Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-476-9
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Murathan Mungan
Erkeklerin Hikâyeleri
Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle
Kapak Resmi: Jack Vettriano
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2004
7. Basım: Şubat 2016

Erkeklerin bağımsızlık merakları, serüven tutkuları, sevgi gereksinimleri, sahiplenme istekleri, bağlanma korkuları, toplumsal rolleri ve birlikteliğin tuzaklarından kalkarak çoğaltılabilecek nice durumun yarattığı iki cins arasındaki ezeli sorunlar içinde sıkışıp kalmış hikâyeler...

"Bu da erkeklerin hikâyeleri," diye okunabilir bu kitap. Ya da erkeklerin nasıl gördüğü, nasıl hissettiği, nasıl yaşadığı ve nasıl anlattığı üzerine olan bu hikâyeler için "bir de erkeklerden dinleyelim bakalım," denebilir. Yazarların yalnızca erkeklerden seçildiğine bakılırsa, "erkek yazarların hikâyeleri" diye de yorumlanabilir. – Murathan Mungan

İÇİNDEKİLER
Önsöz, Murathan Mungan
Kendini Öldürenler, Cesare Pavese
Matmazel Claude, Henry Miller
Sesler, Vladimir Nabokov
Meslek Seçimi, Bernard Malamud
Merhem, John Cheever
Kameriye, Raymond Carver
Fazla Karıştırma, Alberto Moravia
Gün Boyu Gece Yarısı, Hanif Kureishi
Benim Anlatışım, Truman Capote
Buluşma, Charles Bukowski
Laçen'le Hıdır'ın Öyküsü, Paul Bowles
Araya Giren, Jorge Luis Borges
Otostop Oyunu, Milan Kundera
Benzin İstasyonundaki Kadın, Bernhard Schlink
Bir Aile Yemeği, Kazuo Ishiguro
Aydınlık ve Temiz Bir Yer, Ernest Hemingway
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Murathan Mungan, s. 9-11

Anlam esnekliği bakımından yorumlamaya açık olan bu kitabın adı, "Bu da erkeklerin hikâyeleri," diye okunabilir. Ya da erkeklerin nasıl gördüğü, nasıl hissettiği, nasıl yaşadığı ve nasıl anlattığı üzerine olan bu hikâyeler için "bir de erkeklerden dinleyelim bakalım," denebilir. Yazarların yalnızca erkeklerden seçildiğine bakılırsa, "erkek yazarların hikâyeleri" diye de yorumlanabilir. Bir kitabın adı, hemen her kitapta olduğu gibi, okurun kulağında asıl okunup bittikten sonra yankısını bulur; okurun kendi okumasının, kendi anlamlandırmasının tınısını taşır. Bana öyle geliyor ki, sonuçta adı erkeklerin hikâyeleri olsa da daha çok kadınlar okuyacak bu kitabı.

İlişki kurmada ya da sürdürmede, birlikte yaşamakta ortak bir dil tutturmada çeşitli güçlükler yaşayan; kadınlar tarafından kapana kıstırılma, tuzağa düşürülme, kafeslenme kuşkuları taşıyan erkeklerin ilişkiden anladıklarıyla kadınlarınki birbirinden farklı olmuş tarih boyunca. Anlaşıldığı kadarıyla yüzyılları dolduran bütün bu hikâyelerin, oyunların, romanların filmlerin gürültüsü de buradan çıkıyor. Erkeklerin bağımsızlık merakları, serüven tutkuları, sevgi gereksinimleri, sahiplenme istekleri, bağlanma korkuları, toplumsal rolleri, birlikteliğin tuzakları ve buradan kalkarak çoğaltılabilecek nice durumun yarattığı iki cins arasındaki ezeli sorunlar arasında sıkışıp kalmış olan erkeklerin hikâyeleri toplu olarak okunduğunda başka bir boyut kazanıyor.

*

Okuduğunuz onca hikâye arasından bir gün bir tanesi öne çıkarak size içinizi kamaştıran yeni bir kitap düşüncesi esinler. Hemen ardından hızlı bir çağrışımla aklınıza düşen ilk bir kaç öykü kendi aralarında eşleşerek birbiri ardına dizilmeye başlar ve birkaç dakika içinde kitabı kafanızda neredeyse yarılamış olursunuz. O hikâyelerin sizde, içinizde bir yerlerde bunca zaman bir saklı su gibi beklemiş olduğunu fark eder, edebiyatın saklama gücüne duyduğunuz hayranlıkla bir zamanlar tanımış, tanışmış olduğunuz, bir biçimde hayatınıza karışmış kişileri anar gibi o hikâyelerdeki kişileri anarsınız. Sanatın hayatın önüne geçtiği anlardır bunlar. Sonuçta sanat, hayatı çoğaltmak için değil midir?

Oluşturduğunuz bu bağlam çerçevesinde kuracağınız kitaba uygun yeni hikâyelerin avına çıkar, her şeyi neredeyse bu gözle okumaya başlar, kendinizi birdenbire bir tutkunun izinde hikâye kitaplarına gömülüp gitmiş bulursunuz. İlk çağrışımlarla hemen anımsadığınız hikâyelerin yanı sıra, bir zamanlar okuyup unuttuğunuz, aklınızda kalan solgun imgelerden yola çıkarak ardına düştüğünüz, sizi yeniden okumalara çağıran hikâyelerle, bu çalışma sırasında keşfedeceğiniz hikâyeler iç içe geçerek başlı başına bir serüven oluşturur. Bir kitabın yazılma serüveni gibi, bir kitabın yapılma serüveni de vardır. Birikimine, belleğine, edebiyat beğenisine güvendiğiniz ve bu kitap için seferber ettiğiniz bazı arkadaşlarınızın önerileriyle sürmeye başladığınız izler, sizi başka konaklamalara çıkarır; bazı yazarlara yeniden uğrar, kimi kitapları yeni keşfedersiniz. Bütün bu süreç, farkında olmasanız da sizi yeniden öykü sanatının eğitiminden geçirir; sizi yeniden hikâye anlatmak, hikâye kurmak üzerine düşünmeye, derinleşmeye; önceki bilgilerinizi gözden geçirmeye yönlendirir. Bir hikâye seçkisi hazırlama sürecinin benim için aynı zamanda böyle bir anlamı da vardır. Her seferinde kendi açtığım bir okula yeniden öğrenci yazılırım.

