Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-556-8
13x19.5 cm, 126 s.
Liste fiyatı: 14,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fatih Özgüven diğer kitapları
Hiç Niyetim Yoktu, 2007
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, 2010
Küçükburun, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bir Şey Oldu
Kapak Fotoğrafı: Gözde Onaran
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2006
2. Basım: Mart 2006

Penguen Masalı. Her şey hikâyede anlatıldığı gibi oldu. Sadece baba ve şömine uydurma. Yanıltıcı sakinlikte bir giriş... Akıllı Şey’in asıl kahramanı Emek Sineması fuayesinin merdivenle çıkılan yeri. Bir sinema fuayesinde akla gelecek-gelmeyecek her türlü hikâye başlayabilir... Büyük Yeşillik İkitelli’den arabayla dönerken o büyük binaların arasındaki boş alanlarda nelerin gizlenebileceği endişesinden doğdu... Arkasındaki Hayal sonuçta, tıbbi konulardan bir şey anlamayanlar için tıbbi bir hikâye... Gürol’un Annesi gerçek bir korku hikâyesi... Öteki Adres hayatta başka başka şeyler için başka başka adresleri olanlara bir hediye... Doğum hayatın önünü arkasını fazla kurcalamamanın iyi bir şey olduğunu sananlar için... Boğaziçi Cinayetleri reklam bürolarına hapsolmuş genç-yaşlı bir sürü kimseye ithaf edilmiştir... Asansördeki’nde şehre ara sıra uğrayarak aklımızı başımızdan alan sarışınlardan bir iz olduğunu umut ediyorum... Seyahatte ve Ölümde yaşları tutmadığı halde siyah-beyaz televizyon dizilerini bilenler için. Bir de uçmayı sevenlere... Kader Müziği’nin müziğini tanımayan yoktur. Kaderimizdeki küçük şeyler önemlidir... Hayvanların Âlemi iki büyük yazarın hayvanlar hakkındaki iki cümlesiyle başladı. İkisi de hikâyenin içinde gizli... Bir Şey Oldu. Kitabın çıkış hikâyesi. Uzaylılar mı, hayaletler mi? Kesinlikle hayaletler.

İÇİNDEKİLER
Penguen Masalı
Akıllı Şey
Büyük Yeşillik
Arkasındaki Hayal
Gürol'un Annesi
Seyahatte ve Ölümde
Öteki Adres
Doğum
Kader Müziği
Asansördeki
Hayvanların Âlemi
Boğaziçi Cinayetleri
Bir Şey Oldu
OKUMA PARÇASI

Hayvanların Âlemi’nden, s. 97-199

Melih, iriyarı bir çocuk olmuştu. Elini ayağını nereye koyacağını bilemeyenlerden. Sanki vücudu kalıbıydı –hani alüminyum folyo pasta kalıbı gibi– ve o da kalıbına daima büyük; bu kalıptan taşmaktan başka şansı yoktu.

Zamanla kalıbına az çok uymuş ya da kalıbının kenarlarından taşan yerlerini unutmuştu.

Bu ona belli bir acıya maloldu. Ama arada acıyı da unuttu.

Küçüklükle büyüklük arasında bir noktada hayatına hayvanlar girdi. "Hayvan dostu" oldu. İki yandaki tırnaklara bakmayın, bunu alayla söylemiyorum. Sadece "hayvan dostu" gibi tanımların bazı durumları anlatmakta nasıl yetersiz, nasıl aciz kaldıklarını vurgulamak için söylüyorum. Küçükken bir gün hayvanların, özellikle de yavru hayvanların "küçük ve incinebilir oluşlarının onda derin bir acı uyandırdığını" keşfetti, yaşıtlarının bazılarının bu hayvanlara –daha sonra rüyalarına girecek olsa da– tam da aynı sebepten işkence etmeye bayıldıkları bir yaşta, kalıbını hayvanları sevmeye adamaya karar verdi. Bununla birlikte bir seçim de yaptı.

Daha ileri bir yaşta, duyguları tekdüze bir ritim tutturup da derin düşüncelere daha açık¨olduğu bir yaşta ise hayvanların nasıl öyle "küskün öldüklerini", küçük, üçgen ağızlarının öyle gücenik, avuntusuz yukarı kalkıverdiğini keşfetti. Bu, hayvanlarla arasındaki ilişkiyi daha da güçlendirdi. Köpeklerin kulaklarının arkasını kaşımaya karar verdiklerinde ön ayaklarını kaldırıp bir an öyle beklemeleri, kedilerin havada dimdik tuttukları kuyruklarını aniden titretmeleri, kapkara kedilerin ağızlarını ansızın sonuna kadar açıp içerideki pembeyi göstermeleri hayatta gerçekten, derinden şefkat duyduğu şeyler arasına girdi.

Beslediği baktığı ev hayvanlarını, olduğu yerde doğrulup tabanlarının üzerinde yükselerek –böylece bir miktar caydırıcı da oluyordu– yabancılara karşı koruduğu sokak köpeklerini, gizlice kafeslerini açtığı, hatta, macera kıvamında, tuzaklardan kurtardığı hayvanları ve bunlarla ilgili hikâyeleri uzun uzadıya anlatmayacağım. Anlatacağım olaylar, son günlere denk düşüyor.

