Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-745-6
13x19.5 cm, 624 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 15,00 TL
İndirim oranı: %25
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sırtımdaki Ev
Özgün adı: Das hause auf meinen schultern
Çeviri: Çağlar Tanyeri
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Yeşim Tükel Kılıç
Kapak Resmi: Edward Hopper
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2009

Geçip giden zamanı nasıl anlamalı? Dieter Forte kitabının bir yerinde şunu söylüyor: "Zaman hiçliğin içinden çıkagelen ve akan zamana dönüşen hikâyelerin tekrar tekrar anlatılmasından başka bir şey değildi. Zira zaman hikâyelerde vardı yalnızca, hikâyeler yoksa zaman da yoktu, geride sadece ölümün sonsuzluğu kalıyordu, zamanı yaratan hikâyelerin ta kendisiydi..."

Sırtımdaki Ev, bir nehir roman: Altüst olan bir Avrupa'da, İtalyan ve Polonya kökenli iki ailenin birbiri ardından gelen kuşaklarının serüvenini anlatıyor. Kökler, göçler, sürgünler, gelenek ve inançlar, sınırlar, mücadeleler ve çatışmalar, ama aynı zamanda bağlılıklar ve ittifaklar. Bireylerin bir yıldız misali kayıp giden hikâyeleriyle tarihin akıp giden hareketi iç içe. Kaderleri bu tarih tarafından belirlenen madenci ve dokumacıların uzun soluklu, şiirsel, yer yer trajikomik hikâyelerini okuyor; iki dünya savaşının onulmaz acılarıyla yoğrulan, faşizmin yükselişine ve iktidarına tanıklık eden, sonra da savaşın hunharlığında kıyasıya bir ölüm kalım mücadelesi veren son kuşağı dinliyoruz.

İlk kez yayımlandığı 90'lı yıllarda Almanya'da hararetli siyasi ve edebi tartışmalar yaratan ve günümüzde yirminci yüzyıl Alman edebiyatının başyapıtlarından biri sayılan bu üçlemeyi tek bir cilt halinde sunuyoruz. Büyük tarihsel romanlar geleneğini anımsatan bu yapıtı zevkle okuyacağınızı düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Desen
Ekinoks
Anılarda Kalanlar
Çevirmenin Gözünden
OKUMA PARÇASI

I. Vakayiname ve Anlatı’dan, s. 15-18.

1

Luoyang'dan Changang'a, Lou Zhou ve Dunhuang üzerinden Lop Nor'a, Takla Makan Çölü'nün çevresinden dolanarak Karaşar, Kotan ve Kaşgar'a, Pamir Yaylası üzerinden Taşkent, Semerkant, Hamadan ve Palmyra'ya, oradan da Antiochiea Limanı'na; yabancı diyarların İmparatoriçe Lei Zu'nun kadim hikâyeleriyle yüklü uzun kervanları; Sarı Nehir'in kestiği ovaya kurulmuş bahçelerinde bir yılanın saldırısına uğrayınca çareyi dut ağaçlarından birine, yapraklarının üstünde küçük çirkin tırtılların gezindiği ve bu tırtılların kendi ördükleri incecik lifler sayesinde sert kozalar haline geldiği, çok geçmeden bu kozaların da dönüşüme uğrayıp narin kelebekler doğurduğu dut ağaçlarından birine tırmanmakta bulan Lei Zu; Doğu'nun yüce İmparatorunun kadim hikâyesiyle yüklü kervanlar; bütün zamane elçilerinin ürküntüyle karışık bir hürmet duygusuyla anlata anlata bitiremedikleri, paha biçilmez ipek kaftanlar kuşanan, dut ağacının ve ipekböceğinin sırrını ülke sınırlarının dışına çıkarmayı yasaklayıp bunu ölümle cezalandıran, yasağa aldırış etmeyenlerin kellelerini uzun sırıkların ucuna takıp ibret olsun diye payitahtta sergileyen İmparator.

2

Gece de tıpkı su gibi zifiriydi, tıpkı üstünde yassı kanonun kayarcasına gittiği su gibi. Uzun süre beklemişlerdi; aysız sessizliğin inmesini beklemiş, sonra kanoyu bataklığa itmiş ve uzun sırıkların yordamıyla bataklıktan geçen suyollarını aramış, elleriyle yoklayarak suyun hafif akıntısını hissetmiş, kayık ne zaman balçığa saplanıp veya sazlıklara takılıp hareket edemez hale gelse sırıkların yardımıyla ilerlemişlerdi; soğuk gecede, hiçbir işaret vermeyen karanlıkta sessiz sedasız yapılan, ter döktüren bir iş.

