Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-760-9
13x19.5 cm, 200 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Roberto Bolaño diğer kitapları
Vahşi Hafiyeler, 2007
Uzak Yıldız, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Katil Orospular
Özgün adı: Putas asesinas
Çeviri: Peral Bayaz
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2010

"Kadınlar katil orospulardır, Max, hasta bir ağaçtan ufku seyreden soğuktan donmuş maymunlardır, karanlıkta ağlayarak, hiçbir zaman söyleyemeyecekleri sözlerin peşinde, seni arayan prenseslerdir. Yaşamımızı yanlışlıklarla planlıyor ve yaşıyoruz." -Böyle diyor bu kitaba adını veren öykünün kahramanı (Katil mi? Orospu mu? Yoksa ikisi birden mi?)

"Yeryüzünde Son Günbatımları" öyküsünde giderek cehennem azabına dönüşen bir Acapulco yolculuğu anlatılıyor. "Dişçi", gizemli bir delikanlı ile onu uçurumun tepesinden seyreden görmüş geçirmiş iki yetişkinin öyküsü. "Buba"da üç bölümde bir futbol öyküsü anlatılıyor: Bir Latin Amerikalı, bir Afrikalı ve bir İspanyol oyuncunun içine kara büyü sızan maceraları. "Dans Notları"nda Pablo Neruda ile dans etmemek için 69 neden öne sürülüyor.

"Lalo Cura'nın Tasavvurları"nda ise kendimizi uyuşturucu kaçakçıları ile porno film yönetmenlerinin arasında buluyoruz. "Fotoğraflar"da, Vahşi Hafiyeler'in kahramanı Arturo Belano yeniden karşımıza çıkıyor.

İspanyol dilinin vazgeçilmez seslerinden biri olarak kutsanmış bir yazardan göz kamaştırıcı on üç öykü.

İÇİNDEKİLER
Göz Silva
Gómez Palacio
Yeryüzünde Son Günbatımları
1978 Günleri
Fransa’da ve Belçika’da Bir Aylak
Lalo Cura’nın Tasavvurları
Katil Orospular
Dönüş
Buba
Dişçi
Fotoğraflar
Dans Notları
Enrique Lihn’le Buluşma
OKUMA PARÇASI

Dönüş’ten, s. 116-118.

Bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber: Ölümden sonra hayat (ya da benzer bir şey) var. Kötü haber: Jean-Claude Villeneuve bir ölüsevici.

Ölüm beni Paris'te bir diskotekte sabaha karşı dörtte buldu. Doktorum beni uyarmıştı ama akıl her zaman üstün gelmiyor. En tehlikeli tutkularımın dans ve içki olmadığına inanmıştım, yanılmışım (bundan hâlâ pişmanlık duyarım). Ayrıca, FRACSA'daki rutin meşguliyetim, işimde ve insanların çok kullandıkları bir deyimle iç dünyamda bulamadığım o şeyi, aşırılığın verdiği doyumu, her gece Paris'in o günlerde moda olan eğlence merkezlerinde aramama neden oluyordu.

Ama bundan söz etmemeyi, ya da bu konulara mümkün olduğu kadar az değinmeyi yeğliyorum. Kısa bir süre önce boşanmıştım, otuz dört yaşındaydım, ölümüm birden gerçekleşti. Ne olduğunu anlayamadım bile. Kalbimde bir anlık bir sancı, hayallerimin kadını Cecile Lamballe'nin sakin yüzü ve dans pisti, pistteki insanları ve gölgeleri yutarcasına çılgınca dönmeye başladı ve bir an her şey karardı.

Sonrası tıpkı bazı filmlerde görüldüğü gibi oldu, bu noktada bazı açıklamalar yapmak istiyorum.

Hayattayken öyle akıllı, parlak biri değildim. Hâlâ değilim (gerçi son zamanlarda epey düzeldim). Akıllı derken düşünerek hareket eden demek istiyorum. Ama belli bir girişkenliğim ve zevkim var elbette. Demek istediğim, kaba saba biri değilim. Nesnel olarak söylemek gerekirse, kaba insanlardan her zaman uzak durmuşumdur. Doğru, işletme okudum, ama bu zaman zaman iyi bir roman okumama, arada bir tiyatroya gitmeme, ortalama insanlardan daha sık iyi filmlere gitmeme engel olmadı. Bazı filmleri karımın zoruyla seyrettim, ama öteki filmleri görmeye tam bir sinemasever olduğum için gittim.

