www.metiskitap
www.metisbooks
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
    
KİTABI / YAZARI BUL
 
  
 
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-398-4
13x19.5 cm, 182 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Engin Geçtan diğer kitapları
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kimbilir?, 1998
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Hayat, 2002
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Zamane, 2010
Mesela Saat Onda, 2012
Rastgele Ben, 2014
 
İnsan Olmak
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1983
12. Basım: Eylül 2014

İlk kez yayımlandığı 1983'ten günümüze defalarca baskı yapmış ve okurla kurduğu yapıcı ilişkiyi kanıtlamış olan bu kitabında Engin Geçtan insan olmanın ikilemini şöyle anlatır: "Çağdaş toplumlar kendine özgü bir olguyu da birlikte getirmiştir. İnsan eskisinden çok daha fazla sayıda insanla, çok daha kısa süreli, daha yüzeysel ilişkiler kurma eğilimindedir. Bu, soğuk bir günde karşılaşan bir grup kirpinin öyküsüne benzer. Kirpiler ısınabilmek için birbirlerine sokulurlar, ama dikenleri birbirine batar. Birbirlerinden ayrıldıklarındaysa soğuktan rahatsız olurlar. İleri geri hareket ederek sonunda dikenlerini batırmadan birbirlerini ısıtabilecekleri en uygun uzaklığı bulurlar."

Son yirmi yılın dünyasındaki sosyal ve maddi değişimler düşünülürse, kirpilerin birbirine daha da çok ihtiyaç duyduğunu, her kirpinin bu ikilem karşısında kendi cevabını bulması gerektiğini, tam da bu yüzden İnsan Olmak'ın bugün daha da güncel olduğunu söyleyebiliriz.

İÇİNDEKİLER
Yirmi Yılın Ardından
Önsöz
Birey ve Toplum
Ana-Baba ve Çocuk
İnsanlardan Korkmak
Öfke ve Düşmanlık
Değersizlik Duygusu
Kaygı
Sorumluluktan Kaçış
Yalnızlık
Ortakyaşam İlişkisi
Nevrotik Kısırdöngü
Yaşam ve Ölüm
Kendini Yaşamak
Epilog
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

"Yirmi Yılın Ardından", 2003, s. 7-8; "Önsöz", 1983, s. 9-13

Yirmi Yılın Ardından

1982 yılı başları, Ankara'da yaşadığım zamanlarda, bir sabah üniversiteye geldiğimde kapıdaki görevliler İstanbul'dan gelen birinin benimle görüşmek istediğini söylediler. Biraz ilerimde ziyaretçiler için ayrılan camlı bölümde onu gördüm. Mütevazı ve saygılı halinin beni uzaktan etkilediğini hatırlıyorum, yanına gidip beni neden görmek istediğini sordum. İlk iki kitabımı okumuş olduğunu, benden bir dileği olduğunu ve bunu bana iletebilmek için İstanbul'dan kalkıp geldiğini söyledi. Odama davet ettim, içeriye girdiğinde kendisine gösterdiğim koltuğa oturmayıp isteğini ayakta dile getirdi. "Sizden bir ricam var," dedi. "Lütfen bizler için de yazın." Ve ardından veda etti, bende o an fark edememiş olduğum bir iz bırakıp giderek.

Aynı yılın yazında bir güney kasabasında tatilimi geçiriyordum. Bir gün öğleye doğru, kıyıdan hayli uzaklaşmış tek başıma yüzerken bir an bu ziyaretçimi hatırladım, nasıl olup da denizin ortasında onu hatırladığıma biraz da şaşırarak. Aynı günün akşamı otelin bahçesinde süren bir sohbet sırasında, anlık bir dürtüyle tek başıma yürüyüşe çıkmak istediğimi fark ettim. Oldukça tenha ve yarı aydınlık bir yolda yaptığım yürüyüşten döndüğümde İnsan Olmak kitabının başlıkları oluşmuştu, başlangıçta yürüyüşümün böyle bir amacı olmamasına rağmen. Ertesi sabah kahvaltıda başlıkları sıralayarak yazıya döktüm. Ankara'ya döndüğümde kitap, fışkırırcasına bir çırpıda yazıldı.

