Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-361-8
13x19.5 cm, 527 s.
Liste fiyatı: 46,00 TL
İndirimli fiyatı: 36,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yüksek Topuklar
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Esat Tekand
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2002
8. Basım: Nisan 2017

Şair ve yazar Murathan Mungan’ın bu ilk romanı.

Bu hacimli kitap orta yaşın kıyısındaki yalnız bir kadının 5 yaşında bir kız çocuğuyla başbaşa geçirdiği beş günde geçiyor. Kolay üstesinden gelinmiş bir zaman dilimi değil ama. Adeta minyatür bir günümüz kadın prototipi olan minik Tuğde ile yaşadıkları roman kahramanı açısından zengin ama ıstıraplı bir deneyime dönüşüyor ilerleyen sayfalarda.

Yüksek Topuklar, Murathan Mungan’dan İstanbul, özellikle de Beyoğlu ekseninde gezinen uzun bir gözlem ve deneyim kılavuzu olarak okunabilir.

OKUMA PARÇASI

"İçimdeki Bir His", s. 11-18

Buundan birkaç yıl önce yazmaya karar vermiştim bu öyküyü.

Güzel ve uzun bir öykü olsun istemiştim. Her zamanki gibi onca iş, onca uğraş girdi araya; gündeliğin hayhuyunda başka öyküler, başka öykücükler; yalnızca yazılan, yazılmayı bekleyenler değil, yaşananlar da geçit vermedi... Sonunda, "Bir gün yazarım, nasıl olsa bir gün yazarım," diye beklettiklerimden biri olup çıktı bu da... Kimi zaman, yazdığımda, kim bilir nasıl müthiş bir kitap olacağını düşleyip, heyecanlandıklarımdan biri olarak geliyordu aklıma; kimi zaman da yazamadıklarımın yüreğimi daraltan ağır çeki taşlarından biri olarak... Bu tür "muhasebeler" içinde bulunduğum ruh haline göre değişiyordu; belki yazacağı onca şeyi üst üste yığıp yıllar boyu onlarla birlikte gezen bütün yazarlarda böyle oluyordur. Artık onları bilemem. Ama her zaman söylerim, yazıp da, düşlediklerinizin ne kadarını yazabildiğinizi görmektense, "bir gün yazdığımda nasıl müthiş bir şey olacak kim bilir!" diyerek kendinizi geleceğe ertelemeniz daha heyecan vericidir.

Bilirsiniz, insanları heyecanları yaşatır.

Buraya kadar söylediklerimden benim bir yazar olduğumu düşünmüş olmalısınız; hayır, değilim, ama öyle zannedilmek hoşuma gidiyor. Aslında yazıya gönül vermiş olduğumu, boş zamanlarımda, nasıl derler, "kendi çapımda" öyküler, öykücükler, çeşitli denemeler yazdığımı, ne yazık ki, ancak birkaç yakınım biliyor. Onların da pek ciddiye aldığını sanmıyorum. Başarılı bir grafikerim, işime çok asılmamakla birlikte fena para kazanmıyorum; bunların bana yettiğini düşünüyor olmalılar. Yazdıklarımdan, yazmaya çalıştıklarımdan kimselere pek söz etmem; hem kendimi sahiden bir yazar olarak görmeyişimden kaynaklanıyor bu –insan kendini bir yazar gibi hissetmezse, başkaları için nasıl ikna edici olabilir?–; hem de heyecanlarıma kapılıp birkaç kez anlatacak gibi olduğumda, karşılaştığım genel bir kayıtsızlık, umursamaz tavırlar ya da anlattıklarımın başkaları tarafından inançsız gözlerle dinlenmesi, beni bu konuda iyice ürkek yaptı. Ben de bu arzumu kendime saklamaya karar verdim. Eğer günün birinde iyi bir kitap yazabilirsem, hepsinden öcümü almış olacağım.

Kimlik kartımı gösterip, izninizle öyküme geçmek istiyorum. Adım Nermin, değişen durumlara göre bazen çok iyi, bazen çok kötü bulduğum bir medeni halim var: Bekârım. Yalnız yaşıyorum. Istanbul'da yalnız yaşayan bir kadın olmanın ne anlama geldiğini anlatacak değilim. Bazı şeyleri okurun hayal gücüne bırakmak gerektiğine inanırım. Evet, kendimi güzel buluyorum. Sokaktaki adam için çarpıcı biri değilsem bile, eğitimli gözler beni fark ediyor. Sosyalizm, feminizm, anarşizm, yoga, uzakdoğu felsefesi, taocu seks, ikebana kursları, parapsikoloji, sağlıklı beslenme, çevre duyarlığı, yeşil politika gibi çok çeşitli şeylere bulaştıktan sonra, şimdi evimde nihilist nihilist oturuyor ve "Bu memleket adam olmaz kardeşim," diyorum. Hepimizin, bütün gençliğimiz boyunca büyüklerimizden hemen her Allahın günü duyduğu bu yavan sözü söyleyebilmek için, niye bu kadar zaman kaybettiğimi, bu sıradan gerçeğe ulaşmak için, niye bu kadar gezip dolaştığımı sormayın bana. Bilmiyorum. Sanırım siz de bilmiyorsunuzdur.

Gelelim öyküme: Temel bir görüntüden kıvılcım almıştı bu öykü, benim için hayli temel olan bir görüntüden:

Esas Oğlan, kötü adamlar tarafından kovalanırken, münasebetsiz bir biçimde ortaya çıkan Esas "olacak" Kız, bütün işleri alt-üst eder. Oğlan kaçarken ona adım uyduramaz, onunla birlikte koşamaz, koşmaya çalıştığında da kendi kadar münasebetsiz ayakkabılarının yüksek topuklarından biri kırılır; ya bir mazgala sıkışarak, ya basamakların birine takılarak duralayıp vakit kaybetmelerine, dahası az kalsın yakalanmalarına neden olur. O musibet topuğu sıkıştığı yerden kurtaralım derken, kötü adamın bir sürü bir sürü olan adamları yetişirler, yetişemeseler bile şu ahmak kızın beceriksizliği yüzünden sizin yüreğiniz ağzınıza gelir. Hanım kızımız, hiç bulunmaması gereken bir yerde ansızın bitivererek bir dolu budalaca gerilime, nedensiz belaya yol açtığı yetmiyormuş gibi, yaptığı ikinci bir yanlış hareket sonucu, Başkötü Adam tarafından rehin alınır. Başkötü Adam'ın, "Elindeki silahı bırak yoksa kızı vururum," tehdidi yüzünden Esas Oğlan elindeki silahı atmak zorunda kalır. O eksik akıllıyı kurtaracağım diye canını yok yere tehlikeye atan Esas Oğlan, kızın yüreğindeki sevgi ve fedakârlık sandığı küçük-minik entrika ve merak kurdu yüzünden başına yeni yeni belalar alır. Mazgala sıkışmasa, basamaklarda düşmese bile düz yolda kırılabilen o yüksek topuğu, aklı kadar narin olduğu için çabuk incinen bileğinin de burkulmasına neden olur. Yetmiyormuş gibi bir de o koca kıçlı kızı taşımak ya da omuzlayıp yüklenmek zorunda kalan Esas Oğlan'ın çilesi bitmez. Bana kalırsa, yanında sürüdüğü o kızın, peşindeki bir sürü bir sürü adamdan daha tehlikeli olduğunu anlayana kadar da bitmeyecektir.

