www.metiskitap
www.metisbooks
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
    
KİTABI / YAZARI BUL
 
  
 
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-910-8
12.5x19.5 cm, 160 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
227 Sayfa, 2010
Gelecek, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Şairin Romanı - Ciltli, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
 
Mutfak
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2013

Mutfak Murathan Mungan'ın yeni oyun kitabı. İstanbul’un Cihangir’e benzeyen bir semtinde, çevre işyerlerine ev yemekleri yapan kadınların işlettiği küçük bir lokantanın mutfağında geçen yirmi sahnelik roman tadında bir oyun. Tek mekânda geçen oyunda ikisi erkek olmak üzere on karakter yer alıyor.

Kitabın kapak tasarımı Pınar Kazma’ya ait.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü’nden, s. 9-12.

Bu oyun, Istanbul'un Kabataş, Fındıklı, Cihangir gibi semtlerinin birinde, çevredeki işyerlerine ev yemekleri yapan küçük bir işletme sayılabilecek mütevazı bir lokantanın mutfağında geçer.

Oyun alanı bu çeşit bir mutfakta bulunması gereken araç gereçle donatılmış ve iyi aydınlatılmıştır. Ortalık tertemiz görünmekte; her yerin özen ve titizlikle elden geçirildiği belli olmaktadır.

Oyun, seyircilerin oturmuş olduğu bölümü, mutfağın açıldığı arka bahçe olarak kabul eder. Bu bahçenin bir yanında, mutfağı arkadaki caddeye bağlayan apartmanlar arasında kestirme yol olarak kullanılan dar bir geçit ve mutfağın bu geçide açıldığı yerde demir parmaklıklı, mandallı bir yarım kapı yer alır. Çöpler buradan dışarı çıkarılır. Oyunda bazı kişiler tarafından kimi zaman kullanılacak olan bu kapı, her açılıp kapanışında hafifçe gıcırdamalı, geçmiş zaman duygusu uyandırmalıdır. Kapının sırasına evle bahçeyi ayıran bir hat olarak saksılar yerleştirilebilir.

Mutfağın bir yanında binanın üst katına çıkan dar bir merdiven; arkada mutfağı lokantanın salonuna bağlayan iki yöne işleyen çift kanatlı bir yarım kapı yer almalıdır. Oyun boyunca zaman zaman iki eli dolu kadınların bu kapıları bir gövde hareketiyle açarak girip çıktıkları görülecektir. Kapının ardında lokanta ile mutfak arasında bir bölme bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu bölmenin diyelim solunda lokantanın tuvaletlerinin, sağında da dolapların bulunduğu varsayılmıştır. Oyunun bazı anlarında tuvalete gidip gelenlerin başları belli belirsiz görünebilir. Sağdaki duvarın arka yüzüne sabitlenmiş bir telefonun zaman zaman sesi duyulacak, konuşanın ileri geri hareketiyle bazen telefonun uzayan kordonu ve konuşanın başı bu yarım kapının üzerinden gözükecektir. Oyun ilerledikçe buradaki telefonun daha çok dışarıdan gelen siparişleri almakta kullanıldığını anlarız. Oyun alanının derinliği ya da genişliğine göre, bu çift kanatlı kapının iki tarafından birinde yapılacak bar tezgâhı benzeri bir açıklıkla, seyircinin kapının arkasındaki bölmeyi daha fazla görmesi sağlanabilir.

Arkada ve önde birbirine dirsek yapan tezgâhlar, ocak, lavabo, fırın, derin dondurucu, çay ocağı, kahve makinesi, blender; duvarlarda raflar; tavan askılarında kepçe, tava, süzgeç asılı durmaktadır. Ortadaki ve sahne önündeki tezgâhlar, oyun içinde yatay ve dikey yerleştirmelere uygunluk gösteren hareket edebilir parçalar olarak tasarlanmalıdır. Böylelikle bazı sahnelerin düzenlenmesinde bir filmde aynı mekânın farklı açılardan görünüşü etkisi yaratılabilir. Seyircilerin bulunduğu yere, arka bahçeye baktığı kabul edilen, tiyatro dilinde "dördüncü duvar" diye tanımlanan boşlukta geniş bir pencere olduğu varsayılır.

Oyun boyunca bu mutfakta gerçek ateşte gerçek yemekler pişirilir, musluklardan gerçek su akar, ocaklarda gerçek buhar tüter. Kadınlar gerçekten terler.

Oyun başlamadan bir–iki dakika önce, Mediha Demirkıran'ın sesinden "Rüzgâr söylüyor şimdi o yerlerde bizim o eski şarkımızı / Vazgeç söyleme artık hatırlatma mazideki aşkımızı" şarkısı salona verilir. Işıklar yandığında ya da oyun başladığında şarkı sahnedeki radyodan kısık olarak duyulmaya devam eder.

Oyun alanının önündeki tezgâhta Servet, ayıkladığı ıspanak ya da semizotu demetini suya tutmaktadır. Kendini iyice işine kaptırmış görünmektedir. Hemen yanı başındaki rafta sesi kısık tutulmuş radyodan duyulan şarkıya alçak sesle eşlik etmektedir.

Geride sırtı seyirciye dönük olarak duran Defne, arkadaki tezgâhta bir şeyler doğramaktadır. Mutfağı lokantanın salonuna bağlayan çift kanatlı yarım kapıda Feryal belirir. Girer, kucağındaki kutuyu bırakır, bir şey unutmuş gibi bir an kalır, sağına soluna bakınır, konuşmadan çıkar.

Defne bir süre sonra ardına döner, seyircinin bulunduğu boşluğa konuşur:

–Bu tür geçişlerde asla ışık değişikliği, müzik yükselmesi ya da herhangi bir efekt vurgusu yapılmaması gerekir.