Bataklığın pusunda şafak sökmeye yüz tuttu mu kayığı yaş otların içine itip saklıyor, put gibi oturup yollarını açacak bir sonraki geceyi bekliyor, kendi elleriyle yaptıkları bu dar ve uzun kayıkta öylece oturuyorlardı bütün nemi emen ağır, kalın abaların altında, tıpkı toprak tepecikler gibi suskun; yurt edindikleri bu kalasların üstünde öylece oturuyor ve onların yollarını açacak, onları koruyacak gecelerin gelmesini bekliyorlardı.

3

Sicilya güneşinin göz alıcı ışığında, İdrisi'nin yazıp döktüklerine ve İbni Cubair'in huşu içinde kalışına bakılırsa dünyanın en güzel şehri olan Palermo'da; yüksek sarayları, kiliseleri, sinagogları, camileri, hanları, hamamları, dükkânlarıyla, Sarazenlerin, Yahudilerin, Yunanlıların, Bizanslıların, Romalıların her dilde birbirleriyle konuştukları cıvıl cıvıl sokakları ve yeşil bahçeleriyle payitahtta, Avrupa'nın en zengin ve uygar devletinin payitahtında Tebaili ve Atinalı, Korinthoslu ve Bizanslı ipek dokumacıları, Bizans ipek dokumacılığını Arapların dokuma desenleriyle birleştiren ustalar, Normandiya krallarının atölyelerinde oturmuş el birliğiyle nar kırmızısı, içi altın sırmayla doldurulmuş atlas ipekten uzun kraliyet pelerinini ve onun üstündeki deseni, Sarazenlerin devesiyle sarmaş dolaş olmuş Normandiya aslanını yaratıyor ve ağırbaşlı eski Arapçanın kûfi harfleriyle "Bahtiyar kent Palermo'da Hicri 528, Miladi 1133'de" bu kraliyet pelerinini dokuduklarını kayda geçiyorlardı; İmparator II. Frederik'in, namı diğer Stupor Mundi'nin, yani dünyayı şaşkına çeviren kralın kraliyet peleriniydi bu, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun kraliyet pelerini.

4

Sarmaş dolaş dallarıyla meşenin, tepenin üzerine sessizce kol kanat germiş bu yıllanmış güçlü ağacın bulunduğu tepede dikilirdi Sakallı adıyla anılan ihtiyar; buraya yılda sadece bir kez çıkıyor ve vakit gece yarısını bulduğunda olanca gücüyle kollarını iki yana açıyordu. Kapalı gözleriyle uzun süre öylece dikilmeye devam ediyor, sonra ansızın avazı çıktığı kadar bağırmaya başlıyor, kendisinden başka kimsenin anlamadığı kutsal ve koruyucu sözler haykırıyor, böylece Rod ile Rodjanitza'yı lanetliyor, onları kovalayıp bu topraklardan sürüyordu.

Dolunayın ışığında sessiz figürler büyük bir çember yapıp saygı duruşuna geçiyorlardı, çevre köylerden gelen köylüler; ayaklarının dibinde buğday, ballı ekmek ve şıra dolu ahşap fıçılar, canlı tavuk ve kazlarla dolu söğüt dalından sepetler; insanlara tahılın kuruması nimetini bahşeden o iyi yürekli tanrılar Swarog ve oğlu Dazbog'a getirdikleri adaklar. Sakallının bir işareti üzerine sırayla adaklarını çemberin ortasına götürüyor, sonra yeniden sessiz çemberdeki yerlerine dönüp beklemeye koyulurlardı. Sisin eşliğinde şafak sökerken cılız aydınlığın önünde yerlere kadar eğiliyorlardı; sonra Sakallı, Şimşek Tanrısı Perun'un meşeye oyulmuş kaba saba suratını kapıp onu aşağıdaki nehre götürüyor ve sudaki Bereginlere atıyordu, nehir perilerine. Sakallının peşine takılan köylüler de yanlarında getirdikleri uzun sırıkları kayıklarından alıp suda yüzen ahşap oymayı bu sırıklarla nehrin ortasına itekleyerek bağırıyorlardı: "Defol, Perun defol." Böyle bağırıp duruyorlardı, ta ki suda yüzen tahta parçası gözden kaybolana dek.

Rivayete göre her ilkbaharda böyle yapılıyor ve her kuşak bunu bir sonraki kuşağa anlatıyordu.