Bir pazar sabahı, sabahları güneş alan küçük mutfağında çocukluktan beri kahvaltı ettiği formika masanın başında oturmuş, pazar gazetelerine ve onların saçmasapan ama eğlenceli eklerine bakıyordu. İlk Türk sumo güreşçisinin çevirdiği ve çevireceği filmlerle ilgili haberi okurken güldü, iri kolları sarsıldı. Şu sumo güreşçileri ne âlem, ne garip şeylerdi. Sumo güreşçisi olmak kimin aklına gelirdi dünyada! Böyle ayağa kalkıp birbiriyle çarpışmak, sonra geri geri gidip gene çarpışmak olacak şey miydi. Sonra da otuz beşine varmadan ölüyorlardı. Ama ilk Türk sumo güreşçisinin kimseyle çarpıştığı da yoktu zaten. O sadece yere paralel gelecek şekilde çömelerek fotoğraftan atlayıp çıkacakmış gibi poz vermişti. Memeleri, göbeği ve bacakları resimde alt alta kalın çizgiler oluşturuyorlardı. Beyaz denecek derece açık sarıya boyanmış, iyice kısa kesilip sepsert jölelenmiş saçlarının ortasından simsiyah, şimşek biçiminde bir çizgi geçiyordu. Röportajda, ünlü bir Amerikalı aktörün filminde rol alacakken son anda bu işin suya düşmesine hayıflanıyordu. "Hollywood'da böyledir bu işler, kontratı görene kadar hiçbir şeyden emin olamazsınız," diyordu.

Sumocunun beyanatını dokunaklı bulmakla, hatta bir an onu çok sevmekle birlikte Melih'in dikkatini onun hemen altındaki başka bir haber çekti:

"Kedi ama suyu seviyor..."

Haberin altındaki fotoğrafta, grili beyazlı bir kedi yavrusu, sırılsıklam ve bütün ıslak kediler gibi düştüğü durumdan nefret eder bir ifadeyle pembe burnunun yarısı suyun içinde yarısı dışarıda, ne olduğu belli olmayan bir su birikintisinin içinde görülüyordu. Bu bir laboratuar teknesi miydi acaba? Laboratuar teknesi neyse... Her halükârda, doğal bir su birikintisine benzemiyordu.

Tabii bayılacak suya, diye düşündü Melih. Kedilerin suyu hiç sevmediğini akıllarının bir kenarına yazmış, bunu bir gerçek –en azından bir gazete gerçeği– olarak kabul etmiş kimselere bir kere daha güldü. Kedilerinden birinin mutfak tezgâhının üzerine çıkıp olanca ciddiyetiyle, musluktan akan suyu pataklayışı gözünün önüne geldi.

Aynı anda evinde hiç kedi olmayışını yeniden fark etti. Şu sırada "kediler arası"ydı. Arayı hiç açmadan birbirlerini izleyen ya da aynı anda bir sürüsü birden kapılanan kedilerinin hepsi almış başını bir yerlere gitmişlerdi. Hayret.

Sonra, bir gün başka bir gazetenin arka sayfasında şu habere rastladı:

"Yılbaşı Hediyesini Kimseye Kaptırmadı..."

San Fransisco Hayvanat Bahçesinin sakinleri önceki güne bir sürprizle başladı. Bakıcılarından yılbaşı hediyeleri alan hayvanların mutlulukları gözlerinden okundu. Pike isimli bu kutup ayısı da (yazının yanında süslü kâğıda sarılmış hediye paketini ağzında tutarken fotoğrafı vardı) içinde somon balığı bulunan paketi açmak için büyük çaba harcadı.

Ayının şirinliğine, iki kömür parçasını andıran kara gözlerine, yere hem sağlam hem sanki kararsız basan beyaz, kocaman bacaklarına, paketi ağzında tutuşunun komikliğine rağmen haberde kalpsizce bir yan buldu. İnsanların hayvanat bahçelerine kapattıkları hayvanlardan oranın "sakinleri" diye bahsetmelerinde zalimce bir alay, onların suç ortakları olan bakıcıların hayvanlara paketlenmiş hediyeler vermelerinde sonsuz bir zulüm, "hayvanların mutlulukları gözlerinden okundu" cümlesinde tahammülü güç bir kötücüllük vardı. Gözleri doldu. Kendilerine verilse, bir paketin içinde somon balığı olduğunu anlamak için uzun uzun uğraşmaları gerekecek aptal yaratıkların tutsağı olmuş yaratıkların kaderine içi yandı. "Yılbaşı Hediyesini Kimseye Kaptırmadı"ymış... İnsanlar kendi rekabet duygularını her yaratığın paylaştığını sanıyorlardı. Pike'nin tombul kocaman elleriyle paketi açmaya çalışmasını seyrederken nasıl da eğlenmişlerdir.

Sarsılarak ağlamaya başladı. Gözyaşları beyaz atletinin üzerine döküldüler, atletinin göğüs kısmı bütün ıslandı. Gövdesinin iriliğiyle gözyaşları arasındaki tezat, bu sahneye tanık olan bazılarının dayanılmaz bulacağı bir şeydi. Tıpkı bir beyaz ayı gibi kalkıp onu kucaklamak isterlerdi. Ama onun böyle şeylerle işi yoktu. Kimse onu görmeyecekti. Mutfakta, masasının başında kendi başına ağladı. Sabah güneşi mutfaktan ağır ağır çekildi, musluğun pırıltısı donuklaştı.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ahmet Ergenç, “Soğukkanlı endişe halleri”, Milliyet Sanat Dergisi, Mart 2006

“İnce bir dolaysız gerçeklik cilası, doğal ve yapay maddelerin üzerini kaplar; her kim şimdide kalmak istiyorsa, lütfen onun gergin cilasını çatlatmasın. Aksi halde deneyimsiz mucize yaratıcısı, artık suyun üzerinde yürüyemeyip, boş boş bakan balıklar arasında dimdik dibi boylarken bulur kendini. Hem de anında.”