Raslantılar, birikimlerin kıvılcımlarıdır; bazen başlatmak, bazen sonuçlandırmak için- bazen de bir döngüyü yeniden katetmek için. Bu kitabın ilk öyküsündeki Pavese'nin yakıcı, sade anlatımı, koyu bir yalnızlığı seyreltmeden sadeleştirme gücü olmasaydı, bu kitap ortaya çıkar mıydı, bilmiyorum. Bu örnekte olduğu gibi, o güne kadar erkekler, kadınlar, ilişkiler, roller üzerine düşündüğünüz, biriktirdiğiniz her şeyin ışığında bir öykü birdenbire kendinden daha geniş bir alanı aydınlatmaya başlar. Kitaba kadar giden bir alanı.

Belki de bu nedenle ilk hikâyenin taşıdığı temel duygu, kitabın bütününü de kurmaya başlar. Ardına düşülen hikâyelerde yalnızca konu ve izlek benzerliği değil, duygu benzerliği de aranır. Nitekim bu kitaptakilere topluca bakıldığında, hepsinin de erkeklere özgü belli bir bakış açısının, bir yaklaşımın, bir tutumunun benzeş özelliklerini taşıdığı görülür.

Söylediğim gibi, bu kitabın fikri Cesare Pavese'nin öyküsünden yola çıktı. Ben de bu nedenle kitabı onunla açmak istedim. Yazık ki, böyle dergilerde kalmış, unutulmuş nice güzel öykü vardır. Belki de bu çeşit seçkilerin bir hizmeti de, onları yeniden suyüzüne çıkarmak, yeniden okumaya açmak oluyor. Pavese'nin öyküsünün bendeki çakımının hemen ardından Henry Miller'ın, Bernard Malamud'nun, John Cheever'ın, Nabakov'un, Raymond Carver'ın belleğimde tazeliklerini koruyan öyküleri neredeyse aynı anda üşüştüler kafama. Birden kitap zihnimde çatılmış oldu. İşin bu yanı, yeni bir oyun öğrenmeye benzeyen hınzır bir sevinç ve heyecan kaynağıdır. Size yeni bir kitap yapmanın heyecanını, telaşını yaşatan canlı bir süreç başlar. Her ne kadar bir yanıyla benzese de, her şeyini sizin uydurduğunuz bir kitabı sıfırdan yazıyor olmaktan farklı bir süreçtir bu; en azından oyun kurma duygusu farklıdır. Bu sürecin sonunda, birbirinden farklı yazarların elinden çıkmış parçalardan yeni ve bütünlüklü bir yapı çıkartacaksınızdır ortaya.

İster yazılmış, ister yapılmış olsun, bir hikâye kitabında benim için bütünlük, tutarlılık, süreklilik, izlek birliği sağlanmış olması önemlidir. Bu öykülerin ard arda gelişleriyle kitabın genel havası, kazandığı tempo, yarattığı süreklilik duygusu, kitabının toplamının çalıştığı üst cümle önemlidir. Her kitap aslında bir üst cümleye çalışır. Tek tek anlattıklarından bağımsız, ama hepsinin toplamından ortaya çıkan bir üst cümledir bu.

Her zaman söylediğim gibi, dilerim bu kitap okuru, başka kitaplardaki başka öykülerin varlığını keşfetmeye, edebiyatçıları başka seçkiler için başka toplamalar yapmaya kışkırtmayı başarmış olsun.

Erkek yalnızlığını en iyi anlatan hikâyelerden biri olduğunu düşündüğüm Hemingway'in öyküsü ile kapatmak istedim bu kitabı. Her zaman olduğu ve hepimizin bildiği gibi, bütün gürültülerden sonra geriye yalnızlık kalır.

Mayıs - Haziran 2004

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Haydar Ergülen, “İtina İle…”, Radikral Kitap, 1 Ekim 2004

Şu eylülün yaptığına bakın, yine geldi ve önce şiir esnafının yazıhanesine uğradı: Hoşgeldin hüzün! Murathan Mungan "Yaz geçer/yine gelir" dizelerini eylülde yazmış olmalı. Eylül sanki hep bir 'geçmiş zaman' duygusudur, o yüzden de eski zamanların şiirleri gelir, insanın içine oturur. Turgut Uyar ve Edip Cansever uzun uzun okunur, sanki bahara kadar ikisinin okunması uygundur. Yeni bir şiir yazılamaz çünkü, yeni bir şiir de okunmaz, eylülün şairleri onlardır. Kışlıkları çıkarma vakti de gelmiştir bir bakıma, şiirin kışlıklarıysa eskilerdir. Yalnız şiirin mi, hikâyenin de elbet! Elimde Murathan Mungan'ın seçtikleriyle iki kitap var, ikisi de Metis'ten, Kadınlığın 21 Hikâyesi ile Erkeklerin Hikâyeleri. Haftaiçi yalnızca geceleri okuyabilsem de, içimde hep bir akşamüstü duygusu, gri, biraz üşüyerek, kedilerin ilgi ve şefkat bekleyen bakışlarının hep üzerimde olduğunu unutmadan ve saati hep unutarak... Akşamı beklemek. Eylülü beklemek akşamı beklemek mi biraz da? Uzaklar bu kadar yakın mıydı diye küçük hayretler içinde sessiz şaşkınlıklara düşmek ve geri dönebilecek kadar kaybolmak arzusu. Murathan Mungan'ın seçtiği hikâyeleri okurken, ortaokul, lise yıllarımda okuduğum, Varlık'tan çıkmış Amerikan Hikâyeleri Antolojisini hatırladım. Hikâyeler, uzun şiirlerdir. Bir ucu çocuklukta, bir ucu bugünde. Eskiden büyümek için okurdum, şimdi hatırlamak için okuyorum. Hikâye hatırlatır, kendisini değil, okunduğu, sevildiği zamanları. O zamanlar bizim de kendimizi sevdiğimiz zamanlardır. İyi bir şiir de hikâyenin yaptığını yapar: Aklınızda bazen bir dizesi bile kalmaz, fakat onun sizde açtığı yaralar, kapattığı yaralar, yarısını giderebildiği yalnızlıklar, sizden bile gizleyemediği düş kırıklıkları kalır. Duygusu kalır derler ki, aslında bu şiir kalır demeye de gelir. Ben de bazı şiirleri böyle hatırlarım, şairini, adını, dizelerini filan değil, bana hatırlattığı başka şeyleri hatırlayarak. İyi ki seçmiş Mungan o hikâyeleri, kimbilir benim gibi kaç kişiyi bu eylülden alıp eski eylüllere, ikindilere, akşamüstlerine, pazar öğle sonlarına götürdü. Işıklarını yakmayı unutmuş bir geminin güz yordamıyla karanlık sularda sessizce yol almasına benzer bir duygu... Bazen sayfaları çevirmeyi unutarak, fakat ne tuhaf hikâyeyi ben sürdürüyormuşum duygusuyla okuyorum, kimbilir belki de sayfalar geriye doğru çevriliyordur.