5

Rivayete göre Fontana Usta sabahın alacasında, doğmakta olan güneşin ince huzmeleriyle Lucca şehrinin daracık sokaklarını taramasına ramak kala, San Martino Katedrali'ne yürüyordu her gün. Beyaz mermer satıhta ipek pelerinini üşüyen bir dilenciyle paylaşan Aziz Martin figürünün önünde eğilerek kısa bir selam veriyor, revak labirentinin önünden geçiyor ve sonra karanlık katedralde uzun bir süre, yanan mumların aydınlattığı Volto Santo'nun karşısında dikiliyordu dalgın dalgın, Lucca şehrinin şu kutsal simgesinin, çok eski zamanlarda kıyıya vurmuş olduğu söylenen ve Lübnan sedirinden yapılma çarmıhın. Kimilerine göre de bu kutsal simge, İmparator II. Frederik'in ölümünden ve 1282 yılı paskalyasının ikinci gününde patlak veren Sicilya Halk Ayaklanması'ndan, Fransızların tiranlığına karşı patlak veren o isyandan sonra özgür Cumhuriyet Lucca'ya yerleşmek üzere Palermo'yu terk eden dokumacılarla birlikte gelmişti şehre.

Lucca'da, bir Etrüsk şehrinin kalıntıları üstüne kurulmuş bu görmüş geçirmiş şehirde doğan Fontana Usta ipek dokumacısıydı ve Fontanaların desen defterindeki ilk kayıtlar, o zamanlar ipek dokumacılarının dili olan Yunanca yazılmış bu ilk kayıtlar onun elinden çıkmaydı: "Üçüncü dolunayda dut ağaçları budanmalı ve kadınlar ipekböceği yetiştirmeye başlamalı. Her üçüncü ve beşinci iplikten sonra değiştir, sayıyı değiştir, bir daha değiştir ve deseni dışarıda, açık havada biçimlendir, buna brokar denir."

6

Evini bir tepenin üzerine kondurmuştu adam, yaz boyunca tepenin torflu toprağını kazmıştı. Yakındaki kayın ormanından birkaç küçük ağaç kesip gövdeleri toprağa gömmüş ve güçlü, dayanıklı bir zemin elde etmişti. Set inşaatından artmış meşe gövdelerini, kiraladığı bir öküzle kendi arazisine sürükleyip ağır kalasları bir baltayla dört köşe keserek birer dikdörtgen yapmış ve üst üste yığdığı gövdeleri döndüre döndüre iyice sıkıştırmıştı. Boşlukları torfla doldurmuş, köylülerden birinin getirdiği kille yeri sıvayıp iyice üzerine bastırmış, damı samanla örtmüş ve artakalan birkaç tahta parçasından bir kapı çatmıştı. Sonra karısı ve çocuklarıyla buraya taşınıp kış boyunca evin ayakta kalıp kalamayacağını merakla izlemişti. Ev buzu, karı ve ilkyaz fırtınalarını atlattığında keyiflenmişti.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sennur Sezer, "Avrupa Altüst olurken", Radikal Kitap Eki, 1 Ocak 2010

Tarih diye öğrendiğimiz bilgiler yalnızca savaşların, göçlerin, fetihlerin, buluşların ve krallarla şahların adlarını kaydeder. Savaşlarda ölenlerin ve onların yakınlarının duygularını tarih değil destanlar söyler. Bu destanların anlattıkları resmi tarih gibi saygın değildir. Bireylerin insan olduğu dolayısıyla acıları, hakları hanedanların egemenlerin rahatları için yitirdikleri, egemenlerin giyim kuşamlarının ayrıntıları kadar bile hatırlanmaz nedense. Çoğu zaman yasaklandığı için yazıya geçememiş, belleklere emanet edilmiş ve parça parça günümüze kadar gelen masallara, şarkılara sığınmıştır bireysel dramlar. Bir savaşın ne kadar sürdüğü tarihte kayıtlıdır; mesela, Girit Savaşı yirmi yedi yıl. Bunca yıl süren bir savaşın asker yakınları için ne demek olduğunu acemi ama içten bir şiir parçası kavratabilir bize. Ölümden söz etmek istemeyen bir kadının söylediği tek tek bir dize: “Sefer döndü mü, döner mi”

Dieter Forte’nin Sırtımdaki Ev’i de kaynaklarını Avrupa tarihinden (ve yazarın aile geçmişinden) almış bir anlatı. Bu anlatı birbirine benzemez sayılan ulusların bireylerinin doğdukları topraklardan uzakta yan yana geldiğinde birbirlerini nasıl tamamladığını da gösteren bir destan. Kimi zaman inançlarını kimi zaman özgürlüklerini korumak için doğdukları topraklardan başka ülkelere göçtüklerinde yitirdikleri ve kazandıklarının toplamı. Üstelik yazar bu sonucu romanın sonunda belirtecek kadar da cesur:

“Başka dilleri olan farklı ülkelerde değişen zamanın içinden geçerken geleneklerine ve inançlarına sonuna kadar sadık kalmaya, yabancı ülkelerde yabancı olarak haysiyetlerini muhafaza etmeye çalışmış olan Lukaczlar ve Fontanalar: Sadece birkaç yıllığına burada evimdeyim diyebilen yurtsuzlar; asla kök salmamış olanlar, kendini hiçbir yerin, hiçbir şehrin sahibi olarak görmeyenler, o sırada oturdukları evin birkaç sokak ötesine geçememiş olanlar, dilleri ve devletleri aşan, o kadim yurt duygusunu ikame eden tesadüfi soy ilişkileri içinde yaşamış olanlar. Harita üstündeki eski hareketsiz kıtaların arasında her defasında kendini yeniden inşa eden küçük adalar.”

1935 yılında Düsseldorf’ta doğan Dieter Forte’nin uluslararası bir üne kavuşan oyunu, Martin Luther ve Thomas Münzer Ya Da Muhasebenin Başlangıcı (1983) onun tarihsel çelişkileri yakalayıp işleyişinin ya da dünyaya bakış açısının özeti sayılabilir. Pek çok dile çevrilen bu oyunda karşı karşıya getirilen iki önemli dinsel kişilikli Alman şahsiyetten Martin Luther bir din reformcusu, Thomas Müntzer ise dinsel dili köylülerin en iyi anlayacağı dil olduğu için seçen devrimci bir lider olarak anılır. Luther, mücadelesinin sonunda Wittenberg İlahiyat Fakültesi’nin dekanlığına getirildi. Luther’e karşı çıkan ve Köylüler Savaşı sırasında asilerin lideri olan Müntzer ise yenilgiye uğrayınca işkence gördü ve boynu vuruldu. Tarihteki bu tür çelişki ve ilişkileri ıskalamayan Sırtımdaki Ev, üç bölümden oluşuyor: Desen, Ekinoks, Anılarda Kalanlar. Bu bölümler ilk kez 1992, 1995 ve 1998 yıllarında bağımsız romanlar olarak yayımlanmış. Bu romanlar sonra tek ciltte birleşmiş. Türkçe’de 613 sayfa tutan bu üçlemeye, romanı Almanca aslından Türkçeye çeviren Çağlar Tanyeri’nin Çevirmenin Gözünden başlıklı dört sayfalık yorum metni eklenmiş.

Tanrı kömürü yeraltına sakladı

Sırtımdaki Ev, J.L. Borges’in Plan başlıklı dizeleriyle başlıyor. Bir sunu da sayılabilecek bu metinde de bir çelişkinin izleri ve bir gizli alaysılık ağır basıyor. Kitlesel göçleri tarihçilerin maddesel kalıntılarla açıklamaya çalışan ve anlatan tarihçilerle dalga geçen ilk dizeyi, dünyadaki pek çok olayı yönlendiren ‘Persapolis’de bir gülün ağırlığı’ gibi fark bile edilmeyen ayrıntıları sıralayan dizeler izler. Destanın bu girişini izleyen bölüm ‘Vekainame ve Anlatı’dır. İpeğin Çin’den Palermo’ya gelişiyle başlayan bölümde ipek dokumacısı ailenin serüveni her –kıssa da denebilecek– hikâyeciklerde biraz daha etlenerek gelişir. Bu kıssalarda inançları yüzünden ülkeden ülkeye göçerken ipek böceği için gerekli dut ağaçlarının yetiştirebilecekleri iklimi gözetmek de vardır. Göçülen ülkenin ulus ve ad özelliklerini benimsemek de. Ailenin en önemli hazinesi olan desen defterini korumak da. Kraliyet giyiminin özelliği olan ipeğin teknoloji ve keten karşısında yenilişinin ayak sesleri de duyulmaktadır.

Bu ailenin serüveni bir noktada Polonyalı bir ailenin serüveniyle kesişir. Polonyalı aile madencidir. Bu aileden birinin başına gelenler kara mizah özellikleri taşır. Göçük altında kalan Joseph Lukacz, kaza sonrasında geceleri kendi uydurduğu madenci ilahileri söylemeye başlar: “Bahtiyar sonum geldiğinde/ kuyunun kara esvabından soyunacağım usulca,/ solmuş meşini ve avadanlığımı koyacaklar mezarıma./ Uzatacak ilahi adaletin ak esvabını/ uzatacak Tanrı bana.”