Nabokov’un “Saydam Şeyler”de sözünü ettiği bu “gergin cila” üzerinde dolaşan, çok aşağılara nüfuz etmeden seyreden bazı soğuk anlatılar var. Bu cilayı keskin hamlelerle çatlatmayan sadece bunun üzerinde dolaşıp, bunun gerginliğini, her an çatlayabilecek olduğunu hissettiren anlatılar. Bu gibi durumlarda insan bir teşhir operasyonundansa, anlık zoomlarla o ince hatta yaklaşıp geri çekilen, bir çatlama olasılığını ve bu çatlağın altından çıkabilecek şeyleri tahayyül etmeyi ya da çatlaktan aşağı düşüp, dibi boylamayı okura bırakan bir kamerayla karşı karşıya olduğunu hissediyor. Başka bir evrene uzanan bir boyut kapısı açılmadığında, ama bu kapının bir şekilde eşiğinde dolaşıldığında hissedilen o gerginlik, her şeyi tuzla buz eden, saldırgan epifani anlarının yarattığından daha sahih bir etkiye yol açabiliyor bazen.

Fatih Özgüven’in –evet, bildiğimiz Fatih Özgüven: Bret Easton Ellis’ten, Raymond Chandler’a, Nabokov’dan Borges’e, Jim Thompson’dan Paul Auster’a, Kundera’dan Jonathan Ames’e kadar sayısız isimden yaptığı müthiş çeviriler ve keyifli, hakiki sinema yazılarıyla hem sinema hem de edebiyat çevresinde iyi tanınan Fatih Özgüven– heyecan verici bir hamleyle yayınladığı hikâye kitabı Bir Şey Oldu çoğunlukla bu ince hat üzerinde dolaşan hikâyelerden oluşuyor. Gündelik görüntüler üzerinde akan, bir yerlerde bir tuhaflık olduğunu hissettiren ama bunu çok deşmeden yoluna devam eden soğukkanlı bir anlatıcının soğukkanlı hikâyeleri; bu toparlayıcı tanım, hikâyelerin hepsi için olmasa da çoğu için geçerli olabilir. Hakikaten de çok büyük, aleni kırılma anları yaşanmıyor bu hikâyelerde ama alttan alta kendini hissettiren bir gerilim söz konusu.

Başlığının naifliğine yakın duruyor

Bir Şey Oldu’nun alt başlığı: Endişe Hikâyeleri. Açıkçası, çok etkileyici ve insanın kafasını beklenti bulutlarıyla dolduran bir alt başlık. Endişe kelimesi bütün ağırlığıyla kitabın üzerinde asılı duruyor. Fakat kitapta böyle bir “ağırlık” söz konusu değil. Bir Şey Oldu başlığının naifliğine daha yakın duran bir kitap olduğu söylenebilir. Özgüven, küçük çaplı endişeleri minimal bir üslupla kayda geçiriyor. Ve genellikle hikâyeler havada asılı bir görüntü gibi sona eriyor. Bir an için kameranın çevrildiği ve sonra terk edilen bir kesit. Görüntüler yaratıp geri çekilen, görüntünün okurun kafasında kendiliğinden, ağır ağır yankılanmasına izin veren bir sükunet ve kelimenin iyi anlamıyla, soğukluk var hikâyelerin çoğunda. Bu durum da hikâyelerin okur okumaz çarpıcı bir etki bırakmasındansa, daha sonra, belki de ertesi gün etkilerini belli etmesine neden oluyor. Son cümlesini okuduğumda pek bir şey hissetmediğim ama ertesi gün kafamda dalgalandığını hissettiğim hikâyeler oldu. Kafka’nın "Şato"sunu okuduktan sonra da benzer bir durumda olduğumu hatırlıyorum. Buradaki hikâyelerin Kafkaesk olduğunu söylemiyorum ama Kafka’yla İngiliz “X kuşağı” yazarı Hanif Kureishi’nin karışımına yakın durdukları söylenebilir.

Hakikaten de mevzuat itibariyle Kureishi hikâyelerini, yarattığı etki bakımından Kafka’nın “Yargı” adlı hikâyesini hatırlatan bir hikâye var kitapta: “Gürol’un Annesi.” Bu belki de Bir Şey Oldu’daki en az göze çarpan hikâye fakat sonundaki sinsi kırılma noktası bu hikâyenin insanın aklına yapışıp kalmasına yetiyor. Cidden çok soğukkanlı bir ustalık söz konusu. Olup biten şeye dair ayrıntılı bir döküme girişilmiyor, gerçeğin üzerini kaplayan o ince cilayı alenen çatlatan bir darbe hissedilmiyor. Bu, görüntünün yüzeyinden akıp giden kamera hissini Özgüven diğer endişe hallerinin izini sürerken de yaratıyor. “Akıllı Şey”de görüntüye giren akıllı bir şey, girdiği andaki sakin, olağan tavrıyla görüntüden çıkıp gidiyor: Arkasında sönük, soğuk bir hayalet görüntü bırakarak. İnsanın aklında ani, beceriksiz bir ölüm sahnesinin soğuk uğultusunu bırakan “Büyük Yeşillik” ise aradaki buğulu, sürreal kaymaları soğuk bir darbeyle sona erdiriyor.

