www.metiskitap
www.metisbooks
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
    
KİTABI / YAZARI BUL
 
  
 
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-699-2
13X19.5 cm, 352 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Balıkçıl Gözü, 1995
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
 
Güçler
Özgün adı: Powers
Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2009
2. Basım: Eylül 2010

"Etra veya Şehir Devletleri'nden herhangi birinin tarihini biraz okuyacak olsanız bu tarih kitaplarının köleler değil krallar, senatörler, generaller, kahraman askerler, zengin tüccarlar hakkında olduğunu, tarih sayfalarında iktidar sahibi, hareket özgürlüğüne sahip insanların yaptıklarının anlatıldığını görürsünüz. Bir kölenin niteliği ve fazileti görünmezliğinde saklıdır. Güçsüzler kendileri için bile görünmez olmak zorundadır."

Köleliğin olduğu yerde adalet olabilir mi? Güven ve sadakatin ihanetle, itaatin zulümle sonuçlandığı bir yerde sevgi yaşayabilir mi? Kitaplardan korkulan bir yerde bilgi barınabilir, yeni fikirler yeşerebilir mi? Yasaklar ve engellerle dolu bir yerde insan "kendisi" olabilir mi?

Henüz olmamış olayları "hatırlama" ve muazzam hafızası sayesinde bir kere okuduğunu asla unutmama "gücü"ne sahip olan Gavir'in öyküsü Güçler; kendisine ulaşmak, kendisi olabilmek için diyarlar aşan bir çocuğun öyküsü.

Marifetler ve Sesler’in ardından Ursula K. Le Guin’in Batı Sahili Yıllıkları dizisinin üçüncü kitabı.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü’nden, s. 11-13.

"Bu konuda hiç konuşma," diyor Sallo bana.

"Ama ya olursa? Karı gördüğüm zamanki gibi hani?"

"Zaten o yüzden konuşmamalısın."

Ablam bana sarılıyor, sınıftaki sıramızda bizi sağa sola sallıyor. O sıcaklık, o kucaklama, o sallanış aklımı biraz dağıtıyor; ben de Sallo'yla birlikte sallanıyor, ona hafifçe çarpıyorum. Ama gördüğüm şeyi, o ürkütücü heyecanı hatırlamaktan kendimi alıkoyamıyorum ve çok geçmeden patlıyorum: "Ama onlara söylemem lazım! Bir istilaydı! Hazır olmaları için askerleri uyarabilirler!"

"Ama ne zaman diye soracaklar!"

Bu beni şaşırtıyor. "Şey, hazır olsunlar işte..."

"Peki ya uzun süre hiçbir şey olmazsa? Yanlış bir ihbarda bulunduğun için sana kızacaklar. Ayrıca şehri bir ordu istila edecek bile olsa, bunu senin nasıl bildiğini merak edecekler."

"Onlara hatırladığımı söylerim!"

"Hayır," diyor Sallo. "Onlara sakın bu şekilde bir şeyler hatırladığından bahsetme. O zaman gücün olduğunu söylerler. İnsanların gücü olmasından hoşlanmaz onlar."

"Ama benim gücüm yok ki! Sadece bazen olacak şeyleri hatırlıyorum!"

"Biliyorum. Ama Gavir, dinle bak, gerçekten, bundan kimseye söz etmemen lazım. Benden başka kimseye."

Sallo ismimi o yumuşak sesiyle söylediğinde, "Dinle bak, gerçekten," dediğinde onu gerçekten dinlerim. Karşı çıksam da.

"Tib'e bile mi?"

"Tib'e bile." Yuvarlak, kahverengi yüzü, kara gözleri sakin ve ciddi.

"Niye?"

"Çünkü sadece biz ikimiz Bataklık ahalisindeniz."

"Gammy de öyle!"

"Şimdi sana söylediklerimi zamanında bana söyleyen de Gammy zaten. Yani Bataklık ahalisinin güçleri olduğunu, şehir halkının da onlardan korktuğunu. O yüzden onların yapamayıp da bizim yapabildiğimiz şeyler hakkında asla konuşamayız. Bu tehlikeli olur. Gerçekten tehlikeli. Söz ver Gav."

Avuç içi bana bakacak şekilde elini uzatıyor. Yemini tamamlamak için kirli patimi onun avucuyla birleştiriyorum. Ben "Söz veriyorum" derken, o "Duydum" diyor.