Birçokları gibi ben de Hayalet'i görmeye gittim, bilmem anımsıyor musunuz, gişe yapan bir film, Demi Moore ve Whoopi Goldberg'in oynadığı, hani Patrick Swayze'yi öldürüp, Manhattan'ın bir sokağına atıyorlar, galiba bir çıkmaz sokaktı, her halükârda pis bir sokak. Patrick Swayze'nin ruhu bedeninden ayrılıyor, müthiş bir efekt gösterisiyle (özellikle o günler için) şaşkın şaşkın cesedini seyrediyor. Yani, bu bana (özel efektler dışında) aptalca gelmişti. Tam Amerikan sinemasına layık kolay bir çözüm yolu, yüzeysel ve inandırıcı değil.

Ama sıra bana gelince, tam da böyle oldu. Dondum kaldım. Öncelikle, öldüğüm için, çünkü sanırım bazı intihar olayları dışında, ölüm beklenmedik bir durum. İkincisi istemeyerek Hayalet'in en kötü sahnelerinden birini tekrarladığım için. Deneyimlerim, daha birçok şey arasında bana şunu düşündürüyor: Kuzey Amerikalıların çocuksu saflığı ardında biz Avrupalıların anlayamadığımız, ya da anlamak istemediğimiz bir şey var. Ama öldükten sonra bunu düşünmedim. Öldükten sonra keyifle kahkahalar atabilirdim.

İnsan her şeye alışıyor, ayrıca öldüğüm gecenin ertesinde, sabah başım dönüyordu, ya da sarhoştum, ama alkol aldığım için değil, içki içmemiştim, daha çok alkolsüz birayla karışık ananas suyu içmiştim. Ölmüş olmak, ölmüş olmanın korkusu, beni nelerin beklediğini bilmemek döndürüyordu başımı. İnsan ölünce, gerçek dünya biraz kayıyor, işte bu döndürüyor insanın başını. Sanki bir anda gözlüğünün numarası değişmiş gibi oluyor, sanki her zaman kullandığın camlardan fazla değil derecesi ama sanki farklı camlar. Ve işin kötü yanı, yanlış gözlük takmadığını, gözündeki gözlüğün kendi gözlüğün olduğunu biliyorsun. Ve gerçek dünya sanki biraz sağa, biraz aşağıya kayıyor, seni belli bir nesneden ayıran mesafe belli belirsiz değişiyor, ve bu değişikliği insan bir uçurummuş gibi algılıyor, ve bu uçurum senin başını döndürüyor, ama umursamıyorsun.

İnsanın içinden ağlamak geliyor, dua etmek geliyor. Hayalet olmanın ilk anları insana sanki bir nakavtın eli kulağındaymış duygusu veriyor. Kendini yok olmakta olan bir ringde yumruk yemiş bir boksör gibi hissediyorsun. Ama sonra sakinleşiyorsun, ve genellikle yakınlarını, sevgilini, arkadaşlarını, ya da ölü bedenini izliyorsun.

O gece ben Cecile Lamballe'leydim, hayallerimin kadını, öldüğümde onunlaydım, ölmeden önce onu gördüm, ama ruhum bedenimden ayrılınca artık onu görmez oldum. Ölümüm hatırı sayılır bir sürpriz, koskocaman bir düş kırıklığı oldu. Özellikle de şimdi düşününce, çünkü o anda pişman olacak zaman olmadı. Orada öylece, gülünç bir biçimde yere serilmiş bedenime bakıyordum, sanki dansın orta yerinde kalp krizi beni harap etmişti, sanki kalp krizinden ölmemişim de kendimi bir gökdelenin tepesinden atmışım gibi.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ceylan Koryürek, “Katil Orospular”, Cumhuriyet Kitap Eki, 8 Temmuz 2010

Roberto Bolaño Şilili bir yazar. Pinochet'nin darbesinden sonra direnişe katıldı, tutuklandı ama kurtuldu. Hayatının geri kalanını sürgün yaşadı. Yazları bağbozumu, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık gibi çeşitli işlerde çalıştı. 'İnfrarealist şiir hareketi'ni başlattı, sonra düzyazıya döndü. İlk romanları kırk yaşında basılmaya başlandı. Katil Orospular'la beraber Türkçeye çevrilmiş üç kitabı var.