Devamını görmek için bkz.

Müge İplikçi, “Yaşamdan çalınan sır”, Radikal Kitap, 29 Ekim 2004

Karşımdaki bir edebiyat metni olduğunda onu yaşamla denkleştirme, ardından da bu denklemi teorize etme konusunda kafam hep karışmıştır. Onun yaşamdan çalınan hengameli anları bir ışık prizmasından süzdüren hareli bir keyif olduğunu düşünmüşümdür çoğunlukla; bu keyfin bir ömür boyu sürecek hazza dönüşmesi karşısındaysa yapılacak fazla bir şey yoktur, bal gibi de kölesi olmuşsunuzdur edebiyatın! "Yaşamdan çok yoruldum, beni oyalasa oyalasa edebiyat oyalar" diyerek başta sığındığınız edebiyatın en önemli işlevi sizi yaşam çölünden kurtarması ve bir serabın içine bırakmasıdır, doğru. Ancak zamanla bu serabın çölle anlam kazandığının kaçınılmaz bir gerçek olduğunu da keşfedersiniz. Kısacası edebiyatın yaşama karşı sunduğu coşkunun ve düşselliğin nedeni kimbilir belki de şudur: Edebiyat, yaşamdan çaldığı yalnız küçük anların, yaşamda gerçekleşemeyen yüzünün çoğullaşarak gerçekleşebildiği yegane yerdir.

Bu tılsımlı sahte dünya tam da bu sahteliğiyle bir hayat iksiri vaat edebilir bize, "inanmak ya da inanmamak size kalmış diyerek". Tam da o zaman edebiyat tutkunu olmanın bir meczupluk olup olmadığını sorabiliriz, ardından gelecek cevabı pek de önemsemeyerek. Evet, önemsemeyerek, zira bu hususta verilecek hiçbir cevap birkaç formülün ötesine geçemez ve bir iksiri çözseniz çözseniz sadece ruhunuzda çözebilirsiniz -ki buna da çözüm denmez! Gerçek bir edebiyat metninin tanımı arapsaçıdır bende bu yüzden...

Erkeklerin Hikâyeleri seçkisini okurken de aynı şey oldu. Metinler içersinde kayboldum, günlük yaşam sarktı, yeryüzü saati anlamını yitirdi, hayati planlar aksadı, savruldum gittim. Bir kitabın yüz bin çeşit okuma biçimi olduğunu aklımda tutarak üstelik; tam da makul bir tanıtım yazısına kendimi hazırlamışken. Murathan Mungan'ın seçtiklerinden oluşan, aklımızın ve gönlümüzün bir yerlerinden çoğunun bir zamanlar esip geçtiği, esip geçerken de o iksir-kabuğunu bırakmış olduğu bu on altı hikâyede bir çeyrek gün serabı yaşadım. Pavese'nin kendi tanınmazlığını kutsayan yitik kahramanından Kundera'nın köşeye sıkıştığında kadınlarla ilişkilerinde irade gücü ve sinizme sığınan çaresiz genç adamına, Schlink'in düşlerinin yaşamının şifre çözücüsü olduğunu keşfeden kocasından Hemingway'in hiçbir yerdeki yaşlı adamına, yaşamda eksik kalmış birçok insanın, bütünlüğü kırıklığından beslenen iç burkucu yaşamöykülerine tanık oldum. Evet, sahiden de erkek hikâyeleriydi bunlar. Mungan'ın "erkeklerin nasıl gördüğü, nasıl hissettiği, nasıl yaşadığı, nasıl anlattığı" biçiminde özetlediği duruşlarıyla bu hikâyeler tam da bu perspektife çatılarak okunabilirdi. Hemen hepsinde bir kadın karşısında kaybetmiş ama daha çok erkeklik rollerinde baltayı taşa vurmuş, baltadan taşı çıkaracağım derken olmadık savrulmaları yaşayan, bu anlamda cinsellik konusunda ciddi saplantıları olan, Moravio'nun Alfredo’su gibi kadın rollerine yakınlaştıklarında ise başta eşleri ve sonrasında toplum tarafından reddedilen, kaybetmeye mahkum kahramanlarla karşı karşıya geliyordu okur. Aşkı bir eşik gibi değil de bir çıkmaz sokak olarak yaşamlarına sindirmeye çabalayan bahtsız bir grup erkek ve içine düştükleri açmazlar vardı karşımızda: Borges'in 'Araya Giren' adlı hikâyesinde iki erkek kardeşin yaşadığı aşk çıkmazı, dahası Carver'in 'Kameriye'sindeki o tuhaf atmosferde ilişkileri yıllara toslamış, birbirini hâlâ seven ama aşkı es geçmiş o iki insanın taze bir aşka karşı direnmeleri... Çok da farklı değildiler birbirlerinden...

Yaşamdan bildiğimiz mi, yoksa edebiyattan çıkardığımız ve bu yüzden tanıdık olan ama menşeini yitirdiğimiz-ve zaten bir süre sonra bunun pek de öneminin kalmadığı yüzler ve olaylar mıdır bunlar? Bu yüzden mi böyle çarparlar insana?

Ya da şu mu:

Edebiyat ve yaşam:

Nabokov'un anlatıcısının narin aşkını Panama şapkalı bir erkek olan Pal Paliç'li anılar silsilesinden çekip çıkarması gibi söyleyecek olursak:

"Ve ne zaman onu düşlesem sen sırtında düşük belli bir ipek bluzla tembelce düşümün içinden geçiyorsun."

