Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-750-0
13x19.5 cm, 288 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Juli Zeh diğer kitapları
Kartallar ve Melekler, 2005
Oyun Dürtüsü, 2007
Temize Havale, 2011
Sessizliğin Gürültüsü, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Serbest Düşüş
Özgün adı: Schilf
Çeviri: Sevinç Altınçekiç
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Şebnem Sunar
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2010

İki fizikçi ve bir dedektif etrafında, polisiye tadında, felsefi bir gerilim öyküsü...

Üniversitedeyken aralarında sıkı bir dostluk gelişen ve bir gün Nobel Fizik Ödülü'nü alacakları düşünülen Sebastian ve Oskar'ın hayatları ve bilimsel bakış açıları arasına zaman geçtikçe ciddi mesafeler girmiştir. Cenevre'de, prestijli bir üniversitede çalışan Oskar, fiziği bırakıp kendini evliliğe ve babalığa veren Sebastian'ın hayatını ziyan ettiği hissinden kurtulamamakta, arkadaşını geri kazanmaya çalışmaktadır. Sık sık yaşadıkları gerginliklerden birinde, ateşli bir tartışmanın ardından Sebastian oğlunu arabanın arka koltuğunda bırakıp gider. Döndüğünde araba ortadan kaybolmuştur. Tam o sırada telefonu çalar, tanımadığı bir ses oğlunu geri alabilmek için birini öldürmesi gerektiğini söyler. Böyle bir ortamda destek alabileceği tek kişi arkadaşı Oskar'dır. Bu arada sahneye Dedektif Schilf girer ve son derece sıradışı bir yöntemle hakikati açığa çıkarır.

Klasik bir dedektiflik hikâyesi içinde okuru ideal dünya ile maddi dünyanın çatışması, masumiyet ile suçluluk ve zamanın doğası gibi temel meseleler üzerinde düşünmeye çağıran zarif bir roman Serbest Düşüş. Kuantum fiziğiyle ilgilenen okurlar da kitabı çok sevecekler.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Yedi bölümden oluşan birinci fasıl.
Sebastian eğriler kesiyor. Maike yemek pişiriyor.
Oskar ziyarete geliyor. Fizik ona âşık olanlarındır.

Yedi bölümden oluşan ikinci fasıl.
Suçun ilk bölümü işleniyor.
Etrafı hayvanlarla sarılıdır insanoğlunun.

Yedi bölümden oluşan üçüncü fasıl. Cinayet zamanı
geldi geçiyor. Başta her şey plana uygun giderken,
sonrasında her şey bozuluyor. Bir insanı
beklerken göstermek tehlikesiz bir iş değil.

Yedi bölümden oluşan dördüncü fasıl. Rita Skura
kedi besliyor. İnsanoğlu boşlukta bir delik.
Gecikerek de olsa komiser olaya müdahil oluyor.

Komiserin davayı çözdüğü, ama hikâyenin yine de
sona ermediği beşinci fasıl.

Yedi bölümden oluşan altıncı fasıl.
Komiser eğreltiotlarının arasına çömelmiş.
Önemsiz bir tanık ikinci kez sahne alıyor.
Birisi Cenevre'ye doğru yola çıkıyor.

Failin yakalandığı yedinci fasıl.
Nihayet insanın içindeki hâkim karar veriyor.
Bir kuş havalanıyor.

Son Söz
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-19.

Güneybatı yönünden, beş yüz metre yüksekten, uçaktan aşağı bakıldığında Schwarzwald sıradağlarının kıvrımları içinde Freiburg, kenarları saçaklı, soluk bir lekeye benziyor. Sanki günlerden bir gün gökyüzünden aşağı düşmüş de komşu dağların ta ayaklarının dibine saçılmışçasına yatıyor orada, aşağıda. Belchen, Schauinsland ve Feldberg dağları bir daire oluşturmuş, dağların takvimine göre hesaplanırsa henüz yaklaşık altı dakika önce doğmuş olması gerekirken, ezel ebet o komik adlı nehrin yanındaymış gibi davranan bir şehre gözcülük ediyorlar. "Dreisam"dır(1) bu nehrin adı. Üç kişinin paylaştığı bir yalnızlık misali.

Schauinsland dağı umursamazca omzunu silkiverse, yüzlerce bisikletçinin, teleferik yolcusunun ve kelebek avcısının hayatı sönüverir; Feldberg dağının can sıkıntısıyla sırtını dönüvermesi de ilçenin tamamının sonunu getirirdi. Dağlar umutsuz ifadelerle Freiburg caddelerinde akıp giden hayata baktıklarından olsa gerek, şehirdekiler eğlenmeye uğraşıyor. Bu yüzden de ormanlarla dağlar kendilerine olup bitenleri anlatma göreviyle sürü sürü kuş gönderiyorlar günbegün şehre.

Sokakların daralıp gölgelerin birbirine sokulduğu yerlerde, sürgit yaşayan ortaçağın renklerini oluşturuyor toprak sarısı ve kirli pembe. Dik çatıların üzerine yerleşmiş sayısız pencere mükemmel iniş pisti olurdu, ev sahipleri sivri uçları yukarı bakan çivilerle bezememiş olsaydı pervazlarını bu pencerelerin. Bir bulut süzülerek aydınlıklarını süpürüp üzerlerinden geçiyor cephelerin. Leopold Meydanı'nda saçları örgülü bir kız dondurma alıyor. Kızın saç çizgisi bir anayol gibi dümdüz.

Birkaç kanat çırpışı uzaklığındaki Sophie-de-la-Roche Caddesi öyle yemyeşil bir cadde ki, kendine ait bir iklim bölgesi yaratabilmiş adeta. Bu caddede kestane ağaçlarının, taçlarını hışırdatmak için ihtiyaç duydukları hafif bir rüzgâr esip duruyor her zaman. Ağaçlar, onları diken şehir mimarından bir yüzyıl daha uzun yaşayıp onun planladığından daha çok boy verdiler. Uzun parmaklarıyla yukarıdaki balkonlara dokunurken, kaldırım taşlarını ters yüz edip sınır duvarlarını delerek dosdoğru temellerin yanından akan Gewerbebach deresine uzanıyor kökleri ağaçların. Biri kahverengi başlı, diğeri yeşil başlı Bonnie ve Clyde akıntıya karşı vakvaklaya vakvaklaya kürek çekip, her daim aynı noktadan geriye dönerek kendilerini akıntıdan aşağı bırakıyorlar. Bir montaj hattı üzerindeymişçesine yayaların yanından geçiyor, gözlerini yukarıdaki kaldırıma dikip ekmek kırıntıları dileniyorlar.

