Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-624-4
13x19.5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 14,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fatih Özgüven diğer kitapları
Bir Şey Oldu, 2006
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, 2010
Küçükburun, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hiç Niyetim Yoktu
Avrupa Hikâyeleri
Kapak Resmi: Leyla Gediz
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2007

Fatih Özgüven kitapta yer alan öyküleri hakkında şunları söylüyor: Ailede Avrupa'da, küçük bir çocukken sevdiğim, daha sonra kendim olmaya çalışırken, olmak istediğim şeye uymadığı için hafifçe utandığım, sonra yeniden sevdiğim biriyle sokaklarda dolaşıyoruz./ Bahçedeki Canavar'da olup bitenleri bana başkaları anlattı. Önce güldüm. Sonra uzun uzun düşündüm. Orada olmadığıma sevindim. Sonra keşke orada olsaydım, dedim./ Akşamüstü Oldu mu, tatil yerleri hüzünlü olur. İnsan yanındaki ecnebi arkadaşa derin konulardan bahsetmek isteyebilir./ Beyoğlu evimizse, Amapola da işte o eve dair bir hikâye./ Bir Sarışın Melek'te, Esma kötü bir şey diliyor; bazen dileğini geri almak için çok geçtir./ İnsanlara bakıp hikâyeler uydururuz. Üstelik Dilbilgisi'ndekiler ayrı dillerden konuşuyorlardı./ Eski Moda Bir Hikâye'nin kahramanı Avrupa'da bir Türk playboyu olabilecek bütün özelliklere sahipti. Ama tam öyle olmadı./ Gizli Nağme büyük bir hikâyeciye armağan... Olaylar Serkldoryan yerine Babylon'da başlıyor. Fark etmez./ Kemal, kapılarına vardığı Hayalet Şehir'de Batı ile Doğu'yu birleştiren büyük bir tez yazmak istediğini anlatacaktı. Acaba yazdı mı?/ İki Kişili Hikâye'deki iki arkadaş metroda karşılaşıyorlar. Ama aslında daha önce de karşılaşmışlar./ Mitfahren'de genç bir adam yanında siyah deri taklidi bavullarıyla bir yabancının arabasına binip bir şehirden ötekine gidiyor. Orada özel bir işi var./ Paris'te Bir Apartman'da birkaç hayalet birden oturuyor. Bir insan, bir memleket, bir çocukluk.../ Ateşim vardı, biraz. Ajda, beni Regal Dönemi'yle yatakta yakaladı. Bilmece Bildirmece. Çözüldü Düşününce.”

İÇİNDEKİLER
Regal Dönemi
Paris'te Bir Apartman
Dilbilgisi
Bir Sarışın Melek
İki Kişili Hikâye
Gizli Nağme
Eski Moda Bir Hikâye
Ailede Avrupa
Bahçedeki Canavar
Mitfahren
Amapola
Akşamüstü Oldu mu
Hayalet Şehir
OKUMA PARÇASI

Regal Dönemi’nden, s. 9-12.

Ateşim vardı. Biraz. Daha doğrusu kendimi yüksek ateşle yatağa düşmenin eşiğinde hissediyordum. Çok fena bir his de değildir aslında. Ama vakit yoksa atlatmak lazım. Onun için ortalarda fazla dolaşmadan eve gittim. Üstümdekileri çıkarmış yatağa girmek üzereydim ki Yusuf telefon etti. Bana sürpriz CD hazırlamış, yakınlardaymış getirecekmiş. Yusuf'u severim, çok sık da görmüyorum, "gel" dedim. Üstüme eski bir kazak ve eşofman geçirdim.

O her zamanki telaşlı haliyle içeri girdi. Çok ciddiye alır her şeyi. "Bil bakalım ne?" dedi.

Bilemedim.

"Ajda Pekkan. Regal dönemi. Sana bütün Regal dönemini çektim."

Tahmin etmeliydim. Yusuf deyince akla hemen Ajda gelir. "Regal dönemi"ne gelince: Yıllar önce Yusuf'la ilk tanıştığımızda, kaçınılmaz olarak Ajda konusu açılmış, karşılıklı ilk aldığımız Ajda longplaylerini yadetmiş, ben benimkinin ortasındaki etiketi hatırlayarak "Ben Ajda'nın Regal dönemini severim," demişim. Dedim. Demiştim. Ben bile hayal meyal hatırlıyorum. Yusuf ise böyle şeyleri hiç unutmaz. O, çocukluğunda kalbini ısıtan şeylere hayatı boyunca sadık kalmıştır. Kendimi onunla karşılaştırıp da, onun hayat boyu sadık kaldığı, ilk bakışta önemsiz görünen şeyleri düşününce kendimi kalpsiz bulurum. Ben Ajda'nın Regal döneminin benim için ne anlama gelmiş olduğunu artık hatırlamıyorum.