Benim için, her durumda erkeğin başına bela olan bu kadın tipinin simgesi işte o yüksek topuklar olmuştu; bir biçimde o topukları, o topukların üzerinde yükselen kadınları yazacaktım. Bu bir duruştu çünkü. Bu kadınların hayattaki iddialarına ait bir duruştu. Her yerde, her durumda, her şeye karşı gösterdikleri bir iddianın duruşuydu. Yalnızca erkeği kahraman, kadını himayeye muhtaç gösteren erkek egemen senaristlerin hayat görüşleriyle açıklayamıyordum bu durumu; sanırım bu konuya yeniden döneceğim. En azından, bu kadar sözden sonra dönmem şart oldu.

Geçen yıl, Pedro Almodovar'ın o güzelim Yüksek Topuklar filmini hep bu duygular eşliğinde seyrettikten sonra, öyküme de bu adı vermeyi kararlaştırdım. Birdenbire çoğalan televizyon kanallarında sürekli olarak döndüre döndüre gösterilen şu eski siyah-beyaz filmler, yüksek topuklara karşı hiç eksilmeyen nefretimi ve öfkemi depreştirmiş, beni bu temel görüntüye ve bu öyküye geri döndürmüştü. Artık yazmalıydım.

Beni, kırılan o topuğun simgelediği kadın tipi çok ilgilendiriyordu. İki ters bir düz kadar basit bir örgü tekniği gibiydi bu kadın tipi; hangi filmin neresine koysan gidiyordu. Bence bu tipin ilk örneği Külkedisi'dir. Masalının bütün varlık nedeni olan saate bakmayı bile akıl edemeyen Külkedisi, ayakkabı tekini merdiven basamaklarına bırakarak, kıçını zor toplayıp apar topar kaçabilmişti gece'sinden... Bütün mutluluğunu, küçük numara ayakkabı giymesine borçlu olan bu basiretsiz masal kahramanına hiçbir zaman yakınlık duymamışımdır. Allahtan, sevdiğim, değerli bir yazar arkadaşım, bu masalı ve kahramanını yeniden yorumlayan öyküsünde, Külkedisi'nin basamaklarda düşürdüğü ayakkabı tekini, ertesi gün, ülkedeki bütün genç kızlar gibi Külkedisi'nin de ayağına oldurmayarak, en azından benim intikamımı almış, adalet duygumu yatıştırmıştır.

İşte bütün o filmlerde, kaçmakta olan Esas Oğlan'ın ayağına dolanan o hırslı ve sarsak kadınlarda Külkedisi'nin çeşitlemelerini görürüz.

Her neyse, gene de bana bu öyküyü yazdıran şey bunlar değildi. Yalnızca bunlarla kalmış olsaydı, ben gene bir dolu entelektüel gevezelikle, şahane tembelliğime yaslanarak, bu öyküyü yazmayı erteler dururdum. Şunu itiraf etmeliyim ki, bana bu öyküyü yazdıran aslında o Allahın belası kız çocuğu oldu. Onu tanıdıktan sonra hayatım değişti. Aslında hayatım karardı demek daha doğru olur. Söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum; başta kendime olmak üzere, kimseye haksızlık etmeden bu öyküyü anlatmayı becerebilirsem, kendimi mutlu sayacağım.

Geçen ay bir arkadaşım, beş gün için beş yaşındaki kızına bakıp bakamayacağımı sordu bana. Bir yerlere gideceklermiş, buna çok ihtiyaçları varmış. Bunu biraz da evliliğini kurtarmak için yaptığı yollu imalarda bulundu. Bir çeşit hayat-memat meselesi yani. Beş günlük tatillerle hiçbir evliliğin kurtarılamayacağını bildiğim halde hiç sesimi çıkarmadım. Kimsenin hayatı hakkında iri laflar etmeyeli epey olmuştu. Her zaman çocuğa bakan annesi hastanedeymiş –hoş hâlâ hastanede, ve onun o hastaneden sağ çıkmaması, birdenbire hayatımın belli başlı "temennilerinden" biri oldu– (siz sevmemiş olabilirsiniz ama, duygumu en iyi "temenni" sözcüğü açıklıyor); kız kardeşi ise kazandığı burs nedeniyle Kanada'ya gidiyormuş. Ben, iş gezilerinin dışında bunca yıldır kendi keyfime Antalya'ya bile gidemezken, topu topu üç beş kez gördüğüm şu çokbilmiş suratlı dişlek kız, gece geç saatlere kadar Toronto sokaklarında gezsin ve taze turist hayranlığıyla alık alık kar küreyen makineleri seyretsin diye neler çektim. Yok, hayır, yine de o makinelerin kürediği karlar altında şaşkın bir ölüm dileyemem ona; o kadar kalpsiz değilim.

Aslında bütün kabahat bende. Kimsenin suçu yok. Kabul etmemeliydim. Peki niye kabul ettim? Zaten izinliydim o sıralar; çalışmıyor, bütün gün evde oturup duvarlara bakmak istiyordum. Çaresiz durumda olan arkadaşımsa, ilk kez bir şey istiyordu benden. Az görüşmemize, pek yakın olmamamıza karşın, özellikle parasız zamanlarımda borç alabildiğim biriydi. (Ki, her ne kadar fena kazanmıyorum desem de, parasız zamanlarım hayatımın önemli bir bölümünü kapsar.) Ama bu da bir neden değildi. Ne bileyim, belki de canım iyilik yapmak ve cennete gitmek istiyordu. Bütün bunlar gene de ikna etmediyse sizi, basiretsizlik deyin. Kısacası bir gaflet ânında evet demiş oldum. Ama hiçbir gaflet ânının bedeli bu kadar yüksek olmamalı.

Düşünün: Beş yaşındaki bir kız çocuğuyla beş gün! Beş tam gün!

Sonuçta, Barbie bebeğini alır gelir, önüne çocukluğumdan kalma Tina ciltlerimi koyarım; iki Fatoş, bir Ayşegül, biraz çizgi film seyreder, biraz da şekerlemelerle oyalanır, olur biter sanıyordum. Ne gaflet!

Kapı açılıp da salona girdikleri anda, başıma gelecek olan felaketi anlamıştım. Aynı erkeği çılgınca seven iki gözükara rakibenin, en kanlı zamanlarında yüz yüze gelmesi gibiydi ilk karşılaşmamız. Sanki benimle hesaplaşmaya gelmişti. Bana günümü gösterecekti. Kana kandı. Ya o, ya bendi. Salonun ortasında çaresiz kalakalmıştım. Karşımda beş yaşında bir kız çocuğu değil, fettan, şuh ve kindar bir kadın vardı. Ben öyle başıma gelecek felaketleri sezmiş olmanın şaşkınlığıyla aval aval bakınırken, annesinin yanından kopup, zarif olduğunu sandığı gösterişli adımlarla yanıma geldi. Yüzünde, pembe dizilerdeki zengin, iyi eğitim görmüş, kötü kalpli genç kızlara özgü çarpık bir gülümsemeyle, manalı bir şekilde elini uzatarak:

"Merhaba, ben Tuğde," dedi.

Ben, eyvah, bütün 15.00'lerde ve bütün 18.00'lerde bütün televizyon kanalları açılacak, bütün o pembe diziler seyredilecek ve ben hafif hafif delireceğim, diye düşünürken, annesi –ki, artık o da bir düşmandı– en şirin sesiyle:

"Merak etme ablası, çok usludur, seni hiç üzmez, bütün gün sessiz sedasız oturur televizyon seyreder," dedi.

Gözucuyla televizyona baktım, kararmış ekranıyla her şeyden habersiz öylece duruyordu; yok, hayır, daha taksitleri bitmemiş o masum alete hiçbir şey yapamazdım.