Bir gün yüzünü kömür tozuyla karartıp, sakal bırakır. Torununa yaptırttığı yaldız kağıttan taç ve kırmızı perdeden peleriniyle kendini kömür kralı ilan eder. Ve arkadaşları geldiğinde, “Tanrının yeryüzünü tersyüz edeceğini, dikey şeylerin aşağıya, yatay şeylerin de yukarıya döneceğini, kuyunun yeryüzüne doğru yükseleceğini, böylece kor halindeki toprağın kömürün içine sızıp bir yangına neden olacağını ve günlerce sürecek bir cehennem ateşinin patlak vereceği” benzeri kıyamet kehanetlerinde bulunur: Sonra atalarından birinin ona yazdırdığını söylediği bir vahyi yazar. Tanrının kömürü özellikle yeraltına sakladığını, insanların kömürü yeryüzüne çıkarmasının cennetin kaybolmasına yol açtığını, demir ve çeliğin ateş durumuna gelerek insanlığı yakıp kavuracağını açıklayan bu vahiy, yayılması koşuluyla ziyaretçilere verilmektedir. Ama olayları duyan maden yönetimi işe el koyar. Avrupa tarihini izleyen romanda bu vahiy ya da kehanet anımsanmalıdır.

Sırtımdaki Ev, öykücüklerle gelişirken iki ayrı koldan kişilerin bir araya gelmesiyle bir ülkenin yakın tarihine dönüşür. Son bölüm yıkılmış ve işgale uğramış bir ülkede (Almanya’da) ayakta kalmaya çalışan bir ailede çocuk olmak diye de özetlenebilir. Ancak bu dönem gerçekliğin gerçeküstüyle karıştığı bir çağdır. 20 yüzyıldan mağara çağına dönüşün koşulları yaşanır. Kuşkusuz kişisel anı ve acıların izlerinin yer aldığı bu bölümde yaşamanın tek kuralının oluşunun acı alayı da vardır. Bu kural ne bahasına olursa olsun ailesinin ve kendinin karnını doyurabilmektir.

Sırtımdaki Ev’in son bölümü savaşı, açlığı, işgali yaşamış çocuğun o günlerin mekânına yetişkin olarak dönüşüyle noktalanır:

“Anılarda kalan pencere çok daha büyük, zaman çok daha uzun, soğuk ve açlık sürgit bir durumdu. Yolun karşı tarafında durup kapalı pencereye baktı, burası bir zamanlar onun dünyaya açılan penceresiydi. Camların arkasındaki perdeler hareketlendi. Pencere açıldı, koyu renk saçlı bir çocuk dışarıya doğru sarkıp tıpkı bir zamanlar kendisinin de yaptığı gibi kuşkulu bir yüz ifadesiyle ona, yabancıya dikti gözlerini.” Bu cümleler bir başka anlatıcının muştulanışıdır. Artık yeni göçmenlerin yani İtalyan, İspanyol, Portekiz, Türk, Boşnak, Sırp , Yunan, Hırvat, Cezayir, Fas ve Afrika kökenlilerin serüvenini, belki de pencereden bakan o çocuk yazacaktır. Dieter Forte romanını başa dönüp bir ülkeden bir ülkeye kaçak göçlerin başlangıcını yineleyerek, yeni göçmenleri anladığını belirterek bitirir.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, “Avrupa’nın bin yıllık bilinçaltında, yersiz-yurtsuzluğun romanı”, Sabitfikir, Aralık, 2009

Yılın son şahane kitabı, 20. yüzyıl Alman edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Dieter Forte’nin Sırtımdaki Ev’i: Avrupa’nın bin yıllık bilinçaltına bakmak gibi cesur ve çılgınca bir işe soyunduğu, bunun altından kalkabildiği ve en mühimi kahramansız bir roman yaratmayı başardığı için...

Sırtımdaki Ev, iki aile özelinde Avrupa’nın son bin yılına odaklanan bir nehir roman. İtalyan asıllı Fontanalar ile Polonya asıllı Lukaczlar’ın hikâyesinde Avrupa’nın tarihini, değişen gündelik yaşamını ve değişmeyen algıları irdeliyor Dieter Forte. Avrupa’nın bilinçaltındaki temel ayrışmayı bu iki aile özelinde hikayeleştiriyor.