Bu ziyaret olmasaydı kitap yine de yazılır mıydı? Yazılsaydı aynı olur muydu? Bu soruların cevapları hayatın pek çok bilinmezinden sadece biri ya da ikisi. Yine de böylesi kendiliğinden yaşantıların ve oluşumların, birden fazla etkenin rastlantısal buluşmaları sonucu ortaya çıktıklarına inanma eğilimindeyim. Hayatın kendi akışında yaşanabildiği, evrenle birlikte dans edilebildiği zamanlarda. Çünkü İstanbul'dan gelen isimsiz ziyaretçiyle başlayan süreç zamanla beni hiç beklemediğim yerlere taşıdı, daha sonraki kitaplarımı okumuş olanlarınız bu süreci zaten izlemişlerdir.

İnsan Olmak'tan önce yazdığım iki kitap akademik dünyanın kalıplarına ve beklentilerine uygun tarzda yazılmışlardı. O zamanlar şartlanmalarımdan ötürü ya da henüz hazır olmadığımdan, kalıpları izlemem gerektiği şeklinde bir çerçevede sıkışıp kalmış olduğumu çok sonraları fark edecektim. Sigmund Freud'un psikiyatriye ya da Margaret Mead'in antropolojiye yaptıkları klasikleşmiş katkıların akademik kalıplara uymamaları sonucu gerçekleştirilmiş olduğunu bilmeme rağmen. Kalıpları kırmanın ürkütücü de olsa insana hayatiyet katan bir yanı vardır, bilirsiniz. İnsan Olmak ilk yayımlandığında nasıl karşılanacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu, ancak geçen yıllar içinde bu kitabın okuyucusuyla kurduğu ilişki, zaman zaman beni şaşırtan ve duygulandıran hoşluklarla karşılaşmama neden oldu. Bugün de kitabın nasıl olup da okuyanı ile bu denli yoğun bir ilişki kurduğunu anlayabilmiş değilim, kitabın okuyucusu olmadığım için bu ilişkinin dışında kalmış olmamdan ötürü. Dolayısıyla, yirmi altıncı basımı Metis Yayınları'ndan çıkarken kitabın tek sözcüğünü bile değiştirmedim, okuyucusuyla kurmuş olduğu ilişkiye dokunmaya hakkım olmadığını düşünerek.

1982 yılının isimsiz ziyaretçisine ve İnsan Olmak kitabının geçmişteki okuyucularına teşekkürlerimi dile getirmek istiyorum, zaman içinde farklı mecralara doğru hareket edebilmemde beni yüreklendirmiş oldukları için.

Önsöz

İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur. En gelişmiş canlı olan insanın yine insan tarafından incelenmiş olması bunun başlıca nedeni olsa gerek. Üstelik konu insan davranışları olduğunda, yansız bir değerlendirme yapabilmek daha da güç. Davranışlarımızın gerisindeki dinamik mekanizmaları açıklamaya çalışan araştırmacıların yaşamlarını ve yapıtlarını karşılaştırarak incelediğimizde, kendi kişilik özelliklerinin geliştirdikleri kuramlara yansımış olduğunu açık bir biçimde görebiliriz. Örneğin Freud'un, insanı saldırgan ve yıkıcı bir varlık olarak tanımlaması ile onun pek de esnek olmayan ve karamsar kişiliği arasındaki paralellik birçok eleştirmenin gözünden kaçmamıştır.

Aslında, normaldışı davranışlar tarihin her döneminde insanın ilgi konusu olmuştur, ama ortalama insanın davranışlarına yirminci yüzyıla gelene kadar hemen hemen hiç ilgi duyulmamıştır. Yüzyılın başlarında psikanalizin getirdiği yeni bakış açısı, normaldışı davranışların, aslında, olağan davranışların abartılmış biçimleri olduğunun anlaşılabilmesini sağlamıştır. Böylece, özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, insanın günlük yaşamındaki davranışları da giderek artan ilgi konusu olmuştur.