Onu görür görmez, birdenbire aslında çocuk sevmediğimi düşündüm. Evet, ben aslında çocuk sevmiyordum. Düşünecek olursam, yarım saatten fazla dayanabildiğim tek bir çocuk yoktu. Ya da henüz icat edilmemişti. Böyle olduğu halde, hep onlarla iyi geçiniyormuş gibi yapmış, yakınlarımın da, arkadaşlarımın da çocuklarına hep öyle davranmıştım. Çoğunun doğum gününü unutmaz, hoşlarına gidebilecek armağanları almakta hep doğru seçimler yapardım. Çocukları yarım saat için sahiden çok seviyor, sahiden onlarla olmaktan hoşnutluk duyuyor, yarım saat sonra ise mümkünse ses geçirmeyen bir dolaba kaldırılmalarını istiyordum. Eğer bu süre bir saati geçmişse, bu dolap, bir buzdolabı bile olabilirdi.

Onların sürekli ortalıklarda dolanıp hep bir şey istemeleri, sürekli bir şeyler sormaları, bizim çoktan sıkıldığımız bu dünyanın onlara yeniden ve yeniden açıklanması sinirime dokunuyor; güzel bir öğleden sonra ya da hoş bir akşamüzeri geçirmek için gittiğim yerlerden onlar yüzünden bitkin dönüyordum. Oysa hemen herkes nedense beni, çocuk seviyor, diye biliyordu. Aman Allahım, ben bir sahtekârdım! Bu yaşta bir kadın olarak niye hâlâ çocuk sahibi olmadığım yolundaki bütün soruları sahtekârca yanıtlamıştım demek. Bunu şimdi anlıyordum; ne hiç evlenmemiş olmam bir nedendi, ne de karşıma bu iş için uygun biri çıkmamış olması... İşim gereği sık seyahat edişimi neden göstererek kedim olmayışını açıklamam da bir sahtekârlıktı. Bunu da şimdi anlıyordum. Kedilerin de mitolojisini seviyordum olsa olsa; ne beslemeyi biliyordum, ne de bakımlarını üstlenmeye yanaşıyordum. Mini mini kedili kutular, şirin kedi kartlarıyla, orda burda gördüğüm kedilere gösterdiğim yakınlık numaralarıyla idare ediyordum.

Şu lanet olası kız yüzünden, çocuklar ve kedilerden sonra aslında kadınları da hiç sevmediğim çıkacaktı ortaya. Aman Allahım, yoksa ben yalnızca erkekleri mi seviyordum? Onların da magandalarını, zontalarını, sonradan görmelerini, yere tükürenlerini, burnunu karıştıranlarını, yuppielerini, arabalarında çıs-tak çalanlarını, "altın kolye-pırlanta yüzük-zincirli künye" üçgeni içinde yaşayanlarını çıkarırsan aradan, dünya bir avuç kalıyordu. Benim için dünya birdenbire çok ıssızlaşmıştı.

Annesine pencereden birlikte el sallayıp uğurladıktan sonra, derin bir sessizlik oldu aramızda, ikimiz de birkaç dakika ne yapacağımızı bilemedik. Daha çok fırtına öncesi bir sessizliğe benziyordu bu, sanki daha çok birbirimizi tartıyor, strateji ve taktik hesapları yapıyorduk. Sonra birden kendimi ayıpladım: Koskoca kadınsın ayol, alt tarafı beş yaşında bir çocuk! Utanmıyorsun kendini onunla bir tutmaya!

Böyle düşünmek o an bana iyi geldiyse de, onun alt tarafı beş yaşında bir çocuk olmadığını anlamam uzun sürmeyecekti. Alt tarafı beş yaşında olmadığı gibi, üst tarafında da, yıllarla açıklayamayacağım kadar yoğunlaştırılmış bir kadınlık vardı.

Kalktım, mutfağa gittim. Hayattaki onca şeyi eledikten sonra elimde kalan şu bir avuç dünyanın üzerine bir bardak su içtim. İçimdeki bir his, beni zor günlerin beklediğini söylüyordu. Zaten o içimdeki hissin bana bugüne kadar hoş bir şey söylediğini hiç hatırlamıyorum.

Eminim, o gece ev de, yattığımız odalar da, uyuduğumuz yataklar da ikimiz için aynı derecede yabancıydı. Bütün gece duvarlara baktım.

Onu, büyük bir şirinlikle yaptığım yatağına yatırdıktan sonra, "Işığı açık bırakmamı ister misin Tuğde?" diye sevecenlikle soracak olduğumda, hak etmediği bir muameleye maruz kalmış, ama gene de sezdirmemeye çalışıyormuş gibi sitemle yüzüme baktı ve "Ben karanlıktan korkmam," dedi.

Ben, "Hayır belki tuvalete falan kalkman gerekir, diye düşündüm de..." diye geveleyecek oldum; başını bile çevirmeden, gözlerini benden ayırmaksızın bir tek ufak hareketle elini uzatıp, "Burada gece lambası var ya," diyerek lambanın düğmesine bastı. Ki, o kahrolası düğmeyi hiçbir aradığımda yerinde bulamamışımdır.

"O halde mesele yok," dedim acı acı gülümseyerek...

Kabul edin, acı acı gülümseyerek lafı buraya çok yakıştı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sırma Köksal, “Hayatımızı zindan eden karakterler”, Radikal Kitap Eki, Mayıs 2002

Bu yazıyı bir hastane odasında yazıyorum. Odanın penceresinden şu yeni, yüksek binalarla dolu mahallelerlerden biri görülüyor. çok katlı, çok daireli olmanın, birbirinin tam penceresine bakmamak üzere tasarlanmışlığın rahatlığı olsa gerek hemen tüm pencereleri yalnızca tül perdeler koruyor, onların ise içerde yanan ışıklara rağmen içerisini dış gözlerden sakınabilmek gibi bir becerikliliği yok.

Neler görünmüyor ki... Birincisi hemen tüm bir apartmanın televizyonlarının aynı köşede olduğu dikkatimi çekiyor. Bu da demektir ki oturma gurubu denilen koltuk kanape öbeği aynı şekilde yerleştirilmiş olmalı bütün dairelerde. Oysa hepsinde tek tek göze çarpan özenden, bu evlerin her birinin kendi başına benzersiz bir 'yuva' olmasının amaçlandığı belli oluyor. Ama hepsi de birbirine ne kadar çok benziyorlar. Bu sevimsiz mimari mi onları böylesine aynı kılan yoksa insanların 'eşsizlik' halinden bunca uzak oluşları mı? İnanın böylesi bir mahalleyi seyretmek, bir hastane odasında sabah aldığı narkozun etkisiyle hala uyuklayıp duran kardeşinizin başında refakatçi kalmaktan daha iç sıkıcı. Hastalık eninde sonunda geçecek bir şey...

Ama Nermin'leşmemeliyim, benim bütün yapmam gereken Nermin'in başkahramanı olduğu Yüksek Topuklar adlı roman üzerine birşeyler yazmak. Evet, de sık sık Nermin'leşmeyen bir yapıda olsaydım bu kitabı bu kadar sever miydim? Kitapların değerinin okurun kahramana duyduğu yakınlıkla açıklanacak bir şey olmadığını bilmeme rağmen kendimi Nermin'e olan yakınlığımdan alamıyorum bir türlü.