Azrail'in namlusundan çıktı mı kurşun, ölüm karşısında sıfır yerine geçen hayat, işte denkleşti her şey. Roberto Bolaño, ölü bir ozana verilen ödülle, alkışlarla dünyada kendini 'suskunluğa adayan' ölüme karşı. Katil Orospular kitabının ismi beni dehşete düşürdü, ilerleyen sayfalarda ismin hayatın acımasızlığıyla özdeşleştiğini gördüm, sanki insanlar buharlaşıyor gölgeleri kalıyor, gölgeleri onların katili oluyordu.

Yaşama kavgası içinde ilerleyen zamana karşı kuşkuyla bakarken ikna edilmeyi bekleyen düşünceler ile yalnızlık denizinde açılıp karadaki insanları gözleyen Roberto Bolaño'yu görüyorum. Kıyıdaki yalnız ve sürgün insanlara bakıyor. Hikâyeleri sanki fotoğraf karesinde canlanan karakterler, söylemek istediği yarıda kalmış şeyler, yalnızlığı uyuşturan aşksız seksler, sonrasında soğuk duvarlar.

Peki, bu hikâyeleri bu kadar canlı kılan ne? Sürgündeki insanların yaşama çabasında, hayatlarına karşı oynadığı kumar. Ölüm acısı gibi taşıdıkları geçmiş, yeniden sıfırdan kimsesiz başlayan öyküler, doludizgin yaşamın içinde filiz vermeye çalışan duygular. İtirafsız uzaktan, gizli aşklar, yeri boş kalan sandalyelerde hissedilen sıcaklıklar, kavuşan ellerdeki veda anları, sürgünde başka sürgünlere gebe, yitime uğramış duygular.

Kitap on üç çarpıcı öyküden oluşuyor. İlk öykü 'Göz Silva' vedalaşmadan ayrılan, unutulmayan, yıllar sonra karşılaşılan bir arkadaş. Değişmiş, geçmişle ilgili anlattıkları bir fotoğrafçının karesine sığanlar değil sadece. Fuhuş sektörünü fotoğraflamaya Hindistan'a görevlendirildiğinde erkek çocuk genelevinde geçenler, çekilen fotoğrafların, görüntülerin açtığı yaralar, nefes kesici bıçağın ucundaki iyilik ve kötülükler.

Aslında Roberto Bolaño şiiri hiç bırakmamış, kalbe giden damarlarını tıkamış ama şiirsiz kalamamış. Bundan sonraki gelen öykülerdeki 'B' karakteri özellikle Roberto Bolaño ile örtüşüyor. Sürgünün, bitimsiz yalnızlığın, yok olup gitti dediği edebiyatçıların anısı, kırık kalbiyle hayatın geri kalanı. Doyumsuz merak uyandırıcı öyküler.

Lalo Cura'nın Tasavvurları, porno sektörünün ibretlik öyküsü, vahşet, tiksinti ve sanki cehennemden çıkmış anlatılar. Dehşet verici ve hepsi canlı görüntüler. İnsanlığı insanlıktan çıkaran bu sektörün, oyuncuları da ya genellikle öldürülüyor ya da AIDS'in pençesinden kurtulamıyor. Hepsi de genç ölü. Olegario daha annesinin karnında porno sektörüyle tanışır. 'Bazen rüya gördüğümde, kimi zaman karabasanlarda, kendimi uçurumun kenarında buluyorum, o zaman önce uzaktan zarların yere düştüklerinde çıkardıkları sesi duyuyorum.' (s. 90) Porno oyuncuları sektör tarafından uçuruma atılan zarlar, çığlıklar içinde uçurumun dibinde, karanlıktaki insanlar.