Ne var ki, bu gelişmelere karşın, insanları normal ya da normal olmayanlar diye iki gruba ayırma eğilimi günümüzde de süregelen bir yanılgıdır. Oysa, davranışbilimciler normalliğin tanımı üzerinde bir görüş birliğine henüz varabilmiş değiller. Geçmiş yüzyıllarda, bir insanda önemli sayılabilecek oranda normaldışı davranışların görülmemesi normallik olarak kabul edilirdi. Buna karşılık 1937 yılında Freud, normallik diye bir şey olmadığı görüşünü savunmuş, böyle bir durumu tanımlamaya çalışmanın gerçekleşmesi olanaksız ve hayal ürünü bir amaç olduğunu söylemişti. Günümüz araştırmacıları ise Freud' dan farklı düşünmekte ve özellikle son yirmi yıl içinde bu konuda ciddi çalışmalar yapmaktadırlar.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, toplum normlarına uyma oranının normalliği, bu kurallardan sapma oranının ise normaldışını belirlediği görüşü oldukça egemendi. Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, toplumların da bazen hasta olabileceğinin fark edilmesi üzerine bu görüş geçerliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Hasta toplum, bünyesindeki normal bir davranışı normaldışı olarak yorumlayabilen toplumdur. Belirli bir oranda toplum kurallarına uyma, toplu halde yaşamak için gereklidir ve bunun karşıtı tutumlar bireyin kendisi için de zararlı olabilir. Ancak, normalliğin temel ölçütlerinden biri, kişinin kendisini iyi hissedebilmesidir. Bu ise yalnızca yaşamın sürdürülmesini değil, insanın dünya içinde kendine özgü bir yer edinebilmesini ve yaşamından doyum sağlayabilmesini de içerir. Buna karşılık, yalnızca toplumun onayına yönelik davranışlar kişiliğin ortadan silinmesine neden olabilir.

Yakın geçmişe kadar en çok yandaş toplayan görüşlerden birine göre, kendisine ve topluma orta derecede uyum sağlayabilen ve çoğunluğu oluşturan grup normal sayılır; iki uçtakiler olağandışı durumlar olarak değerlendirilir. Bir başka deyişle, kimse siyah ya da beyaz olarak nitelendirilemez. Aslında hepimiz grinin tonlarıyız. Kimimiz daha koyu, kimimiz daha açık. Beyaza çok yakın bir tonu tutturabilenlerin azınlıkta olduğunu biliyoruz. Ama bu insanların gerçek oranını kestirebilmek oldukça güç. Çünkü onlar yaşama doğrudan katıldıklarından mutlu olup olmadıklarından söz etmezler bile. Buna karşılık bazıları yaşayarak mutluluğa ulaşmaya çalışacakları yerde, mutlu olabilmek için kendi dışlarında "bir şey olmasını" bekler, ya da nasıl mutlu olunabileceği konusunda sonu gelmez tartışmalar sürdürürler.

Günümüzde giderek artan sayıda yandaş toplayan bir yaklaşıma göre ise, normallik bir süreçtir ve normal davranış, birbiriyle etkileşim durumunda olan sistemlerin ortak bir ürünüdür. Bir diğer deyişle normallik, herhangi bir andaki durumu tanımlamak yerine, organizmada gözlemlenen değişiklikleri ya da süreçleri vurgular. İnsanı genel sistemler kuramına göre ele alan bu yaklaşıma göre, bir sistem olarak normallik, canlı bir sistemin, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik değişkenlerin katkısıyla ve zamanın sürekliliği içerisinde işlevlerini sürdürebilmesini tanımlar. Bu değişkenlerin sistemle nasıl bütünleştiği ve her bir değişkenin sistemin bütünlüğü içindeki yeri, gelecekte yapılacak araştırmalarla aydınlatılabilecektir.

Normallik kavramını bir süreç olarak ele aldığımızda, konuya ilişkin bir diğer boyutun da tartışılması gerekir. Bu da normalliğin, uyum, yeterlik ve zorlanmalarla baş edebilme gibi kavramlarla olan yakın ilişkisidir. Ne var ki, normallik gibi bu kavramlar da belirli bir kuram üzerine oturtulmamıştır. Bu nedenle, bir bireyin ya da bir grubun çoğunluğunun gelecekte nasıl davranacağını kestirebilme konusunda başarılı sonuçlar henüz sağlanamamıştır.