Seyirciyle aynı uzam, aynı zaman parçası paylaşılmalı, her şey aynı düzlemde gerçekleşmelidir. Seyirciye konuşulması özel olarak belirtilen sahnelerin dışında, bundan sonraki benzeri "tekli konuşmalarda" ne karşıdaki seyirci yok sayılmalı, ne de doğrudan seyirciye seslenilmelidir. Bu durumlarda oyuncu daha çok bir metin okur gibidir.–

DEFNE (Seyirciye değil, boşluğa konuşarak,)– Bu yakınlarda okuduğum bir romanda yazarın bir gözlemi pek hoşuma gitmişti: Kimi kadınların ıspanak, semizotu gibi çamuru bol sebzeleri yıkarken, başlarda tane tane ayıklayıp her yaprağı özenle suya tuttuklarından, sonlara doğru sıkılmaya başlayınca işi çabuk çabuğa getirip son tutamları çöpe attıklarından söz ediyordu. (Duraklar, gülümser.) Servet Abla'nın ıspanağı, semizotunu nasıl ayıklayıp yıkadığını gördüğümde, bu lokanta işinde ona güvenebileceğimi anlamıştım. Her yaprağa sonuna kadar aynı özeni, sabrı gösteren kadınlardandı o. "Tamamdır," dedim. "Bu işte ben de varım kızlar!"
(Kendisi hakkında söylenenleri –durum gereği– duymayan Servet, elindeki son yaprağa da ilkine gösterdiği özeni ve dikkati gösterir. Onları, geniş kevgirin içine, sularını süzmeye bırakırken musluğu kapatıp ellerini kurular. Tezgâhın üzerinden aldığı kol saatini takacakmış gibi davranıp neden sonra yeniden yerine bırakır.)

DEFNE (Boşluğa,)– Servet Abla bu işin içinde olmasaydı, girmeye çekinirdim doğrusu. Onunla uzun yola çıkılabileceğine o gün inanmıştım.

SERVET (Hemen söze girmelidir,)– Şu Selma da nerde kaldı?

DEFNE (Hemen söze girmelidir,)– Tabak çanak eksiği için gönderdiydim.

SERVET– Becerebilmiş midir dersin

DEFNE– Niye beceremesin ki Servet Abla? Elindeki liste belli, alacağı yer belli.

SERVET– Aman ne bileyim, ben pek güvenemedim bu kıza.

DEFNE– Sana kalsa kimseyle iş yapamayacağız.

SERVET– Biliyorsun, başta da gözüm tutmamıştı bu kavruk Kürt güzelini.

DEFNE– Ne alakası var şimdi kızın Kürtlüğünün?

SERVET– Aman siz solcular da kimselere laf söyletmezsiniz!

DEFNE– Solculuğumuz mu kalmış bizim Allah aşkına Servet Abla! İdareten sürdürüyoruz işte.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Müjgân Halis, ''Mutfak'ta Türkiye var'', Sabah Kitap Eki, 15 Şubat 2013

Birçok kadının kendisini en çok ait hissettiği yerdir, mutfak. Gelenekselle gönüllülüğün zorunlu sonucudur bu aidiyet hissi çoğu kez. Belki de erkeğin en az uğradığı yerlerden biri olduğu için, 'kurtarılmış bölge'si olarak görür mutfağı, kadın. Bütün hünerlerini döktüğü yer de orasıdır, hüznünü yaşadığı yerde, elinde bulaşık süngeri köpüklerin arasında şen şakrak şarkılarını söylediği yer de. Murathan Mungan'ın yeni oyun kitabı Mutfak'ı okuduğumda, adını bu yüzden hiç yadırgamadım. Bana öyle gelir ki, en beceriksiz kadının bile mutlaka bir spesiyali vardır. Kitabın kapağını ilk araladığımda karşıma çıkan oyun kahramanlarının çoğunun kadın olması da bu yüzden doğal geldi.

Domates'te yeniden...

Biz kadınlar hayatımızın bir yerinde, zamanı sıfırlayıp her şeye yeniden başlamayı, çizilmiş kaderlerimizi bu defa kendi el yazımızla yazmayı isteriz. Bazılarımız buna cesaret edemez, bazılarımız ise "Battı balık yan gider," diye düşünüp koşarız bu ikinci şansımızın peşinden. Taşrada yaşayan kadınlar için zor olsa da, biz şehirli-okumuş kadınlar için böyle maceralar heyecan verir. Mutfak'ta tam da böyle dört kadın var işte. Hayatını çevirmenlikle kazanan burjuva ailenin eski devrimci kızı Defne, kocasına ve lezbiyen kızına küserek onları yok sayan Servet, reklamcılıktan kurtulmak isteyen Feryal ve hayatını insan hakları mücadelesine adamış avukat Şükran. Şimdiye kadarki yaşamlarından alamadıkları hazzı, açtıkları vejetaryen lokantada açmak için bir araya gelmiş dört kadın. Şükran'ın cümleleriyle anlayalım onları: "Yeni bir başlangıç ümidi işte... Dulduk, hiç evlenmemiştik, yalnızdık, yolun yarısını geçmiştik... Zamanında büyük hayaller kurmuş, okumuş-yazmış, şimdi kendimize yüksek sesle itiraf edemesek de hayatta dikiş tutturamamış kadınlardık. Bir gün bir araya gelmeye karar verdik. Hayatın kadınları tıktığı yerden, mutfaktan başlayacaktık işe."

Ve bu dört kadının küçük burjuva mutsuzluklarına yoldaş olarak aldıkları, mutsuz olmaya dahi hakkı olmayan hayatlardan gelen iki kadın çalışan: Hayatının en derin yarası Maraş Katliamı olan ve kocasını boşadıktan sonra yıllardır aşçılık yapan Gülbahar ve herkesin töreden kaçtığını sandığı ama gerçekte dağda gerillayken silah bırakıp kaçan Selma yani Zekiye. 6-7 Eylül'de İstanbul'u terk eden Rumlardan kalma ve şimdi Servet'in sahibi olduğu evde başlayan lokantanın isim annesi de Selma olacaktır, bir süre sonra: Domates.