'Ruhsal sarsıntılar üzerine bir film. Bir aziz hapishanede doyum ve sevişme gecelerini hatırlıyor' (s. 91). Porno sektörü ruhsal sarsıntıdır, aşksız seks gerçeği insanı daha çok yalnızlaştıran, kendi tatmininde kendini öldüren yalandır. Kitaptaki yaratıcılıkla vahşet ve acımasızlıkla bütünleşen öyküler. Bolaño anlattığı dehşeti sanatın raylarına oturtmayı biliyor. Ona göre hayat meydanın ortasında, çöplüğü, barı, fahişesi, sürgünü, yalnızı. Herkes arayış içinde, ölüm ise gölgelerden gövdelere dolaşmakta, hayatımın geri kalanı diyemiyor Bolaño yitip gidenlerin farkında.

'Katil Orospular' öyküsünde her şey doruklarda. 'Kara kutuda' dans eden adam öyküdeki Max'e benzeyen, onu isteyen bir kadın. Stadyum çıkışında bir bakışla ayartılan erkek. Adamı Max diye seviyor kadın. Max diye ilişkiye giriyor. Özlem ve tutku var, nefret akla gelmiyor okurken. Kimliği ve sıcaklığı yitmemiş o gölgede Max'de kilitleniş. Kayıp aşkını hissetmek için seks tuzak. 'Sen ve ben, tünelin iki ucundan, sadece siluetlerimizi görüyor olsak da birbirimize doğru yürüyoruz, buluşmaya kararlıyız' (s. 108). Hayattaki kimi tutkular gözün göremediği tünel karanlığıdır farklı özlemlerde 'buluşmaya kararlı' iki kişide geceden doğan sabah karanlığı, birkaç derin nefes. Bolaño'nun oynadığı kumar durağına gelmeden inen aşırı kişiler.

Bolaño'nun nefes alıp verişinde bile şiir aşkı var, eski şairler, fotoğrafları, yüzlerindeki anlamlar hepsini tek tek inceliyor. Kayıp şairleri bulup sanki yerlerine oturtuyor. Neden gittiklerini sorguluyor. Şairler korumasız ölüme yelken açanlar. Kimileri ateşler içinde yanarken, soğuk duvarlar arasında tükenir. Bolaño şiirin bütün acılarını yaşamış, düz yazıya geçse de hâlâ unutamamış, aslında şiiri bırakan şairler de şiiri unutamaz. Çünkü şiir sonsuz düşler yatağıdır. Bu yüzden gökyüzüne yazılı binlerce mısra geçer bulutlardan. Son öykü, şair ve yazar 'Enrique Lihn'le Buluşma'; bu öyküyü okurken artık emin oldum, Bolaño Katil Orospular'ı yazarken yakında öleceğini seziyordu. Ölüm, boy ölçüşemez seninle hiçbir şey, tutkulu bir âşık gibi alırsın. Geriye duvarları yıkan yazılar kalır. Bolaño, uçtaki sıra dışı insanları anlatırken çok doğal, öyküleri güzelleştiren abartısızlık, şaşırtıcı merak uyandırıcı ve hiçbir fazlalık yok.

Devamını görmek için bkz.

Elif Tanrıyar, “Latin Amerika’nın içli sesi”, Sabah, 30 Mart 2010

Elif Tanrıyar, dünya edebiyatının yeni yükselen değeri Şilili yazar Roberto Bolaño’yu kesfetmek için Katil Orospular kitabının ideal bir baslangıç noktası olduğunu söylüyor.