Bu kitap, ortalama insanın davranışlarının gerisindeki dinamik güçleri meslekdışı okuyucuya tanıtmayı amaçlamakta ve yazarın otuz yıldır süregelen klinik yaşantılarının birikiminden yaptığı çıkarsamaların bir bölümünü içermektedir. Konuya yakın olanların kitabı izlerken zaman zaman Adler, Jung, Horney, Fromm, Rank, Boss, Binswanger ve Rado'nun izlerini fark edebileceklerini sanıyoruz. "Neden bu kuramcılar da, diğerleri değil?" sorusunun gerisinde yalnızca yazarın kendi öznel seçimi bulunmaktadır. Bir psikoterapist ancak, okuyarak öğrendiği kuramlarla kendi deneyimleri arasında bir bağlantı kurabildiğinde onları özümsemiş olur. Ama bu her bir kuramcının tüm görüşlerini kapsamayabilir. Üstelik bunlara psikoterapistin kendi yorumlamaları ve çeşitlemeleri de katıldığında kendine özgü bir yaklaşım ortaya çıkar. Çalışmalarını yalnızca bir kurama bağlı olarak sürdüren psikoterapistler bile, birikimlerini ve yorumlarını uygulamalarına katarak, kendi yaklaşımlarını geliştirirler. Dolayısıyla bu kitabın, öncelikle, yazarın insan davranışlarına kendi bakış açısını yansıttığı söylenebilir.

Bu kitapta, insanın kendi kendisine tutsak olmasına yol açan kısırdöngülerin oluşum nedenlerine ve yaşanış biçimlerine ağırlık verilmiştir. Çünkü insan, kendisine karşıt düşen davranışlarını nasıl geliştirdiğini göremedikçe, özgür olabilmek için neyi aşması gerektiğini de bilemez. Ancak böyle bir kitabı okumanın davranışlarda doğrudan bir değişiklik yaratacağı beklentisi de bir yanılgıdır. Çünkü insan, çevresini algılarken seçicidir; yalnızca seçtiklerini görür, diğerleri algı alanının dışında kalır.

Örneğin, bu kitabı okuyan okuyucu, kendisiyle doğrudan ilgili bazı bölümleri kavramakta güçlük çekebilir ya da okuduklarıyla kendisi arasında hiçbir ilişki kurmayarak, bu özelliklerin çevresindeki bazı insanlarda bulunduğunu düşünebilir. Böylesi bir yadsıma, insanın o davranışını değiştirmeye hazır olmadığının bir göstergesidir. Gerçi bugün edinilen bilgi farkında olmaksızın bizde bir iz bırakabilir ve aradan bir süre geçtikten sonra, edinilen bilgiyle belirli bir davranış alışkanlığımız arasındaki ilişki birden açıklık kazanabilir; ama bu bile kesin bir beklenti olarak değerlendirilmemelidir. Üstelik, bu ilişkiyi fark etmek o davranışın değiştirilebilmesi için yeterli olmaz. Çünkü değişme, "neden" öyle davrandığımızı görebilmekten çok, o davranışı "nasıl" yaptığımızı anında fark edip, aradaki yaşantımızı anlamaya çalışarak gerçekleştirilebilir. Bir insanın bunu tek başına başarabilmesi pek de kolay değildir. Çünkü bu, her şeyden önce bir "niyet" ve "kararlılık" sorunudur.

Dolayısıyla bu kitap, öncelikle insanın kendisindeki ve çevresindeki bilinmeyenlerinin sayısını azaltmayı amaçlamaktadır. Kendimizi ve çevremizi anlayamamanın getirdiği ürküntü dış dünyanın tehlikeli bir alan olarak algılanmasına neden olur. Böyle bir durum, davranışımızı tehlikelere karşı savunmaya yönelik bir biçimde düzenlememize ve enerjimizin çoğunu bu doğrultuda tüketmemize neden olacağından, gerçeklerimizi algılamamızı ve kendimizi yaşayabilmemizi engeller. Çünkü, insanın kendi içinde ürettiği kargaşa dış dünyadaki gerçek tehlikelerden çok daha ürkütücüdür.

Bu kitapta okuyacaklarımızın bu sınırlı amacı kısmen de olsa gerçekleştirebilmesi umuduyla!

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Feridun Andaç, "Bir Yazarın Kanatlarında...", Cumhuriyet, 12 Eylül 2002

Yeraltından Notlar'ı okurken bana çekici gelen yan, okumanın ilerlediği yerlerde ürkütücü olmaya başlamıştı. Camus'nün Yabancı'sından sonra Dostoyevski'nin bu labirentine girmek ezici gelmişti. Tüm bunların yeterince ayrımında mıydım? Sanmıyorum! Dahası, psikanalizlealışverişiminpek olmadığı bir yaş dönemindeydim. O günlerde, on yedi on sekiz yaşlarındaki bir gencin dünyasında, sağaltıcı gelebilen tek şey butür klasik yapıtlardı.