Edebiyatın yaşama iliklendiği yerdir burası; düşleri iki arada bir derede bırakışı ve sonunda düşün hiçbir yere ait olmadığını, insanın dimağındakilere neden aramasının manasızlaştığı o yer. Tam da o yerdesiniz şimdi. Gerisi size kalmış...

Yaşama dair birkaç söz

Ama yine de edebiyatın büyüsüyle daha da canlanan bu karakterleri kurgunun "bütünlük -tutarlılık- süreklilik ışığı altında çözmeye çalışmak da mümkün" diyebilirim. Edebiyatın yaşama karşı kuytu bir kazanç olduğu yanıbaşımızda, "okur olarak neysek oyuzdur; ne okursak aslında birikimimizin elverdiği çerçeve içersinde okuyoruz"u da unutmadan.

Sahiden bu metinleri farklı bir biçimde okuyabilir miyiz? Neden olmasın?

Kadın yazını diye adlandırılan ve aslında dili yıkmaya çalışma, böylelikle daha önce yazılmamış olanı yazma olgusunu bu metinlerde görmek mümkün müdür? Dilin uhrevi çemberinden -hem erkeği hem de kadını kuşatan o çemberden bağımsız bir 'erkek dili' olabilir mi- ydi? Carolyn G. Heilburn 'Kadının Özyaşamını Yazarken...' adlı kitabında Mary Jacobus'un "kadınların yazarlık alanına girmeleri penismerkezciliğe, erkliğe (Jacobus erkeklik dese de ben erklik diyeceğim) ve simgesel alana girmeleri demektir; öte yandan bunu reddetmeleri, kadınca olanı daha da marjinal bir delilik ya da anlamsızlık olarak pekiştirme riski taşır" alıntısına yer verir.

Heilburn bize şu soruyu sorma şansını da vermiştir böylelikle: Yoksa erkek yazarlar da Mary Jacobus'un altını çizdiği gibi o simgesel düzenin kadın yazarlara göre daha avantajlı ama araç olmaktan yine de kurtulamayan kurbanları mıydılar? Acıdır ki (her iki cins için acıdır ki aslında) kitaptaki hikâyelerde erkeklerin yitiş nedenlerinin hemen hepsinin sorumlusu kadınlardır! Dolayısıyla bu metinlerde erkeklik kavramı sorgulansa da erklik ve simgesel alana yönelik gerçek bir sorgulama mevcut değildir aslında. Yine de yaşamın anlamsızlığını sorgulayan ve bunun her iki cinsi de kuşattığını işaret eden metinler yok değildir aralarında. Bu türden bir anlamsızlığı ve yaşam içersindeki rollerin bireyi yutan bir batak olduğunu vermesi bakımından kitaptaki en ilginç hikâyelerin Kundera ve Carver'e ait olduğunu düşünüyorum.

Tam da bu noktada yeni bir dil ve bu dilin olanaklılığını sorgulamak yerine Judith Butler'in 'Gender Trouble' adlı kitabında altını çizdiği toplumsal cinsiyet rollerine değinmek gerekiyor. Bu rollerden kaynaklı sıkıntıların ipuçları diye bakmak mümkün hikâyelere. Dahası bu maskelerin erkekleri de kuşatan yanını ve ağırlığını görebileceğimiz bir kaynak da diyebiliriz rahatlıkla Erkeklerin Hikâyeleri'ne. Capote'nin hikâyesindeki çiftin açmazından, Malamud'un Cronin ve Mary Lou'suna tüm karakterlerin neredeyse aynı kalıpla kuşatıldığını rahatça söyleyebiliriz.

Peki bu tesbit bizi rahatlatır mı? Cevap Hemingway'in yaşlı garsonunun sözlerinde saklıdır belki de: "Bizi hiçliğe terk etme, fakat bizi hiçten kurtar".

Devamını görmek için bkz.

Şükran Yücel, “Kadınları ve erkekleri anlama kılavuzları”, İzmir Life, Eylül 2004

Bir süredir her tür konu ve sorun için yeni kılavuzlar yazılmaya başladı. Kadınlar ve erkekler üzerine de böyle kılavuz kitaplar eksik olmuyor. Aslında kadınlarla erkeklerin birbirlerini anlamak için “kılavuz”a gerekleri olabilir ama bu tür kılavuz kitapların bir yarar sağlayacağını sanmam. Medyada gün geçmiyor ki, erkeklerle kadınlar için yeni modeller, sihirli formüller çıkmasın. Her tür tüketime yönelik bu yayınlar ve reklamlar kadınlarla erkekleri etkiliyor ki, iki cinse hitap eden yeni ve farklı ürünler çıkıyor devamlı. Televizyonda reklamı yapılan pek çok ürün kadınların erkekleri etkilemesi veya erkeklerin kadınları etkilemesi üzerine mesajlarla satışı garantiliyor. Filanca şampuanla erkekleri mıknatıs gibi çekersiniz, falanca kokuyla hayalinizdeki kıza kavuşursunuz, şu marka arabayla muradınıza erersiniz gibi sloganlar o ürünü satın almasak bile beynimizin kıvrımları arasında bir yerde saklı kalıyor. Kadınla erkek arasındaki bu gizemli birliktelik ve farklılık durumları insanlık tarihinin başından beri en çekici konu olmayı sürdürüyor olmalı ki, popüler kültür de sürekli kadınlar ve erkekler üzerinden yeni söylemler üretmeye çalışıyor. Tabii bu söylemlerin ne kadar yeni olduğu tartışılır.

Kadınlarla erkeklerin ilişkilerinin ince ve gizemli noktalarını anlamak için bence en iyi başvuru kaynağı edebiyat. Metis Yayınları’nın arka arkaya çıkardığı Erkeklerin Hikâyeleri ve Kadınlığın 21 Hikâyesi de kadınlarla erkekler üzerine çarpıcı öykülerle dolu. Murathan Mungan’ın seçtiği hikâyeler, bu hikâyelerin dizilişi, birbirini tamamlayışı veya bir önceki hikâyenin tam tersi bir durumu ortaya koyuşuyla çok özel birer seçki oluşturuyor. Mungan’ın bundan önce hazırladığı seçkilerde olduğu gibi bir bütünlük söz konusu. Öyküleri üst üste okuduğunuzda erkeklerin ruh halini ve kadınlık durumunu çok daha iyi algılayabiliyorsunuz.