Bir gün bunun hesabını vereceğim:

"Ajda'nın Regal dönemine neden sadık kalmadın?" diyecek bir ses bana. Titreyeceğim. Neyse, işte gün o günmüş. Bir bakıma yani. Gerçi her şey başka türlü gelişti.

Yusuf'un benden intikam almaya geldiğini söylemek istemiyorum. Öyle şeylerle işi yoktur.

Kalktım, eklem yerlerimde ağır ağır gezinmeye başlayan o tatlı kırıklık hissiyle müzik setine doğru yürüdüm, CD'yi şeffaf plastik kutusundan çıkarıp alete yerleştirdim.

"Kutusuna baksana."

Baktım. Fark etmemişim. CD'ye üzerinde Ajda resimlerinden kolaj olan bir de broşür yapmış, kutunun içine koymuş. "Harun Reşid'in Gözdesi" filminden memelerinin uçları püsküllü dansöz pozu, sonra İzmir fuarında sahnede dönüyor etekleri açılmış, sonra Fecri Ebcioğlu'yla birlikte, sonra saçları kabarık, ince dudaklarına eski fotoğraflarında hep görülen o açık renkli rujdan sürmüş, sonra elinde küçük bir pelüş tavşanla fotoğrafçılara poz veriyor. Gülümsedim.

"Hadi allahaısmarladık, benim gitmem lazım."

Kahvesini bile içmeden gitti. Tavşan deyince, Yusuf bana Alis Harikalar Diyarı'nın başında cebinden kocaman saatini çıkartmış "çok geç kaldım, çok geç kaldım," diyen tavşanı da hatırlatır. Hep bir şeyler bırakır ve gider. Kendi tabiriyle "had saf-ha-da" acelesi vardır.

Yarıya kadar içilmiş kahve, fincanın içinde duruyordu öyle şaşkın şaşkın, kahverengi kahverengi. Eşyalara böyle şok yaşatan kaç kişi vardır.

Yeniden soyundum, yatağa girdim, önce yorganı sonra battaniyeyi başıma çektim. Yan odada çalmaya devam eden müziği kapamayı unuttuğumu o an fark ettim. Kalkmak, çoraplı ayaklarımla soğuk taşlara basarak bir odadan diğerine geçmek, karanlıkta el yordamıyla müzik setinin kumandasını bulup kapama tuşuna basmak, sonra geri dönmek mümkündü. Üşendim. Biraz Ajda'ya tahammül edebilirdim herhalde. Kısık ses uzaktan uzağa, bir yükselip bir alçalarak kulağıma ulaşıyordu. Eski tip hafif batı müziği orkestralarının saksofonları ya da onun gibi bir şeyler, nefesliler işte – bu halimde iyi bile gelebilirdi bana.

Sandığım gibi olmadı. Ajda'nın beni her zaman, ilk önce kendine özgü dilsel-mantıksal bilmecelerle esir aldığını, sesi kısılmış şarkı şöyle deyince birden hatırladım:

"Seninle deli doluyum. Sensiz ben bir hiç mi oluyum?"

Gülemedim. Gülecek halde değildim. Daha çok, çocukluğumun, şarkının geri çağırdığı günlerine ait hatıralardan tüylerim ürperdi. Ayrıca gülünecek bir şey olup olmadığından da emin değildim. Tersine, aklıma lüzumsuz bilgiler üşüştü. Bu onun Apollonia Müzik Festivali şarkısıydı. Neden "...oluyum/...doluyum" kadar saçma bir şey? Neden, neden? Neden, Ajda?

Ter boşandı. Yatakta bir yandan ötekine döndüm.