Türkiyeli kadın halleri

Bu kadar kadın bir araya gelince, hele de aralarında rekabetin olduğu yaşlar da geride kalmışsa, en güzeli yaşanır ya kadın dostluklarının, Mutfak'ın her satırını okurken bu dostlukların gözünüzde canlanmaması işten bile değil. Tabii kadınlar yan yana gelirse en çok çekiştirilen kim olur? Hayatta en fazla tecrübe ettiği şey, hayal kırıklığı olan kadınlar açısından durumun özeti şudur: "Bir kadının hayatına en az bir alçak herif girmedikçe, o kadın yetişkin biri sayılmaz." Doğru söze ne denir?

Kadınlık hallerinin her türlüsü orijinaldir, ama bu hallerin Türkiyeli versiyonu için onlarca kitap yazıldı yıllarca. Türkiyeli kadın halleri öyledir ki, sen yaşamamışsan bile bir yakının yaşamıştır, olmadı duymuşsundur ya da geçerken şahit olmuşsundur, hiç değil bir gazete sayfasında seni bekliyordur. 20 sahneli Mutfak'ta bunların çoğuyla karşılaşmamak olmazdı elbette. Domates'le aynı sokakta yaşarken, kocasını öldürüp cezaevine giden kadın evden mutfak önlüğünü istemesi, tam da bu topraklara özgüdür.

Maskeler, maskeler...

Defne, Feryal, Şükran, Servet, Gülbahar ve Selma'nın yanı sıra, iki yan karakter daha var Mutfak'ta: Nesrin ve Aynur. Hayattaki duruşlarıyla, söyledikleri sözlerle ve bencillik maskesiyle örttükleri nemelazımcılıklarıyla 'acıların kadını' değil onlar. Ya da öyle görünüyorlar. Onlar, belki hepimizin olmak istediği ama olamadığı için dışladığımız iki kadın. Geleneksel annelik rolünü elinin tersiyle iten Nesrin'le, eski devrimci Defne'nin nefret objesi haline getirdiği annesi olarak tanışıyoruz. Gerçekçi bir kadın Nesrin ve ne yalan söyleyeyim benim bu oyunda en tuttuğum karakter. Bakın neler diyor: "Zavallı kadınlar hayatları boyunca kendilerini birilerine sevdirmek için çırpınıp dururlar. Ana-babalarına, kocalarına, çocuklarına, akrabalarına, konu-komşuya. Kadınlar niye bu haldeler sanıyorsunuz? Oysa dünyadaki en büyük güç, sevilmemeyi göze almaktır. Bir insan ancak o zaman kendisi olur."

Bağımsızlık konusunda da oldukça radikal görüşleri var Nesrin'in, üstelik yukarıda adı geçen bütün kadınlardan daha yaşlı olmasına rağmen, hepsinden de feminist: "Son yıllarda herkes kadın bağımsızlığından söz ediyor... Kalpleriniz, hayalleriniz, ümitleriniz köleleştirilmiş bir kere, bağımsız olsanız ne çıkar?" Ne dersiniz, Nesrin birazcık da olsa haklı değil mi? Ve Aynur... Aralarında seksi en rahat yaşayan ve bunu açıklıkla ifade etmekten çekinmeyen gazeteci Aynur. Üstelik çoğu yakın arkadaşı olan Domates'in patronlarının onu 'ötekileştiren' söylemlerine rağmen, "Erkekleri seviyorum" demekten çekinmeyen harbi bir kadın. Ama mevzu kadınsa, kadınlarsa; her şeyin bir de öteki yüzü vardır ve çok geçmeden Nesrin'in 'bağımsız' tavrının arkasında yatanın çoktan ölmüş 'gay kocası'nın sırları olduğunu, Aynur'un ise bütün erkeklerde onları terk eden babasını aradığını öğreniyoruz. Ve Marika ile yeni kimliğiyle Sabah adını almış transseksüel Şeyhmus. Marika'yla Rumların zoraki göçünün öyküsünü anımsıyoruz, Şeyhmus'la her geçen gün artan nefret suçlarını.

Ne zaman sahnelenir?

Oyunun sonunda yaşanan hem yüzleşme hem bekleyiş hem kaçıştır. Servet, yıllar sonra karşısına çıkan ve ölmek üzere olan lezbiyen kızıyla yüzleşir, Selma hem devletten hem de sırlarını öğrenip başlarını derde sokacağından endişe ettiği kadınlardan kaçar, geriye kalan kadınlar ise kaderlerinin değişmesini umutla beklerler pencerenin ardından. Son sözüm, bir dilek: Mutfak'ı tiyatro sahnesinde izlemek için sabırsızlanıyorum. Umarım tiyatro dünyası en kısa zamanda bu oyunun kıymetini anlar da, okumaktan aldığımız hazzı, gözlerimize, kulaklarımıza, ruhumuza da tattırırız.

Devamını görmek için bkz.

M. Sadık Aslankara, ''Murathan Mungan oyunlarında bir kısa gezinti...'', Cumhuriyet Kitap Eki, 21 Mart 2013

Zengin Mutfağı adlı oyununda Vasıf Öngören, bir zengin konağında gezindiriyordu okurla seyirciyi. Kırk yıl sonra Murathan Mungan ise Mutfak’ta ev içinden kalkarak farklı çıktılarla buluşturuyor bizi.

Apartmanlar arasında kalmış bir evin mutfağıyla salonunda küçük işletme olarak nitelense de sonuçta sanayileşmiş ev yemekleri lokantası açarak çevre işyerlerine seslenmeyi hedeflemiş dört kadının kurduğu bir “mutfak”la tanışıyoruz oyunda… Salt bu olgu bile, ülkemizde yaşanan kırk yıllık değişimi ele vermeye yetiyor kanımca...