Kadınlığın 21 hikâyesi

Bütün ilerlemelere karşın kadının durumunda fazla bir değişiklik yok. Kadınlar konusunda yüzyıllardır değişen onca şeye, kağıt üzerinde elde edilen onca hakka karşılık hâlâ kadının bedeni üzerinde devletin söz sahibi olabileceği politikalar ve yasalar üretilme girişiminde bulunulmasını anlamak mümkün değil. Kadınlığın 21 Hikâyesi, kadınların hayatlarının her evresinde içinde var oldukları durumları ve onların nasıl davrandıklarını anlatıyor. Çocukluklarında ve gençliklerinde yaşadıkları sorunlar yaşlandıklarında şekil değiştiriyor. Çok daha ezici ve acı verici hal alıyor ama özünde hep aynı. İşe yaradıkları sürece el üstünde tutulup sonra bir kenara atılan, kendi kaderlerine sahip çıkamayan, kendi kimliklerini hep bir erkek üzerinden tarif eden kadınların evrensel hikayeleri bunlar. Hangi coğrafyada olursa olsun kimliklerini bir türlü özgürce oluşturamayan, sürekli engellenen ve nasıl başa çıkacağını bilemediği düşman bir dünyaya uyum sağlamaya ve kendilerinin yaratmadığı koşullarda var olmaya çalışan kadınlar... Ana, bacı, kız evlat, eş veya sevgili, hangi konumda olursa olsun, birkaç adım arkadan gelmesi gereken, sevilmek için genç, sayılmak için yaşlı olması beklenen, saçı uzun aklı kısa olması istenen, örtülere, evlere sakladığımız kadınlar.

Bu seçkide yer alan öykülerin hepsi kadınların yazdığı öyküler değil. Erkeklerin anlattığı ve kadınlık durumunu çok iyi gözleyen hikâyeler de var aralarında. Hepsi de yüreğinize dokunan öyküler, bir yerlerde yaşayan kadınlara dair. Kendimizden bir şeyler bulduğumuz, değiştiremediğimiz durumların öyküleri.

İçlerinde kara mizahla ve keskin bir hicivle insanı gülümsetenleri de var. Çoğu da kadınlarla erkeklerin hayata bakışlarındaki farklılığın altını çiziyor.

Nerede buluşuyoruz, nerede ayrılıyoruz, bunların üstüne düşündürüyor bizi. Kadınlığın 21 Hikâyesi hikaye sanatının seçkin örneklerine yer veriyor. Kısacık bir öyküde bir insanlık durumunun ne denli etkileyici bir biçimde verilebileceğini görüyoruz. Edebiyatın gücü de burada.

Erkeklerin hikâyeleri

Erkeklerin Hikâyeleri, madalyonun öteki yüzünü gösteriyor bize. Bu dünyada yaşamanın erkekler için de hiç kolay olmadığını görüyoruz. Erkeklerin içlerinde sakladıkları duygular, güçlü görünme zorunluluğu, özgürlük tutkuları, bağlanma korkuları, sahiplenme arzuları, imkansız hayalleri, etraflarına ördükleri kozalar hayatı onlar için zorlaştırıyor. Aslında erkeklerin hikâyeleri aynı zamanda kadınların da hikâyeleri. Bu hikayelerde de kadınlar var. Bazıları, erkeklerin istediği gibi olmaya çalışırken kaybeden kadınlar. Sahi, erkekler ve kadınlar gerçekte birbirlerinden ne istediklerini biliyorlar mı? Yoksa bu kör dövüşü hep devam edecek mi? Erkekler Mars’tan, kadınlar Venüs’ten deyip geçecek miyiz? Bu kadar basit olmamalı her şey. Paylaştığımız yeryüzünü güzelleştirmek için birbirimizi anlamanın yollarını bulmalıyız. Hikâyeleri okumak da bunun bir yolu. Erkek veya kadın sonuçta hepsi insanı anlatıyor. İnsanın ruhunun gizli labirentlerine girerek can evimize kocaman bir ayna tutuyor, kendimizi ve başkalarını tanımamız için.

Devamını görmek için bkz.

Yasemin Güniz Sertel, “'Erkeklerin Hikâyeleri' üzerine”, Cumhuriyet Kitap Eki, 28 Ekim 2004

Erkeklerin Hikâyeleri, Murathan Mungan'ın ortak yönlerini yakaladığı onaltı öyküden oluşturduğu bir seçki. Bu seçkiyi oluşturan öyküler arasındaki ortak yönlerden biri hepsinin erkek yazarlar tarafından üretilmiş olması ve bu yazarların, erkekleri, yani kendilerini ifade etmiş olmaları. Her ne kadar öyküler farklı dönemlerin ve farklı kültürlerin yazarları tarafından farklı yaklaşımlar sergilenerek ortaya konmuş olsa da ve böylece toplumsal ve kültürel farklılıkları yansıtsa da, bu öyküler temelde erkeklerin evrensel doğasını gözler önüne sermekte. Seçkideki öyküler kitabın önsözünde Murathan Mungan'ın da belirttiği gibi erkeklerin "bağımsızlık merakları, serüven tutkuları, sevgi gereksinimleri, sahiplenme istekleri, bağlanma korkuları, toplumsal rolleri..." üzerine kurulmuş. Kitapta erkek dünyası kimi zaman birbiriyle çelişen yönleriyle sergilenirken kadın-erkek ilişkisinde yaşanan ezeli sorunlar ve erkeklerin bu ilişkiden beklentileri de seçkideki ana temalardan birini oluşturmakta.