Roberto Bolaño, kıymeti ölümünden sonra anlaşılan yazarların ilki değil ve sonuncusu da olmayacak kuşkuşuz. Ama bugünlerde tüm dünyada öylesine bir Bolaño rüzgârı esiyor ki dikkatleri çekmeyecek gibi de değil! Edebiyatta yaşanan bu Bolaño kasırgası önce Latin dünyasını ve çok geçmeden de tüm dünyayı vurdu. Ve her geçen gün de artıyor. Roberto Bolaño aslında edebiyata ilk şair olarak adım atmış. Ancak şair olarak istediği başarıyı gösterememiş ve galiba yazdıklarını kendisine bile pek beğendirememiş! Evlendikten sonra para sıkıntısı baş gösterince düz yazıya geçmeye karar vermiş ve ilk romanlarının basıldığı 40’lı yaşlarından itibaren şansı dönmüs. Onun en önemli iki romanından biri olarak gösterilen Vahşi Hafiyeler ile Latin Amerika’nın Nobel’i olarak görülen Venezüella, Romulo Gallegos Ödülü’nü kazanmış. Eh bütün bunlar ona bir şöhret kazandırmış elbette ama mizacı üstünde pek bir değişiklik yaratmamış anlaşılan çünkü o dönem edebiyat çevrelerinde biraz saldırgan ve kural dışı tavırlarıyla tanınmıs. Tıpkı öykülerindeki kahramanları gibi hep biraz ayrıksı, fazlasıyla özgür ve sıra dışı olmuş. Ancak ona bugünkü asıl söhretini kazandıran kitap, ölümünden bir yıl sonra 2004 yılında basılan 2666 olmuş (meraklısına not, 2666 maalesef Metis’in yayın planında bulunmuyor!). Bolano’nun sırrı, melankolik dilinde ve post modernistlerin bile hızla demodeleştiği günümüz edebiyat dünyasında, ayakları hâlâ yere basan, hayatın içinden kopup gelen yazım tarzında saklı. Latin Amerika denilince akla büyülü gerçekçilik gelir, Bolaño ise tam tersine aşırı gerçekçilik akımını savunan ve insanın suratına çarpan sıkı bir gerçekçilikle yazan bir yazar olmuş her zaman.

Emine Bora tasarımı, müthiş güzel kapağıyla da dikkat çeken Katil Orospular da yine yazarın diğer eserlerinde olduğu gibi onun yaşamından ve politik geçmişinden izler taşıyor. Kitapta yer alan toplam 13 öykünün hepsi de mistik ve melankolik bir iklime sahip. Kendi hayatıyla benzer paralellikte Meksika, Barselona ve Paris’te geçen öyküler, son derece sade bir üslup ve yalın bir dille yazılmış. Bolaño’nun asıl ustalığı ise sıradan dünyaların sıradan insanlarının içinde saklı duran gizli ruhu bulup çıkarmasında yatıyor. Neredeyse kıpırtısız bir atmosferle açılış yapan kimi hikâyeler her an bir tekinsizliğin baş göstereceği saklı bir duyguyla gittikçe tırmanan bir gerilim yaratırken, kimileri de akla hayale gelmeyecek sefalet ve şiddet dolu dünyaları anlatarak gerçeğin en çiğ halini tokat gibi çarpıyor. Yabancı ülkelerdeki sürgün yaşamı ve diğer sürgünlerle olan ilişkiler, hep bir kaçaklık hissi, yollardaki özgürlük duygusu, şiddet ve sefaletin yanı sıra tarihin unutulan melankolik şairleri, filmler, resimler, şarkılar ve sanat da hemen her öyküde en çok yinelenen ortak konuları oluştururken; bir anda mizah yüklü bir çağdaş hayalet öyküsü ya da büyülü bir futbolcu hikâyesiyle de beklenmedik bir şekilde karşılaşabiliyoruz. Bolaño, neredeyse sihirli bir şekilde hiç tatmadığınız iguana etinin lezzetini duyumsatmayı da hiç dinlemediğiniz yerel bir sarkının tınılarını hissetmenizi de başarıyor. Dilinin sadeliğinden bahsetmiştik ama kimi öykülerde kurgu sizi çok zorlayabiliyor. Gerçeklerle kâbusların birbirine karıştığı ortamlar zihninizi yorarken, anlatılmak isteneni çoğu zaman gözlerinizle değil de hislerinizle kavrıyorsunuz. Merak duygusu ise hep sürüyor, ancak çoğu zaman ucu açık biten öyküler bulmacayı çözmenize asla izin vermiyor. Ve o merak hissiyle birleşen öykülerden kopup gelen kimi resimler, okuduktan çok sonra da öyküleri tekrar tekrar hatırlamanıza neden oluyor. Bir söyleşisinde edebiyatı ‘orospu’ olarak tanımlayan ama ölene dek de ona sadık kalan Bolaño, ölümünden sonra keşfedilen yeni eserlerinin de gün yüzüne çıkmasıyla belli ki uzun süre daha yeni gözde olmayı sürdürecek ve büyük ihtimalle gelecekte büyük ustaların arasında yer alacak.