Yüksek Topuklar'ın öyküsü kısaca şöyle: Belli bir tür 'kadınlık'ın tüm silahlarını donanmış olan beş yaşındaki Tuğde beş günlüğüne Nermin'e kalmaya gelir. Nermin ise, tüm dünyaya ve çevresindeki hemen herkese iğneleyici bir alaycılıkla bakan kırk yaşlarında, yalnız bir kadındır, üstelik kadın seven biri olduğunu da söylemek pek mümkün değildir. Tuğde'nin bu misafirliği Nermin'i iki nedenden ötürü hesaplaşmaya sürükleyecektir. Birincisi küçük Tuğde'nin eğlendirilmesi gerektiği için Nermin uzun zamandır gitmediği yerlere gitmek, görmediği insanları görmek zorunda kalacak, bu onu geçmişinde bırakmaya çalıştığı bu insanlarla bir kez daha yüzleşmeye itecektir. İkinci olarak da Tuğde'nin pek donanımlı olduğu o beceriklilik hali yıllardır reddettiği değerlerle bir kez daha karşı karşıya getirecektir Nermin'i. Üstelik bu reddedişlerin maliyetlerini de ortaya dökecektir bir bir. Kısaca bir tür kötülük tohumu görevi görecektir Tuğde Nermin'in yaşamında.

Peki ama Nermin iyi bir insan mıdır sanki? Herkes hakkında sürekli vıdı vıdı edişine bakarak onun 'iyi' biri olduğunu söylemek zor belki ama romanın ilerleyen sayfalarında onun başkaları ve başkalarının dünyaları hakkındaki sonu gelmez didikleyiciliğinin kendi dokunamadığı acısıyla yakın bağına tanık oluruz. Zaten Yüksek Topuklar onun 'kadın' dünyasıyla hesaplaşma isteğinin adıdır biraz da. İşte Tuğde, kadın olmakla en barışık kadınları bile kadınlık hakkında kuşkulara sürükleyecek kadar kadın olan Tuğde bu durumda yaraya tuz basar gibi gelip çöreklenir Nermin'in başına.

Bütün bunlardan yola çıkarak Yüksek Topuklar'ın kadın sevmeyen bir kitap olduğunu söyleyebilir bazıları. Ama biraz dikkatli ve önyargısız bir okur burada karşı durulan kadın olma durumunun kadın olmanın kendisiyle ilişkili olmadığını hemen görecektir. Burada karşı durulan tam da kadınlara dayatılan kadınlık halidir. Gerektiğinde cici, gerektiğinde küskün, gerektiğinde arsız, gerektiğinde becerikli, gerektiğinde aciz... yani dünyayı ve erkekleri parmağında oynatabilmek için ne gerekiyorsa onu yapmak konusunda kararlı ve becerikli olunmasını şart koşan o kadınlık hali. Zaten öylesi kadınların dünyayla başedebilmeleri bir takım erkekleri işe iyi koşabilmeleriyle belirlenir.

İşte Nermin tam da bu noktada olumlu bir kahraman olarak çıkıyor karşımıza. Eleştirilebilecek tüm yönlerine karşın, kendi olmanın ve hayatla kendi başına hesaplaşabilmenin yollarını aramak konusunda son derece gerçekçi ve içtendir en azından. Gerektiğinde gerektiği gibi davranmak üzerine değil de, kendince doğru bildiği gibi davranmak üzerine kurar yaşamını. Evet, böyle kurulmuş yaşamların sonu Tuğde'ninki gibi zaferlerle taçlanmıyor sonuçta, üstelik... üstelik Tuğde gibilerin elinde oyuncağa dönmek hiç de sanıldığı kadar zor değil.

Küçük kız çocuğu ile ortayaşın kıyısındaki yalnız bir kadın arasındaki bu gerilim kolay kolay elinizden bırakabileceğiniz gibi değil. Okurken çok eğlendiğimi, zaman zaman gülme krizlerine yakalandığımı itiraf etmeliyim. Bir çok yerde kendimin ve birçok kadın arkadaşımın parodisini okuyormuş, hatta birbirimizin dedikodusunu yapıyormuşuz duygusuna da kapıldım. İş Tuğde'nin becerikliliklerine geldiğinde... a, size küçük bir sır vereyim, bir süre çevremde beş yaş civarı küçük kız çocuğu görmek istemiyorum.

Tuğde benim şu asla yaşayamayacağım mahallenin biraz daha lüksünde, hani bu tür apartmanların 'şu belde', 'bu konaklar'adıyla anıldığı sitelere yerleştirilmiş halinde şık bir daireyi pek beğenecektir. Hatta şu televizyonu hep aynı köşede duran, bambaşka olmaya heveslenip de herkesininkinin tıpatıp aynısı olan o dairelerin birinde, komşularına göre biraz daha pahalı mobilyalar ya da biraz daha şık bir beyaz eşya setiyle kurumlanmaktan geri kalmayacaktır.

Şu hastane penceresinden görünen daireler, Tuğde ve televizyon reklamlarındaki mutlu kadınlar... hepsi hepsi, içimi boğuyor, hatta, ne yalan söylemeli gözümü korkutuyorlar.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, “Kadının gizemli dünyası, solcu eskileri, müreffeh kahramanlar: Benzeşmeler”, Virgül, Sayı 53, Temmuz-Ağustos 2002

Yüksek Topuklar’ın beş güne sığdırılan hikâyesinde, kahramanı Nermin üzerinden, 80 sonrası Türkiye’sinin “genellikle solcu bir geçmişi olan” küçük burjuva kadınlarının toplumsal ve psikolojik analizini yapmaya soyunmuş Murathan Mungan. Hikâyenin kahramanı da kırk yaşına merdiven dayamış, bekâr, yalnız yaşayan, “eğitimli insanlar tarafından çekici bulunduğunu düşünen” bir kadın. Nermin, sosyalizm, feminizm, anarşizm, yoga, Uzakdoğu felsefesi, Taocu seks, ikebana kursları, parapsikoloji, sağlıklı beslenme, çevre duyarlığı, yeşil politika gibi çok çeşitli şeylere bulaştıktan sonra şimdi evinde nihilistçe oturuyor ve çevresindeki hemen her şeye, herkese zehirli bir dille, aşağılama dozu yüksek bir alaycılıkla yaklaşıyor. Eh, buraya kadar belli bir zaman diliminde İstanbul’un dar bir coğrafyasına sıkışıp kalmış bir insan stereotipi olarak garipsemiyoruz Nermin’i. Bir arkadaşının beş yaşındaki kızı Tuğde’yi beş günlüğüne misafir etmeyi kabullendiğinde başlıyor felaket... Aslında beş yaşındaki sevimli ve akıllı küçük bir kızla geçirilecek birkaç gün size felaket gibi gelmeyecektir belki, ama yazara göre “Tuğde’deki safiyane kötülük Nermin’i ürkütüyor.” İlk karşılaşma anını “karşımda beş yaşında bir kız çocuğu değil, fettan, şuh ve kindar bir kadın vardı” cümlesi ile ifade eden Nermin, “çocuklar ve kedilerden sonra kadınları da hiç sevmediğini” fark ediyor böylelikle.

Burada bir nokta koyup, Nermin’e daha romanın başında haksızlık etmeyelim isterseniz: “Benim için her durumda erkeğin başına bela olan bu kadın tipinin simgesi oluyor yüksek topuklar... Bu bir duruştu çünkü. Bu kadınların hayattaki iddialarına ait bir duruştu. Her yerde, her durumda, her şeye karşı gösterdikleri bir iddianın duruşuydu” diyen Nermin, “gerektiğinde cici, gerektiğinde küskün, gerektiğinde arsız, gerektiğinde becerikli, gerektiğinde âciz... yani dünyayı ve erkekleri parmağında oynatabilmek için ne gerekiyorsa onu yapmak konusunda kararlı ve becerikli olunmasını şart koşan o kadınlık hali”ni sevmez görünüyor. “Erkeklere, ilgi ve şefkate muhtaç, esirgenmesi ve korunması gereken melek yüzlü; kendine sahip çıkacak olan kişiye, dünyanın gizli nimetlerini ödül olarak sunmaya hazır, küçük, cazip, seksi kız olarak süzülen” Tuğde, Nermin’e göre tam da bu tip bir kadın!..

