bu ikiiii.

Yücel Kayıran, "Barış eşittir: #NecmiyeAlpay", Radikal Kitap, 9 Eylül 2016

Eleştiride, ‘Necmiye Alpay’dan önce’ ve ‘Necmiye Alpay’dan sonra’ biçiminde bir ayrımdan söz etmek gerekir. Bu ayrım, Necmiye Alpay’ın kurmaca eleştirisi ile dil eleştirisini birbirinden ayırmış olmasını dile getirir. Dili ustaca kullanmak, usta yazar olmanın ölçüsü gibiydi. Bugün kimse dil eleştirisini, kurmaca eleştirisi olarak yapmıyor. Ama Alpay’ın ayrımından önce, öyleydi. Siz de yapmıyor iseniz, iç içe bir durumda bulunan bu iki eleştiri biçimini, Necmiye Alpay birbirinden ayırdığı içindir. Alpay, dil eleştirisine, yazın eleştirisi karşısında bağımsız bir konum kazandırdı. Ayrımların da tarihi vardır; buluş ve keşiflerin tarihi olduğu gibi. Ayrımlar, gereksiz olanı gözden düşürür. Yanılmıyorsam, Victor Klemperer’in LTI - Bir Filoloğun Notları’nda geçiyordu. Klemperer, I. Dünya Savaşı’nda, ‘uçak bombası’ henüz keşfedilmeden önce, uçaklardan ‘demir ok’ atıldığından bahseder. Ayrımlardan sonra, keşif öncesi dönem neden unutulur? Ayrımları unutmamak ve referans görgüsüne sahip olmak, sadece yaratıcılığın bir meziyeti değil, aynı zamanda medeniyet bilinci ve duygusuyla da alakalıdır.

Alpay, dili sorun edinirken, teorik olanla değil, ama dil teorileriyle, bu teorilerin ilgili olduğu olgusal durum arasındaki uzlaşmaz durumları kendisine problem ediniyor.

Türkçe Sorunları Kılavuzu, atıl bir yazım kılavuzu değil, genellikle konuşma ediminde ve yazma etkinliği konuşma ediminin kendiliğinden bir sonucu olduğu durumlarda, yüz yüze geldiğimiz yazımsal sorunlar karşısında uyaran, ayrımlar yapan, fiili bir yazım kılavuzudur. Alpay’ın kılavuzu, yaygın yanlış telaffuzumuzda, sözgelimi “Ünüversite değil, üniversite” biçiminde bizi uyarır. Türkçe Sorunları Kılavuzu ile Dilimiz Dillerimiz’de ortaya çıkan bu bilinç biçimine, dilde yaşanagelen anarşi durumuna müdahale, diyeceğim.

"Anadil", doğuran dil

Alpay’ın, ayrımlarından biri de ‘anadil’ ile ‘anadili’ arasındaki farka ilişkindir. Ona göre ‘anadil’, dil, doğuran dil demektir. “Latince bir anadildir ve Fransızca, İspanyolca gibi dilleri doğurmuştur.” Anadili ise “Bireyin annesinden (ya da anne işlevi gören kişi/ler/den) edindiği (‘öğrendiği’ değil ‘edindiği’) dil” demektir. Bu durum ise dildeki şovenizm ile ilgilidir. Denilebilir ki şovenizm, dilde birbiriyle gerilimli ideolojik bir karşıtlık alanı yaratır. Mesela ‘milliyetçilik’ ifadesini sağcılar benimserken, ‘ulusalcılık’ ifadesini solcuların benimsemesi gibi. Alpay’a göre “Ortak adlandırma, konuşabilmenin, diyaloğun ve giderek barış dediğimiz şeyin temel taşlarından biridir.” Alpay’ın bu ayrımına, dilde, yani Türkçede yaşanagelen terör durumuna müdahale diyeceğim. Dildeki anarşi durumu, öğrenmedeki eksikliğinden kaynaklanırken, dildeki terör durumu, ideolojiden, şovenizmden kaynaklanmaktadır.

Alpay, bu ayrımları, Barış Eşittir adlı kitabında dile getirir. Bu kitabı, http://barisesittir.blogspot.com.tr/ linkinden okumak mümkün.

Alpay’ın şairliği de vardır. Barış Eşittir’de, ‘Germili Kanıt’ adlı bir şiiri de yer alıyor. Alpay, bu şiiri, 1984 yılında, Mamak Cezaevi’nde yazmış. “Yalçın Küçük, bu şiiri görünce, alıp, Toplumsal Kurtuluş dergisinde yayınlamıştı” diyor Alpay. Şu dizeler, bu şiirin ana gövdesi hakkında fikir vermektedir: “Yüz yıl var aşılanmış kayısılar/ Mustafa emmi gibi (doğuşunda Digran)/ sağlıklı ve saygındılar/ Küçük Digran, kaç küçük Digran, boğazlanmaktan/ kaçırıldı Türk anneler tarafından/ köylüler bilir/ gizli erdem, sır, suç ortaklığı/ kesildi büyükler/ kan aktı koca dere.”