Devamını görmek için bkz.

Zeynep Heyzen Ateş, “Güzel kelimelerin ve mistik gerçekçiliğin adamı”, Radikal Kitap Eki, 19 Şubat 2010

Bir yazar, yazarların ülkeleri dilleridir demişti. Kulağa demagojik geliyor ama ona katılıyorum.” Böyle diyordu kendinizi Güney Amerikalı mı yoksa İspanyol olarak mı görüyorsunuz sorusundan sıkılan Roberto Bolano 1999 yılında aldığı Romulo Gallegos Prize’ın ödül töreninde. Venezuela hükümeti tarafından yılın en iyi İspanyolca romanına verilen bu ödülü Vahşi Hafiyeler romanıyla kazanmıştı ve kariyerinin belki de zirvesindeydi. Bundan yaklaşık on yıl sonra 2666’nın İngilizce çevirisi akla hayale sığmayacak bir başarı elde edecek ama ne yazık ki yazar o günleri göremeyecekti.

Latin Amerikalı iki şairin yirmi yıla yayılan hikâyesini anlatan Vahşi Hafiyeler, Bolano’yu edebiyatın meşhur isimleri arasına kattı, Güney Amerika’nın en önemli yazarlarından birine dönüştürdü. Marquez ve Ariel Dorfman gibi yazarların onu ‘yaratıcı’ ve ‘yetenekli’ gibi ciddi iltifatlar olarak değerlendirilmesi gereken sıfatlarla nitelemelerine yol açtı. O dönemde kendisi ne ün ne de ekonomik değer olarak bu iki ismin yakınından bile geçmiyordu ama önünün açık olduğu kesinleşmişti.

Bu yazıya Pessoa’nın sözüyle başlamamın en önemli nedeni, Roberto Bolano’nun en sık karşılaştığı “Nerelisiniz, kendinizi nereli olarak görüyorsunuz?” sorusunun yanıtının Bolano’nun edebiyatında önemli bir rol oynaması. 1953 yılında Şili’de doğan ama yirmi yıldan uzun süre İspanya’da yaşayan –ve orada ölen– aradaki süreyiyse Meksika’da geçiren Bolano’nun kitaplarında dekordan içeriğe bu ülkelerin izlerini tek tek sürmek mümkün. Yazarın yanıtına gelince: Bilindiği kadarıyla tek bir kez, son röportajında, Playboy’a “Ben Güney Amerikalıyım” demişliği var; onun dışında hep “benim ülkem İspanyolca” yanıtını veriyor. Hayatı da buna uygun geçiyor zaten.

Terörist olarak Bolano

Boksörlük yapan bir kamyon şoförüyle bir öğretmenin Santiago’da doğan oğlu, Bolano, disleksik olduğu için zorlu bir okul hayatı geçirmiş. Bu dönemle ilgili fazla bir şey bilmiyoruz, Bolano hakkında bildiklerimiz, ailesinin 1968’de Meksika’ya taşınmasıyla başlıyor. Bu dönemde Bolano sol görüşlü, sağ duyulu siyasi bir aktivist ve gazeteciye dönüşüyor. Bolano’nun hayatındaki en önemli olaylardan biriyse pek çok kitabında öyle ya da böyle izlerini görebileceğimiz Şili’ye dönüş. Allende’yi desteklemesi, Pinochet’nin darbesi ve Bolano’nun ‘terorist’ damgası yiyerek tutuklanıp sekiz gün hapis yatması. Şansa, gardiyanlardan ikisi eski okul arkadaşı çıkınca hapisten çıkmayı başarıyor. (Bu olay Dans Kartı hikâyesinde anlatılır, şöyle yazar Bolano: “Ne öldürüldüm, ne işkence gördüm ama saatler boyunca diğerlerine yapılan işkencelerin sesini duyardım.”) Şili’den ayrılan yazar sonraki yılları serserilik yaparak ve ülkeden ülkeye dolaşarak geçiriyor. Farabunda Marti Özgürlük Cephesi’nden gerillalar ve El Salvadorlu şair Roque Dalton’la birlikte bir süre El Salvador’da yaşadıktan sonra Meksika’ya geri dönüyor. Bohem bir şair olarak geçen günlerin ardından soluğu İspanya’da (Barselona) alıyor.