Ne var ki yukarıdaki yorum Nermin’in bir paranoyası ya da hasetliği değil yalnızca; Murathan Mungan, çeşitli gazete, dergi ve TV söyleşilerinde Nermin’in arkasında durduğunu belli ediyor; seviyor, savunuyor onu... Böyle bir bakış açısıyla, “Nermin tam da bu noktada olumlu bir kahraman olarak çıkıyor karşımıza. Eleştirilebilecek tüm yönlerine karşın, kendi olmanın ve hayatla kendi başına hesaplaşabilmenin yollarını aramak konusunda son derece gerçekçi ve içtendir en azından. Gerektiğinde gerektiği gibi davranmak üzerine değil de, kendince doğru bildiği gibi davranmak üzerine kurar yaşamını.” Tuğde ise yazara göre “daha sonra üzerine bina edilecek olan inşaatın arsasını gördüğümüz bir dönemi” yaşıyor ve onun aracılığıyla, “annelerin kışkırtmasıyla erken yaşta kadın rolüne hazırlanmış bir kimliği görüyoruz... Hınzır bir kız. Belli ki zeki, belli ki kötü kalpli ve belli ki çok başarılı olacak bir kız. Aslında 2000’li yılların kadın modeli” o!..

Eğer küçük bir kız çocuğunun “Neriman Köksal” rolüne hiç uymadığını, yazarın kadınlık durumunu sergilemek için kullandığı ağulu dili en son çocukların hak ettiğini düşünüyor ya da çocuklara biraz olsun sevgi duyuyorsanız, romanı burada terk edebilirsiniz. Çünkü sizdeki duygu ve düşüncelerle hiçbir paralellik kuramayacak elinizdeki metin... Siz, Nermin’in ruh yapısından, açığa çıkmış kötülüğünden dehşete kapılacaksınız; Nermin’se Tuğde’yi ve diğer kadınları, mesela “O anneleri tanıyordum; canavar ruhlu annelerdi onlar, kız katili kadınlardı.... Ağır boyalı dudakları, yüzlerindeki koyu makyaj, fazla spreyden kaskatı kesilmiş yapılı saçlarıyla, çocuk olmaktan çıkarılmış, dişilikleri kışkırtılmış bu küçücük kadınlara baktıkça, küçük kız çocuklarının bizzat anneleri tarafından taciz nesnesi haline getirildiğini düşünmekten kendini alıkoyamıyor insan” tarzındaki cümlelerle hiç durmadan aşağılayacak... Elbette bir romana yönelen değer yargılarında beğeninin ağır basması için yazarın fikirleri ile okuyucununkiler arasında bire bir örtüşme gerekmez, ancak kurgunun, üzerinde yükseldiği fikriyattaki bir çelişkiyi aşmak da hiç kolay değil.

Mekân olarak İstanbul’u, “takılmak” için belli bir gelir seviyesini aşmışlığı gerektiren yerleri seçmiş Mungan. Doğrusu son yirmi yıldır kanıksadık bu türden barları, kafeleri, semt ve caddeleri! İnsanlar da mekânlara göre seçiliyor elbette. Türkçe yazılan romanları yakından izleyenler, hangi biçimle yazılırlarsa yazılsınlar, bu romanların belli bir mekâna ve insan tipine teslim olduğunu, dünyaya İstanbul/Beyoğlu merceğinden bakan bir okuma/yazma pratiğinin edebi alanı işgal ettiğini bilirler. Kentsel yarılma romana da yansımış, yoksullar romandan dışlanmış, üretim ilişkileri ve sınıfsal farklılıklar görünmez hale gelmiş ya da önemsizleşmiştir. Sistem eleştirisi yapan, sürüp giden hayata dair muhalif bir bakış açısı taşıdığını iddia eden metinlerde bile roman kişilerinin ekonomik hayatı buharlaşmıştır sanki. Bol boş vakit sahibi insanların “nedense” mutsuzluk paydasında bir arada durdukları, bitip tükenmez varoluş problemleri ile boğuşuyormuş gibi yaptıkları, üstesinden gelemedikleri bir hesaplaşmayı dillendirdikleri, ama sistemin sunduğu nimetlerden de olabildiğince faydalandıkları bir dünya tasvir edilmektedir. Nermin de hiç farklı değil onlardan. Evet, her ne kadar anlatı süresince hiç yolu düşmese de bir işi var onun: “Benim büyük bir reklam ajansında grafiker olduğuma, üstelik işimde de hayli başarılı biri olduğuma kim inanır? Ben bile yaptıklarıma, kendime şaşırmadan alışamıyorum çoğu kez. Sinemadan nefret eden bir oyuncu gibiyim. Evet, iyi bir oyuncuyum, rolümü başarıyla canlandırıyorum ama, sinemadan nefret ediyorum,” diyen Nermin, yaptığı işle arasına koyduğu mesafe sayesinde aşıyor kişilik yarılmasını ve tüketim toplumunu tam bir ikiyüzlülükle dilediğince eleştirebiliyor.

Metalar dünyasının ve dolayısıyla zenginlik imgesinin roman içeriğini işgal etmesi bahsinde, o romanların üreticisi durumundaki yazarlara ve okuyuculara, onların sınıfsal konumuna ve yaşam tarzlarına bakmak yanlış değilse bile, kişisel duygular üzerinde Ertürk Yöndem misali tasarruflar üretmek fazlasıyla spekülatif bir eğilim olur; ama romanlardaki “mutsuz” kahramanlar üzerinde konuşabiliriz... Hikâyelerden romanlara, bugün edebi metinlerde boy gösteren neredeyse bütün kişi ve karakterler, engellenmiş, bastırılmış, çevresindeki toplumdan bunalmış bireyler halinde resmediliyorlar. Olaylardan çok düşünce ve değerler eksenine çekilen romanlarda, yoksul olmayan, ama daha iyi bir hayatı arzulayan küçük burjuva entelektüelin mutsuzluğu anlatılıyor. Günümüzde, “entelektüel, mutsuzluk fikriyle mutlu olma eğilimindedir, öyle ki hazımsızlığa yaklaşan bir memnuniyetsizlik, abusluğa varan bir naiflik onun için bir düşünce tarzı olmaktan öte, geçici de olsa yeni meskeni sayılabilir.” Entelektüellerin içerisinde bulundukları ruh halinin “iktidarsız ve âciz nefret” yani ressentiment olarak tanımlanması da mümkündür belki de.

Bir zamanlar kurmaca bir metnin zayıflığının ölçütlerindendi roman kahramanlarının stereotiplerden oluşması. Artık sadece stereotiplerden değil, stereoromanlardan da bahsetmek ve romanları aynı tiplerin aynı türden hayatlarına ilişkin bir “kanon” içinde değerlendirmek zorundayız. En çok da bir tarz eski solcu tipi çıkıyor karşımıza. Mesela Orhan Pamuk da, Murathan Mungan da eski solcu tipini Nişantaşı’ndan seçiyorlar!.. 80’lerden sonra içine düştüğümüz kültürel iklimin iç donduran soğukluğunu soluyoruz. Nurdan Gürbilek’in ifadesiyle, “özgürlüklerin en çok kısıtlandığı dönemdi 80’ler, ama insanlar kendilerini belki de ilk kez bu kadar serbest hissedebildiler; kurumların dışında olmanın serbestliğini, tüketme özgürlüğünü, kendilerini bu dünyaya teslim etmenin hazzını tattılar. Teni ve iştahı keşfettiler, ama cinsellik denilen bölge de ilk kez bu kadar çok konuşulan, bu kadar çok kuşatılmış bir alana dönüştü... Aydınlar kendileri adına ilk kez bu kadar çok konuştular, ama varlık koşullarını da ilk kez bu kadar kesin biçimde yitirdiler. Baskının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusu ilk kez bu kadar öne çıktı.” Geçmişteki toplumsal yaşamın ve siyasi mücadelenin, hareketin kıyısında kalmış hali vakti yerinde küçük burjuva solcuların penceresinden ve “sağ ihmal edilip” sadece sol üzerinden dillendirilmesinin en önemli nedenlerinden biri, bu romanda Nermin’in yaptığı gibi, işte bu iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusu, şehvetiydi.