Sophie-de-la-Roche Caddesi öyle bir huzur yayıyor ki etrafa, tarafsız bir gözlemci, insanın dünyayla barışık olmasının burada oturma izni almanın önkoşulu olduğu fikrine kapılabilir. Gewerbebach deresi duvarları nemlendirdiğinden binaların kapıları ardına kadar açık bırakılır, bu yüzden de kaldırımlar kocaman açılmış ağızlardan sarkan dillere benzer. Kuşkusuz sıraevlerin en güzel binası, bembeyaz boyası ve sade mermer sıvasıyla yedi numaralı bina. Binanın cephesinden morsalkım çiçekleri bir şelale halinde aşağı dökülüyor. Eski moda bir lamba gece kullanılmayı bekleyerek uyukluyor; sarmaşık biçimli etollere bürünmüş serçeler yaygara koparıyor. Yaklaşık bir saat sonra bir taksi köşeden dönüp lambanın yanında duracak. Arka koltuktaki müşteri, güneş gözlüğünü alnına doğru itecek ki şoförün eline bozuk para sıkıştırabilsin. Sonra taksiden inecek, başını geriye doğru yatırıp ikinci kattaki pencerelere bakacak. Daha şimdiden iki güvercin, yukarıda bir pervaz üzerinde tıpır tıpır yürüyor, birbirine reverans yapıyor ve ara sıra havalandıklarında da dairenin içine göz atıyorlar. Her ayın ilk cuma gecesi Sebastian, Maike ve Liam bu uçan gözlemcilerin gözlerini onlardan ayırmayacaklarından emin olabilirler.

Pencerelerin birinin ardında Sebastian, çalışma odasında, başı öne eğik, bacaklarını karnına çekmiş bir halde yerde oturuyor. Etrafında kâğıt kırpıntıları ve makasla, sanki noel ağacı yıldızları yapıyor. Yanında tıpkı babası gibi sarışın ve açık tenli, duruşuna da bakılırsa Sebastian'ın küçük bir kopyası olan Liam çömelmiş oturuyor. Lazer yazıcının, Alpler'in manzaralarını andıran zikzak eğrileri çizdiği kırmızı bir karton kâğıda bakıyor. Sebastian makası kartona yerleştirdiği anda Liam parmağını uyarırcasına kaldırıyor.

"Aman dikkat! Elin titriyor!"

"Titremesin diye uğraştığım için, seni akıllı bıdık," diyor Sebastian ama Liam'ın gözlerini kocaman açtığını gördüğünde sesinin tonundan hemen pişman oluyor.

Sebastian, her ayın ilk cuma akşamı olduğu üzere bu akşam da sinirli ve her zamanki gibi bu sinirliliğini kötü bir gün geçirmesine bağlıyor. Ayın ilk cumaları en ufak bir olay bile ruh halini bozabilir. Bugün bu ufak olay öğle paydosunda derslerin yorgunluğunu üzerinden atmaya çalıştığı Dreisam nehrinin kıyısında karşılaştığı biriydi. Burada yoldan biraz uzakta ve başta anlaşılır bir neden olmaksızın alçak bir kum yığınının etrafına toplanmış bir grup insana rastlamıştı. Kumun içinden, yalnızca tahta çubuklarla lastik şeritlerin ayakta tuttuğu zavallı bir fide dışarı uzanıyordu. Üç bahçıvan küreklerine abanmıştı. Küçük bir kızın bacağına yapışıverdiği, koyu renk takım elbiseli, uzun boylu, çelimsiz bir insan kum yığınına yaklaşıp birkaç merasim sözcüğü etti. Yılın ağacı. Kara elma. Vatan, doğa, kâinat aşkı. Yarım daire oluşturmuş yaşlı bayanlar suskundu. Ardından küreğin toprağa girişi, bir kürek dolusu kum ya da ona benzer bir şey, kızın ibrikten döktüğü su. Alkış. Sebastian istemeye istemeye Oskar'ı düşündü ve onun böyle bir sahne karşısında söyleyeceklerini: Görüyor musun, kendi çaresizliklerine hayranlık duyan bir düztaban sürüsü! Sebastian'sa bu söze gülüp geçer, aslında kendini ürkütücü bir biçimde yılın ağacıymış gibi hissettiğini söylemezdi. Kocaman bir payanda içindeki bir fide gibi.

"Yılın ağacı ne demek, biliyor musun?" diye soruyor, cevap olarak başını hayır anlamında sallayan ve babasının elinde hareket etmekten vazgeçen makasa gözünü diken oğluna. "Yılın ağacı saçmalık," diye de ekliyor. "Akla gelebilecek en büyük safsata."

"Oskar bugün geliyor, değil mi?"

"Tabii ki." Sebastian kartonu kesmeye başlıyor. "Neden sordun?"

"Oskar geldiğinde hep garip şeyler söylüyorsun da. Bir de," Liam el işi kartonunu işaret ediyor, "eve iş getiriyorsun."

"Eğrileri tartmak hoşuna gider sanmıştım, gitmiyor mu yoksa?" diye soruyor Sebastian dargın.

Henüz on yaşında da olsa Liam bu soruya cevap vermeyecek kadar akıllı. Babasına fizik deneylerinde yardım etmek hoşuna gidiyor. Zikzak çizginin bir radyometrik ölçümün sonucunu gösterdiğini biliyor, her ne kadar "radyometriğin" ne anlama geldiğini açıklayamasa da. Eğrinin altındaki entegral, yüzey kesilip içeriğinin de kartonun tartılarak belirlenmesiyle hesaplanıyor. Ama Liam, enstitüde karton kesip biçmeden de bu işlemin üstesinden gelebilecek bilgisayarların olduğunu biliyor. Bu iş pazartesiyi de bekleyebilirdi kuşkusuz. Demek ki cuma akşamüzeri geç vakitte bununla uğraşmak özellikle Liam'ın eğlenmesine ve böylece Sebastian'ın da vicdanını rahatlatmasına yarıyor. Ama minik çentikleri ve dişleri kesmek için ihtiyaç duydukları kesme tahtası ve keskin bıçaklar Maike'nin bulunduğu mutfakta duruyor.