Sürrealizmin hafif dokunuşları

Reklamcıların kategorize ettiği haliyle sosyoekonomik sınıfları (A, B, B + vs.) hedef alan bir seri katilin hikâyesini suç edebiyatının klişeriyle oynayarak aktaran “Boğaziçi Cinayetleri” ise yine estetik kamuflajdan uzak, soğuk bir ölüm sahnesiyle sona eriyor. “Arkadaki Hayal”, “Öteki Adres”, “Doğum” ve “Asansördeki” ise gündelik hayattaki ufak tefek endişe hallerini birer kesit gibi aktarıyor. Çok derinlere nüfuz etmeyen ama bunun bir eksiklik değil, tercih olduğunu hissettiren kesik kesik görüntüler. Kitaptaki son ve en üzücü hikâye olan “Bir Şey Oldu” ise sürrealizmin hafif dokunuşlarla sayfaya döküldüğü, etrafının yıldız tozuyla kaplı olduğu hissini yaratan bir masal gibi. Bahçede beliren kanatlı saydam bir başın yarattığı titreşimi usulca aktaran, hem havada uçuşan hem de insanın içine oturan tuhaf bir masal. Bu yazıyı, Özgüven’in dilindeki sakin ustalığın bir göstergesi olarak, bu masaldan bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “O zamana kadarki bütün öğle güneşleri, kahkahalar, sebepsiz yere ölen küçük hayvanların kapanan gözleri, kesintisiz bir süzülüş esnasında bir an havada kalma hissi, tam olarak ne olduğunu bilmese de tam olmadığını bildiği her şey birden yerli yerine oturdu.”

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Fatih Özgüven'in endişe hikâyeleri”, Radikal Kitap Eki, 7 Nisan 2006

Fatih Özgüven'in Bir Şey Oldu kitabını okuduğumda ilkin öykünün edebiyatımızdaki zengin birikimini düşündüm. Sanırım edebiyatımızda öykünün sahip olduğu, sınırlarına ulaşılması epeyce güçleşmiş olan bu büyük birikim ve onun içinde hâlâ saklı durup bütünüyle dışavurulamamış gizilgüç, beklenmedik öyküleri ve öykü yazarlarını çıkarabiliyor içinden.

Öykünün bir yazınsal tür olarak mucizevi olanakları olduğunu düşünüyorum elbette, ama o da asıl mucizesini yeni yazarları içinden çıkarırken gösteriyor. Sanki bilinen bir ustanın elinden çıkmış gibi gelen öykü kitaplarının sayısının bunca çokluğu da bundan.

Zeki buluşlar yuvası

Fatih Özgüven elbette genç yazar değil. Sinema, deneme yazarı, on altı yıl önce Esrarengiz Bay Kartaloğlu romanını yayımlamış (bir de çok az bulunan iyi çevirmenlerden), Bir Şey Oldu da ilk öykü kitabı. Belirgin üç özelliği var, üçü de önemli: İlki, adamakıllı tamamlanmış bir birikimden geldiğini gösteren serinkanlı anlatımı; ikincisi, Türkçenin bir edebiyat dili olarak zenginliğini gösteren dili; üçüncüsü, öyküyü bilinenlerin büsbütün dışında bulan aykırı dünyası.

Hayatın türlü çeşitli yüzünü gene de kendinden öncekilerden farklı biçimlerde görebilme yetkinliğidir onun öykülerinde gizli ustalık. Bu ustalık içinde Fatih Özgüven hiçbir yazara ve anlayışa ait olmayan, tuhaf bir öykü dünyası yaratıyor ki, anlatım biçimiyle birlikte, seçtiği durumlarla anlaşılabilir bu.

Bu öykülerde ne anlattığını sorgulamayan ya da başkalarının sorgulamasına izin vermeyen bir yazar tutumu var. Endişe Hikâyeleri herkesin hayatından geçmeyen durumları anlatmaya çalışıyor. Sözgelimi Barış Bıçakçı'nın öyküleri üstünde dururken bildiğimiz, belki gördüğümüz ayrıntılardan söz ediyoruz, ama Fatih Özgüven'in öykülerindeki durumları tanıdığımız söylenemez. Kurmacanın anlatılan öykünün önüne çıktığı, zeki buluşların çatısını kurduğu öyküler bunlar. Kişiler, durumlar, yaşantılar gerçeklikleriyle değil, ancak kurmaca içinde çözümlenebilir.

Öykülerindeki yarım kalmışlık duygusunu okura geçirmeyi Fatih Özgüven de istiyor gibi. Belirgin değil bu seçim, ama bende bu izlenimi bıraktığını söyleyebilirim. Çünkü Bir Şey Oldu'daki öyküler yaşanmış değil, yapılmış öyküler. Bazen öykünün ne anlattığını sorguluyor insan, ama tam olarak hangi anlam çevresinde kurulduğu netleşmiyor. Belirsizlik, kuşku özellikle yaratılıyor.

Grotesk özellikler

Bütün olarak bakıldığında, birbirine anlayış olarak tutarlı biçimde bağlanan öykülerden oluşuyor Bir Şey Oldu. Biri öbürüne bağlanmış, aynı anlayış içinde yazılmış öyküler, sonunda kendilerine özgü bir dünya kurabiliyor. Gene de nasıl yorumlanacaklarını şaşırıyorsa okur, bunu da Fatih Özgüven'in ustalığına vermek gerekir.

Sanırım bu öyküleri yakalamamızı sağlayacak bir ipucu verilebilir. Kitaptaki bütün öykülerin belki onları tam anlatabilecek grotesk özellikleri yanında, öykünün içinden geçen, ama ne olduğu tam verilmeyen, canlı gibi, ama olmayan bir şeyi anlatan son öyküye verilmiş "Bir Şey Oldu" adındaki incelik, benim için yeterince anlamlı bir iz olarak kaldı. Parlak adlara gönül indirmeden, Bir Şey Oldu...

Bu incelikten başlayabilirsiniz Fatih Özgüven'in öykülerini okumaya.