Sıkıntılar çektiğim matematiğin, öfkelendiğim tarihin, dersi bitse diye dakikalarını saydığım fiziğin zamanla bilme/öğrenme tutkumun aracı olmasında edebiyatın payını hiçde yadsıyamam. Gelip Freud'la, Jung'la yüzleşmemde de öyle olmuştu. Kafka'nın en açmaz metinlerine buradan yürümüş, Dostoyevski'ye, Camus'ye onların ışığından bakmaya çalışmış; Yaşar Kemal anlatılarında sık sık yinelenen cinayet olgusuna buralardan edindiklerimle bakar olmuştum. Psikanaliz bir başka görüyü getirip sunuyordu bize. Ama edebiyat tüm bilimlerin açkısı gibi ötemizde duran oylumlu bir yapıydı. İnsana/topluma dair her şeyi derleyip sunan, gösteren, baktıran, hissettirendi.

Uzun Erimli Bir Yol Arkadaşı

Nice sonra İnsan Olmak yapıtıyla yüzleştiğim Engin Geçtan da yepyeni bir ufuk açmıştı bende. Zamanla onu, yazdıklarını benzersiz bir yol arkadaşı kılmıştım kendime.

Engin Geçtan'ın her bir anlatısı insana dairdir. İnsanın yaşamsal gerçekliklerle yüzleşme durumlarına, oradan ağanların içsel yansılarına içgörüsünün, bilgi ve sezgi gücünün penceresinden bakar. Duyarlıklıdır, etkileyici ve donatıcıdır. Sizi her bir sözüyle yol arkadaşı kılmasını bilir.

Yıllar önce, İnsan Olmak'ını okuduğumda, bu kitabın daha sonra da benim için bir çekim odağı olabileceğini, yazarının her bir yazdığına o ilgiyle yönelebileceğimi düşünmüştüm. Yanıltıcı da olmadı bu. Geçtan'dan okuduğum ikinci etkileyici kitap Varoluş ve Psikiyatri olmuştu. Varoluşun anlamı, varlık ve yokluk kavramlarının edebiyatta nasıl/ne yönde ele alındığı, "İkinci Yeni" ve "1950 Kuşağı" edebiyatçılarında varoluşun gerçekliğinin nasıl algılandığı üzerine düşününce, Geçtan, benim için uzun erimli bir yol arkadaşı olmuştu bile. Sonra, Sartre'la Hiç Kopmadan Yürümek'i adım adım yazarken, artık yöncümdü o benim.

Bazı yazarlar öyledir. Aranızda kurduğunuz kan bağı, duygu/düşünce yolculuğunun ateşleyicisi olur. Onun sesini taşır, elden ele, dilden dile alıp götürürsünüz de.

Bu anlamda, Geçtan'ın yazdıklarının ibresi yaratıcı metinlere yönelince, Kırmızı Kitap'ın o albenili içeriği daha da anlatır olmuştu yazarımızı bize. Bunların ardı da geldi. Her bir anlatısının uçlandığı yerdeki "insan" onun yaşamsal macerası içtenlikli, yalın bir anlatımla dile getirildi.

Bir Tür Ayna Tutar Bize

Yazdıklarını nasıl algılarsınız bilmem. Bildiğim şudur ki; siz bir metni nasıl okursanız öyle algılar/anlarsınız. Yani sizin bakışınız/donanımınız belirleyicidir burada. Oysa, Geçtan'ın anlatılarında, o içgörünüzün getirdiklerini bir yana bıraktıran bir eda var. Bir anda kabuk değiştirip bir başka "ben" olma durumuna geçip, zamansız/mekânsızlığın diliyle yeni bir dilin ardına düşersiniz.

Bir yolculuk ânında rastlaştığım bir dostum, sözümüzün ucu hiç oralarda gezinmezken şunları söylemişti bana: "Bu yolculuğunda Kızarmış Palamutun Kokusu'nun yanında olmasını isterdim. Ah, bir bilsen nasıl sardı, sarsaladı beni..."

