KİTABI / YAZARI BUL 
 
TEMATİK ARAMA  I  ÜYELİK  I  KİTAP LİSTENİZ  I  YARDIM
 
 

 
 
 
ISBN13 978-975-342-627-5
 
13X19.5 cm., 336 s.
 
Yazar Hakkında
Okuma Parçası
Eleştiriler Görüşler
 
 
 
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
 
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son İstanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan’95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min, 1996
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Başkalarının Gecesi, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Erkekler İçin Divan, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Yazıhane, 2003
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Çador, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
227 Sayfa, 2010
Gelecek, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
 
 
 
 
Murathan Mungan
 
Yedi Kapılı Kırk Oda
 
 
 
 
 
Kapak Resmi: Mehmet Güleryüz
Kapak Tasarımı: Emine Bora
 
Kitabın Baskıları: 
İlk Basım: Ekim 2007 
2. Basım: Kasım 2011 
 
 
Murathan Mungan'ın Kırk Oda kitabı ilk kez 1987'de yayımlanmıştı. Yazar daha o sıralar, zaman içinde kırk öyküden oluşacak bir büyük toplama çalıştığını söylüyordu. 1999'da Üç Aynalı Kırk Oda, ilk kitaptan tam yirmi yıl sonra şimdi de Yedi Kapılı Kırk Oda geldi.
       Kitapta yedi öykü yer alıyor: "Dumrul ile Azrail", "Kan Kalesi", "Robenson ile Cruose", "Mavisakal", "Hamlet ile Hitler", "Wagner Körfezi", "Güvercin Gömleği".
       Varoluşun, kendini var etmenin yedi kapısına işaret etmeyi, giz düşürmeyi amaçlayan bu öyküler, Murathan Mungan'ın sadık okurlarını sevindirecek izlerle dolu.
 
 
BİRİNCİ KEMER
1 Dumrul ile Azrail
2 Kan Kalesi

İKİNCİ KEMER
3 Robinson ile Crusoe
4 Mavisakal

ÜÇÜNCÜ KEMER
5 Hamlet ile Hitler
6 Wagner Körfezi

YER KAPISI GÖK KAPISI
7 Güvercin Gömleği
 
 
YAZARLA SÖYLEŞİLER
 
 
Kırk Oda'nın yayımlandığı tarih 1987. Toplamda kırk öyküye ulaşacak olan serinin ikinci ayağında Üç Aynalı Kırk Oda yer aldı. Serinin üçüncü kitabı olan Yedi Kapılı Kırk Oda ise ilk kitaptan yirmi yıl sonra raflarda. Yedi Kapılı Kırk Oda için görüştüğümüz Murathan Mungan, serinin tamamlanması için acelesi olmadığını ama bir yirmi yıl daha beklemeyeceğini söylüyor.
Yedi Kapılı Kırk Oda, bir tür mühendislik projesi gibi. Okurunu hazırlıyor; bir öyküden diğerine geçişte onu ısıtıyor. Ama ısındınız diye şaşırmayacak değilsiniz. Murathan Mungan, yaşam, varoluş, ölüm, anlatı, zaman ve aşkı odağına alan öykülerinde okura pek nazik davranmıyor açıkçası. Onu sorularla yüzleştiriyor, ani yanıtlarla afallatıyor, sert frenler yapıyor... Bazen aforizma gücündeki cümlelerinin güzelliği başka yol bırakmadığı için, bazen de öyküleme tekniği öyle gerektirdiği için okurundan hep dikkat istiyor. Zaman, okurun değil, kitabın. Nasıl isterse öyle akıyor zaman. Bazen havada asılı kalıyor, bazen koşturuyor arkasından. Sesi bazen mistik, bazen teatral, bazen metalik. Rengi sarıyla kırmızı, griyle mavi. Bir öyküler toplamı ama bir bütün olarak okunmazsa yazık olur, tadı ve anlamı eksik kalır.

Yedi Kapılı Kırk Oda, dolayımsız ve açık bir biçimde hayatı ve insanı mesele edinmiş, akıl yüklü, yoğun bir kitap...