Devamını görmek için bkz.

Kaya Genç, "Sorumsuzca bir şey", Zaman Kitap Eki, 3 Nisan 2006

Fatih Özgüven'in yazılarını okumak her zaman bir zevktir. Düşünce akışının mutluluk verici hareketi, cümlelerinin sonunda her an belirmeye hazır olduğunu hissettiğimiz tam gediğine oturmuş kelimeler ve aniden parlayan şakalarıyla bu yazılar, tam da iyi bir denemeden beklediğimiz gibi, sâfi içlerinde dolaştığımız için bile mutlu ederler bizleri.

Aynı yazarın, başka kitaplarla birlikte Nabokov'un en karışık ve güzel romanlarından üç tanesini de Türkçeleştirmiş olması bu mutluluk hissini yoğunlaştırır: pek çoğumuz için başka dünyalarla aramızda yazarlar, yazarlarla aramızda ise çevirmenler yer alır ne de olsa. Bir Şey Oldu, en parlak denemecilerimizden olduğu kadar en iyi çevirmenlerimizden de birinin ilk hikâye kitabı ve yazarının yıllar yılı cümleleriyle cebelleştiği tüm o başka romancılara karşın, çok kendine has 'bir şey'.

İçinde uğursuz miktarda (13 tane) hikâye barındıran bu kitabın girişinde yer alan "Penguen Masalı"nı, tıpkı onu izleyen "Akıllı Şey" gibi, ben ben diyen bir ses anlatıyor. Hünerli denemeci Özgüven'in en başarılı olduğu şey de bu birinci tekil şahısla yazılmış hikâyeler: edebiyatın tarihsel, toplumsal ve felsefi "sorumlulukları"ndan gösterişsiz bir biçimde kendini sıyıran ve bu yüzden çok eğlenceli olan ilk hikâyeden başlayan bir arkadaş ve âşık erkek dostlukları motifi, yer yer 'Acaba hamile bir kadın olmak nasıl olurdu'?, ya da 'İstiklal Caddesi'nde hep çalan o berbat müziği günde sekiz saat arka arkaya dinleyen kişiyi hayal edeyim bir.' tarzı edebî yer değişimleriyle kesiliyor. Hikâyelerdeki anlatıcı sesler başka birinin düşüncelerini 'aktardıkları' vakit o kadar da iyi değiller -'ama aniden karakterin kendi sesini duyduğumuz anlarla renklendirilmişler de. Bu iyi. Elle tutulamaz, hayaletimsi, tarifi mümkün olmayan şeyleri anlattığı bölümlerde Fatih Özgüven'in yazarlığı ve hissiyatı olağanüstü.

Bir kısmı Nişantaşı'nda, bir kısmı İstiklâl Caddesi'nde ve her zaman İstanbul'da geçen bu hikâyeler çevrelerine bir İstanbulluluk hissi yayıyorlar, ama bu his, yazarın muzır ve derin sorularıyla çevrili hep. Kendisini 'iriyarı' Melih'in ya da her zaman haklı annesinin gölgesinde yaşayan Gürol'un yerine koyduğunda Özgüven'in ilgilerinin hep bu sorularda olduğunu hissetsek de, şöyle ikinci bir niyetle de karşılaşıyoruz: Tanıdık şehrimizin tanıdık iç mekânlarında yaşayan kahramanlarını birer taslak gibi hızlıca çiziveren hikâyeci, popüler kültürün kendisinden de medet umuyor gibi ve doğrusunu söylemek gerekirse popüler kültür, denemelerde olduğunun aksine, bu hikâyelerden ikisinin ("Seyahatte ve Ölümde" ile "Boğaziçi Cinayetleri") aleyhine çalışmış.

Tarif ettiği şey kadar güzel olan bir hikâyeyle biten ve ilk baskısı iki günde tükenen Bir Şey Oldu'yu okumak, içinde, iyi edebiyatta olması gerektiği gibi bir parça suçluluk duygusu da barındırmakla birlikte, çok zevkli.

Devamını görmek için bkz.

Jale Parla, “Daha birçok şey olacak”, Radikal Kitap Eki, 12 Mayıs 2006

Eleştirmen Semih Gümüş, Fatih Özgüven'in yakınlarda çıkan Bir Şey Oldu adlı öykü kitabından söz ederken, öykü türünün 'edebiyatımızdaki zengin birikimi'ne, bu türün 'mucizevi olanaklarına' ve 'asıl mucizesini yeni yazarları içinden çıkarırken gösterdiği'ne işaret ediyor. (Radikal Kitap, 7 Nisan 2006) Mucize sözcüğü, ironik bir biçimde de olsa, Özgüven'in öykülerine denk düşen bir sözcük, çünkü bu kitaptaki öyküler, 'bir şey olsa' ya da 'olacak' gibi beklentiler yaratıp onları boşa çıkararak bitiyor. Kimi zaman da bir şey oluyor gerçekten, ama, bu olan şey bir kaza, anlamsız, abes bir kaza olarak ortaya çıkıyor. Tabii kazanın anlamlısı olur mu, sorusunu da sordurarak.

Doğuştan öykücü

"Bir şey oldu" cümlesini iki şekilde seslendirmek mümkün: Tekinsiz, ürpertici, ürkek bir tonlamayla, ya da, "sonunda bir şey oldu işte" gibi emin, iddialı bir tonlamayla. Öyküler belirsizlikle belirliliğin çekiştiği bu gerilimde duruyor. Ve aslında, bir öykü dışında ('Büyük Yeşillik') hiçbir öyküde bir şey de olmuyor. 'Büyük Yeşillik'in sonundaki o kötü kaza, sanki bu öykülerin yazarının bir kazaya kurban gitmemek, bunun için de kendini hiçbir duyguya ya da olguya bağlamamak üzere verdiği kararın belasavarı.