"Güzeldi hayat seninle. Senle gelirdi dünyam bile." Dünya nasıl, neden, nereye geliyor... du... yarabbim? Orda eksik bir kelime vardı. Yıllardır yerine koyamadığım bir kelime. Umutsuzca, başka bir şeyi, dünyanın dev bir vajina gibi "geldiğini" hayal etmeye çalıştım. Ajda, kapağında geminden tuttuğu atı çeken uzun sarı saçlı çıplak kız resmi olan Regal dönemi longplayinden dönüp bana baktı ağır, siyah takma kirpikleri ve küçümseyen bakışlarıyla. "Evet o kız Fransız bir modeldi, ben değildim, işte yıllardır merak ettiğin şeyin cevabı. Gene de, yani... dünyanın 'gelmesi' mi? Yapma." Evet, hem iğrençti görüntü, hem de tarih tutmuyordu; gelmek fiilinin o anlama geldiğini bilmediğim yıllarda geçiyordu olay.

Hem zaten Ajda'yı hiçbir zaman herhangi bir seksle bağdaştırmışlığım yoktu ki.

"İyi ama, bu..." İtiraz etmeye çalıştım.

Ateşim giderek yükseliyordu.

"Hiç niyetim yoktu. Ben maziye. Dönüp seni anıp düşünmeye..." Ajda, sevgili Ajda, nasıl "ben... maziye... dönüp" yani? Doğrusu, "Hiç niyetim yoktu. Benim maziye. Dönüp seni anıp düşünmeye..." değil mi? Ya da... en azından... öyle de olur, olmaz mı? Hırıltı halinde çıkan sesimle bir de öylesini denedim: "Hiç niyetim yoktu. Benim maziye. Dönüp seni anıp. Düşünmeyeee..." – belki sonunu uzatmak lazım. Deneyin, oluyor.


(…)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Duygu Yavuz, “On Üç Patlamış Mısır Tanesi”, Yeni Harman, Mayıs 2008

Fatih Özgüven ikinci hikâye kitabı, Hiç Niyetim Yoktu'dan önce 1990'da Can Yayınları'ndan çıkan ilk romanı Esrarengiz Bay Kartaloğlu'nu, 2001'de Everest Yayınları'ndan çıkan Yerüstünden Notlar’ı, 2006'da ise Metis Yayınları'ndan Bir Şey Oldu isimli öykü kitabını kaleme almış. Yazar kimliğinden önce çevirmen kimliğiyle tanınan Özgüven özellikle Nabokov, Borges, Mann, Kundera ve Woolf çevirileriyle dikkat çekmişti. Boğaziçi Üniversitesi'nde sinema ve edebiyat dersleri de vermiş olan Fatih Özgüven'in Bahçe adını taşıyan bir de kısa filmi bulunuyor.

Fatih Özgüven, şimdilerde İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmakta ayrıca Radikal gazetesinde haftalık sinema yazıları yazmakta. Yazarın kendi eserlerinde çeviri, edebiyat ve sinemayla iç içe geçen bir yaşamın izlerini rahatlıkla fark etmek mümkün.

Özgüven, içinde on üç hikâyenin bulunduğu Metis Yayınları'ndan çıkan son kitabına ismini bir Ajda Pekkan şarkısının sözlerinden vermiş: Hiç Niyetim Yoktu. Kitap kapağında siyah fon üzerine dağınık ama yakın aralıklarla serpiştirilmiş mısır taneleri var; tıpkı kitapta yer alan öykü kahramanları gibi farklı yerlerdeler ama benzer görüntülere sahipler. Mısır taneleriyle popüler kültürün insan hayatına yansımaları da sembolize edilmiş. Yazarının sinemayla ilintili hayatını da çağrıştıran bir kapak tasarımına sahip Hiç Niyetim Yoktu. "Hiç Niyetim Yoktu. Ben maziye. Dönüp seni anıp düşünmeye..." Özgüven, kitaptaki ilk hikâyesi "Regal Dönemi"nde bir yandan Ajda şarkılarındaki dil yanlışlarına, sözlerdeki anlamsız kafiyelere takılırken bir yandan da Ajda'ya kendisine ağzının tadıyla bir ateşli hastalık geçirtmediği için serzenişte bulunur. "Allahım, hafif müzik konulu bir ateşli hastalık mı vardı böyle?"

Hiç Niyetim Yoktu'da Doğulu olup Batılı yaşam tarzına öykünen insanımızın iki kültür arasındaki gel-gitleri anlatılırken ilk hikâyedeki Ajda bir yabancılaşma ikonu olarak göze çarpıyor. Eski Moda Bir Hikâye'de Tanzimat romancılığında sıklıkla değinilen bir konu işlenirken Gizli Nağme'de ise Türkiye'de egzotik melodi ve tatlar arayan bir yabancının Aygaz jingle'ını gizli bir nağme sanması esprili bir dille anlatılmış. Batılı kültür dairesinde bir Doğulu'nun yanı sıra Doğu'da Batılı figürleri de Özgüven'in hikâyelerinin çoğunda kimi zaman Hüseyin ismiyle kimi zaman Klaus ismiyle bizleri karşılar. Kimi karakterler kendilerine yabancı kültürlerin içinde sırıtırken kimileri ise bu kültürlere oldukça iyi uyum sağlıyor.