“Lehistan’ın uzak topraklarından gelmişlerdi, Bohemya’dan gelmişlerdi, doğu ülkelerinin uçsuz bucaksızlığından; Maria’lar ve Joseph’ler toprağı işlemiş, onu verimli hale getirmiş, acınası bir ölüm yolunda ölesiye çalışmışlardı. Monotonluk içinde geçip giden, bir sürü hikayenin aslını unutturduğu upuzun bir hayat. Sefalet, zaruret ve açlık ne kadar büyükse, hikayeler de o denli masalsı ve büyüleyiciydi; hayatla iç içe geçen, hayatı ikame eden, insanlardan daha uzun ömürlü olan, insanlar çoktan unutulup gittiğinde bile yaşamaya devam eden hikayeler.” Polonya asıllı Lukaczlar, yani kuşaklar boyu madencilikle uğraşan, yüzü toprağa ve onun altındakilere dönük bu karanlık aile Avrupa’nın köylü ve işçi sınıfını temsil ederler. Avrupa’nın en zarif, en zevkli desenlere sahip ipeklerini dokuyan ve bu ipeklerin ticaretini yapan Fontanalar ise elbette Lukaczlar’dan çok farklıdır. Heyecanlı bir yapıya sahip, havai, anı yaşayan, ehl-i keyf, akışkan ve devrimci ruhlu bu ailenin bireyleri yüzyıllar içinde İtalya’dan Avrupa’nın hemen her yerine dağılmıştır. Ve kader onları bir gün iki gencin evliliği sonucu Lukaczlar’la akraba yapar. “Fontanalar ısrarla akla, mantıksal düşünceye, bilime, devrimci siyasete bağlılık gösteriyor, hayata muziplik ve espri katıyor, günlük işleri ellerinin tersiyle itip onları bir engel olmaktan çıkarıyor, bir sonraki günün derdine düşmüyor, buna karşılık Lukaczlar korku ve bela dolu kasvetli bir kadere, hayra alamet olmayan karanlık güçlere ve olgulara ve hayatın meşakkatine inanıyor, ama öte yandan da çektikleri bu ebedi eziyeti günün birinde muhakkak ödüllendirecek olan Tanrı’nın dünya üstündeki adaletine de sıkı sıkıya bağlı kalmayı ihmal etmiyorlardı.”

Peki bu iki aile, iki köklü ve çok farklı dünya görüşü karşı karşıya gelir, hatta zaman içinde bu karşılaşmadan doğan bireyler ortaya çıkarsa ne olur? Romandaki aileler elbette iletişim kurmakta, akraba olabilmekte çok zorlanıyorlar. Yazarın tam bu noktadan gerçek hayata yaptığı gönderme ise üzerinde yaşadığı toprakların en temel çelişkisinin hiçbir zaman çözülemeyeceğine dair. Bu iki ailenin birleşiminden sonra yazar en çok İkinci Dünya Savaşı’nda soluklanıyor. Yazarın kendi ifadesine göre çocukluğuna denk gelen bu savaşla, bu savaşın ruhunda açtığı yaralarla hesaplaşıyor çünkü. Yersiz yurtsuz, kendi ruhları ve kaderleri dışında hiçbir yerde kök salamayanların, dini çatışmalarla, savaşlarla, zorunlu göçlerle oradan oraya sürüklenenlerin romanı Sırtımdaki Ev. İşte bu nedenledir ki ilk kez yayınlandığı 1990’lı yıllarda siyasi ve edebi tartışmaların da odağı olmuştu.

İnsandan uzun ömürlü, ölümle bile bitmeyen, devam eden bir hikayeler bütünü kurar Forte. Çoğu zaman adları bile aynı olan aile bireyleri doğar, yaşar, ölür, onlar bir yıldız gibi kayıp gitmeye devam ettikçe, tarih kendini yazar. Sırtımdaki Ev’in gerçek kahramanı işte bu sebeple, bir anlamda zamandır. Daha doğrusu hikayelerde var olan zaman.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın anlatıldığı bölümlerde yazar savaş mağdurlarının sesi olur, vatansızlığı, savaşın yol açtığı acıları, çoğu yazar gibi belgeselciliğe kaçmadan hikâyeleştirmeyi başarır. Forte’nin kaleme aldığı, hızlanan, sonra yavaşlayan ve durma noktasına geldiklerinde ise yeniden başlayan insanların hikâyelerinde diller, dinler, sınıflar ve kültürler arası mücadeleleri, bunların romana ustalıkla yansıyan çok katmanlı yüzlerini, döngüsel bir şekilde algılarız. Böylelikle herkesin ve hiç kimsenin yaptığı tarihte, herkese ve hiç kimseye ait olan o büyük hikâyeyi okuruz.

Başta da söylediğim gibi Sırtımdaki Ev, 2009’un gözden kaçırılmaması gereken son şahane kitabı. Yeni yıla okuyarak girmek isteyenlere tavsiye olunur.

Devamını görmek için bkz.

Ali Mert, "Zebra eti yenir mi?", İleri Haber, 19 Eylül 2014

Ren’in kollarından Düssel nehrinin kenarındaki şehir, nam-ı diğer Düsseldorf, İkinci Dünya Savaşı’nda “geri dönüş”ün yaşandığı ve işlerin Almanya’nın aleyhine gittiği günlerde, yüzlerce kez çok yoğun bir şekilde bombalanıyor.