Diğer eliyle, boynuna bir sicimle astığı minik Ennu-Me'yi tutuyor.

Beni başımdan öpüyor, sonra bana poposuyla yandan öyle bir vuruyor ki neredeyse sıradan yere yuvarlanıyorum. Ama gülmeyeceğim; hatırladıklarımla o kadar doluyum, zihnimdekiler öyle berbat ve korkunç ki o konuda konuşmak istiyorum, herkese anlatmak, "Dikkatli olun, dikkatli olun! Askerler geliyor, yeşil bayraklarıyla gelip şehri ateşe veriyorlar!" demek istiyorum. Oturduğum yerde bacaklarımı sallıyorum, somurtarak, kederli.

"Bana bir daha anlat," diyor Sallo. "Atladığın bütün ayrıntıları anlat."

Benim de ihtiyacım olan bu zaten. Ona yeniden, caddeden yaklaşan askerler hakkında hatırladıklarımı anlatıyorum.

Bazen hatırladığım şey gizemli bir hisle sarmalanıyor, sanki o anı sadece bana ait, yalnız kaldığımda çıkartıp bakabileceğim bir hediye sanki, tıpkı Yaven-di'nin bana verdiği kartal tüyü gibi. İlk hatırladığım şey, yani su ve sazların olduğu o yer de işte böyle bir anı. Buradan kimseye söz etmedim, Sallo'ya bile. Anlatacak bir şey yok; sadece gümüşsü mavi su, rüzgârda salınan sazlar, güneş ışığı ve ta ötelerdeki mavi dağ. Son zamanlarda yeni bir şey daha hatırladım: Gölgelerle dolu yüksek tavanlı bir odada bir adam dönüp ismimi söylüyor. Bundan kimseye bahsetmedim. Bahsetmeme gerek yok.

Ama başka türlü bir hatırlama ya da görme –artık ne denirse– daha var; mesela bir keresinde Baba'nın Pagadi'den eve dönüşünü gördüğümü hatırlamıştım, atının ayağı sakattı, halbuki Baba daha eve gelmemişti ve bir sonraki yaza kadar da gelmeyecekti, geldiğindeyse aynen benim hatırladığım gibi ayağı sakat bir at üstündeydi. Sonra bir keresinde şehrin bütün sokaklarının bembeyaz olduğunu hatırlamıştım, damlar beyaz olmuştu, hava da aşağıya doğru döne döne uçan miniminnacık beyaz kuşlarla dolmuştu. Herkese bunu anlatmak istedim çünkü çok şaşırtıcı bir şeydi. Anlattığımdaysa çoğu dinlemedi bile. O zamanlar anca dört-beş yaşlarındaydım. Ama o kış kar yağdı. Karın yağışını görmek için herkes dışarıya koştu, Etra'da belki yüzyılda bir olan bir şeydi bu, o yüzden çocuklar ismini bilmiyordu. Gammy bana, "Senin gördüğün şey bu muydu? Bunun gibi miydi?" diye sordu. Ben de hem ona, hem de hepsine gördüğüm şeyin tam tamına bu olduğunu söyledim; o, Tib ve Sallo bana inandılar. Sallo'nun şimdi bana söylediği şeyi Sallo'ya, Gammy o zaman söylemiş olmalı; Gammy kar yağan yılın ilkbaharında öldü.

O günden sonra hatırlamalarımı hep gizli tuttum, ta ki bu sabaha kadar.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Zeynip Elif, “ ‘Güç’ kendin olabilmektir”, Radikal Kitap Eki, 27 Şubat 2009.

Marifetler, Ursula K. Le Guin’in hem doğal olanın hem doğaüstünün sıradan olduğu bir dünya yaratmaktaki yeteneğini bir kere daha gözler önüne seriyor. Yukarı Topraklar’daki aileler miras aldıkları ‘marifetler’ yüzünden birbirlerinden korkuyorlar: Tek bir söz, tek bir hareket, tek bir bakışla dostlarını ya da düşmanlarını yok edebilme marifeti. Bu kitap çok önemli bir ahlaki soruyu dile getiriyor.” Batı Sahili üçlemesinin ilk kitabına ödül veren jüri bunları söylemişti. Gücün doğru ve yanlış kullanımını tartışan Marifetler, korku içinde yaşamaktansa yeteneklerini kullanmayı reddeden iki çocuğun (Gry, Orrec) hikâyesiydi. Bu kitabı okuyan Le Guin okuyucuları, yazarın Yerdeniz üçlemesinden farklı bir şeyler üretme isteğini açıkça kavramış ve teknoloji öncesi bir toplumların yaşadığı Batı Sahili’nde geçecek diğer öyküleri sabırsızlıkla beklemeye başlamışlardı.