Bahçedeki Canavar'da İngiltere'de bir edebiyat konferansına katılan Zehra'nın belagat ustası George Stonewall'ı bilgisiyle şaşırtması ve söyledikleri karşısında sessiz bırakışından bahsediliyor. Hayalet Şehir'de ise müspet ilimlere inanan İngiltere'deki üniversiteye tezini sunarak master programına kabul edilmek istenen Kemal konu ediniliyor. Kemal, tarihteki isimleri hayal edebileceği iddiasındayken cevap Borges'in hikâyelerinden birinin başındaki esrarengiz epigraftan gelir: "[...] Ya o seni hayal etmekten vazgeçmişse..." Kemal'i üniversiteye kabul edecek jüri üyelerinden birisi ise, "Ortaçağlı Doğulu İçin Avrupa cahil kafirlerle dolu geri kalmış bir memleketti. Bunda bir zamanlar doğruluk payı olmuş olabilirdi; oysa ortaçağın son yıllarına gelindiğinde bu fikir artık geri döndürülmez biçimde tersine dönmüştü" düşüncesini savunarak Kemal'in üniversiteye kabulünü reddeder. Karakterlerden Zehra, Batılı entelektüelleri büyülerken Kemal onun kadar şanslı olamıyor. Yazar, bir dili iyi bilmenin iletişimdeki özellikle konuşmadaki üstünlüğü sağlayabilmeye işaret olup olamayacağını da tartışıyor. Bir kaset broşürü içindeki yazım yanlışını ise aşina olunmayan bir dünyanın kelime dağarcığını bilmemekle açıklıyor. Netice itibarıyla ona göre dil de kültür de üstünkörü çalışmayla tam anlamıyla vakıf olunabilmeye müsait değildir. Kimi durumlarda da yetiştirilme adeti, yaşam stili bir takım detayların fark edilmesine ön ayak oluyor. Ailede Avrupa'da Hadiye Teyze'nin görmüş geçirmişliğiyle Avrupa'yı küçük yaşlardan beri tanıması anlatılıyor. Hikâyeye göre birçok kişinin henüz yakaladıklarının Hadiye Teyze zaten farkındadır. Birçoğu bakarken, o görmektedir.

Birbirinden farklı olduğu kadar benzer temaları da barındıran bu on üç hikâyede genel olarak şehir insanının yaşadıkları anlatılmaktadır. Rönesans ve Sanayi İnkılâbını yaşamamış bir Türkiye'nin hazımsızlıklarını, Batılı yaşam tarzına öykünmelerinin hikâyesini Özgüven'in nostaljik üslubundan okumak isteyenler için Hiç Niyetim Yoktu bir çırpıda keyifle okunabilecek bir kitap.

Devamını görmek için bkz.

Abidin Parıltı, “Yalın dünyaların anlatıcısı”, Radikal Kitap Eki, 21 Eylül 2007

Özgüven yalın dünyaları anlatan bir yazardır. İnsanın, yılların içinden geçtikçe karmaşık olandan kurtulup yalın olana doğru seğirttiğinin oldukça farkındadır. Buna en güzel örnek/ler ise hikâyeleridir.

Yalın dünyalar yalın anlatıcılar bekler. Başkası bu dünyaları anlatırsa eline yüzüne bulaştırır da işin ehli ucundan kıyısından ilgi göstermeye başladığında bu dünyalar olanca canlılığıyla kucağını bu anlatıcılara açar. Fatih Özgüven de bu anlatıcılardan. Özgüven, daha çok, önemli yazarların Türkçedeki sesi, çevirmeni gibi görünse aslında roman, deneme ve hikâye yazarıdır da. 2006 yılında ilk hikâye kitabı olan Bir Şey Oldu yayımlandı. Bu hikâyelerinde daha çok endişeyi ve tedirgin olma halini anlattı. Yeni hikâye kitabı Hiç Niyetim Yoktu ise daha çok geçmişe odaklanmış ve sıradan gibi görünen dünyaların içine sızarak o insanların yaşamın içindeki küçük varoluşsal çabalarını anlatır bize.