Maike, Oskar için yemek pişirdiğinde alet edevat yalnızca ona aittir. Daha sabahtan bu sefer hangi yeni tarifi deneyeceğini anlattığında Sebastian, bu buluşmaların onun için neden bu kadar önemli olduğunu kendi kendine sorar hep. Liam'ın Cenevreli büyük fizikçiye duyduğu tapmaya varan hayranlık Maike'nin aslında bu ziyaretlere karşı çıkmasını gerektirirdi. Üstüne üstlük Oskar onunla acı bir biçimde alay etmeden pek konuşmazdı. Tüm bunlara rağmen on yıl önce ortak yemek geleneğini icat eden ve bugüne kadar bu gelenekte ısrar eden de Maike'ydi. Sebastian, onun bilinçli veya bilinçsiz olarak bir şeyleri rayına oturtmaya çalıştığını tahmin ediyor. Denetimsiz bir biçimde gizli bölgelerde gelişmesi yerine gözlerinin önünde gerçekleşmesini istediği bir şeyleri. Bu bir şeyin ne olabileceği konusunda hiç konuşmamışlardı. Aslında Sebastian karısına bu sakin inatçılığı yüzünden gizliden gizliye hayranlık duyuyor. Cuma geliyor, değil mi?, diye sorar ve Sebastian da cevap olarak başını sallardı. O kadar. Ortalara doğru eğri kolaylaşırken sona doğru yeniden karmaşıklaşıyor. İki eliyle kartonu destekleyip, makas son engeli de aşarak kalan çentikli bölüm yere düştüğünde Liam çığlık atıyor. Şaheserini özenle kenarlarından tutarak mutfak tartısının boş olup olmadığını kontrol etmek üzere önden mutfağa doğru koşuyor.

Bu gece kendisini bir kez daha evlenmek istiyormuş gibi gösteren beyaz bir elbise giymiş olan Maike tezgâhın önünde inatçı salatayı kesiyor. Ayakları çıplak. Düşünmeden sol ayak başparmağıyla sol baldırındaki bir sivrisinek ısırığını kaşıyor. Pencere açık. Dışarıdan sıcak asfalt, akan su ve gökyüzünde ta yukarılarda kırlangıçlarla oynaşan rüzgâr kokusuyla dolu yaz havası içeri esiyor. Canlı ışığın altında her zamankinden daha güçlü bir biçimde, bir erkeğin atının üzerine çekip onunla birlikte günbatımına doğru atını sürmek istediği o kadınlardan birine dönüşüyor Maike. İkinci bir bakışı hak eden, bir biçimde çekici bir kadın. Teninin rengi Sebastian'ınkinden daha açık ve ağzı azıcık eğri, öyle ki gülerken sanki biraz düşünceliymiş gibi görünüyor. Şehir merkezinde işlettiği küçük Modern Sanat Galerisi'nin başarısını işte bu görünüşüne borçlu; sanatçıların menajeri, kimi zaman da modelleri. Maike'nin estetik duygusu dini eğilimli. Sevgisiz döşenmiş odalarda acı çeker, ışığın üzerinde nasıl kırıldığını kontrol edip bakmadan da bir bardağı masaya koyamaz.

Sebastian arkasından ona yaklaştığında Maike ıslak ellerini öne doğru uzatıyor. Koltukaltları tıraşlı. Sebastian'ın parmakları, yumuşak bir biçimde kuyruksokumu kemiğinden boyna kadar omurgalardan oluşan merdiveni tırmanıyor.

"Üşüdün mü?" diye soruyor Maike. "Titriyorsun."

"Özerk sinir sistemim dışında ilgilendiğiniz başka bir şey yok mu sizin?" diye kasten yüksek sesle bağırıyor Sebastian.

"Var," diyor Maike. "Kırmızı şarap."

Sebastian Maike'nin başının arkasını öpüyor. İkisi de Oskar'ın SPIEGEL'deki makaleyi okumuş olması gerektiğini biliyor. Maike iki adamın sürgit bilimsel tartışmasını içerik olarak anlamak için yeterince hırs duymuyor. Ama bu tartışmaların seyrini iyi biliyor. Saldırdığında Oskar'ın sesi tehditkâr bir biçimde alçalır. Sebastian da kendini savunurken her zamankinden daha sık gözlerini kırpıştırır ve omuzlarını aşağı sarkıtır.

"Brunello* aldım," diyor Maike. "Bu şarabı sevecektir."

Sebastian karafa uzandığında kırmızı bir nokta Maike'nin göğsü üzerinden hızla geçiveriyor, sanki sarhoş bir keskin nişancı açık pencereden içeriyi hedef almış. Meyve, meşe, toprak. Sebastian bir kadeh şarap doldurma dürtüsüne karşı koyup mutfak tartısının önünde bekleyen Liam'a dönüyor. Yanak yanağa dijital göstergeyi okuyorlar.

"Mükemmel, küçük profesör." Sebastian oğluna sarılıyor. "Ne görüyoruz?"

"Doğa hesaplamalarımıza uygun," diyor Liam, annesine göz ucuyla bakarak. Maike'nin bıçağı salatayı tahta üzerinde kuru bir ritimle kıyıyor. Liam'ın ezbere cümlelerle hava atmasından hoşlanmıyor.