İkinci kitap Sesler, fethedilen bir şehirdeki yıkık dökük bir evdeki Gizli Kütüphane’yi ve bu kütüphaneyi ne pahasına olursa olsun korumayı konu alıyordu. (İskenderiye Kütüphanesi’nin yakıldığı, Bağdat Kütüphanesi’nin yıkıldığı düşünülecek olursa tarihteki büyük kütüphanelerin talihlerinin parlak olmadığı bir sır değil.) Bir zamanlar başarılı tacirlerin ve akademisyenlerin evi olan Ansul şehri, çölden gelen vahşi Ald halkı tarafından işgal edilmiş, yazılı kelimelerin şeytanın işi olduğuna inanan fatihler tüm kitapların yakılmalarını emretmişlerdi. Beynini kullanan insanların (medeniyet) kaba kuvvetle şehri ele geçirenlere karşı (barbarlar) koyuşunun hikâyesi sık işlenmiş bir konu olsa da yazarın kaleminden yine etkileyici bir hava kazanmıştı.

Serinin kaç kitap süreceğini bilmiyoruz. Yerdeniz üçlemesi üç kitapla başlamış ve son kitaptan yıllar sonra iki kitapla devam etmişti. Güçler, Batı Sahili Yıllıkları dizisinin son kitabıymış gibi görünüyor. Son kitapla Le Guin’in bu seride neleri ısrarla tekrarladığını açıkça görüyoruz: Üç kitabın da anlatıcısı Batı Sahili’ndeki kasabalardan birinde yaşayan ergenlik çağındaki biri –kitapların hedef kitlesi düşünülürse bu oldukça normal– ve bu genci kasabadaki diğer insanlardan ayıran bir gücü ya da özelliği var. Güçler’de anlatıcı olarak gelecekte olacak olayları görme –ya da kendi tabiriyle, hatırlama– yeteneği olan Gavir’le tanışıyoruz. Efendiler ve kölelerden oluşan bir toplumda yaşayan Gavir kölelerden biri. Bebekken ablası Sallo’yla beraber çalınıp köle olarak satılmışlar. Köle olmak dışında bir hayatı hayal dahi edemediği için durumunu sorgulamıyor. Başkaları isyandan bahsetseler de başkaldırmak aklının ucundan bile geçmiyor. O, kendini şanslı görenlerden, çünkü o ve ablası pek çok ailenin başına geldiği gibi başka evlere satılıp birbirlerinden ayrı düşmemişler. Efendileri de kölelerine yasanın izin verdiği ölçüde iyi davranıyor, hatta okumayı öğrenmelerine izin veriyor. Ablasınınsa ilerde bir gün evin büyük oğlunun metresi olacağına kesin gözüyle bakılıyor bu kızın gurur duyduğu bir pozisyon. Efendileri olan ailenin neredeyse üyeleri gibiler.

Kitabın daha ilk bölümünden itibaren Ursula K. Le Guin’in bir toplumu sıfırdan kurgulamaktaki yeteneğine şahit oluyoruz. Bölgenin yasalarını ve Gavir’in nasıl olup da başkaldırmadığını iyice kavramamızı sağlıyor. O kadar da kötü değilmiş gibi görünen bir köle hayatıyla tanışıyoruz. Gavir’in yaşadığı evde kölelerle efendilerin çocukları birlikte eğitim alıyor, birlikte oynuyorlar – bir köle derslerinde başarılı olduğunda eğitimine devam etmesine izin veriliyor. Öyle ki Gavir uzun süre köle olmanın ne olduğunu, efendilerin kendisiyle ne isterlerse yapabileceklerini kavramıyor.

Bir arada yaşamak mümkün!