Erkeklerin Hikâyeleri'ni oluşturan birbirinden farklı öyküler, kadın-erkek tiplemeleri ele alınarak incelendiğinde, kendi içlerinde mevcut olan ortak yönleri, okuyucuyu bu öyküleri iki alt gruba ayırarak değerlendirmeye yöneltmektedir. Öykülerin büyük bir kısmını içeren bu alt grupların ilkinde erkek doğası kadınlarla ilişkisinde tüm acımasızlığıyla sergileniyor. Bu grubu oluşturan erkeklerin çelişkili doğası kadına hükmetmeyi, ona acı çektirirken acı çekmeyi ve bundan haz duymayı, onu aşağılamayı, reddetmeyi arzuluyor. Bu doğa bir yandan kadının bağlılığını reddediyor ancak diğer taraftan kabullenmekte çok zorlansa da ona vazgeçilmez bir gereksinim duyuyor. Kadını yok sayarcasına aldığı kararlar, onu kabullenmeye, boyun eğmeye ve muhtaç olmaya zorluyor. Bu gruptaki kadınlar ezilen ama baş kaldıramayan, seven ancak sevgisi hor görülüp aşağılanan ve her zaman kaybetmeye mahkûm edilen kadınlar olarak çizilmiş. İkinci alt grubu oluşturan erkekler ise kadınların yaşamlarındaki gerekli yerlerini, ya yaşadıkları olaylar neticesinde ya da bunları henüz hiç yaşamadan kabullenmiş olarak gösterilmekte. Bu erkek tiplemesi, öz varlığına ve toplumsal kimliğine kadın ile birlikte ulaşırken mutluluğu da kadın ile birlikte buluyor. Bu grubu oluşturan kadın tiplemesi birinci gruba kıyasla çok büyük bir farklılık göstermese de onları birinci gruptan ayıran temel özelliği, erkeğin ona yaklaşımı oluşturuyor. Bu izlek çerçevesi içerisinde okunduğunda daha çok anlam kazanan Murathan Mungan'ın seçtikleriyle Erkeklerin Hikâyeleri'ni şu öyküler oluşturmakta:

Başlangıç öyküsü

Erkeklerin Hikâyeleri'nin başlangıç öyküsü Cesare Pavese'nin “Kendini Öldürenler”. Öyküdeki erkek karakter kendisinden yabancılaştığı ve kendisini tanıyamadığı zamanlarda gerçek mutluluğu bulan bir insan. Kendi kimliğinden yabancılaştığı diğer bir deyişle toplumsal mesleki ve kişisel baskılardan kurtulabildiği anlar özgürlüğünün tadına varıyor. Kadın ise herhangi bir kafede kasiyer olarak çalışan ve dikkat çekici bir özelliği olmayan, adamın deyimiyle "kolay elde edilebilir, basit, pek zeki olmayan ama erkeklere karşı nazlanmaması gereken tipte bir kadın. Erkeğin çelişkili doğası kadınla yaşadığı ilişkide onu kendine yakıştıramıyor, aşağılıyor, sevgisini ve bağlılığını reddediyor ancak onunla beraberliği adamı rahatlatıyor, hafifletiyor ve kendi kimliğinden uzaklaştırırken onu temizlenmiş hissettiriyor. Kadının bu aşkı yaşarken çektiği acılar adama tarif edilemez bir zevk ve mutluluk yaşatıyor. Ancak adam her ne kadar kadının aşkını reddetse de, kadının eski kocasıyla birleşme fikri onu çileden çıkarıyor. Adam canı sıkıldığında çekip gidiyor, canı çektiğinde ise koşa koşa kadına dönüyor. Bu dönüşlerden birinde, adamın tutarsızlıklarına dayanamayan kadını intihar etmiş olarak buluyor. Öykünün sonunda kapıcının suçlayıcı bakışları bu ölümün sorumlusunun adam olduğunu hissettiriyor. Bana göre, öykü birinci gruba tipik bir örnek teşkil etmekte.

İkinci öykü, Henry Miller'ın “Madmazel Claude” adlı öyküsü. Öykü "sadık bir orospu" ile ona ve onun hayatına hükmeden bir erkek arasındaki bencil aşkı anlatıyor. Erkek, kadını seviyor sevmesine ama ona baskın çıkıp hükmedebildiği, onu aşağılayıp ezebildiği, ilişkisini yönlendirip yönetebildiği sürece. Erkek içten içe böyle bir aşkı ancak bir 'orospu'nun kabullenebileceği gerçeğinin farkında. Kadındaki başı eğiklik adamın ona şefkatle karışık bir acıma hissetmesine yol açıyor ve hatta adam kendince o kadar özverili ki 'sadık orospu'su ile bir hayat kurmayı bile düşünebiliyor. Onu gezdirecek, kendi seçtiği kitapları okutacak ve olası piçini büyütecek. Adamın bencil aşkı ve bundan duyduğu sadistçe zevk onu, hastalığı olan bir fahişeyle ilişkiye girmesine ve kaptığı hastalığı bilerek ve isteyerek sevgilisine bulaştırmasına yol açıyor. Tedavi görmeye başladıkları hastalığın sorumlusu ise, pek tabii ki birçok kişiyle yatıp kalkan kadın. Erkeğin sergilediği buyurganlık ve buna karşılık kadının aşkındaki çaresizliği ve yazgısını sorgulamadan kabullenişi öyküyü birinci grupta sınıflandırıyor.

Kitabın üçüncü öyküsünü Vladimir Nabokov'un “Sesler”i oluşturmakta. Öykü, evli bir kadın ve bir erkek arasında yaşanan tutkulu, cesur, korkusuz ve umarsız aşkı konu alıyor. Ancak kadını seven Pal Paliç adında yaşlı bir adam daha var. Kadınla adamın Pal Paliç'e beraber yaptıkları ziyaret esnasında, adam bir dönüşüm yaşıyor ve Pal Paliç ile kadının içine girip dünyayı onların gözleriyle görmeyi başarıyor. Kadının aşkındaki tutkuyu hissedip Pal Paliç'in aşk gözyaşlarında yıkanıyor. Eve döndüklerinde kadının adama, kocasından boşanacağını ve artık onsuz olamayacağını bildirmesine rağmen adam, kadına hiçbir açıklama yapmadan ve hatta haber bile vermeden çekip gidiyor ve bu terk edişten tarif edilemez bir mutluluk duyuyor. Erkeğin kadına karşı sergilediği bencilce tavır, bu öyküyü de birinci kategoriye sokuyor.