İçtenliklice söylenmiş sözlerdi bunlar. O yolculukta olmasa da dönüşümde bu romanla şenlikli bir içsel yolculuğa çıkmıştım. Geçtan'ın bu anlatıları öyledir. Sizi metnin içine alır, asla kopmazsınız. Söyleyecek sözü olan bir anlatıcının güzergâhlarında hiç yüksünmeden gezinirsiniz. Değişimin rengini, kopuşun ve tükenişin dilini bu denli sıcak, yüreklice anlatan bir yazarın kanatlarında olmak...

Geçtan'ın yeni kitabı Hayat'a dönünce, bir an o duyguların sergerdesi gibi hissettim kendimi. İyi de oldu. Her şeyden önce ufuk açıcı bir metin. Üstelik, arada bir onun diğer kitaplarına dönerek (özellikle de Kimbilir'e) okunduğunda daha da anlamlı gelen bir okuma yolculuğuna çıkarıyordu yazarımız.

Doğrusu, şunun altını çizmek isterim: Geçtan'ın bu kitabını ağır çekimli okumayla okumalı. Katmanlı, göndermeli bir metin. Sıkıcı, yorucu, hatta paralayıcı değil; tam tersi iç açıcı, yönlendirdici. Buna bir tür ayna tutmak da diyebilirim.

Evet, evet öyledir Geçtan; bir tür ayna tutar bize. Hayatı karşılayan her günün anlamına/anlamsızlığına döneriz anlattıklarıyla. Bunlar bir/er hayat dersi olmasa da; değişken bakabilmeye, içte ve dıştakini görebilmeye kapı aralar.

Hayat'la yolculuğa çıkın bunu daha iyi anlayacaksınızdır. Üstelik onun yansıttığı renklerin tutkunu da olacaksınızdır.

Devamını görmek için bkz.

Hasan Saraç, "Akademisyenliği, terapistliği ve romanlarıyla Türkiye’nin Irvin Yalom’u", edebiyathaber, 17 Eylül 2012

"Bugün insanların birbirinin karşıtı olan iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim. Her insanda bu eğilimlerin ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçirdiği yaşantılar belirliyor."

Ülkemizin en seçkin psikiyatrlarından Engin Geçtan 12 Ocak 1932’de İzmir’de dünyaya geldi. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Geçtan, psikoloji ve nöroloji dallarında ABD’de New York ve Columbia üniversitelerinde beş yıl süreyle uzmanlık eğitimi gördü. 1974'te profesörlüğe yükselen Geçtan, ODTÜ, Ankara, Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliğinde bulundu. Ayrıca, bir yandan psikiyatr olarak mesleğini icra ederken, bir yandan da sürekli yazıyordu.

"Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!"

Özgün terapi yöntemleri, insanlarla ilişkilerde duyarlılığı ve aldığı başarılı sonuçlarla alanında saygın bir yeri olan Geçtan, elli küsur yıldır terapilerini büyük bir tevazu ve gizlilik içinde yürütmektedir. Ayrıca, aynı zamanda dostu olan değerli Amerikalı meslektaşı Irvin Yalom gibi, deneyimlerini ve birikimini geniş okur kitleleri ile paylaşmaya da özen göstermiştir.

İlk olarak Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar (1975) adlı akademik eseri ile okurlarla buluşan usta psikiyatr, günümüze kadar ardı ardına vermeyi sürdürdüğü eserlerle bir yazar olarak da gücünü kanıtlamıştır.

"İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur."

Eserlerinde doğal olarak hep insana odaklanan Geçtan, insanların öne çıkan sorunlarından biri olan "değersizlik duygusu" nu özel bir perspektiften ele alıp tartışır. Bu duygu Geçtan’a göre bir kişinin diğerlerini ya kendinden üstün, ulaşılmaz, ya da aşağı olarak görmesi halidir. Kendisiyle barışık olmayanlar bazı insanları küçümserler, zira onlarda kendilerine benzeyen bazı özellikler görürler ve bu insanları, hoşlanmadıkları özelliklerini yansıtan bir ayna gibi algılarlar. Bunun bilincinde olmadıkları için de onları kendilerinden daha değersiz bulurlar.

Geçtan’a göre başkalarını küçümseyen insan aslında kendisini de küçümseyen, dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Bir başkasının onu küçümsemesi, aslında kendinin de kendisini küçümsemekte olduğu gerçeği ile yüzleşmesine neden olur. Değersizlik duyguları baskın kişiler üstünlüklerini güç ve para kazanarak kanıtlamak isterler ve amaçlarına ulaşmak için diğer insanları kolayca harcayabilirler. Zira kendilerine saygı duymazlar. Benzer şekilde, değersizlik duygusunu entelektüel vasıflarıyla örtmeye çalışan kişiler, ancak sürekli eleştirerek ve başkalarının yanlışlarını arayarak tatmin olabilirler.