Yerle bir olan şehirde savaşın ve açlığın kol gezdiği o dumanaltı günlerde, ölümün hemen kıyısında trajik manzaralar da oluşuyor. Örneğin, hayvanat bahçesi de bu bombalardan nasibini alıyor ve kimi hayvanlar patlamalarla birlikte parçalanıp ölürken, kimileri ise bahçe alanından çıkıp şehrin çeşitli bölgelerine dağılıyor.

“Kimsenin şimdiye kadar seslerini duymadığı kuşlar, akbabalar, deniztavşancılları, And kondorları şehrin üzerinde pike yapıyordu, yıkıntılar papağanlarla ve çığlık atan maymunlarla dolmuştu, cüce Afrika keçileri ve yaban Asya koyunları şehirde cirit atıyordu, camızlar ve su aygırları sokaklara serilmişti, zebra ve antilop sürüleri şehrin bir yerinden öbürüne koşturup duruyordu.” (*)

İnsan ve hayvan. Av ve avcı. Yaşam ve ölüm... Karşılıklı durup birbirlerine bakıyorlar. Sık sık da yer değiştiriyorlar!

“Mağarasının önünde bir avcı gibi oturan Gustav, kilerdeki sobanın arkasında duran bir tabancayı ortaya çıkarıp antilop avına çıkmıştı. (...) Ailesine et getirmek için ava çıkan bir taş devri avcısı haline gelen Gustav, kendisinden daha aç ve daha ürkmüş bir halde peşinden koşan hayvanlar karşısında kendini korumak zorundaydı. Acaba zebra eti yenir miydi? Kimse tam olarak bilmiyordu bunu. (...) Ve yüce Tanrı dedi ki: İnsanı yaptığım için pişmanım…”

Yenir mi zebra eti sahi? Çocuklarının ve torunlarının toprak yediği günlerde, Gustav yemeyecek, yedirmeyecek de ne edecek?

Hikayenin devamında, evler ve bahçelerle birlikte sığınakların da dağılıp gittiği, toprak tadının geri geldiği günlerde, ülkenin başka bölgelerine göç etmeye çalışıyor aile. Civarda, harabeler arasında elde kazma “define” (yiyecek kırıntılar ya da tabak, çanak gibi kullanılabilecek eşyalar) ararken, kazmayı bir patlayıcı maddeye denk getirip havaya uçanlar var. Aile üyeleri, Almanya’nın başka köşelerine ulaşmayı başarıp Düsseldorf’ta yaşadıklarını anlatmaya başladıklarında, henüz savaşın sıcaklığını ve dehşetini yaşamayanlar, tepelerine bombalar yağmayanlar, şehirde antilop kovalamayanlar, elde kazma “define” aramayanlar, bunun da ötesinde liderlerine/führerlerine bir şekilde inançlarını koruyan o “sıradan” insanlar, önce anlatılanları dinliyor, sonra kulaklarına inanamıyorlar: “Tasavvur etmek bile mümkün değil. Olmaz öyle şey.”

Savaşın, bombardımanın, katliamın dışındakilerin anlaması, anlamlandırması, hatta hayal etmesi pek kolay değil gerçekten de. Zebra eti hiç yenir mi, olacak şey mi yani?..

*

Savaşı, yıkımı, enkazı, enkazda canlı kalanları, yeniden ayağa kalkışı, dirilişi ve tüm bu süreçleri yaşayan insanları anlatan kitaplar, 20. yüzyılın en büyük ve güçlü roman geleneğini oluşturdular. O “tasavvur dahi edilemez” koşulların karakterleriyle, en canlı, çarpıcı ve sahici öyküler önümüze seriliverdi. Sarsıcı toplumsal olguların yanı sıra, “İnsan, insanın kurdudur” sözünü haklı çıkaran bireysel saldırı ve kapışmaların da tanığı olduk. Gerçekte yaşamadıklarımızı, yanından bile geçmediklerimizi, insanın çok farklı hallerini, bütün acısı ve çıplaklığıyla biz de o romanlarda ve kahramanlarda “yaşadık”. Bir anlamda “tasavvur ve tahayyül etmemiz”, yani düşüncemizde ve hayalimizde canlandırabilmemiz mümkün hale geldi…

Tasavvurumuz, farklı pencerelerden/perspektiflerden de gelişti. Farklı gözlerin/birikimlerin uyarıcılığıyla ve duyarlı bakışlarıyla çoğaldı. Çok yaşlı bir yetişkinin, mahallenin delisinin yahut küçük bir çocuğun tanıklığıyla anlatıldığında, daha farklı etkiledi gerçekler bizi. Onların çaresiz ama yine de oyuncu halleri; ölümün kıyısında ama yine de umutlu eylemleri; korku ve endişelerinin farklı gelgitleri sayesinde, yaşananların değişik katmanlarını ve boyutlarını anlayabildik.