Sebastian eğrisini çalışma odasına geri götürmeden önce bir an kapının eşiğinde duruyor. Maike daha sonra, ona arka çıkacağını söylemek isteyecek. Bu ifadeyi seviyor Maike. Her akşam galip geldiği o günlük hayat denilen mücadelenin tınısını taşıyor. Oysa Maike hiç de mücadeleci bir tip değil. Sebastian'la tanışmadan önce tam bir hayalperestti. Geceleri sokaklarda dolaşırken gördüğü, ışığı yanan her dairenin içinde olduğunu hayal ederdi. Düşüncelerinde yabancı saksı çiçeklerini sulamaya, yabancı akşam yemeği masalarını hazırlamaya ve yabancı çocukların başını okşamaya başlardı. Her erkek, göz rengi ve endamına bağlı olarak, yanında vahşi ya da burjuva, sanatsal ya da siyasi bir yaşam sürebildiği olası bir sevgiliydi. Maike'nin avare hayal gücü, yanından geçtiği insanları ve mekânları barındırırdı. Ta ki Sebastian'la karşılaşıncaya dek. Freiburg Kaiser-Joseph Caddesi' nde (Münsterplatz'ta! derdi Sebastian, çünkü ilk buluşmalarının iki versiyonu vardı, biri Sebastian'a göre, biri de Maike'ye göre) onunla çarpıştığında gerçeklik gaz halinden katı hale dönüşüvermişti. İlk bakışta aşktı onlarınki ve böylece de seçeneklerin yasaklanması, sonsuz olasılıkların şimdiye ve buraya indirgenmesiydi. Sebastian'ın Maike' nin hayatına girişi, onun deyimiyle kuantum mekâniğindeki dalga işlevinin çöküşü anlamına geliyordu. O günden bu yana Maike için arka çıkabileceği bir sırt var. Her fırsatta ve severek de yapıyor bunu.

"Sonra rahat rahat konuşursunuz," deyip kolunun altbölümüyle alnından bir tutam saçı sıyırıyor. "Sana..."

"Biliyorum," diyor Sebastian. "Teşekkür ederim."

Gülerken bir sakız görünüyor Maike'nin azıdişleri arasında, gene de çocuksu gözleri ve açık renkli saçlarıyla karşı konulmaz görünüyor.

"Oskar nerede kaldı?" diye mızmızlanıyor Liam.

Annesiyle babası birbirine bakarken Liam masumiyetini soğan parçaları ve sarımsak dişlerinden oluşan süslemelerle mutfak masasına dağıtıyor. Yaratıcılığa işaret eden yaramazlıkları Maike görmezden gelir.

Notlar


(1) "Dreisam", Freiburg'daki bir nehir adı, yazar yalnızlık anlamına gelen "einsam" sözcüğüne gönderme yapıyor. Eins= bir, drei= üç anlamına gelmektedir. –ç.n. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Burak Dal, "Bütün nesneler aynı hızda...", Agos Kitap / Kirk 32, Haziran 2011

En dahi biliminsanının bile elmanın neden yukarıdan aşağıya düştüğüne dair bir fikri yoktur ve bu fikirsizliğe yerçekimi der.” Fizik profesörü Sebastian, bu tanımlamayı derste değil, komiser Schilf’in sorularına cevap vermeye çabalarken yapıyor. Zamanın özü hakkında konuşmak isteyen, komiserin kendisiydi. Laf olsun diye değil, soruşturma kapsamında. Zaten Komiser Schilf son vakasında zaman makinesi katilini akıl sır almayan bir başarı ile enselemişti. Ve hayır, eşyayı olduğundan karmaşık bir hale getirip ilginizi çekmeye çalışmıyorum. İspatı olarak, önsözden birkaç satır:

“Ölesiye baş ağrısı çeken, fizik teorilerini seven ve tesadüfe inanmayan bir komiser son davasını çözüyor. Bir çocuk kaçırılıyor, ama kaçırıldığını bilmiyor. Bir doktor, yapmaması gereken bir şeyi yapıyor. Bir adam ölüyor, iki fizikçi kavga ediyor, bir komiser yardımcısı da âşık. Sonunda her şey komiserin düşündüğünden farklı –yine de tam da onun düşündüğü gibi– çıkıyor. İnsanoğlunun düşünceleri partisyonken hayatı çarpık bir melodidir.”

Olay örgüsü

Bu tuhaflıklar ormanında kaybolmamak için bir mini rehber: Fizik profesörü Sebastian, bir resim galerisinde çalışan eşi Maike ve oğlu Liam ile ‘normal’ bir hayat sürmektedir. Bu güzel rutinde her ayın ilk cuması küçük şoklara yol açan kadim dostu Oskar, İsviçre’deki meşhur laboratuarlarda evrenin sırrını araştırmaktadır. Okul yıllarında birlikte kurdukları muazzam bir gelecek hayalinin bugüne yansıması/kırılması budur. Sebastian, kaçırılan oğlunu geri alabilmek için bir cinayet işlemek mecburiyetinde kalır. Ve sahneye giren komiser, ilginçtir ki, suçluyu kodese tıkmaktan ziyade adaleti sağlamak derdindedir. Ölmek üzere olan komiser, bir yandan da hayatın anlamını sorgulamaktadır. Belki de bu noktada metnin başlığına, Serbest Düşüş’e dönmeliyiz. Serbest düşüşte bütün nesneler aynı hızda düşerler. Ancak bu hikâyede herkesin düşmeye aynı anda başlamadığı aşikâr. Etraflıca düşününce, romanın beslendiği kavramları ya olay örgüsünde ya da karakterlerde buluyoruz. Örneğin metindeki “uzun pozlama” bahsi, burada aktararak lezzetini bozmak istemeyeceğim kadar keyifli. Kitabı okursanız şimdi yazacaklarımın anlamına vâkıf olabilirsiniz: Biri kahverengi, diğeri yeşil başlı Bonnie ve Clyde, uzun pozlama bağlamında romanın ölçü birimi diyebiliriz. Ve evet, eşyayı olduğundan karmaşık bir hale getirip ilginizi çekmeye çalışıyorum.