Murathan Mungan, öyküleri, şiirleriyle de kendi doruğunu yaratmayı başarmış bir ad. Bu son oyunundan hareketle Türk tiyatrosunda önemli konum sergileyişine bakarak Mungan’ın oyunları arasında bir kısa gezintiye çıkabiliriz o halde…

Mungan’ın oyunlarını da düzenlilik içinde yayımlayan Metis, bunları şöyle sıralıyor: Mahmud ile Yezida (1980 İş-Kültür, sekizinci basım, 2011), Taziye (1982 Dost, yedinci basım, 2012), Geyikler Lanetler (1992, beşinci basım, 2011), Bir Garip Orhan Veli (1993, beşinci basım 2011), Kâğıt Taş Kumaş (2007), Mutfak (2013)...

Bunlardan Bir Garip Orhan Veli, değerli yorumcu Müşfik Kenter’le birlikte tiyatromuzda uzun yıllar sahnede kalan metinlerinden biri oldu geçmişte. Ancak Mungan’ın “Mezopotamya Üçlemesi” olarak nitelediği Mahmud ile Yezida, Taziye, Geyikler Lanetler, farklı bir değer taşıyor yine de. Başlangıcından günümüze ödenekli, özel, amatör topluluklarca sahnelendi, sahnelenmeyi sürdürüyor çünkü.

Ne var ki, Murathan Mungan oyunlarına kaba da olsa göz atabilmek ya da bunları topluca değerlendirebilmek için Kâğıt Taş Kumaş’ı gözden geçirmek gerekiyor bana göre ilkin.

Neden peki? Kâğıt Taş Kumaş, bir yanıyla yazınsal öte yanıyla tiyatral metin olarak ciddi bir estetik dönüştürüm değerine sahip de ondan. Bu nedenle sonraki oyunu kadar önceki oyunları için de bunun ölçü alınarak konuya yaklaşılması gerektiği kanısındayım kendi payıma. O halde gelin Kâğıt Taş Kumaş’tan içeri girerek öncesi, sonrasıyla Murathan Mungan tiyatrosunun biçemsel özelliklerine göz atalım birlikte...

Anlatıyı tiyatrosal büyüyle kanatlandırmak...

Kâğıt Taş Kumaş, “bütüncül oyun” niteliği taşıyan bir gövde metin halinde yapılandırılsa da birbirinin türevi üç kısa oyun ya da üç ayrı bölümce getiriyor önümüze: “Sayfadaki Gibi”, “Taşın Gölgesinde”, “Hazır Giyim”.

Buna göre metnin anlatı halinde okunurluğu veya sahne düzleminde eylemsel olarak izlenilirliği ya da kavramsal temelde görselleştirilirken imgeleme ağırlıklı alımlanırlığı olanaklı... Böylelikle Mungan’ın, çok yönlü bir alımlamaya dayandığı için Kâğıt Taş Kumaş’ı farklı biçemle kuşattığı kestirilebilir pekâlâ.

Özellikle söze gerek duyulmasa da beden dilinin katıldığı kimi sahnelemelerle sunumların dünyadaki yaygınlığa koşut ülkemizde de yükseliş gösterdiği öngörülebilir. Bu kavrayışın çözümlenişinde Ayşın Candan’ın genişletip yeniden kurarak basıma hazırladığı Öncü Tiyatro ve Dijital Çağda Gösterim (Bilgi Üniversitesi, ikinci basım, 2013) adlı yapıtından yararlanılabilir. Yirminci Yüzyılda Öncü Tiyatro (YKY, 1994) başlığıyla ilk okuduğumda üzerinde duramamıştım ama ileride Candan’ın yeni basımlı bu kitabına döneceğim bir sırasını getirip “Kitaplar Adası”nda.

Hemen ilk ağızda görüldüğünce yapıt, bir oyun metnini aşan kült yapı sunuyor. Şiirdir bir yanı bunun belki, söylendir kabul, masal, hikâye de olabilir, sonrasında destan, manifesto. Bu çerçevede metin, uygarlık tarihinin dönüştürülüp stilize edilmiş, soyutlanıp sözcüklere işlenmiş görsel sunumu bağlamında alınabilir doğallıkla. Söylenin, ritüelin, dansın, şiirin, yer değiştiren hikâyenin bir bütüne dönüşerek oyunsallaştığı anlatı dizgesi gibi de sabitlenebilir bu tiyatral edim kavrayışı metinde.

Biz, yapıtta ulaşılan estetik-tiyatral düzeye, yakalanan anlatı boyutuna bakarak, çokseslilikle örülü bu tiyatro kavrayışını bütün bir yaşama yayılmış halde algılayabiliriz Mungan metninde. Buradaki bireşimin ışığında onun tiyatro yazarlığını bir bütünselliğe bağlı gözden geçirmek hem zorunlu hem de kolay yol öyleyse.

Bir önemli yan da, metnin alımlanışında okurun yaşadığı birikimsel dönüşüm. Bu açıdan yazınımızda gösterilebilecek az sayıdaki örnekçelerden biri olarak alınabilir Kâğıt Taş Kumaş. Nitekim bu olgu, şöyle bir gerçekligin önüne getiriyor okuru:

“Ham gerçek herkesçe bilinir.” “Ama her seferinde yeniden söylenir.” “Hemen her şey Antik Yunan’da söylenmiştir aslında. Gerisi tekrardır.” “Geriye birkaç şey kalmışsa eğer, onları da Shakespeare söylemiştir zaten.” “Bugün artık her şey yalnızca tekrarın bilgisidir.” (66)

Antik Yunan’dan modern çağların bütün tiyatro yönsemelerine uzanan yelpazede, bu arada tüm Doğu’yla Batı’yı kuşanan bir olgu-kurgu, bir oyun-dans, bir ışık-ses, bir yanılsama-gerçeklik temelinde plastik somutlama getiriyor böylece Mungan. Özellikle genç öykücülerle yazar adaylarının bu metni okuyup alımlamak kadar, işlik metni olarak değerlendirip üzerinde gidip gelmelerinde, bunu işleyim gereci yapmalarında sayılamayacak yarar var bana göre.