İnsana ve hayata dair tüm kat ve katmanlar bombalanırken hem de…

İnsanın savaştaki korkunç halini gördük. En çıplak, en doğal ve vahşi hallerini belki. Sokaklarda, sığınaklarda, kilerlerde, depolarda, avlularda… her şey uçarken havaya, “tehlike” sözcüğünün yetersiz ve hatta “anlamsız” kaldığı günleri. En küçük ve en yüce hallerini birlikte gördük insanın. Temel güdülerine dönebilecek denli ilkelleştiği, en sofistike teknolojiyi yaratabilecek denli yükseldiği hallerini. Bencillik ve dayanışma arasında gidip gelmeleri, has kişilik özelliklerinin gerçeğin terazisinde tartılıvermesini gördük. Hayatta kalabilme güdüsüyle, yaşamını sürdürme zorunluluğuyla çaresizce ve acımasızca eylediklerini. Ve yıkımın insanı bir anda hiçleştirebilen gücünü. Ve yeniden yapımın insanı daha da yüceltebilen gücünü.

Evet, bir toz taneciği kadar küçülmüş, güçsüz ama her şeyden arındığı, geçmişi kalmadığı için geleceğe bakan güçlü ve büyüyebilen/yükselebilen bir yanı da var hâlâ. Ya da savaşın içindeki roman kahramanının dediği gibi; “Hiçbir şeye sahip olmaksızın geleceğe bakmak, hayatı birdenbire yaşanmaya değer ve umut dolu hale de getirebiliyor.”

Yıkım ve diriliş bir arada... şairin dediği gibi, umut insanda hâlâ.

*

Şimdi yine savaş var içinde bulunduğumuz coğrafyada. Kimimiz içinde yaşıyor/hissediyor; kimimizin ise “tasavvur dahi edemediğimiz” denli uzakta olup bitiyor bir şeyler.

Savaşın gerçekliğini bizzat yaşayanlar/hayatta kalmaya çalışanlar bir yana; hemen onun komşuluğunda, günü, tarihi ve coğrafyayı nasıl gördüğüne bağlı olarak, değişik düzeylerde “yaşayanlar” da var. Politik bilince, ideolojik kültürel kuşatmaya, bireysel konformizme, uyarıların gücüne, sosyal duyarlılıklara vb. bağlı olarak aynı gerçeği farklı düzeylerde yaşayan komşular!.. Kimileri içinde, kimileri “tasavvur dahi edemiyor”, etmek istemiyor yine...

Gericiliğin bölgedeki en iri ve de sivri biçimde cisimleşmiş hali (ve gericiliğin ve sömürünün diğer güçleri tarafından semirtilmiş hali) IŞİD’in ölümcül saldırıları altında, yıkımı gerçekten yaşayanlar var. IŞİD saldırılarından tüm bir aile, çoluk çocuk kaçan Şengalli Ezidiler, Türkmenler, Kobane’den gelen Kürtler... İnfaz edilen kardeşlerini geride bırakıp toz toprak içinde, aç biilaç günlerce yollarda yürüyen insanlar; zorlu ve tahammülfersa koşullarda hayatta kalmaya çalışanlar, tasavvurumuzu zorlayanlar var. Bu karanlığın ortasında, her şeye rağmen yaşama sevinciyle dopdolu, ışıltılar saçarak gülen çocuk yüzleri de var.

Savaş coğrafyasında yaşıyoruz/yazıyoruz artık. Savaş koşulları hemen sınırlarımızda ve oradan içeri giriyor.

Yine ne bulabilirlerse yiyecek durumda insanlar. Yine toprakla baş başa çocuklar. Mecbur kaldığında neler yiyebilir/yedirebilir, hayatta kalabilmek için neler yapabilir bu insan kim bilir?

Peki, hâlâ ve bir kez daha, “tasavvur etmek dahi mümkün değil” midir?..


(*) Dieter Forte, Sırtımdaki Ev, s. 375, (Onlarca trajik savaş hikayesini, bir ailenin yaşadıkları ve tanıklıkları çerçevesinde, çok uzak bir geçmişten 1950’lere kadar getirerek anlatan bu esaslı romanı, yazıyı okuyan herkese tavsiye ediyorum.)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.