Ermeni yazar Zaven Biberyan "Her şeyi kaybedeceksin; ama unutma ki, hatıralarını kaybedemezsin. Onlar canına okuyacak" demişti. Fatih Özgüven de bu hikâyelerinde adeta bu cümlenin etrafında yeni hayatlar örer. Geçmişe gider. Onun gücünü, kudretini bilmekle birlikte oraya sığınmaz. O günleri 'küçük dünyalar'ın 'büyük' dertlerini, çalkantılarını usulca, oldukça basit ama sıradan olmayan bir dil ve üslupla anlatır. Hikâyelerini büyük dertlere boğmaz. Aslına bakılırsa Özgüven için küçük dünya da yoktur. Çünkü her dünya kendi içinde büyük dertler, gidiş gelişler, çatışmalar, trajediler yaşar. Doğrusu da budur aslında. Ve Özgüven bu hikâyelerinde bize bunu da gösterir. Nitekim 'Ailede Avrupa' hikâyesi buna iyi örnek olabilir. Yaşamını parfüm şişelerine, alışverişlere odaklamış olan Hadiye hanımın ömrü geçtikçe bunlardan vazgeçişini ve sonunda aslında kendini pahalı parfüm şişeleriyle değil kolonya şişesiyle özdeşleştirmesini anlatır. Zaten Özgüven de kitabın arka kapağında hikâyenin ruhunu basitçe bize aktarıyor. 'Ailede Avrupa'da, küçük bir çocukken sevdiğim, daha sonra kendim olmaya çalışırken, olmak istediğim şeye uymadığı için hafifçe utandığım, sonra yeniden sevdiğim biriyle sokaklarda dolaşıyoruz' diyor.

Özgüven yalın dünyaları anlatan bir yazardır. İnsanın, yılların içinden geçtikçe karmaşık olandan kurtulup yalın olana doğru seğirttiğinin oldukça farkındadır. Buna en güzel örnek/ler ise hikâyeleridir. Bu hikâyelerinde gündelik hayat içinde her an karşılaşılabilecek, hatta karşılaştığımız küçük olayları, olaycıkları, içindeki ilginçliklerden yola çıkarak bize hikâye kıvamında, tatlı bir dille sunar. Bir klişe gibi görünse de bu hikâyelerdeki en dikkat çekici olan ise gözlem gücünün hikâyelerin ruhuna sinmiş olmasıdır. Örneğin Gizli Nağme hikâyesinde bir 'Frenk' ile anlatıcının arkadaşlıklarının başlangıcına şahit oluruz. Frenk tam bir oryantalisttir ve İstanbul'da gelişen her şeye bu gözle bakar ve Türkiyelilerin neden Avrupa'ya hayranlıkla baktıklarını sorgular. Geceyarısı Ekspresi'nin ne kadar yalan dolanla işlendiğini anlatır da anlatır. Oysa yazar/anlatıcı bir kurnazlık yapar ve onu bir arkadaşının evine, Eyüp semtine götürür. Frenk sevinerek gider bu yere. Birkaç gün kalır. Nihayetinde yazar/anlatıcıyla konuşmaya başladıklarında buradaki tuhaflıklara bile hayran kaldığını ama durumu bir türlü anlamadığına şahit oluruz. Nitekim Frenk Aygaz'ın zırıl zırıl sesini bile melodi sanmıştır. Bu dakikadan itibaren anlatıcıyla dostlukları başlar. Bu hikâye ince bir mizahın ve ironinin eseridir.

Ajda Pekkan'da bu kitapta

Hiç Niyetim Yoktu'daki bir diğer hikâye ise Eski Moda Bir Hikâye'dir. Kemalettin Tuğcu kıvamında yazılmış bu hikâye belki de kitabın içinde çeşitli olaylar barındıran tek hikâyedir. Tardu adlı bir gencin serüvenidir anlatılan. Tardu oldukça zengin bir ailedendir. Yakışıklıdır. Playboydur. En güzel zamanlarını Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, sahil kıyılarında yaşarken ailesi ekonomik krizden dolayı zor duruma düşer ve bütün servetleri darmadağın olur. Dolayısıyla Tardu'da da değişiklikler olur. Çevresi ona artık eskisi gibi davranmamaktadır. Kızlar için ulaşılmaz olan bedeni şimdi bir adım uzaklıktadır. Bu hikâyede Tardu'nun arayışlarını, içine düştüğü durumu kabullenmeyişini ve tam bir çöküş içindeyken St.Tropez'de bir garson kıza âşık olup dibe vurmaktan kurtuluşunu anlatılır.