Ne yazık ki bu güzel günler uzun sürmüyorlar ve evin küçük oğlunun bir köleyi öldürmesiyle sınırlar çiziliyor. Gavir’in zihnindeki eşitlik yanılsaması kayboluyor ve köleliğin ne olduğunu görüyor. Olayların dramatik biçimde yön değiştirmesiyle beraber de kaçıp ormanın kalbinde yaşayan özgür insanlara katılıyor. Tahmin edebileceğiniz üzere delikanlının yolcuğu bu kadarla sınırlı değil. Bir süre sonra onların da yanından ayrılıp ailesini aramak üzere yola düşüyor ve kız kardeşinin ve kendisinin kaçırıldıkları yere gidiyor. Daha itinasız ellerde burası hikâyenin sona erdiği yer olurdu, oysa Le Guin ‘evini bulan kahraman’ klişesine saplanmaktan kaçınıp burayı bile bir durak olarak değerlendirerek okuyucuyu şaşırtıyor. Bu yeni yerleşimde, yazarın ilkinden oldukça farklı bir toplum kurgulayışına şahit oluyoruz, kafasındaki sorular da gün ışığına çıkıyorlar: Nasıl bir arada yaşayabiliriz? İyi bir toplum nasıl olmalı? Güçler her adımda yeni bir ihanetle hareketleniyor. Sonuçta iki toplum birbirlerinden farklı olsalar da içlerinde yaşayan insanların çok farklı olmadıklarına şahit oluyoruz. ‘Adi’ler her yerde adiliklerini sürdürüyorlar. Gavir’in yapması gereken bir yolculuk daha var.

Serinin temelini Batı Sahili’nde geçmeleri dışında içerik olarak birbirine bağlayan bir şey olmadığından Marifetler, Sesler ve Güçler birbirinden bağımsız olarak da okunabilir. Ama gerek temalarda gerek üstünde durduğu konularda yazar benzer detayları vurguluyor. Le Guin’in kitap sevgisinin altını ısrarla çizmesi, üç kitabın ortak noktalarından. Marifetler’deki Orrec ve Sesler’deki Memer de kitap okuma sevgileriyle dikkat çekiyorlardı ama Gavir aralarından en kitap delisi olanı. Le Guin kendininkiler de dahil diğer fantastik kitapların aksine Güçlerin tehlikesinin altını çiziyor. (Belki Yüzüklerin Efendisi hatırlanabilir bu noktada.) Bu serinin kahramanları güçlerini birer artı değer olarak içlerinde taşımıyorlar. Okuyucular da kitapların tek bir yerinde bile ‘keşke şöyle bir gücüm olsa’ demiyor. İlk kitapta insanlar sahip oldukları dehşet verici güçlerin yarardan çok zararını görüyorlardı, öyle ki Orrec gücünden korktuğu için gözlerini bağlayarak yaşamaya başlamıştı. İkinci kitaptaysa sorunlar doğaüstü güçler aracılığıyla değil pazarlıkla çözülmüştü. Üçüncü kitapta da gücünün Gavir’e fazla bir yararı olmuyor. Gelecekte olacağını gördüğü şeylerin zamanını bilemediği için insanları uyaramıyor. Ama okuyup öğrendiklerinin yararını görüyor. (Ana fikri ayrıca yazmama gerek yok sanırım.)

Bütününe baktığımızda Güçler, Le Guin’in ahlaki açıdan önemli mesajlar içeren ve bu mesajların alttan alta okuyucuya sunulduğu, dogmatik olmayan ve sürükleyici bir kitap. Okuyucu kitlesi daha genç bir okuyucu grubu olsa da yazarın hayranlarının buna aldıracaklarını sanmıyorum.

Devamını görmek için bkz.

“Fantastik edebiyatın düşünürü”, Star gazetesi, 3 Mart 2009

Çoğu zaman bir eğlencelik olarak algılanan fantastik edebiyat Ursula K. Le Guin'in kaleminde büyük bir düşünce serüvenine dönüşüyor. Hemen her serisinde büyük bir insanlık sorununa çözümler arayan, bunu yarattığı gerçekten çok boyutlu ve bir o kadar da renkle öte evrenlerinde başaran yazar yine devam ettirdiği önemli bir seriyle okurlarına kölelik, adalet, güven, sevgi, adalet, bilmek korkusu gibi insana dair can alıcı sorunların izleğinde büyük bir maceraya götürüyor bizi. Hem de bir çocuğun bakışıyla ve elbette eşsiz bir ustalıkla. Le Guin, Marifetler ve Sesler'in ardından Batı Sahili Yıllıkları dizisinin üçüncü kitabı Güçler'in bir yerinde şöyle söylüyor:

"Etra veya Şehir Devletleri'nden herhangi birinin tarihini biraz okuyacak olsanız bu tarih kitaplarının köleler değil krallar, senatörler, generaller, kahraman askerler, zengin tüccarlar hakkında olduğunu, tarih sayfalarında iktidar sahibi, hareket özgürlüğüne sahip insanların yaptıklarının anlatıldığını görürsünüz. Bir kölenin niteliği ve fazileti görünmezliğinde saklıdır. Güçsüzler kendileri için bile görünmez olmak zorundadır."

Devamını görmek için bkz.

Yankı Enki, “Özgürlük: yaşamayı başarma gücü”, Remzi Kitap Gazetesi, 9 Mayıs 2009

Ursula Le Guin bundan otuz beş yıl önce, “yetişkin bir insan ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur,” demişti. Son beş yıl içinde yazdığı “Batı Sahili Yıllıkları” dizisinde de bize bunu resmetti. Dizinin ilk iki kitabı Marifetler ile Sesler adlı romanlardan sonra, yine Metis Yayınları tarafından basılan ve Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin de çevirmeni olarak hatırladığımız Çiğdem Erkal İpek’in dilimize kazandırdığı Güçler de, tam bir büyüme romanı. Dizinin ikinci romanında olduğu gibi, bu eserde de karşımıza Batı Sahili’nden tanıdık isimler çıkıyor. Gelgelelim, Le Guin nasıl Sesler’i okumak için Marifetler’i okuma önkoşulu yaratmadıysa, Güçler’i okumak için de dizinin ilk iki kitabını okumak gibi bir yükümlülük hissi bırakmıyor okurda. Yazar, belli ki bu üç romanda da bir olaylar dizisi yaratmaktan kaçınıyor. Aynı dünyada geçen, birbirlerine paralel büyüme hikâyeleri anlatsa da, üç roman da –tipik bir bestsellerdan farklı olarak– tabiri caizse nokta ile değil, noktalı virgülle sona eriyor.

Aslında elimizdeki kitap, çocukluğunu bir köle olarak yaşayan Gavir’in eşine hitaben yazdığı bir romandır. Gavir, yirmi yıl öncesine giderek, çocukluğunu ve kaçınılmaz olarak köleliğini anlatarak başlar, çünkü köleliğinden öncesi yoktur onun için. Başka bir hayat, başka bir dünya bilmemektedir. Bunun sonucunda da bir farkındalık geliştiremez, mukayese yapamaz ve öteki seçenekleri göremez. Bu bağlamda, sadece çalıştığı evin kölesi değildir o; köleliğin de kölesi olmuştur. Hürriyet sözcüğü bile ancak yıllar sonra zihninde belirmeye başlayacaktır. Hürriyetle tanışması da bir şiir aracılığıyla olur. Bu ilişki temelinde Le Guin, belki de en güzel hürriyet tanımlarından birini verir bize: “Zihnin ihtiyaç duyduğunu öğrenme ve istediğini düşünme gücünden başka nedir ki hürriyet? İnsanın bedeni zincirlenmiş bile olsa zihninde filozofların düşünceleri ve şairlerin kelimeleri varsa zincirlerinden kurtulabilir, ulular arasında yürüyebilir!”

Dizinin bir önceki kitabı Sesler’de hürriyet ve edebiyat nasıl bir noktada kesişiyorsa, burada da aynı şekilde buluşurlar. Gavir’in sahip olduğu tek bir mal varlığı vardır, o da bir kitaptır. Diğer yandan, okuduklarını hiç unutmama gücüne sahip olan, çok eskiden okuduğu bir kitabı sanki önünde sayfalar sıralanmış gibi hatırlayıp dile dökebilen Gavir’in kendisi de âdeta ayaklı bir kitaptır, antolojidir, kütüphanedir.