Bu şiirin, final bölümü ise şöyledir: “Gelsin bağ bozumu, aşılsın çitler/ birlikte ağlanacak kan akan derelere/ bir ad konulacak birlikte ölmelere/ eski ve yeni/ haramilere.”

Devamını görmek için bkz.

Utku Özmakas, "Necmiye Alpay'ı uzatsana", K24, 1 Eylül 2016

Yolu bir süreliğine de olsa bir yayınevinin, bir editör ya da çevirmen masasının yanından yöresinden geçmiş biri, muhtemelen “Necmiye Alpay’ı uzatsana” cümlesine rastgelmiştir. O mavi kapaklı kitap, yazarının ismiyle özdeşleştiyse bunun nedeni yalnızca çalışmanın özgünlüğü değil; aynı zamanda bizzat yazarının titizliği ve güvenilirliğidir de. Dil üzerine uzun uzadıya düşünmüş bir zihnin imbiğinden geçmiş ve yıllar içerisinde mütemadiyen yenilenmiş bu çalışma, adı ister yazar ister editör ister çevirmen olsun yazı çiziye “bulaşmış” pek çok kişi için vazgeçilmez bir kılavuz oldu. (Çevirmenliği, eleştirmenliği ayrı ayrı konuşulmayı hak ediyorsa da ne yazık ki bunları şimdilik ertelemek mecburiyetindeyiz.)

Necmiye Hanım’ın (izninizle ona mailde, telefonda ya da yüz yüzeyken hitap ettiğim gibi hitap edeceğim bu yazıda) dile yönelik çabası, yalnızca teknik bir uzmanlıktan ibaret değildir, aynı zamanda politik bir bilincin ürünüdür de. Radikal’de “anadili” ile “anadil” arasındaki fark üzerine yazdığı değini, bugün dahi aklımdaysa bunun nedeni sözcüklerin hayatının politikadan ayrılamayacağını o kısacık metinde bile göstermiş olmasıdır. Dolayısıyla uzatmadan söyleyelim: Necmiye Hanım “barış” dediğinde bunun kuru kuruya bir talepten ya da miting sevdalılarınki gibi bir “kardeşlik pozu”ndan ibaret olmadığını çok iyi biliyoruz.

Kıyametle kıymet arasında ayrım yapamayacak denli şuurunu yitirmiş bir saldırganlığın Barış Açısını Savunmak'tan başka bir şey yapmamış birine reva gördüğü bu muamele, bir kez daha kıymetlerimizi var gücümüzle savunmamız gerektiğini anımsatıyor; çünkü bu kıymetler başkaları gibi “kandırıldık” manzumesinin arkasına sığınmak yerine sözünü her zaman ve her zeminde korkusuzca dile getirmekten hiç vazgeçmediler. (Anımsayalım: 12 Eylül karanlığı Necmiye Hanım’ın üç yılını çalmıştı.) Parmaklıkların ardına koyarak bir edebiyatçının sözcüklerini elinden alabileceğini, düşüncelerine gem vurabileceğini sanan bu nadanlık, “şeylerin başlangıçlarını nereden almışlarsa, çöküşlerini de zorunluluk gereği orada bulduklarını” unutuyor.

Necmiye Hanım’la iki ay önce “accountability”nin nasıl çevrilebileceğine ilişkin mailleşmiştik. O sıralar çevirisiyle boğuştuğum kitabın yazarı bilhassa “aşağıdan gelen hareketleri” kastederek, bunların da politik eylemlerinde “hesap vermesi” gerektiğini söylüyordu. Necmiye Hanım ise kavramın “hesap sorulabilirlik” olarak çevrilmesi önerisini getirmişti. O mailleşmenin sonu, Necmiye Hanım’ın yalnızca dile ilişkin tutumunu değil, aynı zamanda hayatı hangi açıdan gördüğünü de net bir şekilde gözler önüne seriyor: “(…) hangi yönden baktığımıza bağlı. Ben de tam bu nedenle, kendimi hesap soran (‘halk! mağdur!’) tarafında bildiğimden, sorulabilir deme fırsatını kaçırmadım, kaçırmak istemiyorum. (…) Yine de, olumsuzdan gidersek, ‘hesap vermeyebilir’dense, ‘hesap sorulmayabilir’i yeğlerim ben! Sorup sormamak ‘biz’e kalmış. Ama hesap verip vermemek ‘onlar’a kalmış gibi olmasın!”

Michel Foucault, entelektüelin görevinin doğruyu iktidarın yüzüne haykırmak olduğunu ve bunun da daima aşağıdan yapılabileceğini söyler. İktidarın yarattığı asimetrik ilişkide aşağıdan haykırmak, bir riski üstlenmek manasına da gelir. Necmiye Hanım, “aşağı”dakilerin yanındaydı. Sözünü buradan kurdu, buradan çoğalttı; hayatı boyunca bu riski üstlendi. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü ömrünü barışa adamış insanları tutuklayarak kutlayan bu saldırganlığa karşı bu riski üstlenmekten, hesap sormaktan, “barış” demekten başka çıkar yolumuz yok.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.