Bir Sarışın Melek'te, yüksek sınıf yaşlılarına ders vermek zorunda kalan Esma'nın hikâyesi anlatılır. Esma işvereni olan kadına bir fal bakar. Dileğini onun yoluymuş gibi sunar. Ama tesadüf o ki Esma'nın dileği gerçekleşir ve kadın ölür ama Esma bunu istememiştir aslında, Hiç Niyeti Yok'tur bunun için, ama gecikmiştir artık.

Kitabın ilk hikâyesini oluşturan Regal Dönemi'nde Özgüven yazarın hayran olduğu ama şimdi şarkılarındaki sözlerini sorguladığı Ajda Pekkan'la sanatçı-hayran ilişkisini anlatır. Her şarkının anlatıcının hayatında vakti zamanında yeri olmuştur. Sözlerini sorgulamamış, doğrudan etkilenmiştir. Şimdi ise tam da hastalık zamanında durum tamamen değişmiştir. Her şarkı ayrı ayrı sorgulanmaktadır. Hiç Niyetim Yoktu'daki bazı hikâyeler tümüyle dilbilgisi, vurgu ve dolayısıyla anlaşma meselesi üzerine kurulmuştur. Bu minvaldeki bir diğer hikâye de Dilbilgisi adını taşımaktadır. Bu hikâye bir yandan kelimelerin ruhunu sorgularken diğer yandan iletişimin ezberlenmiş davranış biçimlerinin dışında da olması gerektiğini, belli kurallara dayanarak yapılan davranışların kişileri her zaman doğru sonuçlara götüremeyeceğini anlatır. Herkesin anlaşma dili farklıdır, dolayısıyla her ilişki kendi oluşumunu ve iletişim dilini oluşturur. Hikâye bu çerçevede ele alınır. Kısası bazen aynı kelimeleri kullanmak aynı dili konuşmak anlamına gelmiyor maalesef (Bakınız hayatımız).

Kitaptaki bütün hikâyelerde bazen fonda bazen bir kültürel yapı olarak anlatılanların temelinde 'Avrupa' meselesi önemli bir yer tutar. Bu yüzdendir ki Özgüven kitabın altbaşlığına 'Avrupa Hikâyeleri' demiştir. Bazen bu meseleyi bir ironiyle karşılar bazen de göçüp gidenlerin, sürgünlerin, turistlerin gözüyle... Ama her ne kadar hikâyeler Avrupa bağlantılı gelişse, oluşsa da bir ucu her daim İstanbul'da kalır.

Gösterişsiz hayatlar şöleni

Özgüven bu kitabında da gösterişsiz hayatları anlatıyor. Yalın ve hayatın bizatihi kendisi gibi küçük ama içerden bakınca büyük dertleri anlatıyor. Diliyle o dünyaların rengini, kokusunu ve dokusunu olanca canlılığı ve bazen acıtıcılığıyla bize sunuyor.

Özgüven'in hikâye kitaplarının ismi de başka bir ilgiye mazhar. Bunlar ilk bakışta hikâyelerde anlatılan hayatlar gibi, iddiasız görünen isimlerdir. Ama sezdirmeden etkileyen isimler bunlar. Yine hikâyedeki hayatlar gibi. Çünkü onlar da aslında hiç sezdirmeden hepimizin hayatını etkilemektedirler. Bu hikâyelere üstünkörü bakıldığında pek bir şey anlaşılmaz hatta sıkıcı bile bulunabilir ama o hikâyelerin içine girildiğinde karşımıza ihmal edilmiş, façası bozulmuş dünyalar çıkar. Ve yine Özgüven'e özgü olan ise bu hikâyeler klasik anlamda bir bitişe sahip değildir. Hikâyeler bir yerde kalıyorlar ve eğer okuyucu dilerse kaldığı yerden zihninde bu hayatları devam ettirebilir. Bu anlamda hayatın kendisini ince bir estetikten geçirir Özgüven, ve bir finalle sonlandıracağını öyle bir yerde bırakır ki biz de anlatılanı sonlandırmak istemeyiz.

Hiç Niyetim Yoktu'da on üç hikâye var. Nitekim Bir Şey Oldu adını taşıyan ilk hikâye kitabında da on üç hikâye vardı. Uğursuz olarak nitelendirilen bu rakamı acaba Özgüven bilinçli olarak mı seçiyor sorusu hemen akla gelebiliyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.