Yukarıda da söylediğim gibi, bu kültürel iklim hepimizi; bütün toplumu, solcuları, aydınları, yazarları, okuyucuları hâlâ etkisi altında tutuyor. 80 öncesi Türkiye’sinin gerçekleri, işçi hareketleri, ekonomik sıkıntılar, sınıf bölünmeleri, devlet yapısı ve faşist saldırılar bir kenara bırakılarak solcuların ne yapmak istedikleri, ne söyledikleri, ne eyledikleri değil; şimdi nasıl yaşadıkları “özel hayatları” didikleniyor. Gürbilek’e göre “80’ler ruhundan söz edeceksek eğer, bunu bir dikizleme isteğinde, bunun yeni bir haz olarak tanımlanmasında, insanların buna kışkırtılmasında, burada bir özgürlük vaadi buluyor olmasında aramak gerekir.” Toplumu saran özel hayatı alenileştirme ve röntgencilik merakı edebi alana da yansımış; okuyucunun ilgi gösterdiği popüler türlerin giderek yaygınlaşması, polisiyelerin ve fanteziye dayalı tarihi metinlerin çoksatarlığı, yani tüketilenlerin üretilenler üzerindeki egemenliği, hikâye ve romanların biçimini, içeriğini ve türünü etkilemiştir artık. Yüksek Topuklar, tam da böyle bir eğilimin somutlandığı bir metin olarak okunmalıdır.

Son yılların bir başka ortak teması ise kalemi alan her yazarın kadınların iç dünyasını deşmeye soyunması oldu. Ahmet Altan’la zirveye çıkan modaya ayak uyduran yazarlar, kadınların “Batıni” dünyasının bilgisine sahipmiş gibi duruyorlar. Mesela Perihan Mağden, “sen kadını nereden anlatıyorsun?” sorusunu, “damardan” diyerek yanıtlıyor kısaca. Feyza Hepçilingirler’in son romanının adı Tanrıkadın... Bu ay yayımlanan romanlarlarıyla Meltem Arıkan ve Peride Celal de kadınlara çevirmişler yüzlerini. 2002’de aynı kulvara soyunan daha birçok yazar adı sayabiliriz. Ve elbette Murathan Mungan da iddialı bu konuda... Okuyucu profili ile örtüşse de, romanlardaki benzer hayat tarzlarını sürdüren büyük kent kadınları üzerinden genel bir “kadın”a ulaşılabilir mi acaba?

Romanı Nermin’in bakış açısından aktarıyor yazar; önce bir dertleşme ile başlayan anlatı giderek bir yazma eylemine dönüşüyor, yani biz bir romanın yazılma sürecine tanık oluyoruz. Doğrusu anlatıcı karakterle yazar arasında bire bir ilişki kurulması her zaman sakıncalı olmuştur, ama Yüksek Topuklar’da Nermin’in arkasındaki Murathan Mungan silueti fazlasıyla belirgin, çünkü romanda karşılaştığımız karakterler gerçek hayattan seçilmişler. Onlar, Mungan’la yakın entelektüel mekânlarda yaşayan tanıdık, bildik insanlar. Üstelik sadece benzerlikler değil söz konusu olan. Söyleşisinde “asla isim zikretmem” diyen Mungan, romanında apaçık adres gösteriyor. Mesela, “Sözlü tartışmalardan alamadığı hızını, daha sonra ‘Neden Hayır?’ dizisinde broşür olarak yayımlanan ‘Neden Feminizme Hayır?’ başlıklı dizi makalelerinde, günlük tartışmalardan artakalan kuyruk acılarıyla, görünmez bir düşmanı hedef alan öfkeli yazılara dönüştürdü” diyor ilişkilerini “entelektüel ensest” olarak nitelediği Hale için. “Türkiye'de Kadın Olmak, Ekalliyetten Olmak, Ekalliyetten Bir Kadın Olmak” başlıklı afişle duyurulan söyleşinin konuşmacısı da kurtulamıyor yazarın zehirli ve alaycı cümlelerinden.

Romanın hemen her yerinde karşımıza çıkıyor gerçek veya kurgusal karakterlere yönelik bu kötümser ve küçümser bakış açısı. Devam ediyor Mungan: “Anna da tıpkı Albay Şemsa gibi aslında insan düşmanıdır. Hatta onda genel olarak hayata karşı bir düşmanlık görülür... İnsan Anna ile Şemsa’ya bakınca, onların çok iyi arkadaş olacaklarını sanır, değil mi? Tam tersi kanlı ikizlerdir bunlar... Aralarında Türkiye’deki feminizmin ‘başkomutanı’ olmak gibi ezeli bir çekişme vardır.” Hülya, Anna, Şemsa ya da “büyük bir televizyon kanalının haber müdürü Haberci Cemile” ve “bir büyük gazetede, kadın-erkek ilişkileri, aşk-meşk, erkek ruhunun bilinmeyen yanları, sert görünüşlü kırılgan erkeklerin iç dünyaları hakkında popüler yazılar yazan, hep sakallı gezen, Kürşad” tanıdık gelmiyor mu size? Murathan Mungan, gerçek isimlerini değilse bile, işlerini, kitaplarını ya da etkinliklerini sıralayarak onları herkesin tanıyabilmesini sağlıyor. Eğer bu gerçek insanlar bir Emin Çölaşan yazısında, “Anna’nın kötü huyları say say bitmez. Yıkanmayı sevmez, pis kokar, koltuk altının kıllarını hiç almadığı gibi, sürekli kolsuz giysiler giyerek o çirkin kıl yumağını görsel bir manifestoya dönüştürür. Gözlük camlarını silip durduğu bez parçasıyla inanın ayakkabınızı bile silmezsiniz,” tarzındaki bir ifadeyle yer alsalardı, herhalde öfkelenirdik kişilik haklarına yönelik bu saldırıya. Peki bir roman yazarının “en azından bu romanın yazıldığı entelektüel mekânlarda yaşayanların” hemen tanıyabileceği gerçek kişilere dilediğince saldırma hakkını onaylayabilir miyiz?

Hayatımızın her alanı gibi edebi üretim de medyanın etkisinde bugün. Bir romanın kaç basacağı, yazarın kaç billboard’a çıkacağı pazarlıkları, özel kanalların “reyting” savaşlarından hiç de farklı değil. Televizyon programlarında kalite yerine izlenirlik, kitap dünyasında da çoksatarlık önemli artık. Yüksek Topuklar’da Murathan Mungan bir adım daha atmış ve kitlelerin en sevdiği program olan magazini de katmış romanına. Yüksek Topuklar romanda yeni bir akımın, “entelektüel-vole”lerin öncüsü unvanını kazanmayı hak ediyor!

Kitapla ilgili yazısında, Sırma Köksal bu durumu, “Okurken çok eğlendiğimi, zaman zaman gülme krizlerine yakalandığımı itiraf etmeliyim. Birçok yerde kendimin ve birçok kadın arkadaşımın parodisini okuyormuş, hatta birbirimizin dedikodusunu yapıyormuşuz duygusuna da kapıldım” sözleri ile ifade etmişti. İşte tam da bu nedenle itiraz etmek gerekiyor Yüksek Topuklar’a. “Hayatım roman” klişesinin vücut bulduğu bu hikâyede, yazar hem kolay bir yolu seçiyor hem de edebiyatı şahsi meselelerine alet ediyor. Artık yazarın elinde çevresindeki insanları tehdit eden bir silaha dönüşüyor edebiyat: “Beni kızdırırsan yazarım haa” diyor yazar, aba altından kalemini gösteriyor.