Yazarın diğer yapıtlarında da karşımıza çıkan “yolculuk” teması bu romanda anlatılanların ana hattını oluşturur. Le Guin’in kaleminin gücü de burada göstermektedir kendini. Edebiyatta her zaman işlenmiş olan yolculuk konusunun alışılmış bir izleği vardır, bu da eve dönüştür. Roman kahramanı, önce evinden uzaklaşır, maceradan maceraya koşar, insanlar tanır, tehlikeler atlatır ve birtakım seçimler yapmak zorunda kaldıktan sonra evine geri döner. Edebiyat dünyasında bunun en önemli örneği Homeros’un Odysseia’sıdır. Tolkien ise bize, buna benzer bir şekilde, Frodo’nun yolculuğunu anlatır Yüzüklerin Efendisi’nde. Bu eserlerde tanık olduğumuz şey, aslında insanın kendi ruhunda ya da zihninde, sonuçta kendi içinde gerçekleştirdiği bir yüzleşmenin yolculuğudur.

Güçler’in kahramanı Gavir ise daha en baştan deplasmandadır. Kaçınılmaz olarak evine, kimliğine, adına doğru bir yolculuk yapacaktır. Ve yapar da.

Doğduğu yeri, adını, ailesinin kim olduğunu, halkını bulur. Sıradan bir romanda hikâye burada noktalanırdı, fakat Gavir’in hikâyesi asıl şimdi başlayacaktır. Bin bir çile çektikten sonra evine, yuvasına dönen Gavir, tam da orada anlayacaktır bir yabancı olduğunu. Orası, coğrafi açıdan bakılırsa evidir, anavatanıdır, fakat entelektüel açıdan bakıldığında ait olduğu yer değildir. Bu demektir ki Gavir’in yolculuğu henüz bitmemiştir ve hatta yeni başlamıştır.

Gavir’in ilk yolculuğu bilinmeyene doğru bir kaçış yolculuğudur. Önemli olan tek şey, yaşadığı son acı verici olayın ardından, köle olarak yaşadığı toprakları terk etmektir. Bütün yollar aynıdır onun için. O da bunu inkâr edemez: “Gidemeyeceğim tek bir yol vardı, o da geriye dönen yol.” Kahramanımız bir daha asla bu yoldan gitmeyecektir, çünkü asla unutmayacaktır bu yolu. Zaman zaman geçmişini silmeye çalışsa da, insanın ancak geçmişiyle barıştığında büyüyebildiğini ve yuvasına kavuşabildiğini öğrenecektir. Bu yüzden sıra ikinci yolculuğa gelir. Bu sefer doğduğu yere doğru bir arayış yolculuğunda bulur kendini.

Le Guin, bu noktadan sonra önemli bir tartışmayı gündeme getirir. Okuru, kölelik, barbarlık, uygarlık ve hürriyet arasındaki ilişkinin nasıl kurulabileceği üzerine düşündürür. Gavir, köle olarak geçirdiği çocukluğunda hür olmamıştır belki, fakat okuyup yazılan bir çevrede büyümüştür. Bu bağlamda uygarlık, kölelikle beraber karşımıza çıkar. Diğer yandan hep hür kalmış ama hiç kitap okunmayan bir diyar olan anavatanı, uygar değildir Gavir’in gözünde: “Ben şehirli bir adamdım, eğitimli bir adam; onlar bataklıkları içinde kaybolmuş barbarlardı.” Tam da bu yüzden evinde hissedemez Gavir kendini. O artık bir köle değildir, fakat hür bir barbar da değildir. Hürriyetinin yokluğu karşısında uygarlığın bir parçası olmuştur. Zorla götürüldüğü ya da kendi iradesiyle vardığı hiçbir yerde evinde değildir o. Gavir tam anlamıyla bir yabancıdır. İşte bu, onu üçüncü bir yolculuğa çıkaracak olan nedendir. Bu son yolculuk, ancak büyümesiyle beraber çıkacağı kendini bulma yolculuğudur.

Demek ki evimiz, doğduğumuz ya da büyüdüğümüz yer değildir sadece. İnsanın evi, yuvası, kendi benliğini bulduğu, kendini tamamladığı yolculuğun ta kendisidir. Romanda, günümüz okurunun da en derinden empati kurabileceği ya da kurmaya muhtaç olduğu bölüm, bu üçüncü ve son yolculuktur. Bu yolculuk sonunda Gavir, yaşamayı başarmış bir çocuktur artık; yani bir yetişkindir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.