Ne yazık ki, diğer insanlara değer veremeyenler tüm bu çabalarına karşın kendilerini yine de değersiz bulur ve toplumun dışında kalmış hissederler. Geçtan’a göre değersizlik duygusundan kurtulamamış insanlar, saygınlık uğruna bu denli çaba harcamalarına rağmen çevresindekilerin saygısını neden kazanamadıklarını da bir türlü anlayamazlar.

"Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir."

Engin Geçtan’ın ikinci eseri İnsan Olmak adını taşır. Yazar bu kitapta insan olmanın çeşitli hallerini ince bir duyarlık ve sıcak bir yaklaşımla ele alır. İnsan Olmak’da öne çıkan başlıklardan biri “özgürlük” kavramıdır. Geçtan, çocukluk yıllarını gerekli destekten yoksun ya da baskı altında geçiren kişilerin, o dönemde başlayan gerilim ve anksiyeteyi yetişkinlikte de sürdürdüklerini savunur. Bu tür baskıcı, reddedici, aşırı koruyucu ya da aşırı hoşgörülü bir ortamda yetişen çocukların ilerde özgür bir kişiliğe sahip olmaları güçleşmektedir.

Yazar, "yalnızlık" kavramı üzerindeki düşüncelerini de İnsan Olmak adlı eserinde şöyle açıklar: "Bir insanın kendi seçimiyle ve ‘geçici’ olarak yalnızlığa çekilmesi çoğu kez yapıcı ve yaratıcı sonuçlar doğurur. Yaratıcı insanlar yapıtlarını ya da buluşlarını ancak böyle yapıcı bir yalnızlık süresinde ortaya çıkarabilirler. Bir başka deyişle, yaratıcı kişi, gerektiğinde yalnız kalabilmekten korkmayan insandır."

Geçtan’a göre yaratıcı insan ancak yalnız kalabildiği zaman içsel dünyasının zenginliklerine inebilir. Ancak o zaman müzik, görsel sanatlar, edebi ya da bilimsel ve teknolojik buluşlar ortaya çıkabilir. Gerçek anlamda yaratıcı bir insan yaratıcılık sürecini yaşarken kendini zaten yalnız hissetmez, yaratmakta olduğu ürünün diğer insanlar tarafından anlaşılabileceği ve kabul edilebileceği umudunu taşıdığından, aslında yalnız da değildir.

"İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür."

Yazar, akıcı bir dille kaleme aldığı ve hem eğitsel değer taşıyan hem de keyifle okunan eserlerini yayınlamaya devam eder. Sırasıyla Psikanaliz ve Sonrası (1988),Varoluş ve Psikiyatri (1990), Kimbilir (1998) ve Hayat (2002), kendilerine gerek akademik dünyada gerekse sokaktaki insanın dünyasında önemli birer yer bulur.

Geçtan, Hayat adlı eserinde zaman zaman insanların hayatlarına bir şekilde giren ve onlara uzun süre altından kalkamayacakları travmalar yaşatan “narsisist”ler için de şöyle der. "Narsistik kişilik bozukluğunun en ayrılmaz parçası istismardır. Narsisist birini yüceltir, sonra da yücelttiği kişiyi acımasızca bir kenara atıverir. Bu olgu, patolojik narsisizmin özüdür."

Yazara göre narsisist kişi, sömürerek, yalan söyleyerek, hakaret ederek, aşağılayarak, karşısındaki insanı yok farz ederek, manipüle ederek çevresini kontrol eder. Narsisistin ne zaman ne yapacağı kestirilemez, davranışları tutarsız, kaprisli ve mantık dışı olabilir. Narsisist kişiler bu tür davranışlarıyla, farkına bile varmadan, insanların zihin düzeninin bozulmasına neden olurlar. Narsisist bir kişi, onu sürekli tedirgin eden yetersizlik duygusunu bastırabilmek için çevresindekilerin bağlılığına, saygısına, onayına ihtiyaç duyar.