Özgüven'in öykülerinin hemen hepsi pek çok ihtimali barındıran, dolayısıyla da henüz anlatılmamış başka öyküleri örten öyküler. Bu aslında öykü türünün bir özelliği ama Bir Şey Oldu'da kuvvetle vurgulanmış, öne çıkarılmış bir özellik. Özgüven'in öykülerine bir tür 'kabuk' öyküler de diyebiliriz; altında o kabuğu delmek, çıkmak için kıvranan birçok başka öyküyü barındıran, hatta bastıran öyküler. Kitabın ilk öyküsü de zaten bu formülü açık ediyor. 'Penguen Masalı'nın anlatıcısı, öykünün sonunda arkadaşına, "neydi bu penguenin hikâyesi yahu unuttum" der, 'yalandan'. Bir kez daha anlattırır öyküyü. Oysa bu ikinci anlatış da tümüyle boşunadır, çünkü asıl öyküler bir iddia uğruna bir çocuğun en sevdiği oyuncağını alıp yıllarca baş köşede saklayan kazık kadar bir adamın nasıl bir adam olabileceğinden, onun çocukluğundaki noksanlardan, penguenini yitiren çocuğun ne yaptığından, ve son cümlede, "Kız ekmiş bunu, direkten döndüler"de saklı hınç ya da hasetten esinlenebilecek anlatılarda saklıdır.

Bir Şey Oldu'da toplanan öykülerde dikkat çeken bir tezat bu öykülerin klasik anlamda tamamlanmamışlıklarına karşın, görsel bakımdan ne denli tamam oldukları. Nesnelerin neredeyse klostrofobi yaratacak yoğunlukta doldurdukları mekânlarda boy gösteren öykü kişileri de, bu görselliğin türüne göre sanki ikiye ayrılıyorlar. Bir bölümü, ayrıntıyla resmedilmiş eşyanın egemeliğine boyun eğmiş, güdük ve güdük kalmaya mahkûm karakterler, 'Penguen Masalı'nın Hızır'ı, 'Gürol'un Annesi'nin Gürol'u, 'Öteki Adres'in Şerif'i, 'Asansördeki'nin Levent'i gibi. Bir de, bu görsellikte gizli bir tür aşkınlık sezdiren, imgelerin fantastik evreninde gezinebilen karakterler var; 'Hayvanların Âlemi'nin Melih'i, 'Seyahatte ve Ölümde'nin Tunca'sı, ve tabii 'Bir Şey Oldu'nun Ayşe'si gibi. Aşkınlıktan kaçmayı amaç edinmiş bu öykülerin, amaca karşı ayaklanan, ve okura "bir şey olacak" dedirten kişileri bunlar.

Ve sanırım daha birçok şey olacak; Fatih Özgüven öykücülüğü sürdürecek. Çünkü, bence, doğuştan öykücü o...

Devamını görmek için bkz.

Uğur Yüksel, “F. Ö. Lunaparkı’na hoş geldiniz”, Mayıs 2006


(Bu yazı, Kaos GL dergisinin Temmuz 2006 sayısında yayımlanacaktır.)

Böyle benzetmeler yapmayı hiç sevmem, yapılmasını da. Ama Bir Şey Oldu’yu okuyup bitirdiğimde Fatih Özgüven’in sonsuz bir ‘lunapark’ olduğu bilgisini, bulduğum yeni parçalarla güçlendirmiş oldum. Ulaşamadığım ve baskısı da olmayan romanı Esrarengiz Bay Kartaloğlu, hâlâ eksik bir parça mesela. O da gelse lunaparkın bütün oyuncakları tamamlanmış olacak sanki.

Bir Şey Oldu, Özgüven’in ilk öykü kitabı. İsminden kapağına kadar sürekli ‘bir şey olacak’ duygusu uyandıran kitapta 13 öykü bulunuyor. Hemen hepsi biraz sonra kapağı açtığınızda sizi korkutmaya hazırlanmış gibi duruyor. Kitap F. Ö. Lunaparkı’nın korku tünelinden başka bir şey değil.

Korku tüneline bile isteye girer insan. İçeride olup biteceklerin farkındadır, bunun bir oyun olduğunu bilir ve korkutulmayı bekler. Aniden çıkacak şeyler en güzelidir. Belirsizliği çoğaltır çünkü. Hazırlığını bozar. Bütün provalar yarım kalır. İşte Bir Şey Oldu da bir korku tünelinde olma duygusuyla okunuyor.

Tek tutkusu korku öyküler

Bilge Karasu’nun “Göçmüş Kediler Bahçesi” kitabında alıntıladığı Hobbes’un sözüyle açılıyor kitap: “Yaşamımın tek tutkusu korku oldu.” Ve ardından Özgüven’in dediği gibi ‘yanıltıcı sakinlikte bir giriş’ olan Penguen Masalı geliyor: Korku tüneline giriş bileti! “Korkmayın, bütün öykülerim böyle” kandırmacasını yapan Özgüven, ikinci öyküsünde tedirginliğini yaymaya başlıyor. Bir sinema fuayesinde tanıştığı, arkadaşının “göz kulak olduğu” bir çocuğun hayatına bir hayalet gibi girmesi ve sonra da yok olmasını anlattığı “Akıllı Şey”in asıl kahramanı bir festival ortamında Emek Sineması.