Evlenip küçük bir Katalan sahil kasabasına taşınan Bolano’nun sonraki yılları çöpçülük ve garsonluk gibi işlerle geçiyor. Aslında kırklı yaşlarında şiiri bırakana kadar Bolano’nun yazdıklarından bir gelir elde ettiği veya edebi açıdan dikkat çeken metinler ürettiği söylenemez. Bolano’nun Bolano olması, kullandığı biçim, dil ve içeriğinin ifade şeklindeki orijinal hava, şairliğine bağlansa da kendisi aslında iyi bir şair değil. Oğlu doğduğunda, ailesine bakmak zorunda olduğu için kendisine para kazandıracağını bildiği düz yazıya geçtiğini söyleyen Bolano’nun doğru karar verdiği kısa sürede ortaya çıkıyor.

Ardından gelen süreçte birbiri üstüne dikkat çekici romanlarla karşılaşıyoruz: Vahşi Hafiyeler, Uzak Yıldız, Katil Orospular, 2666.

2003’teki ölümüne gelince... Bu konuda pek çok dedikodu olsa da tümünü bir tarafa bırakıp karaciğer yetmezliğinden öldüğünü belirtmekle yetineceğim. Edebiyatla az çok ilgilenen herkesin bildiği üzere 2666, 2008 yılında İngilizceye çevrildiğinde büyük yankı uyandırdı ve yazar, ölümünden sonra ABD’nin prestijli ödüllerinden National Book Critics Award’a layık bulundu. (Posthumous kelimesini Romalı gladyatörlerin adına benzettiğini söyleyen bir yazar için ironik bir durum.)

Roberto Bolano, Güney Amerika’nın artık ütopyalara inanmadığı, cennetin cehenneme döndüğü bir dönemde ortaya çıkmıştı –bu dehşet hissini ve kaçma arzusunu başta 2666 olmak üzere bütün eserlerinde görmek mümkün– ama Güney Amerikan edebiyatında farklı bir sayfa açılmasını sağladı, ‘zor okunan’ kitapları yeniden listelere, insanların kütüphanelerine soktu. (2666 en zor okunan kitaplardan biri seçildiği halde sabah programları dahil her yerdeydi.) Şair misiniz, romancı mı sorusuna “şiir yüzümü daha az kızartıyor” yanıtını veren Bolano güzel kelimelerin ve mistik gerçekçiliğin adamıydı. Keşke yaşarken de ilerde elde edeceği tanınmışlığın ve kabullenilmişliğin tadını çıkarabilseydi.

Rüyaya veya kâbusa dönüşen bir anlatım

Vahşi Hafiyeler ve 2666 gibi romanlarıyla –ve romanlarının uzun olmasıyla– meşhur olan Bolano’nun kısa öykülerini bir araya getiren Katil Orospular adından da anlaşılacağı üzere provokatif bir kitap. Yazarın kendisinin de saldırgan bir tavır sergilemekten ne kadar hoşlandığı düşünülecek olursa ne bu isim ne de içeriğin sertliği okuyucuyu şaşırtmalı. Kitapta on üç öykü var. Bolano on üç sayısını bilinçli olarak, batıl inançlı olmadığını göstermek için seçmiştir büyük ihtimalle.