Geçtan’a göre narsisistler kendilerini çevrelerinde bulunan insanların temel direği haline getirirken, bir yandan da onların hayat dengelerini altüst eder. Onlara yapılmış olan iyilikleri hatırlamazlar zira narsisistlerin geçmişi ve geleceği yoktur. Yalnızca o anı yaşarlar. Nitekim ünlü filozof Heidegger de narsisizmi “varlık ve hiçlik” olarak tanımlamıştır.

Geçtan’a göre narsisistler liderlik özelliklerine de sahiptirler. Bu yeteneklerini uzun süre bir toplum üzerinde uygulayabilmiş liderler, ya da çıkar grupları bir süre sonra düşüncelerine ve değer yargılarına nüfuz ettikleri bu insan sürülerini tümüyle kontrol altına alıp alıklaştırmaya, onları kendilerine kulluk ettirmeye muvaffak olabilirler.

"Şöyle ya da böyle yaşanmalı diye bir model olmadığından, önemli olan insanın kendisiyle dürüst olması ve iç dünyasından gelen sesleri dinlemeyi öğrenmeye çalışmasıdır."

Engin Geçtan yine aynı eserde, "depresyon yaşayan toplumları" Hayat adlı eserinde şöyle tanımlar: “Zaman zaman felaketseverliğe varan siyah mesajlar yayan, pek çok şeyi üstü kapalı ya da açık eleştiren, karalayan, sempatik ve dost tavırlarına rağmen kasvet kokan insanların sayısı hiç de az değil. Bu özellikleri onların tarzı olarak kabul ettiğimizden, yaşadıkları depresyonu fark edemiyoruz; bu kendileri için de öyle, zaman zaman yüzleşseler de geçiştiriliyor. Fark edemiyoruz, çünkü depresyonun ayırıcı özelliği olan karamsarlık ve sıkışmış öfke çeşitli biçimde maskelenmiş oluyor. O kadar ki, bazıları, kendilerini de inandırarak sevecenlikten barışçı tutumlara kadar, gerçekte yaşadıkları duyguların karşıtı tavırlar geliştirebiliyorlar, Fazla eleştirel olmak ya da dünyayı saran karanlıktan bahsedip durmak bazı entelektüel çevrelerde kabul gören bir davranış olduğundan, bu belirtiler de çoğu zaman tarz olarak algılanabiliyor.”

"Yakınan kimse hiçbir işe yaramaz"

Geçtan, geniş bir zaman aralığında Türkiye’de yaşanan süreçlere baktığı, toplumun ve bireylerin değişmesine ait tespitlerde, yorumlarda, zaman zaman da önerilerde bulunduğu bir eser olan Zamane (2010) adlı kitabıyla yazma serüvenine devam eder. Bir yandan da son on beş yıldır psikolojik içerikli romanlar kaleme almaktadır. İlk romanı Kırmızı Kitap’ı (1993), Dersaadet’te Dans (1996) izler. Bir yıl sonra Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz? ile okurlarının karşısına çıkan yazar iki binli yıllarda da üretmeyi sürdürecektir.

"Zaman bana bir insan hakkında bilgi sahibi olmanın onu tanımak anlamına gelmediğini öğretti."

Yeni yüzyıla Kızarmış Palamutun Kokusu (2001) ile başlangıç yapan Geçtan, 2004 yılında Tren ve 2008 yılında Kuru Su ile yoluna devam eder. Engin Geçtan’ın fantastik ögeler içeren son romanı Mesela Saat Onda ise 2012’de yayınlanır. Mesleki ve edebi eserleriyle geniş bir okur ve hayran kitlesine sahip olan Geçtan, yazma amacını “İnsan dünyasını merkez alan bir alanda çalışmış olmamın ve birey olarak yaşadıklarımın ve yaşayamadıklarımın birikimlerini paylaşmak istedim” şeklinde açıklar.

Öğrencilerinden Adnan Şenel ise, Türk Edebiyat Dergisi’nde “Bir aydın portresi ve Hayat” adlı yazısında hocasını şöyle tanımlar:

"Geçtan yazıyor… Çünkü o bir "aydın". İhtisaslaşma barbarlığına kapılmamış; kendi kabuğuna çekilmemiş; sadece esas meslek alanı olan psikiyatri-psikolojinin sınırları içinde kalmamış; ve fakat bu bilim dalını merkez alarak, Türk toplumunun ve Türk insanının röntgenini çekmeye çalışmış bir aydın..."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.