Bu aralar televizyon ve magazin dilinde 'duygu yüklü' diye bir laf var; tüylerimi diken diken ediyor. Çiğ bir duygusallık üstüne inşa olmaya başlayan bu toplumda 'akıl yüklü' bir şey yaptıysam birdenbire kendimi iyi hissederim. Evet, kitabın bir yoğunluğu var ama bu belki de Kırk Oda 'nın kendi serüveniyle ilgilidir... Bu diziyi bu kadar çok bekleteceğimi bilmiyordum açıkçası. Dizinin ilk kitabı olan Kırk Oda 'nın yayımlanmasından bugüne yirmi yıl geçti!

Bu nedenle mi 'zaman' hem kavramsal olarak hem de duygusal olarak Yedi Kapılı Kırk Oda 'nın anahtarlarından biri gibi duruyor?

Yedi Kapılı Kırk Oda'da zamanı hissediyorsunuz evet, ama ben zamanı hissettirmeyi genel olarak da seviyorum. Çünkü yazarın, sanatçının yaratı güdülemesindeki en önemli tetikleyicilerden birinin zaman duygusu olduğunu düşünüyorum. Zamanı anlama çabası, zamanı çözümleme beyhudeliği ya da... Tolstoy'da da, Ahmet Hamdi Tanpınar'da da, Sophokles'te de bir dert, zaman. Herkes kendi macerasını, kendi zamanının dekor ve aksesuarları içinde yaşıyor.

Yedi Kapılı Kırk Oda, sanki kurmalı bir saat gibi. Siz, saati kurdunuz ve şimdi zaman işliyor. Bazen zaman duruyor; 'Dumrul ile Azrail'de olduğu gibi ama bazen de zembereğinden boşalmış saat gibi ilerliyor; 'Mavisakal'daki gibi...

Bunu güzel bir iltifat olarak kabul ediyorum. Yedi Kapılı Kırk Oda 'da yapısal anlamda değilse de postmodernist bir çaba var. Bir yazar, yazıyı kaç türlü giyinebilir? Benim yazarlığım bir stil yazarlığı değil. Ben, farklı yazıları aynı kalemin yazabileceği üstünden bir macera inşa ediyorum. Biraz oyuncu bir yazarım bir anlamda. Bazı oyuncular komedi ya da dram filmlerinin vazgeçilmezidir mesela. Ben de yazımla oyunculuk yaptığımı düşünüyorum. Örneğin bu kitapta 'Dumrul ile Azrail', 'Mavisakal' ve 'Wagner Körfezi' öykülerini yan yana koyduğunuzda, sanki başka başka yazarların işleriymiş gibi durduklarını görürsünüz. Ama bu sadece şeklen baktığınızda varacağınız sonuç. Öykülerin içlerine baktığınızda evet, bir Murathan Mungan metni ile karşı karşıyasınızdır.

Yedi Kapılı Kırk Oda, dizinin diğer kitaplarına göndermeleri yoğun olsa da onlardan farklı bir kitap...

Açıkçası, hem bir Kırk Oda kitabı yapmak istiyordum hem de bir dizinin üçüncü kitabını yedi yıl sonra çıkartıyorsam, sırf onun dizi özelliklerini korumak adına aynı şeyleri yirmi yıl sonra yapmamak gerekir diye düşünüyordum Yedi Kapılı Kırk Oda 'da, hem Kırk Oda 'ya hem de Üç Aynalı Kırk Oda'ya açık göndermeler var. Bazen bir öykü kişisini yeniden oyuna dahil etmekle, bazen olduğu gibi bir paragrafı kullanmakla yaptım bunu. Nitekim dikkatli okurlar fark edecektir, 'Robinson ve Crusoe'daki rüya aslında 'Üç Aynalı Kırk Oda'daki rüyanın aynı. Bir yanıyla akrabalıklar kurmak fakat bir yanıyla da 'Bu sefer değişik ne yapabilirim?' sorusunun yanıtını bulmaktı amacım. Yani iki tane aksta ilerliyor kitap. Örneğin son öykü olan 'Güvercin Gömleği', kitabın tamamlanmasına yakın bir zamanda çıktı ortaya. Yarısından fazlasını yazdığım bir öyküyü çıkarıp, yerine 'Güvercin Gömleği'ni koydum. Bazen adını ve nedenini bilmediğiniz bir huzursuzluk duyarsınız. O huzursuzluğun cevabı sizin bilinç katmanlarınızda vardır mutlaka ama siz onu bilmezsiniz. Yani son dakikada kostüm değiştirmek gerekebiliyor bazen.