Oskar’ın gerçekliği

Sebastian’ın dilinden düşürmediği çoklu dünyalar bahsinin karakterlerin kaderinde somutlaşmasını, Sebastian ile Oskar arasındaki tuhaf ilişkide görüyoruz. Her ikisinde de çok derin izler bırakan dostlukları, üniversitede yaşadıkları bir olay sebebiyle dönüşmüş. Birbirlerine duydukları gizli öfke, en az dostlukları kadar yoğun. Oskar’ın baskın kişiliğine tahammül edemeyen Sebastian, yönünü normal bir hayata (evli ve çocuklu) çeviriyor. Oskar ise daha da marjinal bir hayat kuruyor. Yerin metrelerce altında, asosyal bir yaşam. Dostluklarına dair son umut kırıntıları, ‘Zirkumpolar’ (sözlük anlamı: 1. kutup yakınında olan, 2. hiç batmayan yıldız) adlı televizyon programında, canlı yayında, Oskar’ın Sebastian’a sözlü saldırısıyla tükeniyor. Ekürinin kaderini değiştiren yine Oskar oluyor. İyi bir arkadaşın asla yapmaması gereken şeyler yapıyor – Liam’ı kaçırmak, Sebastian’a bir cinayet işlemesi için şantaj yapmak gibi. Kanımca, böylesine büyük bir nefreti doğuran, Oskar’ın yıllardır bir paralel gerçekliğin peşinde olması. Çoklu dünyalardan birinde, Maike’nin olmadığı ve ikisinin mutlu bir çift olduğu bir yer var. Oskar, arzuladığı paralel gerçekliği yaşayamamasının öfkesini Sebastian’a bir kâbus yaşatarak kusmaya çalışıyor; kâbustan çıkış yolu olarak da kendi önerdiği paralel evreni sunuyor. Ancak, hesapta olmayan bir faktör her şeyi alt üst ediyor: Schilf. Komiser Schilf, kitabın Almanca orijinaline de ismini vermiş. İngilizce basım için uygun görülen ‘In Free Fall’ yakıştırması da Türkçeye ‘Serbest Düşüş’ olarak intikal etmiş, yani Türkçe çevirinin isim babalığını İngilizce metin yapmış. Ancak çeviride Almanca metnin mi yoksa İngilizce çevirisinin mi esas alındığı, özel olarak belirtilmemiş. Polisiye bir romanın kapağında hafiyeliğimizi konuşturuyor ve “Almanca basımdan bahsedildiğine göre orijinalden çevrilmiştir herhalde” diye çıkarsama yapıyoruz. Öte yandan, kitapta bazı kelime ve ifadeler Türkçe karşılıklarını bulamıyor. Örneğin ‘vernisaj’ kelimesi neden sergi açılışı/ kokteyli olarak karşılanmamış? Bağlam içerisinde elbette anlamını buluyor kelime; kimsenin, Maike’nin katıldığı vernisajı Yerevan’da kurulan pazarla karıştıracağını düşünmüyoruz ama hızla akan bir metinde birden ayağınız takılıyor sanki.

Farklı üsluplar bir arada

Juli Zeh’nin, prolog ve epiloguyla bir tür ‘koro’ etkisi yaratmaya çalıştığı söylenebilir. Yunan tragedyalarından ödünç aldığı bu yöntemle, kendi halinde akıp gitmekte olan romanın örgüsüne ‘her şeyi gören göz’ olarak bir noktada dahil oluyor ve bir diğerinde bırakıp gidiyor. Tanrısal bir anlatıcının dili ve bakış açısıyla başlayan hikâyede kimi zaman karakterlerin diyaloglarına, yer yer de monologlarına şahit oluyoruz. Hatta bütün bir bölümü bir karakterin iç sesiyle, takip eden bölümü ise diğer bir karakterin gözünden deneyimleyebiliyoruz. Monologlar bir tirad üslubuyla değil, diyalogdan ikinci kişinin dışlanmasıyla oluşturulmuş. Aslında, okurun, aynı ânı iki karakterin kafasında yaşayabilmesini sağlayacak bir düzenleme, romanın kavramsal içeriğine daha uygun olurdu. Paralel dünyalar – karakterlerden biri de olabilirsin, diğeri de. Ancak satmasını hedeflediğiniz bir romanı bu kadar deneysel yazabilir misiniz, tartışılır. Anlatım tarzının en etkili tarafı karakterlerin iç dünyalarına, ruh hallerine nüfuz etmeden imgelerini net bir şekilde oluşturabilmesi ve bunu yaparken, okuru ağdalı betimlemelerle boğmaması. Sinematografik olarak nitelenebilecek bir üslup metnin başından sonuna hâkim. Paralel anlatımlar olay örgüsünü metne yaymak için, suni olarak değil, akışa gerçekten hizmet ettiği için kullanılmış. Serbest Düşüş, entelektüel bagajında polisiye, felsefe, aşk, cinayet ve türevi pek çok katman taşıyor. Acemi bir yazarın elinde biraz ondan, biraz bundan kırıntılarla, her şeyin safsatasını barındıran bir çorbaya dönüşebilecek bir kurgu, Juli Zeh’nin kalemiyle keyifli bir harmana dönüşmüş. Romandan son bir alıntı, bu metni tamamlamak için de uygun olacak: “Bizce aşağı yukarı böyle olup bitti olay.”

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, “Serbest Düşüş”, Cumhuriyet Kitap Eki, 20 Ocak 2011

Juli Zeh, genç kuşak Alman yazarlarının en ilgi çekenlerinden. Romanları birçok dile çevrilmiş, ödüller kazanmış. İşlediği konularla olduğu kadar üslubu ve dili ile de önemsenen bir yazar. Eserleri peşpeşe Türkçeye kazandırılıyor.

Juli Zeh'in Türkçedeki yeni romanı Serbest Düşüş 17 dilde aynı anda yayımlanmış. Roman, 'iki fizikçi ve bir dedektif etrafında, polisiye tadında, felsefi bir gerilim öyküsü...' diye tanıtılıyor.

Serbest Düşüş, üniversite yıllarında tanışıp sıkı bir dostluk geliştirmiş olan Sebastian ve Oskar'ın gelenekselleşen buluşmalarından birinde başlıyor. Sebastian evlenmiş, bir çocuğu olmuştur. Oskar, sırf bu buluşmalar için Cenevre'den Freiburg'a gelmektedir. Her ayın ilk cuma akşamı gerçekleşen bu buluşmaların sonuncusu iki arkadaşa dostluklarının gevşemekte olduğunu düşündürür. Farklı şehirlerde yaşamaları, kendilerince hayatlar kurmaları, en önemlisi meslekleri olan fizik alanındaki farklı ilgileri onları birbirlerinden uzaklaştıran unsurlardır. Belki de bu nedenle artık her buluşmaları bir tartışma, münazara havasında geçmektedir.

Sebastian'ın Spiegel dergisinde yayınlanan makaleleri en önemli tartışma konusu oluyor. Sebastian, fizikten çok felsefeye kayan bir anlayışla çoklu dünya yorumuyla ilgileniyor, genel okura seslenen yazılar yazıyor. Ona göre zaman bir düz çizgi değil, evrenlerden oluşan muazzam bir yığın, bu yüzden de bugünü değiştirmeden geçmişe müdahale etmek mümkün. Oskar'a göreyse bu elli yıl önce terk edilmiş bir teori ve Sebastian'ın yaptığı bilim değil ancak bir hobi olabilir.