Ahlaki sorunun ötesinde roman tekniği açısından da sorunlar yaratmış bu özel hayatları teşhir etme eğilimi. Çünkü Murathan Mungan, seçtiği okur kitlesinin tanıyacağını bildiği insanlara acımasızca saldırırken, metinde onları kendi eylemlilikleri içerisinde canlandırma gereği hissetmiyor. O mekânlara takılma fırsatı yakalayan ?seçkin? okuyucular sınıfına dahil değilseniz eğer, anlatılan tipler “sizin için” yazarın fikirlerinin taşıyıcısı olmaktan öteye geçemeyen tek boyutlu kuklalara, hikâye ise çok uzun tutulmuş sıkıcı bir eleştiriye dönüşüyor.

Yüksek Topuklar’ı, kentteki yarılmaya işaret etmesi açısından önemli buluyorum. Nermin ve Tuğde’nin dolaştıkları mekânların müdavimleri ile birlikte maddi hayatın içinde sanal bir hayat sürdüren hayali cemaatlerle karşılaşıyor, kamusal alanın ne denli daraldığını fark ediyoruz. Yoksullar ve diğerleri kimi zaman İstiklal Caddesinde yan yana gelseler bile birbirlerini kesmeden geçip gidiyorlar. O cemaat üyelerine yönelttiği sert eleştirilerin etkisi, kendisi de bir cemaatin içinde var olabildiği için yitip giden eskinin solcusu Nermin, gerçeklerin bilinmesi ile hiçbir şeyin değişmeyeceğinin ve dilediği kadar cömert olamayacağının farkındadır artık ve içindeki kötülüğü düşünceler dünyasında salıvermiştir. Kitapları ile birlikte geçmişini de yakan eski solcu avukat Gönül’ün “işkenceci polislerin davalarını almış olmasından” hoşlanmasa da güçlü ve zengin bir kadın olan Gönül’ü silmez defterinden. Hatta sever bile; anlaşılan o ki, Nermin’in kini ve tiksintisi zayıf bulduklarınadır. Doğrusu böyle bir karaktere yazarın nasıl yakınlık duyduğunu anlamak zor. İnsanların “şişmanlık”, “cücelik”, “cırlak seslilik” gibi fiziksel özellikleri nedeniyle alaya alınmasını hoş görmek, “güzel kadınlar daha iyi severler. Daha genel bir deyişle, hayattan hakkını almış insanlar daha iyi severler” tarzındaki vecizelere katılmak mümkün mü? Ya da “Anadolu’nun bağrından kopa kopa İstanbul’a göçen, nesli bir türlü tükenmek bilmemiş bir canlı türü, her yeri olduğu gibi buraları da kısa zamanda kemire kemire bu hale getirmişti” diyen Nermin’i savunan Murathan Mungan’ın Mardinli olduğuna kim inanabilir?

Roman boyunca ve Murathan Mungan’ın gazetelerdeki söyleşilerini okurken aklıma hep aynı soru takıldı: Tuğde ve diğer çocukların ya da onların annelerinin reklamlarda görünme merakı neden “kötü” olsundu ki? Ülkenin en tanınmış ve sevilen yazarları, yani Orhan Pamuk ve Murathan Mungan ağabeyleri, Perihan Mağden ablaları da aynı şeyi yapmıyorlar mıydı? Onların gazete ve dergilerdeki pozları, giysileri, seçtikleri renkler, vurgu yaptıkları meseleler image-maker’ların, en pahalı reklam şirketlerinin elinden çıkmamış mıydı? Kimi örnek alacaktı bu çocuklar? Klişeleri onlar mı yaratmışlardı?

Metne ilişkin yorum yaparken birkaç kez metin dışına çıkıp Murathan Mungan’ın söyleşilerine gönderme yapmak zorunda kaldım. Çünkü yazarlar kitaplarını daha piyasaya çıkmadan önce kendileri tanıtıyor, konu ve karakterlerine ilişkin metin dışı bilgiler aktarıyorlar. Bu girişimi reklam tutkusu kadar, metinlerin belli bir cemaatin dışındaki okuyucu için yetersizliği ile de açıklayabiliriz. Mesela Tuğde’nin Nermin tarafından algılanan kötülüğündeki gerçeklik ancak böylelikle “yazarın beyanları eşliğinde” ikna edici olabiliyor. Ya da Perihan Mağden, köşe yazısı üslubuyla yazdığı son romanında, kelime tekrarları ve büyük harflerle vurgulamaya çalışsa da “üslubu nedeniyle” bir türlü aktaramadığı duygusal derinliği gazete söyleşilerinde dile getirmek zorunda kalıyor:

“Bu kitap için parçalandım ben. Çok yürekten bir kitap... Bu benim yüreğimden çıkan bir şey. Perişan oldum hakikaten. O kadar acı çektim, o kadar üzülerek yazdım ki. Çok kez kendi kendime, değer miydi, diye sordum. Bu kadar üzüleceğimi bilseydim, bu işe girişemezdim... Çok çok üzgündüm. Bu kadar üzücü bir kitabı yazarken lay lay lom olamıyordum. Ne kadar çok üzüldüğümü, ne kadar çok ağladığımı sana anlatamam... Yemin ederim sana.”

Köşe yazarlığı günlerinde kimi ünlü müzik star’larını “samimiyet tüccarlığı” ile suçlayan Perihan Mağden, “içini” böylesine “içten” teşhir ettiğinde, bu samimiyet, bu yemin karşısında inanıyoruz artık metindeki acıya, hüzne, duygulara. İnanıyoruz, çünkü artık aura ürünün/romanın değil, üreticinin/yazarın başının üzerinde duruyor.

Kişi çizimlerine, çocuk ve kadınlar üzerine söylenen “derin” sözlere, sola, solculara bakışına ve romanın sunum biçimine yabancılık duysak da, Murathan Mungan’ın anlatım zenginliğinin hakkını vermek gerekir. Alıştığımız o ağulu ve buğulu dili bu romanında da sürdürmüş yazar. Mekân tasvirleri, özellikle Beyoğlu ve İstiklal Caddesi atmosferi neredeyse kusursuz... Nermin’in kendi çocukluğu ve annesine ilişkin anıları da çok hüzünlü ve çarpıcı... Aslında hikâyedeki tek dramatik ve gerçek hayat Nermin’in annesinin; iki görümcesinin müdahaleleri ile çekilmez bir ömür sürdüğünü, kızını bile doyasıya sevemediğini anlıyoruz. “Annemle babam karı-koca bile değillerdi, bazı durumlarda yan yana duran iki yabancıydılar yalnızca... Hiçbir zaman anne, baba, çocuk olmadık. Olamadık. Biri babamdı, diğeri annem, ben de çocuktum. Üçümüz de ayrı ayrı duruyorduk aynı evin içinde... Annemin ölümü de, benim çocukluğum gibi, herkesin her şeyine karıştığı kimsesiz bir ölümdü. Hepimizin arasında kimsesiz öldü annem... Annem azdı. Her şeyi azdı annemin. Onu, kendime bunca yabancı hissetmemin nedeni yalnızca bana değil, dünyaya olan uzaklığıydı” diyen Nermin, içindeki sevgi açlığını dile getirdiğinde, belki de ilk kez duygudaşlık edebiliyoruz ona.