Öykülerdeki anahtarlardan biri de kurban ve infazcısı... Kim kurban, kim infazcı? Temel sorgulamalarınızdan biri bu.

Evet. En kristalize olmuş hali, 'Mavisakal'da. Modern edebiyatın temel temaları, benim de derdim tabii. En kabaca, ben ve öteki meselesi bu. Çok eski, arketipsel bir şey; benim de arketiplere ilgimi biliyorsunuz. Sanatın temel malzemesine gücünü katan şey, zamanın cisimleştiği materyallerdir bence. Tıpkı tabiatta enerjileri hapseden ve manyetik alanlar oluşturan bazı kayalar gibi, edebiyatın bazı temalarının da, edebiyat tarihinin temel enerjilerini emip manyetize ettiğini düşünüyorum. Arketipler de biraz böyle... Bir de tabii bu kitapta başka bir şey daha var: 'Dumrul ile Azrail', sadece 'Kırk Oda' serisinin bir parçası değil; benim Cenk Hikâyeleri'me de bir çengel. Bu anlamda kitabın kendi içinde temel bir mühendislik projesi de var. Ben okuruma aynı zamanda i>Cenk Hikâyeleri'nin de yazarı olduğumu düşündürmek istiyorum. Bir de Üç Aynalı Kırk Oda kitabından bakacak olursak, o kitaptaki yolculuk hikâyesi Amerika'da başlar, İstanbul'a gelir, en sonunda da Mardin'e varır. Coğrafi anlamda da bir yolculuğu var yani. Burada anlatıyla olan ilişkide kitabın eski bir Türk hikâyesi olan 'Dumrul ile Azrail'le başlaması da bir rastlantı değil bu anlamda. Birinci Kemer, İkinci Kemer, Üçüncü Kemer dediğim bağlamlar da kendi içinde bir şey ifade ediyor. Kendi yazarlığımın malzeme tarihiyle de bir ilişki kurmayı istiyordum. Nitekim kitabın Türk edebiyat tarihine yoğun göndermeler içeren 'Güvercin Gömleği' ile bitmesi de bu niyetin göstergesi. Tüm bunlardan sonra diyebilirim ki, bir insanın yolculuğunu anlatır gibi, anlatının yolculuğunu anlatmak gibi bir derdim de olmuş... Şimdi konuşurken fark ediyorum ben de...

'Mavisakal' da bir yanıyla Üç Aynalı Kırk Oda'daki 'Alice Harikalar Diyarında'nın kardeşi...

Evet. 'Mavisakal', bilimkurgusal bir evren kuruyor. Polisiye diye de okunabilir. Aslında bir tür post-kültür yaratan günümüzün televizyon dizilerinin temposuna, diline uygun bir öykü. 'Alice Harikalar Diyarında', sıcak ve kalbe dokunan bir metinken 'Mavisakal', soğuk ve metalik bir metin. Fakat dipteki kor çok önemli. Ben o öyküde galiba buzdaki ateşi anlatmak istedim. Kitabın en uzun öyküsü bu; bir novella olarak da basılabilirdi. Ama Yedi Kapılı Kırk Oda'nın bir yerinden topallaması gerekiyordu; bunun için de uzun bir öyküye ihtiyaç vardı. Kitapta simetrik bir yapı olmamasına özellikle dikkat ettim. Bir de tabii günümüzde edebiyat dışı disiplinlerde, diyelim ki televizyon ve sinemada kurulan yapay bir evren var. Ama o yapay evrenin başka bir biçimde ne kadar gerçek olduğunu da görüyoruz. Savaşlar sırasında kullanılan teknolojik ve nükleer donanım, bunların aslında o kadar da kurmaca olmadığını düşündürüyor.