Oskar'ın ziyaretini izleyen pazar günü Sebastian'ın oğlu Liam bir izci kampına gidecek, karısı Maike bir bisiklet turuna çıkacak, Sebastian da eve kapanıp üç hafta boyunca makalesinde konu edindiği sorunları konu alan bir kitap yazacaktır.

Bu arada Oskar ve Sebastian televizyonda bilimsel bir programa katılıp çok şiddetli bir şekilde tartışıyorlar. Televizyon programından çıkıp Mainz'dan geceyarısı eve dönen Sebastian sabah oğlunu izci kampına götürüyor. Kafası Oskar'la yaptıkları tartışma ile dolu olarak arabayı sürerken otoyolda bir benzincide mola veriyor. Arka koltukta uyuyan oğlunu uyandırmaya kıyamıyor. Tuvalete gidiyor. Garip bir telefon konuşması yapıyor ve dönüşte arabasını park ettiği yerde bulamıyor. O sırada tekrar cep telefonu çalıyor, biraz önce arayan kadın oğlunu geri alabilmesi için birini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Öldürmesi gereken kişi karısının bisiklet arkadaşı ve adı bir hastane skandalına karışmış olan Dabbeling adlı bir doktordur.

Bu bölümlerden itibaren roman polisiyeleşiyor. Kendiyle uzun bir hesaplaşmaya giren Sebastian oğluna kavuşması için Dabbeling'i öldürmesi gerektiğine karar veriyor. Bir süre Dabbeling'i izledikten sonra doktoru sürekli bisiklete binmek için kullandığı yola bir tel gererek öldürüyor. Olaya polis el koyuyor. Görünümü ve tavırlarıyla oldukça farklı bir kişi olan komiser Rita Skura olayı soruşturmaya başlıyor.

İstenildiği gibi adamı öldürmesine rağmen oğlunun kendine teslim edilmemesinden panikleyen Sebastian polise başvurmasa belki cinayetle ilişkilendirilmeyecek. Sebastian birden zanlı konumuna düşüyor. Rita ve ona âşık yakışıklı yardımcısı Schnurpfeil olayı istenen hızda çözemeyince beynindeki ur nedeniyle yakında öleceğini bilen Dedektif Schilf görevi devralıyor. Kitabın kısa önsözünde belirtildiği gibi 'fizik teorilerini seven ve tesadüfe inanmayan' komiser şiddetli başağrıları çekmesine rağmen gerçek katili buluyor.

Juli Zeh, Serbest Düşüş'te bize önce garip gelen, sonradan hoş bulduğumuz kendine has anlatımıyla polisiye romanı kurarken bir yandan da o polisiye olay bağlamında Sebastian'ın dillendirdiği zaman teorilerini, özellikle çoklu dünya yorumunu tartışıyor. Romanın neredeyse tüm kahramanlarının konuşmalarında felsefe yapması, altı çizilip üzerinde düşünülecek sözler etmeleri biraz yadırgatıcı gelse de Zeh, bu durumu satır aralarına gizli keskin bir mizahıyla bir nebze hafifletiyor. Zamanın göreceliğinin felsefi açıdan tartışılmasının yanında kişisel etik, arkadaşlık, aşk, evlilik, annebabalık gibi olgular da romanda sorgulanan konulardan.

Juli Zeh'in roman boyunca kurduğu gerçeklik ile algı arasındaki ince sınırda dolaşan anlatı anlatılanların gerçekten yaşanıp yaşanmadığı kuşkusunu doğuruyor okurda. Hele Sebastian'ın oğlunun tüm olaylar yaşanırken izci kampında olduğunu söylemesi 'çocuk gerçekten kaçırıldı mı?' sorusunu sormamıza neden oluyor. Yoksa tüm olaylar Sebastian'ın varlığına inandığı paralel bir evrende mi yaşanıyor diye meraklanıyoruz. Neyse ki Dedektif Schilf, cinayet olayının anlatımında yazar tarafından bilerek konulmuş tüm boşlukları görüyor, gördüklerini okurlara pek de anlatmadan olayı çözüyor.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, “ ‘Olanaklı olan her şey gerçekleşir’ mi?!”, Sabit Fikir, Ocak 2011

Materyalizm her şeyi tek bir ilkeye dayandıran bir dünya görüşüdür: Her şeyi “maddenin ilkesine” dayandıran bir dünya görüşü... Buna göre fikirler ve düşünceler bile maddenin bir tezahürüdür. Rüyalarımız biyokimyasal bir üründür mesela... Bu anlamda materyalizm dini inancı ortadan kaldırmakla kalmaz, onu ikame de eder. Dinlerin aksine onun üç basit emri vardır: Evrenin maddiyatından kuşkulanmamalısın. Bütün olayların kronolojik nedenselliğine körü körüne güvenmelisin. Ve yaşanabilen gerçekliğin nedenselliğine ve biricikliğine saygı göstermelisin. Bu ilkeler materyalisti Tanrı’dan çok daha kuvvetli biçimde dünyaya bağlar. “En dahi biliminsanının bile elmanın neden yukarıdan aşağıya düştüğüne dair bir fikri yoktur ve bu fikirsizliğe yerçekimi der.”

“Genel kanıya göre zaman katı kurallara sahip bir süreçtir, neden ve sonuçtan oluşan zorunlu bir sıralama. İnsanoğlunun huzurla paylaştığı tek şey yanılgılardır!” “Kuantum mekaniğinin, en küçük parçaların gözlemlendikleri andan hemen önce tek değil, sayısız, üst üste çakışan hallerde bulunduğunu keşfetmesinden bu yana çoklu evren fikri yalnızca felsefi bir rahatlık değil, tutarlı bir yorumdur da. Ayrıca insana hür iradesini veriyor. Çünkü tek tek dünyalar içinde neden-sonuç mekanizmalarının üzerimizdeki hakimiyeti önemli değil –yeter ki eylemlerimizle yeni evrenler ortaya çıkarabilelim.(...) Hepsi haklı, çoklu evren eleştirmenleri kadar destekçileri de, ama aynı zamanda yanılıyorlar da. Hepsi. Çünkü hepsi, evet, iyi dinleyin beni, hepsi materyalist.”