Murathan Mungan’dan görsellik, kavramsallık

Murathan Mungan oyunlarının iki önemli ana damarından biri görsellik, öteki kavramsallık olarak alınabilir. Kuşkusuz iki terim, çelişik, zıt bir kavram çifti. Çünkü görsellik bir tür kavramsallıktan kaçışı, kopuşu, hiç değilse uzak durmayı dillendiriyor, imgelerle sarmalanmaya yatkınlığı ele veriyor… Oysa kavramsallık tüm ağırlığını sözcüklere yüklüyor denebilir. Gerçekten kavramsallık dilde içkinleşip derinlik kazanırken görsellik imgelemle derinleşip uçarılığa kapı aralıyor daha çok.

İşte Mungan, bu zıt kavramlara tutkunluk gösterirken şair, yazar olarak kendi tiyatro kavrayışına dayalı özgün bir tragedyayı da örüntülüyor yapıtlarında. Çünkü o, görselleştirdiğini kavramsallaştırmak, kavramsallaştırdığını görselleştirmek için çabalıyor ilginç bir yolla kurduğu bu bireşimde. Bu yolda ilerleyip buna ulaşmanın taşlarını döşüyor sürekli.

Böyle olunca sözcükler, adeta zorunluluğun imlerine dönüşüyor Mungan tiyatrosunda ya da tragedyanın beklenen kıvılcımı için replik olup çıkıyor. Bu anlamda, ancak birer olgunlaşmış meyve konumuna ulaştığında dalından koparılabilir herhalde sözcükler. Ötesinde sahne mimin, dansın, koreografinin, sesle ışığın bir bütün halinde görselliğin kaynağından beslenen yansılama adımları oluyor. Bu durumu Mahmud ile Yezida, Taziye, Geyikler Lanetler’de açıktan açığa gözlemek olası.

“Mezopotamya Üçlemesi”, zaten “yasın tiyatrosu, acının taziyesi” olarak da ifade edilebilir bu nedenle. Nitekim bunlarda öne çıkan toplumsal, bireysel yaşamın tragedik oluntularına yönelik görsellik, kavramsallık boyunduruğunda gözlenen güdüleyici olgu, aslında “ritüel”. Ne var ki bunu çok geniş anlam öbeği çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Nitekim yazarın ritüele yaklaşımı tarih öncesinden ilkçağlara, ortaçağdan modernizme, günümüze dek gelirken bütün bu çağların kendine özgü ritüelleri de önümüze seriliyor kaçınılmaz biçimde.

Bunun biçemsel destekleyicileri olarak oyun içinde oyun, mask, mim, ışık gölge, ilkel canlandırma, ateş, renk, dans vb. öğeler örneklenebilir. Anlatılanın biçemsel durağanlığını, içerikteki devingen iç dinamikle ortadan kaldıran Mungan, üçlemedeki her oyununu görsel şölene dönüştürmeyi başarıyor ustalıkla...

1980’lerden 90’lara uzanan süreçte verimlediği üçlemenin her birinde Mungan’ın öykücülüğüyle şairliğinden taşıdığı işçiliğin de izleri sürülebilir ayrıca. Yine de bu ilk dönem oyunlar demetinde eksiltinin birebir yapıldığı düşünmek doğru olmaz sanıyorum. Ancak çoğulcu bir yaklaşımla yine de bize özgü tragedya serimlemesi olarak alınmalı üçlemenin oyunları.

Böylelikle zengin görselliğe dayalı zemin üzerinde, dramatik kurgulamayla perçinlenen bu açık biçimli tiyatro ile derin bir kavramsallaştırmanın önünü açmış oluyor yazar.

Kanatlanarak uçmak, uçarken tutunmak...

Mutfak, “[h]ayatın kadınları tıktığı yerden, (yani, işe,) mutfaktan başlaya(n)” (20) dört kadının, yerel sebzelerle baharatla yapacakları ev yemekleri lokantası işletmek üzere kurdukları işyeri odağında bize yalnız onları değil, çevrelerindeki öteki kadınları da gösteren içten, sıcak bir oyun...

“İstanbul’a ağıt” gibi de alınabilir ayrıca yapıt. Ancak ağıtın ağdalı, bizi melodramın keskin sokaklarında gezindiren yanık hava yansıtmadığı da söylenmeli. Hayata, “bir yerinden yeniden başlamak ist(eyen)” (35) bu kadınları oyunun ilk yarısında, lokantanın açılışı hazırlığında, ikinci bölümde ise yaşadıkları düş kırıklıklarıyla izliyoruz.

Oyun bittiğinde, yakından tanıma olanağı bulduğumuz kadınlarıyla mutfak penceresinin aslında bize kapalı gibi görünen herhangi bir ev penceresi olabileceğini de seziyoruz birdenbire. Böylelikle Mungan’ın, aslında kanatlanıp uçtuğu, ama bu arada sahneye konarken deneyciliğiyle tutunup tiyatro sanatını yücelten konum sergilediği söylenebilir kanımca.

Oyun okuma alışkanlığı olmayan bir toplumuz. Ne ki Mutfak bir roman gibi de okunabilir, ötesinde film ya da TV dizisi gibi de izlenebilir. Okumalarınıza bir Murathan Mungan metni ekleyebilirsiniz öyleyse. Çünkü Mungan metinleri, sözcük çeşidi, zenginliğiyle, tümcelerden yansıyan eksiltili tokluğuyla, soyutlayım yaklaşımıyla, artalan sıkılığıyla bütün bunların ortaya çıkardığı dönüştürüm örnekleriyle dikkati çekiyor. Hele yenice öykü, roman yazmaya koyulmuş gençlerle kendilerini geliştirmek isten yazarların özellikle karakter yaratmak konusunda gönüllerince yararlanabileceği bir metin-oyun, onun bu yöndeki verimleri. Nitekim sözünü zenginleştiren, çağıltılı imge ormanlarına koşturan bir şair yüreğinin de güm güm attığını duyabiliyoruz oyunu okurken.