“Sesler”i Bernard Malamud'un “Meslek Seçimi” adlı öyküsü takip etmekte. Bu öykü, yaşamını yeni bir kentte, geçmişinden kurtulup öğretmen olarak çalışmaya başlayarak yeniden kurmaya uğraşan bir erkek ve onun derslerine giren öğrencisi arasında yaşanan ancak adamın bencil tabiatı yüzünden yarım kalan bir aşkı anlatıyor. Yakınlaşmaya başladıkları sırada ve adam tam, 'işte benim aradığım kadın' demek üzereyken kadın, ona geçmişinde erkek kardeşinin kendisine tecavüz ettiğini, sonradan kendisini pazarlayan bir adamla evlendiğini ve telekız olarak çalıştığı için hapse atıldığını anlatıyor. Kadının hayatı hakkında öğrendiği gerçekler, adamı ona yakınlaştıracağına, ondan nefret edip tiksinmesine yol açıyor. Adam, bir yandan kadını tutkuyla özlüyor, delicesine kıskanıyor, bir yandan da hissettiklerini kendisine yakıştıramıyor. Adam, kadınla kendi ilişkisini kopardığı gibi onunla görüşebilecek diğer insanlara da kadının geçmişini anlatıyor. Ancak, bunları yaparken bir yandan da pişmanlık duyuyor. Öykünün sonunda kadın, adamın tüm çabalarına rağmen okulunu bitirip öğretmen olma yolunda ilerlerken gösteriliyor. Adamın bencil yapısı, öyküyü birinci gruba sokarken kadının adam tarafından harcanamamış olması kadını bu gruptaki diğer kadınlardan farklı bir konuma sokmakta.

Seçkide yer alan diğer bir öykü John Cheever'in “Merhem” adlı öyküsü. Merhem evliliğinden sıkılan ve bundan kurtulduğunda mutluluğu bulacağını uman ancak karısının kendisini terk etmesiyle kendisini asmaya doğru itekleyen bir dizi sembolik tuhaflıklar yaşayan bir adamın öyküsü. Karısının gidişi ile adam yavaş yavaş akıl sağlığını yitirmeye başlıyor ve arkadaş çevreleri, komşuları, dostları ve tanımadığı kişilerce sembolize edilen toplum, adamı kendini asmaya davet ediyor. Ancak son anda karısından gelen bir telefon yardımına yetişiyor ve bu sayede normale dönebiliyor. Karısıyla barışıp mutlu yaşantılarına devam ediyorlar. Bu öykünün erkek karakteri, –her ne kadar başlangıçta reddetse de– öykünün sonunda kadına muhtaç olduğunu kabul ediyor ve böylece öykü ikinci grubun ilk örneğini oluşturuyor.

İkinci grubu oluşturan öykülerden bir diğeri, Raymond Carver'in Kameriye isimli öyküsü. Öyküde mutlu ve hedefleri olan bir evliliği yaşarken kocanın karısını aldatması ve çiftin bu gerçekle nasıl baş ettikleri anlatılıyor. Eski bir anının canlanmasıyla erkek karısına gereksinim duyduğunu ve ondan vazgeçemeyeceğini dile getiriyor. Öyküyü sonlandıran cümle ise adamın hislerini açıkça ifade ediyor "O bu konuda da haklı çıktı."

Kadının değişmeyen yazgısı

Alberto Moravia'nın “Fazla Karıştırma” isimli öyküsü, takıntılı bir erkeğin karısıyla olan ilişkisinde tüm dişil rolleri üstlenerek, karısıyla ilgili tüm kararları kendisi alarak ve karısını hiçbir işinde bir an olsun yalnız bırakmayarak, onun varlığını ve kadınlık kimliğini nasıl yok ettiğini anlatıyor. Kadın adamı terk eder ancak adam bu terk edişin sebebini hiçbir zaman anlayamaz çünkü o, kendisine göre çok iyi bir eştir. Adamın karısına duyduğu sevgi ve takıntılarının farkında olmayışı öyküyü ikinci kategoride sınıflandırabilirken erkeğin bilinçsizce de olsa hükmedişi, kadının yaşadıkları ve kadın olarak değişmeyen yazgısı öykünün birinci gruba daha ait olduğunu hissettiriyor.

Hanif Kureishi'nin “Gün Boyu Gece Yarısı” isimli öyküsü, erkek tavrı göz önüne alındığında birinci grupta incelediğimiz öykülere dönüş yapmakta. Karısı ve çocuğunu terk edip hamile olan sevgilisiyle birlikte Paris'te tatile gelen ve bu süreçte yaşamıyla ilgili kararlar almayı planlayan bir adamın hikâyesini okuyoruz bu öyküde. Adam, kararsız ve güvensiz bir insan olarak çizilmiş ancak yine de tipik bir bencil erkek. Karısının, adamın ihanetine dayanamamış ve intihara teşebbüs etmiş olması düşündürmekte ama pek de üzmemektedir bu adamı. Sevgilisi ise, ilişkisi ile ilgili tereddütler yaşamaktadır çünkü kendisini terk edilen eşin gelecekteki ikinci bir versiyonu olarak görebilmektedir. Ancak yine de öykünün sonunda adam kendisi ile yaşamayı seçtiğinde, onu beklediğini ve hep bekleyeceğini hisseder okuyucu. Bu durum, her iki kadının da birinci gruba ait olduğunu kesinleştirir.

Seçkinin dokuzuncu sırasında Truman Capote'un “Benim Anlatışım” adlı öyküsü yer alıyor. On altı yaşında kendisi gibi küçük bir kızla evlenen bir erkeğin hikâyesi kendi ağzından anlatılmakta bu öyküde. Erkek evlendikten sonra kızın kadınlardan oluşan ailesinin yanına yerleşir ve buradaki kadınların dünyasını hastalıklı olarak anlatır. Ancak öykü ilerledikçe okuyucu, asıl hasta ruhlu olanın erkek olduğunu anlar. Tuhaf davranışlar içinde bulunan erkek, asalak gibi yaşamakta ve gerekli gördüğünde şiddete başvurabilmektedir. Öykü boyunca dikkati çeken konulardan biri de, kadınların kendi aralarında kurdukları dünya düzeninin, bir erkeğin hayatlarına katılmasıyla önce tehdit sonra da altüst edilmesidir. Erkek hükmetmeye çalıştığı bu düzende ne söz geçirebilmekte ne de boyun eğmektedir. Aynı durum kadınlar için de geçerlidir bu öyküde ve öykü varamadığı sonuçla son bulur.