'Wagner Körfezi' adlı öykünüzde, öykü karakterine şunu söyletiyorsunuz: "Bunca zaman öykülerle denemeleri zorla ayırdılar birbirlerinden. İçinde yaşadığımız yüzyıl ise yeniden birleştiriyor onları. Eski kafa edebiyatçılarla eski moda âşıkların anlamadıkları bu!" Siz, bize nasıl hikâyeler anlatıyorsunuz peki?

Aslında ben galiba şöyle bir şey demek istiyorum: İnsanlar gibi anlatılar da yolculuk ediyor; yolculukları sırasında da başka başka toprakların hikâyeleriyle buluşuyor ve evrensel anlatı gelenekleri de böyle gelişiyor. Buradan kalkarak da şunu söyleyebilirim: Öykü artık bildiğimiz öyküleme tekniklerinin dışında da yazılabilir. Ben sanatın farklı disiplinlerinde ürün vermeyi beceren biri olarak elbette 'Hamlet ve Hitler'i öykü yerine bir tiyatro oyunu olarak yazabilirdim. Fakat ben, elimdeki malzemeyi modern bir öyküleme tekniğiyle kullanmak istedim. Artık Ömer Seyfettin gibi, Sait Faik gibi, Çehov ya da Hemingway gibi değil, başka türlü de öyküler yazılabilir. Zamanımızda öykü nasıl zenginleştirilebilir? Olay anlatma dışında artık günümüz yazarı ve okuru da, pek çok farklı koldan akan bilgilerle yüklü, donanmış durumda. Bu olanaktan yeni bir öykü dili doğabilir mi? Benim amaçlarımdan bir tanesi, öyküleme dilini zenginleştirebilmek. Sosyal bilimlerin ve siyasi malzemenin bize öğrettiklerini kullanarak zenginleştirebilmek... 'Hamlet ve Hitler' mesela, kitabın belki de en ağır öyküsü. Diyelim ki kanepede uzanarak değil de, masada oturarak okunacak bir öykü. Orada tiyatroda yapılamayacak bir şeyi tiyatro mizanseni içinde yapmak, bana öykü durumunu çağrıştırdı. Polonius'ü öldürmek için Hamlet'in kılıcı sapladığı perdenin anında kan rengi olması... Yani perdenin yere düşmesi değil, perdenin maddesinin değişmesi, ancak edebiyat yoluyla tahayyül edebileceğimiz bir şeydir. Ya da belki sinemanın olanaklarıyla, numaralarıyla yapılabilir bu. Ama tiyatroda olmaz. Tiyatroda böyle yapılamayacak olan şeyi tiyatronun dili içinde kalarak yapmak başka türden bir meydan okuma alanı kurmaya çalıştığımı gösterir.

'Hamlet ve Hitler'de, "Bir kahraman kendi durumunun ne kadar farkında olabilir ki?" diyorsunuz. Sizin öykü kahramanlarınızın, bu sözü yalanlarcasına, kendi durumlarının son derece farkında olduklarını ve hatta soğukkanlı bir farkındalık içinde olduklarını düşünüyorum.

Günümüzün çaresizliğine de çok denk düşüyor bu ama. Biraz Bertolt Brecht'in söylediği gibi kahramanlara hâlâ ihtiyaç duyulan bir çağda yaşıyoruz ama aslında kimsenin artık kahraman olmaması gereken toplumsal koşullar altındayız. Kendi kaderimiz, trajedimiz ve var oluşumuzla ilgili olarak denilebilir ki, bizden önceki insanlardan çok daha çaresiz durumdayız. Çünkü bilimsel olarak da çok fazla şey biliyoruz. Aslında biz bütün filmleri neredeyse görmüş bir zamanda yaşıyoruz. Freud öncesi bir zamanda yaşıyorsanız, bu bir avantajdır. Marx'tan sonra dünya artık Marx öncesi gibi yorumlanamaz. Bütün bu bilgilerin getirdiği bir farkındalık hali var ama çaresizliğimiz ve yalnızlığımız tarih boyunca aynı kaldı belki de. İnsan olmakla, var oluşumuzla, ölümle aynı biçimde hesaplaşıyoruz. Yani bilinenle bilinmeyen, değişenle değişmeyen arasında, çağımızın insanı zaten bir tür farkındalık halinde.