Bütün kadınların okuması gereken bir oyun aynı zamanda Mutfak. Kaldı ki tıpkı Vala Thorsdottır’dan Ayşe Üner’in çevirip Yeşim Koçak’ın yönettiği İBB Şehir Tiyatroları yapımı Mutfak Söyleşileri gibi bir “kadın oyunu” bağlamında da alınabilir yapıt. Zaten Mungan oyunlarında kadınlar ağır, vakur duruşları, binlerce yıllık geçmişlerinden süzdükleri kökleriyle hep ayrı, farklı yer tutmaz mı? Ancak erkek dünyasına bu kadınların gözüyle bakıldığında, ne yalan söylemeli, bu dünyaya da dalıveriyorsunuz bir çalım.

İşte size cince kaleme alınmış, kıpır kıpır ışıltılar yayan bir metin. Salt oyun izlemeyi sevenlere ya da Anadolu’nun bir ücrasında bunalanlara tiyatro görselliği yaşatacak nitelikte üstelik.

Devamını görmek için bkz.

Sevda Şahin, ''Hayatın kardeş ettiği kızlar'', Evrensel, 7 Mart 2013

Murathan Mungan uzun bir süredir üzerinde çalıştığı tiyatro oyunu kitabını yayınladı. Mutfak ismini verdiği çalışmasında Mungan, farklı hayatlardan gelen, birbirlerine hiç benzemeyen hikayelerin yorgunluğuyla yeni bir başlangıç yapma hevesindeki kadınların öykülerini anlatıyor.

Kendi deyimleriyle “hayatın kardeş ettiği kızların” mutfağı. Hayatta dikiş tutturamamış, tutunamayan kadınların hikayesi. Kimi reklamcı, kimi avukat, kimi gazeteci ama o kadar hayal kırıklığına uğruyorlar ki hepsi bu küçücük mutfağa sığınıyorlar. Bir kadın dayanışması geyiği değil metinde anlatılan, birbirlerine sarılma, birbirlerine tutunma...

Oyun, “İstanbul’un Kabataş, Fındıklı, Cihangir gibi semtlerinin birinde, çevredeki işyerlerine ev yemekleri yapan mütevazı bir lokantanın mutfağında” geçiyor. Defne, Servet, Feryal ve Şükran, Servet’in evinin bir bölümünü dekore ederek lokantaya dönüştürürler. Lokantanın adını ‘feminen’ olduğunu düşündükleri ‘domates’ten alırlar. En yakınları Aynur, Gülbahar, Nesrin, Funda ve çalışanları Özcan ve Nesrin de onların bu koşturmacasına yakından tanık olur. Her birinin ayrı ayrı hikayelerini dinleriz kendi ağızlarından sahneler ilerledikçe. Onların hikayesiyle İstanbul’un hatta Türkiye’nin panoraması çıkar ortaya. Aralarında Alevi olan da vardır, Kürt olan da. Sonraları hikayeye mutfağın kendi hikayesi de dahil olur 1950’lerde ailesiyle Atina’ya gitmek zorunda kalan Marika’yla birlikte.

Mutfakta geçen oyunda üstelik bir lokantanın mutfağında geçtiği için şimdilerde çok duymadığımız yemek isimleri de geçiyor. Portakallı kereviz, kuş üzümlü pazı kavurma, tarçınlı pilaki, terbiyeli kuşkonmaz, pilav ve salata çeşitleri de cabası. Pişirilen yemeklerin hikayesi, annelerden kalma usuller ve eskilerin sözleri de pişen yemeğin buharına karışıp yükselir sık sık.

Erkek kahrı çekeceğime mutfak kahrı çekerim

Bu kadar kadının olduğu bir yerde elbette en çok çekiştirilen erkek oluyor. Evlenip boşananı da var aralarında hiç evlenmemiş olanı da güzel gülen bir erkeği görünce mutlu olanı da... Bazen “Erkek kahrı çekeceğime mutfak kahrı çekerim”e vardırıyorlar, hatta daha da sertleşip “Bir kadının hayatına en az bir alçak herif girmedikçe, o kadın yetişkin biri sayılamazmış”a kadar geliyorlar, bazen de “Tenine dokunulmayan kadının kalbi sertleşirmiş” deyip ters köşeye yatıyorlar.

Elbette kadına dair düşüncelerini de söylemeden edemiyorlar. Aynur mesela bir sahnede şöyle diyor; “Bir araştırmaya göre kadınlar genellikle banyo küvetinde intihar ediyormuş. Ardında kalanlara temizliği kolay olsun diye... Ölürken bile geride kalanları düşünmek! Kadınlık böyle bir şey herhalde...” Kadının pek çok halini konuşuyorlar. Hayatla, babayla, kocayla, devletle yıllardan beri boğuşan bu kadınların hikayesi özellikle kadın okura tanıdıktır illaki bu durumlar.

Kadın dediğin devam eder

Oyunun ritmi de onların yaşamlarının dalgaları gibi kimi zaman süt liman, kimi zaman süklüm püklüm, kimi zaman hiddetli. Ama geçmişin ağırlığının altında kalmak istemeyen kadınlar “Kadın dediğin devam eder” diyor ve tekrar dönüyor ateşteki yemeği karıştırmaya.

Murathan Mungan’ın Kâğıt Taş Kumaş’tan sonra epey bir zamandır beklenilen oyunu Mutfak, kadınlık hallerine sözü olan bir metin. Mutfak’taki kadınlar, hem “Hayatta en çok tecrübe ettiğimiz şey hayal kırıklığı” sözünü söyleyebilecek kadar umutsuz, hem de “Sevilmeyi göze almak hakiki bağımsızlıktır” diyebilecek kadar tutkulular. Bir de şunu çok iyi biliyorlar ki, “Bu ülkenin mutfağını biz döndürüyoruz. Ekmeğini zalimler yiyor.

Devamını görmek için bkz.