Bütün bunlar elbette benim değil ayrıksı bir fizik profesörünün düşünceleri. Yani Sebastian’ın... Üstelik bir fizik kongresinde açıklamıyor düşüncelerini. İşlediği cinayeti ortaya çıkarmak üzere olan bir başkomisere anlatıyor hepsini. Çünkü başkomiserin beynindeki bir ur yüzünden giderek kısalan hayatını anlamlandırmak için bir fizikçiye ihtiyacı var, fizikçi katilin ise onu katil olmadığı çoklu evrenlerden birine götürecek bir komisere... Çünkü olanaklı olan her şey gerçekleşir bir gün bir yerlerde, yeter ki olanaklılığı gerçekleştirecek insanları bulabilelim. Çünkü bir tesadüfü yaramak bizzat bizim elimizde olabilir...

Serbest Düşüş, Alman yazar Juli Zeh’in felsefi ön ve arka planı yüksek, polisiye tadında romanı. Üniversite yıllarında tanışarak geleceğin Nobelli fizikçileri arasına katılacaklarını belli eden iki dostun, Sebastian ve Oscar’ın ayrılan düşüncelerine ve yaşamlarına beklenmedik bir cinayet ekseninden bakan bir roman Serbest Düşüş. Oscar, fiziği bırakıp kendini evliliğe ve babalığa veren Sebastian’ı affedemiyor. En çok da fizik bilimine dair ayrışan düşüncelerini... Sebastian’ın beklenmedik şekilde işlediği cinayet ise iki adamı yeniden yüzleşmeye zorluyor. Ancak bu yüzleşmenin içinde hem çağa damgasını vuran modern fiziğin geldiği yerin eleştirisi, hem aile hayatının modern zamanlarda yeniden kabul edilen kutsiyeti, hem de tesadüfle tesadüf olmayan arasındaki sınırın hayat üzerindeki araştırması var. Bu karmaşık cinayeti çözümlemek üzere harekete geçen sıra dışı komiser Schilf’in soruşturma sırasında yaşadıkları ve yaptıkları ise çoklu evren teorisinin, zamanın nedenselliğinin etkileyici bir sorgulamasına dönüşmekte...

Zekice kurgulanmış bir polisiyeyle karşı karşıya bırakıyor bizi Zeh. Cinayetin “kim” tarafından hangi amaçla işlendiğini bilmemize rağmen, hikaye boyunca bizi içine alan bir ritmle “neden” işlendiğini öğrenmeye çalışıyoruz. Bir yandan da zamanın iç içeliğini ve çoklu evrenlerin imkanlarını yokluyoruz. Yazar, hikâyesini sarkıtmamayı, ritmini düşürmemeyi başararak, hiçbir kahramanını ihmal etmiyor, es geçmiyor. Dolayısıyla eylemlere yol açan düşünceleri, onların psikolojik ve sosyal altyapılarını öğrenirken hikaye boyunca, en sıra dışı olaylar bile gözümüzde inandırıcılığını yitirmiyor. Kendini bir film ya da roman kahramanı olarak gören “... diye düşündü komiser, diye düşündü komiser” paradoksunu da seviyor, onun haklıyla haksızı ayırt etmek üzere hazırladığı çılgınca planı da mantıklı buluyoruz. Olanaklı olan her şey en azından hayal dünyamızda gerçekleşebiliyor.

Dedektif romanlarının da heyecan ve eğlenceden uzak durmaksızın insanlığa dair temel meseleleri kurcalayabileceğine dair şahane bir örnek Serbest Düşüş. Dolayısıyla da haftanın en şahane kitabı.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, “Asıl felaket sonsuz düşüştür”, Radikal Kitap Eki, 25 Aralık 2010

Alman edebiyatının genç kuşağının en parlak yazarlarından Juli Zeh’in ikinci –Türkçeye çevrilen üçüncü– romanı Serbest Düşüş’ünü okuyup bitirdiğimde “tuhaf” diye düşündüm. Roman kahramanlarıyla, rastlantılarla ilerleyen olaylarıyla, istemeden işlenen cinayeti, cinayeti soruşturan dedektifleri, felsefi tartışmaları ve okuyucuyu daha “önsöz”ünde yakalayan üslubuyla şaşırtıcıydı. Kartallar ve Melekler (2005) ile Oyun Dürtüsü (2007) romanlarında üzerinde durduğu meseleleri Serbest Düşüş’te bambaşka bir kurguyla işlemişti Juli Zeh. Hikâyeye asıl lezzet katanı ise hiç şüphesiz müzikal diliydi.

Romana hikâyesini özetleyen bir önsözle giriyoruz: “Her şeyi duymadık ama çoğu şeyi gördük, çünkü bizden biri her zaman oradaydı. Ölesiye baş ağrısı çeken, fizik teorilerini seven ve tesadüfe inanmayan bir komiser son davasını çözüyor. Bir çocuk kaçırılıyor ama kaçırıldığını bilmiyor. Bir doktor, yapmaması gereken bir şeyi yapıyor. Bir adam ölüyor, iki fizikçi kavga ediyor, bir komiser yardımcısı da âşık. Sonunda her şey komiserin düşündüğünden farklı –yine de tam da onun düşündüğü gibi– çıkıyor. İnsanoğlunu düşünceleri partisyonken hayatı çarpık bir melodidir. Bizce aşağı yukarı böyle olup bitti olay.”

Herhalde “tuhaf” vurgusunda artık hepimiz mutabıkız. Asıl tuhaf olan, önsözdeki ifadelerin hikâyeyi gerçekten de çok iyi özetlemesi. Ama daha iyi anlaşılabilmesi için özeti biraz genişletmek, olayları da bir sıraya sokmak gerekli.

Kavga eden iki fizikçi, Oscar ve Sebastian. Oscar hırslı, iddialı, karizmatik ve pratik. Sebastian, Oscar’dan ve bilime adanmışlıktan evlenince kopmuş. Güzel karısı Maike ve küçük oğlu Liam ile mutlu bir hayat sürüyor. Arkadaşlıkları çocukluk dönemine uzanan bu ünlü fizikçi arasındaki adı konmamış ama hiç eksilmemiş çekişmenin doğurduğu felaketin hikâyesini okuyoruz. ‘Sebest Düşüş’ bilim temelli felsefi soruların polisiye kurguyla yanıtlandığı bir roman. Aslında yanıtlanamadığı demeliyim; çünkü gerçek hayatta sorunun bir tek yanıtı, olayları açıklayacak doğru kavramları yok. Zaten “doğru kavramları olsaydı insanın, insanın ellerini kirletmeden her şeye dokunabileceği lastik eldiven gibi kavramları, hayat belki de bir sirk çadırıydı”...