"Felsefe yapmak hikâyeyi erteler" diyorsunuz yine 'Hamlet ve Hitler'de. Az evvel konuştuklarımızın üzerine gelince bu söz, ilginç oldu bence. Çünkü Yedi Kapılı Kırk Oda, çokça felsefe içeren bir kitap.

İnsanın gözü yükseklerde oluyor. Günümüzde yapılan bazı sanat ürünlerinde eksik gördüğüm şey, biraz felsefesiz olması. Aslında anlatı yolları zenginleştikçe bizi iki şey bekliyor: Türler arası ilişkilerin yoğunlaşmasına bağlı olarak melezleşme ile her şeyin aslına dönmesiyle ortaya çıkan billurlaşma. Yani çok iyi bir belgeseli bir yazarın metni olarak okuduğumda ağzımda kötü bir saman tadı kalıyor. Diyelim ki belgesel filmin çekilemediği dönemler için o metin en azından bir haber iletisi olması nedeniyle bir anlam ifade ederdi; bugün bir edebiyat metni olarak bir şey ifade etmese de. Disiplinler hem melezleşiyorlar hem de billurlaşıyorlar. Benim maceram da tam buraya denk düşüyor. Disiplinlerden doğru ölçülerde yararlanmalı. Disiplinlerin birbirlerinden yararlanmaları ile birbirlerine yük olmaları farklı şeyler. Ben öykü yazarken, 'Günümüzde öykü nedir?' sorusunu hep yedeğimde tutuyorum. Sadece enteresan bulduğum bir öykü yazmak istemiyorum. Öyle yaptığım zaman bile bunun seçilmiş bir tutum olduğunu belirtiyorum. 'Kan Kalesi' öyküsü özellikle, politik yönü ağır bir öykü. Kitabın da bir söylemi var.
Politikasız bir şey yazmam zaten çok mümkün değil. Kan grubum, muhtemelen yazdıklarımda da görülecektir. Yalnız, ne yaptığını bilmek önemli. Sanat yapıyorum. İlk öykülerimde, şiirlerimde bu tavrın nasıl nabız gibi attığı görülür. Fakat Yedi Kapılı Kırk Oda'nın hem benim hayatımda hem de dünya sanatında öykünün geldiği yerde, vardığımız noktaya daha net ışık düşürdüğünü söyleyebilirim.

Kitabın bölümlemesini nasıl yaptınız?

Birinci Kemer'in öyküleri olan 'Dumrul ile Azrail' ve 'Kan Kalesi', yararlanma kaynaklarıyla anlatı tekniklerindeki akrabalık nedeniyle art arda geliyor. İkinci Kemer'de 'Robinson ve Crusoe' ve 'Mavisakal' var. 'Robinson ve Crusoe' serin bir öykü; 'Mavisakal'ın metalik havasına yumuşak bir geçiş sağlıyor. 'Hamlet ve Hitler' ile 'Wagner Körfezi' neredeyse aynı sahneyi paylaşabilecek iki oyun gibi olduğu için Üçüncü Kemer'de bir arada yer aldılar. Bu kemerlerden geçerek Türk edebiyat tarihine vardım: 'Güvercin Gömleği'. Bilge Karasu ve Oğuz Atay'dan birebir alıntılar var bu öyküde. Kendi macerama başlamamı sağlayan yazarlara ve edebiyat geleneklerine de selam verdim finalde, özetle.

'Robinson ve Crusoe', yazarlık ve anlatı üzerine en fazla düşündüğünüz öykü... Neredeyse tüm öyküde, yazarlık ve yazma meselesini tartışmışsınız.