Şâmil Yılmaz, ''Herkesin bir sırrı var'', Radikal Kitap Eki, 22 Şubat 2013

Murathan Mungan, tiyatronun küstürdüğü yazarlardan. Mezopotamya Üçlemesi’nden sonra basılan Bir Garip Orhan Veli’yle birlikte tam on beş yıl hiç oyun yayımlatmıyor. On beş yıl sonra ise –biz Mutfak’ı beklerken– Kâğıt Taş Kumaş’la dönüyor. Birinin yazmıyor oluşu kendi başına bir kayıp değil kuşkusuz. Hatta bazılarının özellikle yazmıyor oluşları bile kendi başına bir kazanç olarak görülebilir. Mungan kesinlikle bu soy yazarlardan değil. Kendi başına Geyikler Lanetler bile, değil Türkiye tiyatrosu, dünya tiyatro verimi için dahi eşine az rastlanır teatrallikte bir patlama; gerek dil malzemesi, gerek düşünsel ve kültürel yoğunluğuyla aşılması güç bir eşiktir (son dönemlerde bu eşiği farklı araç ve niyetlerle başka bir noktadan zorlayan tek isim, Hakiki Gala’yla Ayşe Bayramoğlu olsa gerek). Kâğıt Taş Kumaş’tan beş yıl sonra Mutfak’la tiyatro yazınına geri dönen Mungan, alana sadece iyi bir oyun kazandırmıyor. Aynı zamanda varlığının bile farkında olmadığımız bir boşluğa işaret edip dramatik formun alabileceği yeni yollar için işaret levhaları bırakıyor, meseleye tekrar döneceğim.

Mutfak’ta birbirlerinden farklı kadınların “malzemesini” ortak bir mekânda toplamış Murathan Mungan. Değişik işlerden ve hayatlardan gelen kadınlar, bir gün, hayatlarını ve işlerini birleştirip ortak bir mekân açma kararı alıyorlar; “işyerlerine ev yemekleri yapan küçük bir işletme sayılabilecek mütevazı bir lokanta.” Hedefleri uzun vadede yaptıkları işle geçinmek. Fakat daha derinde yeni bir hayatın; eskinin yaralarını iyileştireceğini umdukları yeni bir başlangıcın peşindeler. Mutfaktaki kadınlar, tüketilmiş imkânların geçmişinden geçerek giriyorlar yani sahneye. Herkesin bir sırrı, diğerlerinden ve bizden gizlediği kabuk tutmaz bir yarası var. Rumların boşalttığı mutfak nasıl azınlıklara dair bir belleği mekânın deneyiminde ayaklandırıyorsa, her biri farklı hikâyelerin içinden çıkıp gelmiş olan kadınlar da, hiçbir zaman saf bir biçimde kişisel görünmeyen; hep ülke tarihinin geniş bağlamı içinde anlam bulan hayaletleri taşıyorlar beraberlerinde.

Oyundaki her şey palimpsest bir mantıkla yapılandırılmış; ne mutfaktaki kadınlar, ne de sahne yüzeyde göründüğü şey değil bu oyunda. Her şey kendi ‘derisinin’ ötesine; altta yatanın sarsıcı mevcudiyetine doğru hareket ediyor çünkü. Anlaşılmıştır; özel bir bakışı koşullayan, görmenin daha ince biçimlerini araştıran bir oyun Mutfak. Bu yüzden de köklerini 19. yüzyıl gerçekçiliği ve Brechtyen müdahalelerde bulan özel bir dengeyle yazılmış.

Mutfak’ta, tiyatroda gerçekçilik dediğimiz eğilime sahip çıkarak; hatta kimi zaman onu kendi aşırı ucuna doğru sıkıştırarak ondaki gizil plastikliği bakışa açan bir dünya inşa etmiş Murathan Mungan. Oyun, adıyla müsemma, bir mutfakta geçiyor. Mungan’ın sahneleme için verdiği hayli radikal yönergeye bir göz atalım: “Oyun boyunca bu mutfakta gerçek ateşte gerçek yemekler pişirilir, musluklardan gerçek su akar, ocaklarda gerçek buhar tüter. Kadınlar gerçekten terler.” İyi ama niye? Öyle ya, tiyatro bir bardak suyun okyanuslara, ters çevrilen bir sandalyenin bağlama göre bir dağa ya da merdivene dönüştürülebildiği imgesel bir mekân değil miydi? Üstelik Mungan gibi sahnenin teatral imkânlarının sonuna kadar farkında bir yazarken karşımızdaki, sahiden de, n’oluyor şimdi?..

Soruyu daha güncel bir bağlama taşıyarak yeniden soralım: Çağdaş tiyatro arayışlarının “yeni natüralizm” olarak tanımlayabileceğimiz radikal bir gerçekçilikte düğümlendiği şu günlerde, güncel eğilimlere çok da itibar etmeden her zaman kendi gündemine yoğunlaştığını bildiğimiz Murathan Mungan’ın bize göstermek istediği ne?

Benim cevabım şu oldu: Mungan’ın sahneyi tanımlayış biçimi, kadınlığın ya da daha genel bir yerden konuşursak öznenin postmodern algılanış biçimiyle örtüşüyor. Kurulan, inşa edilen, “yazılan” bir şey olarak modern sonrası özneyle, açıkça aynı nitelikleri paylaştığı 20. yüzyıl sahnesi arasında görmezden gelinemeyecek bir benzerlik var sonuçta. Her ikisi de bilinçli bir inşa sürecine göndermede bulunsalar da, kendilerini bir çeşit sahtelik olarak kavramıyorlar. İroninin çoğu uygulamada söz düzeyinde işleyen; demek ki, salt retorik bir araç olarak kullanılan dar tanımının ötesinde, Mutfak, kavramı varoluşsal bir koşula dönüştürüyor. Bir çeşit öz-farkındalık, kendi ne’liğinin farkında oluşun açtığı ironik mesafenin –bir biçimde yakınlığı da koruyan– sahnesi burası. Fakat bu farkındalığın açtığı alan varoluşun içini boşaltıp sahnedeki insanları kabuklaştırmıyor. Mungan’ın başarısı, yapıntı olanın “gerçek” olanla oynadığı oyunlarda saklı.