Quantum fiziğinden yola çıkıp dünyayı çoklu dünyalar felsefesiyle açıklamaya çalışan Sebastian’ın kavramları da içine düştüğü durumdan kurtulmasına yetmeyecek ve güzel karısı, sevimli oğlu ile mutlu bir hayat süren Sebastian ani bir şokla sarsılacaktır. Oğlu kaçırılmış, oğlunu geri alabilmesi için adı bir hastahane skandalına karışan bir doktoru öldürmesi istenmiştir. Hedef gösterilen doktor Dabbeling’in karısının yakın arkadaşı olması Sebastian’ı daha da çaresiz kılacak, ama ailesini korumak için cinayet işlemekten çekinmeyecektir. Mutluluğun sonu...

99 sayfalık üç bölümde gelişen cinayet safhasının anlatımı tamamlandığında yeni kişiler –dedektifler– eklenir hikâyeye. Rita ve yardımcısı Schnurpfeil olayı soruşturmada yetersiz kaldıklarında deneyimli bir isim çağrılıyor yardıma; dedektif Schlif. Romanın bundan sonrasında sahne Schlif’indir artık. Beynindeki tümör nedeniyle şiddetli baş ağrıları çeken Schliff, son vakası olarak gördüğü bu cinayeti daha ilk adımda çözecek, ancak adaleti tesis etmek için nedensellik bağlantısını kurması gerekecektir. Öncelikle Sebastian ve Oscar arasındaki gerilimi anlamak zorundadır...

Böylelikle bir cinayet vakası soruşturmasından insan ruhu ve düşüncesinin sorgulamasına geçmiş anlatı. Schlif hem şüphelileri hem geçip giden ömrünü, daha doğru bir deyişle hayatın anlamını sorguluyor.

Cinayetin ve felsefenin ötesinde

Katil, maktul, cinayet, dedektif ve soruşturma gibi kelimeler –kişisel ilgilerim de göz önüne alındığında– Serbest Düşüş’ün bir polisiye roman olduğu önyargısı yaratabilir. Quantum fiziği ve felsefesi kelimelerine takılarak felsefi bir roman okuyacağınız beklentisine de kapılmayın. Aşk ve tutku da romanı türleştirecek ölçüde yoğun değil. Serbest Düşüş, bunların ve yenisiyle eskisiyle pek çok anlatı tarzının toplamından müteşekkil melez bir roman. Zeh’in dili ve kurgusu sayesinde kusursuz bir melezlenme olmuş.

Boşluklarla dolu bir cinayet vakası. Sona gelindiğinde başa döndüren ve okuyucudan boşlukları doldurması beklenen bir kurgu. Mesela, çocuğunun kaçırıldığını bildiren telefondaki şahsın söylediklerini yorumlayışındaki abartı üzerine yeni bir Sebastian portresi çizebilirsiniz. Schliff de boşluklara uğraşıyor. Ama en büyük boşluk yaklaşan ölümdür. İşte bu nedenle romanın en trajik kişisi haline gelen Schliff, arayışlarıyla gerçek bir karaktere dönüşmüş. Suçun cezasını vermeyi değil adaleti tesis etmeye uğraşan bir dedektif, Zeh’in hukuk felsefesine pratik bir açılımı.

Önsözde “insanoğlunu düşünceleri partisyonken hayatı çarpık bir melodidir” demişti Zeh. Üslubuyla da partisyonlardan oluşan o çarpık melodiyi yakalamak istiyor. Yakalıyor ve dinletiyor. İşte cinayetin ardından Sebastian’ın hissettikleri: “Sonrası sessizlik. Yeni güne bir şey düşüp hızla battı; eşmerkezli dalgalar dağıldı; dümdüz, yansıyarak ve sızdırmaz yatıyor zaman yü zeyi sabah aydınlığında. Kuşların filarmoni orkestrası kesilen konse rine kayıtsızca devam ediyor. Sebastian yukarı bakıyor. Işığın rengi değişmemiş, hafif bir rüzgâr yaprakların arasında esiyor her zamanki haliyle. İşte böyle, böyle basit bir biçimde bir insan dünyadan yok oluyor, ağaçlardan bir kapı, biraz gürültü patırtı ve hemen ardından her şey eskisi gibi. Neredeyse eğlenceliydi, hani pek uğraşmadan bü yük bir etki yaratan şeylerin eğlenceli olması gibi. İyi ki söz konusu olan Dabbeling’di, ondan daha sevimli biri değildi. Bütün bu iş birin ci sınıf bir fikirdi, diye düşünüyor Sebastian ve bu düşünce boğazını öylesine sıkıyor ki öne eğilmiş halde kusmayı bekliyor.”

Özellikle zamanın doğası üzerine yoğunlaşan felsefi tartışmaların bir iki bölümde uzun diyaloglarla verilmesi dışında felsefi söyleme yer vermiyor Zeh. Quantum felsefini tartışmaya açmak, kavramları açıklamaya çalışmakla da ilgilenmiyor. Zeh, bir romancının üzerine düşeni yaparak bu kavramlarla boğuşan bilim adamlarının duygu, düşünce ve eylemleri arasındaki ilişkilere, onların bireysel dramlarına yöneliyor. Dedektiflerin soruşturmasına bakışı da aynı ilgiden kaynaklanmış. Okuyucunun gözleri önünde işlenen cinayeti dedektiflerin çözme süreci hikâyeye heyecan katmaktan ziyade dedektiflerin hayat hikâyelerine yakınlaşmak isteğinden. Ve bu roman kişileriyle yarattığı çoklu dünyalarla kendi felsefesini yapıyor Zeh. Eleştirel olduğu kesin. Yer yer aydınlanan karanlık bir dünya kurmuş. Mütehzi ama alaycı değil, karamsar ama tümüyle umutsuz da değil. Romanın her yerine serpiştirilmiş hedefini bulan keskin cümleler ve ifadeler altı çizilecek derinlikte.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.