İkinci öyküde hâlâ bir şey olmadı diyorsanız da köşeden karşınıza çıkacak bir başka hayalet öyküsüne hazırlıyor sizi. “Büyük Yeşillik”, İkitelli’de gördüğümüz plazalardan birinde çalışan bir kadının sigara içme ve karşı tarafı görme çabasının nelere yol açabileceğini kurguluyor. İlk iki öyküde korkmayanları bir alacakaranlık kuşağına çağıran bu öykü, huzursuzluk ve grilikte boğuluyor.

Kitabın en sevdiğim öykülerinden “Arkasındaki Hayal”, bir Cronenberg filmine konu olabilecek bir öyküyü barındırıyor. Kimileri için imkansız ve mutsuz sonlu bir aşk öyküsü olarak da okunabilir ama bu deneyim herkese nasip olamaz herhalde.

Özgüven’in “gerçek bir korku hikayesi dediği “Gürol’un Annesi” ise üç ‘korkunç’ kişiyi barındırıyor aslında. Korkunç hayatlar süren ve sonunda yok olan insanlar... Hayatta pek çoğunu gördüğümüz, görebileceğimiz...

“Seyahatte ve Ölümde”, tünelin ciniyle tanıştırıyor sizi. Uçmayı seven bir kalemden çıktığı çok belli bir öykü bu. Uçarken de bir cinle tanışmak eğlenceli olmaz mı sizce de?

“Öteki Adres”le birlikte kitap kapağındaki eve gelmiş bulunuyoruz. Paspasla kilim arasındaki bu şey, kulağı kesik bir tavşan. Yarı açık bir kapıdan giren ışık bu tavşanın üzerine düşüyor. O gece kahramanımız Şerif’in sevişmek için götürdüğü adamlardan biri de bu eve konuk. Ama kalmıyor. Bu han, yolcularını tutamıyor. Özgüven’den “hayatta başka başka şeyler için başka başka adresleri olanlara bir hediye”.

Tüneldeki bu erotik ve hüzünlü duraklamadan sonra yolculuk yeniden tedirginliğine kavuşuyor. Karnında büyümekte olan şeyle ilişki kuran bir kadının öyküsü olan “Doğum”la sıcağın altında bunalıyor, “Kader Müziği”nde her gün aynı müziği dinlemek zorunda kalan Emir’le içinidokrahatla.com’da ne yazarsak yazalım rahatlayamıyor, “Asansördeki” akıl alan ve bırakmayan sarışının ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyor, bulamıyor ve “Hayvanların Alemi”nde son kez şeklini değiştirmeden Melih’le birlikte beden ve zulüm öyküleri izliyor, okuyoruz. Art arda okunduğunda sonsuza kapalı bir hayatın içinde nefessiz, genişsiz kaldığınızı duyduğunuz bu öyküler ‘nihayet’ ya da ‘ne yazık ki’ son buluyor.

Kitaba ismini veren ve benim de en sevdiğim öyküsü olan “Bir Şey Oldu”yla birlikte rahat nefes almaya hazırlanıyorsanız da yanılıyorsunuz. Tünelden çıkmaya hazırlananlara bir sürprizi var Özgüven’in. Ürpertmek, korkutmak için son hamlesini yapıyor çünkü. Kitap boyunca aklımızı karıştıran hayaletler bu öyküde veda ediyor bize. Giderken de geride kederli bir öyküyü ve bizi bırakıyor.

“İçinde hayatı boyunca tek parça halinde duran bir şeyin ağır ağır kırıldığını, parçalar halinde göğsünden midesine doğru indiğini, oraya çöktüğünü hissetti. O zamana kadarki bütün öğle güneşleri, kahkahalar, sebepsiz yere ölen küçük hayvanların kapalı gözleri, kesintisiz bir süzülüş sırasında bir an havada kalma hissi, tam olarak ne olduğunu bilmese de tam olmadığını çok iyi bildiği her şey birden yerli yerine oturdu.”

Tünelden çıkarken korkuyla karışık şaşkın yüzlerimiz oluyor artık. F. Ö. Lunaparkı bize sonsuz bir eğlence hiçbir zaman vadetmemişti ama bu kadar korkuncunu da beklemiyorduk.

Korkan ve korkutan öyküler

Özgüven’in öyküleri anlatma biçimi telaşsız, acelesiz. Bu yüzden durgunluğun içinde endişe taşıyor öyküler. Okuyucu da öyle. Kısa süren öykülerin başı ve sonu arasında bir yerden gelecek bir tehlikeyi bekliyorsunuz. Öykü sonunda hiçbir şey olmamış gibi dursa da kahramanın arkasından geçen bir gölge mutlaka hissediliyor. Belirsizlik, çoğu öyküdeki tenhalık huzursuzluğu sürekli çoğaltıyor ve bazı öykülerde ortaya çıkan sıradan gibi duran ve hayatlarımıza çok benzeyen hayatların anlık bitişleri, kopuşları, yıkılışları Özgüven’e güvenmememizi hatırlatıyor. Gerçi o da koruyabilecek bir durumda değil, çünkü o da korkuyor.

F. Ö. Lunaparkı’nda başka pek çok oyuncak bulunuyor. Bunun için, Radikal gazetesinde Perşembe günleri yazdığı köşesine bakmak bile yeterli aslında. Kimi zaman bir çarpışan arabaya bindiğinizi sandığınız, kimi zaman da dönme dolap üzerinde uçurduğu yazılar da umut ederim ki kitaba dönüşür. Atilla Dorsay’ın dediği gibi “sinemayı sevmeyen bir adam”ın değil, aksine sinemayı okumayı bilip, renklerini ayırt edebilen bir yazarın oyuncakları bunlar. Ve her oyuncak bu lunaparka girmeye cesareti olanlara unutamayacakları sözler vadediyor.