Çelişkili erkekler..

Charles Bukowski'nin “Buluşma” adlı öyküsü birinci grupta incelediğimiz karakter tiplemelerine tipik bir örnek teşkil etmekte. Kaba erkek, sadistçe yaşadığı aşkında sevgilisine küfrediyor, onu aşağılayıp dövüyor. Ancak aynı zamanda kadına kaçınılmaz bir gereksinim de duyuyor ve onunla birlikteliğinde mutluluğa ulaşıyor. Kadın ise, durumundan rahatsızlık duyup bunu ifade etse de, adamla beraberliğini kayıtsızca kabullenmiş gözüküyor.

Paul Bowles tarafından yazılmış olan “Laçen'le Hıdır'ın Öyküsü”, bir yandan Doğu kültüründeki kadın-erkek ilişkisini irdelerken diğer bir yandan da hükmedici erkeğin yaklaşımı ve beklentileri karşısında kadının durumunu gözler önüne seriyor. Kadının öyküdeki pozisyonu diğer öykülerdeki kadınlara benzerliği açısından bir evrensellik sergiliyor, çünkü diğer öykülerde olduğu gibi burada da kadına hükmediliyor ve kadın durumunu sorgulamadan kabulleniyor. İki arkadaş arasında gidip gelen kadın, öykünün sonunda birisi tarafından sahipleniliyor, tabii kendisine söz hakkı tanınmadan. Öykü tamamıyla birinci gruba giriyor.

J. L. Borges'in “Araya Giren” adlı öyküsü iki erkek arasında hoyratça paylaşılan kadını konu etmesi açısından Bowles'ın öyküsüyle benzerlik göstermekte. Aynı kadına âşık olup onu paylaşan iki kardeş, kadını arzuladıkları şekilde kullanıyor, satıyor, geri alıyor ve en sonunda öldürüp gömüyorlar. Öykü, erkeklerin birbirlerine duydukları gereksinimi kadına duydukları gereksinimden üstün tutmaları açısından oldukça dikkat çekici. Bu öyküyü de hiç düşünmeden birinci grupta sınıflandırabiliriz.

Milan Kundera'nın yazdığı “Otostop Oyunu”, bir seyahate çıkan sevgililerin oynamaya başladıkları otostop oyunuyla birlikte bir kurgu dünyasının içine girmelerini ve bu dünyada kendilerinin ve birbirlerinin o ana kadar farkına varmadıkları özelliklerini keşfedip hissetmelerini konu ediyor. Kadın, bu oyunun başlangıcında bastırdığı duygularını keşfedip bunları özgürce yaşamaktan mutluluk duyarken erkek, daha önce ortaya koymadığı buyurgan, bencil, kaba tavırlarını sergiliyor. Öykü ilerledikçe yeni rolleri kadını hayal kırıklığına uğratırken erkekte bir daha değişmeyecek hisler uyandırıyor. Her ne kadar öykünün sonunda her ikisi de eski hallerine dönmüş görünseler de okuyucu, erkekteki değişimin kalıcı olduğunu hissedebiliyor. Başlangıçta ikinci gruba ait olduğunu düşündüğümüz öykü, birinci gruba ait olarak son buluyor.

Bernhard Schlink tarafından yazılmış olan “Benzin İstasyonundaki Kadın”, yıllarını beraber geçirmiş olan bir çiftin alışkanlık halini alan evliliklerini canlandırma çabasında, hep hayal ettikleri seyahati gerçekleştirmeleri ile erkeğin, daha önceden farkına varıp isimlendiremediği ancak seyahat esnasında hep hayalini kurmuş olduğu rüyayla karşılaşınca kendisine ve karısına itiraf edebildiği evliliğini artık istemediği gerçeğiyle yüzleşmesini anlatıyor. Erkek, rüyasını gerçekleştirme ihtimali uğruna hiç tanımadıkları bir yerde karısını terk edip kendisinin de bilmediği yeni bir hayata adım atar. Bu öyküde de, bir yandan erkeğin bencil doğası gözler önüne serilirken diğer bir yandan kadının değişmez yazgısı yineleniyor.

Japon kültürü

Kazuo Ishiguro'nun öyküsü olan “Bir Aile Yemeği”, okuyucuyu Japon kültürüne götürüyor ve bu kültürde erkeğin toplumdaki yerini sergiliyor. Öykü, Japon bir kadının zehirli balık yiyerek ölmesinin ardından ailesinin bir araya gelmesini ve bu buluşmada yaşananları anlatıyor. Baba, Amerika'dan gelen oğluna, onurlu bir arkadaşının iflas etmesi sonucu intihar ettiğini ancak ölüme ailesini de beraberinde götürdüğünü anlatıyor. Okuyucu, pişirdiği balığı ailesine akşam yemeği olarak yediren babanın da arkadaşının intiharını farklı bir yolla uyguladığını hissediyor. Ancak okuyucu, babanın bu ölümü karısına kavuşmak için gerçekleştirmeye çalıştığını da anlıyor. Öykü, erkeğin mutlak hâkimiyeti ve otoritesi açısından birinci grupta değerlendirilirken, açıkça ifade edilmese de, kadına duyulan gereksinim ve aşk yüzünden erkeğin, kendisini ve ailesini ölüme götürmeyi göze alması öyküyü ikinci gruba sokabiliyor.

Seçki, Ernest Hemingway'in “Aydınlık ve Temiz Bir Yer” adlı öyküsüyle son buluyor. Bu öyküde okuyucuya, yaşlı ve genç erkeklerin hayata bakışları ve hayattan beklentileri anlatılırken, en çok, erkeğin yalnızlığı ve bununla baş etme çabaları dile getiriliyor. Erkeğin yalnızlığını anlatan bu öykü ile Murathan Mungan'ın son noktayı koyduğu Erkeklerin Hikâyeleri özetle, insan doğasının belirlediği duyguları kendine göre duyumsayan erkeğin bu hisleri olumlu ya da olumsuz yönleriyle kadınlarla yaşadığı ilişkilere nasıl yansıttığını anlatıyor. Erkeğin kadına hislerini yansıtma şekli ne olursa olsun aslında kitap, bu konudaki tek bir evrensel gerçeği farklı yollarla dile getiriyor Ne onlarla ne de onlarsız...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.