Bana göre romandaki en edebi anlatı ise yine edebiyata dair:

“Üzerinde durduğumuz cadde tarihe doğru uzayarak farklı bir derinlik kazanırken, birdenbire onun masalının içine girmiştim sanki. Edebiyatın insana yaptığı şeyin bu geniş zaman büyüsü olduğunu bir kez daha hissettim. Mekânın ve zamanın araçlarından yeni zamanlar ve yeni mekânlar yaratabildiği için, edebiyat hâlâ vazgeçilmezimizdi. Bu yüzden sizin şimdi gördüğünüz pasaj ile metindeki pasaj arasında kayda geçerken oluşan hem aynı hem farklı olmanın uzayında ortaya çıkan yepyeni bir zaman duygusu, sizin şu an kendi içinde yaşadığınız zamanı da başkalaştırarak daha derin, daha anlamlı kılıyor, size yaşarken yakaladığınız bir ölümsüzlük duygusu tattırıyordu. Bu yüzden yazıya geçmiş şimdiki zamana ait her mekân, nesne ve benzerleri daha sizinle yaşarken bir geniş zaman derinliği kazanır.”

Yüksek Topuklar, aslında erkeklerle ilişkisini hiçbir zaman istediği bir biçimde yürütememiş, cinsel açlığı, tatminsizliği, kıskançlığı ve sevgisizliği apaçık ortada olan Nermin ile yaşının bütün sevimliliğini taşıyan Tuğde’nin İstanbul’un seçkin köşelerinde yaptıkları bir yolculuğun hikâyesi. 520 sayfalık bu öfkeli iç dökümüne roman diyebilir miyiz bilemiyorum doğrusu. Romanın bir yerinde “Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanına başladıktan sonra iki sevgili, üç ev değiştirmiş, ama kitabın 70. sayfasını geçmek nasip olmamıştı” diyor Nermin. Acaba bir Orhan Pamuk kahramanı Yüksek Topuklarr’a kaç sayfa tahammül edebilirdi?..

Devamını görmek için bkz.

İmran Gündüz Alptürker, ''Yüksek Topuklar'', okuryatar.com, Ekim 2011

''Kimlik kartımı gösterip, izninizle öyküme geçmek istiyorum. Adım Nermin, değişen durumlara göre bazen çok iyi, bazen çok kötü bulduğum bir medeni hâlim var: Bekârım. Yalnız yaşıyorum. İstanbul’da yalnız yaşayan bir kadın olmanın ne anlama geldiğini anlatacak değilim. Bazı şeyleri okurun hayal gücüne bırakmak gerektiğine inanırım. Evet, kendimi güzel buluyorum. Sokaktaki adam için çarpıcı biri değilsem bile, eğitimli gözler beni fark ediyor. Sosyalizm, feminizm, anarşizm, yoga, uzakdoğu felsefesi, taocu seks, ikebana kursları, parapsikoloji, sağlıklı beslenme, çevre duyarlığı, yeşil politika gibi çok çeşitli şeylere bulaştıktan sonra, şimdi evimde nihilist nihilist oturuyor ve “Bu memleket adam olmaz kardeşim”, diyorum. Hepimizin, bütün gençliğimiz boyunca büyüklerimizden hemen Allah’ın her günü duyduğu bu yavan sözü söyleyebilmek için, niye bu kadar zaman kaybettiğimi, bu sıradan gerçeğe ulaşmak için, niye bu kadar gezip dolaştığımı sormayın bana. Bilmiyorum. Sanırım siz de bilmiyorsunuzdur.''

Büyük bir reklam şirketinde grafiker olarak çalışan 32 yaşındaki Nermin’le 5 yaşındaki bir kız çocuğunun, 5 gün 5 gece süren maceralarını konu alıyor Yüksek Topuklar. Kadın dünyası üzerine, beş yaşındaki bir kız çocuğunun, Tuğde’nin şahsında kadın dünyasının tüm duygusal çalkantıları, entrikaları, hemcinslerine ve erkeklere bakış açısı ustalıkla işlenmiş. Nermin’in düşüncelerinden, gözlemlerinden, yaşadıklarından ortaya çıkan bir birikimin felsefi ve psikolojik boyutlarıyla irdelenmesi gibi. Kendi iç hesaplaşmaları kişisel olmaktan çıkıp toplumsal eleştiri boyutuna dönüşmüş bu kitapta.

Detaylı bir gözlemleme ile yakın geçmişin toplumsal atmosferi ve bireye olan etkileri de ele alınarak ülkemiz kadınlarının duyguları, davranışları, tepkileri Nermin’in gözünden veriliyor. Tuğde’nin ona çağrıştırdıklarıyla kadın dünyasını bütün ayrıntıları ile anlatıyor, tüm açıklığı ile. Sevgi, aşk, kadın entrikaları ve kendini sorgulamalar etkin bir şekilde işlenmiş. Kadınların yaşam tarzlarını, erkeklere ve hemcinslerine olan bakış açısını analiz etmede ve gerektiğinde kendimizi sorgulamada oldukça etkili bir anahtar olabilir. Bazen yok artık dedirtecek bazen de katılmamanın mümkün olmayacağı çıkarımlar var çünkü.

Kitapta her şey kadın gözüyle anlatılmış; ama kadınlara yönelik diğer kitaplardan farklı olarak kitapta feminizm pek ön plana çıkmamış; daha doğrusu sevabıyla günahıyla aktarılmış. Kitabın genelinde kadının erkek karşısında ezilmişliği, eşitsizliği gibi bir anlatıma rastlanmamakla beraber, günümüz kadınının olağan yaşantılar içerisindeki sorunlarına yer veriliyor; bazen acımasızlık, kurnazlık veya sinsilik diyebileceğimiz yönlerinin de olduğunu gösteriyor. Bu açıdan kitabı incelersek, kadının sorunları olmakla birlikte bazı zamanlar sorun yaratan taraf olduğunu da görebilmemiz açısından önemli.

''...beni kırılan o topuğun simgelediği kadın tipi çok ilgilendiriyordu. İki ters bir düz kadar basit bir örgü tekniği gibiydi bu. Hangi filmin neresine koysan gidiyordu. Bence bu tipin ilk örneği külkedisidir. Masalın bütün varlık nedeni olan saate bakmayı bile akıl edemeyen külkedisi, ayakkabı tekini merdiven basamaklarında bırakarak, kıçını zor toplayıp, apar topar kaçabilmişti gece’sinden… Bütün mutluluğunu küçük numara ayakkabı giymesine borçlu olan bu masal kahramanına hiçbir zaman yakınlık duymamışımdır. Allahtan sevdiğim bir yazar arkadaşım, bu masalı ve kahramanını yeniden yorumladığı öyküsünde, Külkedisi’nin basamaklarda düşürdüğü ayakkabı tekini ertesi gün, ülkedeki bütün genç kızlar gibi Külkedisi’nin de ayağına oldurmayarak, en azından benim intikamımı almış, adalet duygumu yatıştırmıştır.''

Yine önemli bir ayrıntı kurnazlık derecesine varan kadın düşüncesi ve davranışlarının ya da bakış açılarının yine başka bir kadın tarafından fark edilip dile getirilmesi. Kitaptaki en güzel taraf ise belirli bir zümre, sınıf veya topluluğun yaşam tarzı değil, toplumda ekonomik düzeyi yüksek olan, düşük olan veya cinsel kimliği sıradan veya sıradışı olan herkesle tanışma fırsatını yakalamamız.

Son olarak kişi ve özellikle mekân tasvirlerinin çok başarılı olduğu gözden kaçmaması gereken bir özellik ve “entelektüel ensest” gibi ince esprilerin yer aldığı eğlenceli bir kitap.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.