Devamını görmek için bkz.

Merve Bağdatlı, “Endişeli Şehir Hikâyeleri”, Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2006

Farklı geçmişleri ve yaşantıları olan on üç kişinin aykırı hikâyelerine tanık olmak ister misiniz? Şehir hayatına sıkışmış, ayrıntılarda kaybolmuş on üç karakterin, endişe taşıyan iç seslerine kulak vermek ister misiniz? Bir Şey Oldu gün içinde her an karşımıza çıkabilecek kişilerin, basit, şaşırtıcı ve gizemli yolculuğu...

Borges, Nabokov, Henry James, Thomas Mann, Thomas Bernhard, Paul Auster, Flannery O’Connor, Virginia Woolf gibi yazarlardan yaptığı çeviriler ve sinema yazıları ile tanıdığımız Fatih Özgüven’in ilk hikâye kitabı: “Bir Şey Oldu”. On üç öyküden oluşan kitap, sade dili ve detaylı tasvirleriyle keyifli ve rahat bir okuma sunuyor. Her öyküyü yazarın ağzından dinliyoruz. Karakterlerin iç sesleriyse onlara yaklaşmamıza yardımcı oluyor.

Kitabın hikâyesini Fatih Özgüven şöyle anlatıyor: “‘Penguen Masalı’. Her şey hikâyede anlatıldığı gibi oldu. Sadece baba ve şömine uydurma. Yanıltıcı sakinlikte bir giriş... ‘Akıllı Şey’in asıl kahramanı Emek Sineması fuayesinin merdivenle çıkılan yeri. Bir sinema fuayesinde akla gelecek-gelmeyecek her türlü hikâye başlayabilir... ‘Büyük Yeşillik’ kitelli’den arabayla dönerken o büyük binaların arasındaki boş alanlarda nelerin gizlenebileceği endişesinden doğdu... ‘Arkasındaki Hayal’ sonuçta, tıbbi konulardan bir şey anlamayanlar için tıbbi bir hikâye... ‘Gürol’un Annesi’ gerçek bir korku hikâyesi... ‘Öteki Adres’ hayatta başka başka şeyler için başka başka adresleri olanlara bir hediye... ‘Doğum’ hayatın önünü arkasını fazla kurcalamamanın iyi bir şey olduğunu sananlar için... ‘Boğaziçi Cinayetleri’ reklam bürolarına hapsolmuş genç-yaşlı bir sürü kimseye ithaf edilmiştir... Asansördeki’nde şehre ara sıra uğrayarak aklımızı başımızdan alan sarışınlardan bir iz olduğunu umut ediyorum... ‘Seyahatte ve Ölümde’ yaşları tutmadığı halde siyah-beyaz televizyon dizilerini bilenler için. Bir de uçmayı sevenlere... ‘Kader Müziği’nin müziğini tanımayan yoktur. Kaderimizdeki küçük şeyler önemlidir... ‘Hayvanların Âlemi’ iki büyük yazarın hayvanlar hakkındaki iki cümlesiyle başladı. kisi de hikâyenin içinde gizli... ‘Bir Şey Oldu’. Kitabın çıkış hikâyesi. Uzaylılar mı, hayaletler mi? Kesinlikle hayaletler.”

Kitaba ismini veren “Bir Şey Oldu” öyküsünde, Ayşe, şehir içindeki küçük evinin bahçesinde hortumu musluğa sararken sıradan olan her şeyi bozan ‘bir şey’ görür. Saydam bir baştır gördüğü. “Beni duy” diye seslenir baş. Ayşe’nin gitmesini istemediği görüntü rüzgârın esmesiyle kaybolur. Ayşe, tek başına her zaman alışık olduğu bahçede öylece kalakalır. Hortumu musluğa sarar ve hayata kaldığı yerden devam eder. Tek fark vardır, bugüne kadar “ tam olarak ne olduğunu bilse de tam olmadığını çok iyi bildiği her şey birden yerli yerine oturur.”

“Asansördeki” öyküsünde ise, Levent karakteri asansörde rastladığı çekici sarışın kadınla ilgili düşüncelerini anlatılıyor. Sarışın kadınla aynı lokantaya giden Levent, kadını iki erkekle oturmuş sohbet ederken görür. Lokantanın terasından onları izlemeye başlar. Kendini, ne konuştuklarını, kadının ne iş yaptığını, kendi hayatıyla ilgili detayları da düşünürken bulur.

“Gürol’un Annesi” öyküsünde her şeyi bildiğini sanan, baskın karakterli bir annenin, oğlu Gürol’un hayatı ve tercihleri üzerindeki etkisini, Gürol’un hayatının ne şekilde değişeceğini görüyoruz.

“Gürol’un annesinin düşünceliliği ne yapıp edip olayları istediği gibi yönlendirmek esası üzerine kuruluydu.”

Oğlunun sevgilisinden, kariyeri için New York’a gitmesine kadar her şeye müdahale eden bir anne, sonuçta yurtdışından İstanbul’a dönen Gürol ve onun hayatının yavaş yavaş köhneleşmesinin hikâyesidir “Gürol’un Annesi”.

Fatih Özgüven her öyküde yarattığı karakterin hayatından bir kesit sunuyor. Öyküler, şehir merkezli bir kısır döngü içinde, sıradanlık maskesi takmış, kafasındaki soru işaretlerinin cevaplarını kolay kolay bulamayanların hikâyelerinden oluşuyor. “Bir Şey Oldu” ile on üç farklı karakterle tanışabilir, onların hayatlarına ortak olabilirsiniz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.