O öyküyü yazarken Akşit Göktürk'ün Ada'sını tekrar okudum. Ada benim de derdimdi. Edebiyatta ada özlemi, bir metafordur. Ben de adayı bir metafor olarak aldım. Çünkü bir yazar olarak ben yazdıklarımdan yapılma bir adanın üzerinde yaşıyorum ve bu adanın üzerinde yalnızım. Çok sayıda okurunuzun olması, adanızın üzerindeki yalnızlığınızı azaltmıyor. Bunu kabullendiğiniz anda bilgeleşiyorsunuz. Bu yüzden de yazdıklarınızın anlaşılması konusunda zamana güvenmeyi öğreniyorsunuz. Yazdığımız mektubu bir şişeyle edebiyat okyanusuna atıyoruz. O mektup birinin eline geçse bile her zaman doğru okunmuyor. Fakat ben sadece yazarlık ve yazı üzerine bir metin yazmak istemedim; öyle olsaydı doğrudan bir deneme yazardım zaten. Beni, edebiyatın sağaltıcı gücü ilgilendiriyordu. Crusoe'nun kendindeki yazarı tekrar keşfettiğinde kazandığı yüz, beni çok heyecanlandırdı. Crusoe, Robinson ile tanıştıktan sonra sahici yazarlık sancılarını tekrar yaşamaya başladı. İyi yazı, sizi aynı zamanda iyi huylu kılar. Crusoe'daki tersinden değişim bu nedenle çok önemliydi. Bence bu kitapta, kahramanların farkındalıklarının yanı sıra bir de keşif halleri var. 'Mavisakal'daki Çelikçiçek karakteri bile, dünyasının sınır ve kurallarına rağmen bir şey keşfediyor: Aşk. Ya da Azrail, dünya zamanını kullanmaya başladığında başka bir şey keşfediyor...
 
 
OKUMA PARÇASI
 
 
Kan Kalesi, Birinci Levha, s. 55-59.
 
Bir kale, bir ırmak, bir bıçak.
       Başlangıçta elimizde bunlar vardı. Başka başka kişiler tarafından çizilip birbiriyle ilişkisiz biçimde bir araya getirilmiş bir resmin içinde birbirine uzak, hatta küs duran bir kale, bir ırmak, bir bıçak.
       Oysa kale oradaydı, ırmak onun eteklerinde, bıçak da içinde.
 
       Bir gece önce öldürülmüş olan kale beyinin göğsünde ilk saplandığındaki gibi dimdik... Biz bunu söyleyene kadar günler geçti; haftalar, aylar.
 
       Ertesi gün kale beyinin hekimi gündüz gözüyle beyin ölüsünü inceler, sonra kaldırılıp defnedilir, bilinmeyen katili bulunana kadar toprağın altına, bulunduktan sonra da Allahın yanına emanet edilir sanılıyordu. Öyle olmadı. Ölü kaldırılamadı.
Devamını okumak için bkz.
 
 
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER
 
 
Zeynep Sırma, “Postmodern hikâyeler: Bu kitabı kalemsiz okumayın!”, Milliyet Kitap Eki, Ekim 2007
 
Sadık Murathan Mungan okurları için 2007 oldukça verimli geçiyor. Şöyle ki, ilk önce yazarlarının Kağıt, Taş, Kumaş adlı oyun kitabını okudular. Sonra, sinema yazılarından oluşan Kullanılmış Biletler’ini. Ardından Büyümenin Türkçe Tarihi’ni. Ve şimdi de Yedi Kapılı Kırk Oda. Bizden söylemesi, ufukta bir de şiir kitabı var!
       Modern edebiyatın postmodern okumaları. Yedi Kapılı Kırk Oda için söylenebilecek ilk şey bu. Yedi Kapılı Kırk Oda, adı üstünde yedi hikâyeden –"Dumrul ile Azrail", "Kan Kalesi", "Robinson ile Crusoe", "Hamlet ile Hitler", "Wagner Körfezi", "Güvercin Gömleği"– oluşuyor. Bu da söylenebilecek ikinci şey. Üçüncü olarak ise, Yedi Kapılı Kırk ... Devamını okumak için bkz.