Hikâyelerin çoğunun otobiyografik bir havası var. Gerçeğe sadakat konusunda fazla katı davranılmadığı sürece anlatılanların ana hatlarının yazarın biyografisiyle denklikler taşıdığını söylemek mümkün. (Bu detaya geri döneceğim.) Görüşleri ve hüznüyse bütün sayfalara sinmiş durumda. “Tuhaftır ama öyle, Mauricio Silva, namı diğer Göz, korkak yaftası yapıştırılmak pahasına her zaman şiddetten kaçmayı denedi; ama şiddetten gerçek şiddetten kaçılamaz, en azından 1950’lerde Latin Amerika’da doğan, Salvador Allende öldüğünde yirmili yaşlarını süren bizler kaçamayız.”
(Evet, biliyorum, Neruda’nın gölgesinde duran bir cümle gibi görünüyor ama belki de bu yüzden güzel. Bolano diğer yazarlardan etkilendiğini asla saklamayan ve bu tür yorumlardan gocunmayan bir yazardı zaten.) Bolano’nun en meşhur öyküsü olan Dans Notları da bu görüşü, şiddetin Güney Amerika’sını doğrulamak istercesine sergileniyor Katil Orospular’da. Sürgün, baskı ve işkence. Rüyaya veya kâbusa dönüşen bir anlatım.

Bir yazarın kalitesi, diğer gerekçelerin yanı sıra yazdığı eserin zihni ne kadar kışkırttığıyla da değerlendirilebilir. Bolano’nun eserlerinde bu kışkırtıcılığın her türüne rastlamak mümkün. Bulmaca üstüne bulmaca. Ama Katil Orospular gibi bir yapıtta bu bulmacalar arasında belki de en önemlisi yazarın sesiyle ilgili doğru kararı vermek. Bu noktada cesur davranıp İspanyolca edebiyatı ikiye ayıracağım. İlk gruptaki yazarların çoğunlukla belirgin bir sosyal, siyasi ve ahlaki görüşleri var ve romanlarının/ hikâyelerinin/ şiirlerinin içerikleri, biçimleri, kullandıkları jargon ayrı olsa da bu görüşlerin izini sürmek her daim mümkün. Kim Molina; kim Galeano. İkinci grup yazardaysa, yazarın sesi ağırlıklı. Hikâyenin kahramanı kim olursa olsun, asıl kahraman onlar. Örneğin Goytisolo ve Migual Ostiz.

Bolano da ilk bakışta bu ikinci gruba giriyormuş gibi görünüyor, oysa onunki bir tür ayna oyunu. Size tuzak kurup kurmadığını asla tam olarak çözemiyorsunuz. Anlattığı gerçeklik aslında sahte; öykü mü yazarı gizleyen bir perde yoksa yazar mı öyküyü uykuyla uyanıklık arasındaki belirsizliğe taşımak için kullanılan bir öğe asla emin olamıyorsunuz. Saklanan kişi yazar mı, yoksa gerçek anlatılan karakteri saklamak için mi kullanılıyor? Belirli bir yanıtım olduğu için yazmıyorum bunları, Bolano’yu ne kadar okursam, Bolano üzerine yazılanları ne kadar okursam yanıtın benden o kadar uzaklaştığını söylemek için yazıyorum. İyi de otobiyografik öğelerin kurgu olduğunu bilmek, gerçeğin gerçek olana gerçek dışı bir boyut kazandırmak için kullanıldığını söylemek bize ne kazandırıyor? Fazla bir şey olduğu söylenemez, belki vasatın üzerinde bir başlangıç noktası ama yolun nereye gittiği hâlâ belirsiz. Niyetim akademisyenlerin yapmaktan hoşlandıkları üzere Bolano’nun yapıtını bir satranç tahtası olarak görmenizi sağlamak değil. Öylesi çok yorucu olurdu ve iyi edebiyat eseri (yorsa da) yorucu değildir, ama Bolano’daki kurnazlıklara biraz olsun dikkat etmenizi sağlamak.

Katil Orospular, Roberto Bolano’ya başlamak için harika bir kitap. Ya da Bolano’yu bitirmek için harika bir kitap. 2666 gibi ağır örneklerle kıyaslandığında ‘sudan’ bile denebilir. Bir keresinde öykü kitaplarını değerlendirirken öykülerin bütünlüğüne, birbirleriyle ilişkilerine de bakmak gerektiğini okumuştum. Bu kitapta illa bir kusur arayacak olsam kesinlikle öyküler arasındaki dengesizlik olurdu ama akademik anlamda başarılı görünmek adına bu tür boşluklar aramayacağım. Bolano’nunkiler lezzetli öyküler, okuyucuyla baş başa bırakılmayı hak ediyorlar. Yakında 2666’ya da kavuşmamız dileğiyle.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.