Gerçekçiliğin aşırı sahiplenilmesiyle açığa çıkan plastik boşluklara yerleşmiş yazar. Bu ikisini birbirlerinin fazlasına dönüştürmüş. Oyun kişileri de buradan anlamlanıyorlar işte; hem son derece sahici bir yükün ağırlığını taşıyorlar, karakter gücündeler, hem de sahne plastiğinin ve Brechtyen müdahalelerin açtığı kısmi alanlarda, kendi varoluş yüklerini hafifletip soluk almamızı sağlıyorlar.

Mungan, kadınlık durumlarına ve ülke tarihine ilişkin gerçekleri görünür kılarken, bir yandan da tarihsel olarak sahnenin görünme ve alımlanma biçimlerini sorunsallaştırıyor. Baskın eğilim şayet sahneyi radikal bir gerçekçilikle sıkıştırmak, beden salgılarına varıncaya dek görünür kılmaksa, Mutfak’ın öngördüğü sahne, gerçeğin ‘sadece’ salgıların kimyasında değil, toplumsal hayatın derinlerinde ve gösterilenden çok gösterilmeyende de uyuduğunu hatırlatıyor bize. Bu yüzden de metin sahneyi hem gerçekçiliğe özgü araçlarla düzenleyip sıkıştırıyor, hem de bu sıkışmanın “yapıntı” bir süreç olduğunun sürekli olarak akılda tutulmasını sağlayarak bize, tarihin, sahnenin ve öznenin yapıldığı o imkân dolu boşluğu gösteriyor.

Sonuçta mesele sahnede “sıcak” kanın akışını görme meselesi değil, kapanmaya direnen yaraların süreğen ağrısını; varlığın deneyimlediği ve kanırttıkça silikleşlen o gizil şiddeti –ona teslim olmadan- görünür kılmaksa, ki bence öyledir, Mutfak tam da bunu yapıyor işte...

Devamını görmek için bkz.

Levent Tülek, "Mungan’la Mutfak sohbeti", Vatan Kitap Eki, Şubat 2013

Romanları, şiirleri, denemeleri ve öyküleriyle gümbürtü koparan Murathan Mungan’ın yüksek öğrenimini tiyatro dalında yapmıştı. Onun tiyatro tarihimize armağan ettiği evrensel metinleri de es geçmemek lazım. Yeni kitabı Mutfak ise Türkiye’nin siyasi geçmişine kadınların dünyasından bakıyor.

Tiyatroya başladığım yıllardan beri kitapçıların tiyatro raflarından kimler kitap alır diye çok merak ederim. Tiyatro öğrencileri, tiyatro profesyonelleri ve okullarda ders olarak verildiği için biraz da mecburiyetten ders alan öğrenciler... Tamam. Peki ya edebiyat alıcıları? Sahneye konulmak üzere yazılmış, biraz da teknik ve terminoloji içeren metinler edebiyat okurunu ne derece ilgilendiriyor? Okuru tiyatro metni okumaya iten nedir? Sahnede görmek isteyeceği bir metni neden kitap olarak alıp okumak ister insan? Betimlemenin olmadığı, öyküsel kurgunun diyaloglara yüklendiği, okurun düş gücünün sahnedeki aksiyonla çevrelendiği ve dilin yaratılmış karakterlerin kendisine verilmiş kadarıyla kullanıldığı metinler nereye kadar edebiyattır?

Bir hafif esinti

Bu sorular böyle uzar gider... Dünya edebiyatını bir tarafa bırakalım, Shakespeare’ler, Moliere’ler, Çehov’lar, Shaw’lar, Strindberg’ler vs. binlerce kere oynanmanın dışında milyonlarca kez basılmış ve okunmuştur. Onların edebiyat olup olmadığını tartışmak bile abestir. Peki ya yerel tiyatro? Osmanlı döneminde devşirme, çevirme ve uyarlama eserleri bir tarafa bırakırsak, özgün eserlerin ortaya çıkmaya başladığı Cumhuriyet döneminde romanla, öyküyle, şiirle at başı gitmeye çalışan bir tiyatro edebiyatı ile de karşılaşıyoruz. Ancak yerelmiş gibi görünen ama yerel olmayan, yüzümüzün batıya dönük olması şartının getirdiği tuhaf şaşkınlık ve katılmışlıkla arafta duran mekanların ve karakterlerin olduğu, kağıtta yazıldığı gibi sahnede yaşamayan, evrensel olmaktan ziyade günü kurtaran metinler çıkıyor çoğu kez karşımıza. Ya da tamamen otantik olmaya şartlanmış, bu toprağın hikayesini anlatacağız denilirken hamasetin tuzağından kurtulamamış, destan özentisi iddialı müsamereler istila etmiş sahneleri.

Tabii arada çıkan istisna hakiki eserleri bu tabloya dahil etmiyoruz. (Haldun Taner, Vasıf Öngören, Oktay Arayıcı, Ferhan Şensoy vb.) İyi ya da kötü, henüz emeklemenin başındaki çağdaş tiyatro edebiyatının bir edebiyat yapıtı olarak okunması meselesi ise yine tiyatro meraklılarını ve öğrencilerin ödevlerine yardımcı eserler olmaktan öteye gidemedi ne yazık ki yıllarca... Ta ki 70’li yıllara gelinceye kadar. Ama bence hem okunduğunda hem de sahnelendiğinde yüreklerimizde gümbürtü kopartan yapıtlar 80’lerden sonra gelmeye başladı. Ama buna bir fırtına değil de hafif bir esinti diyelim, çünkü 70 ve 80’li yıllar dahil günümüze kadar kalıcı, çağdaş ve evrensel metinler ne yazık ki pek az üretildi.

Günümüzde iyi oyun yazarlarının daha çok televizyon dizileri veya sinema senaryosu ile halvet olduğunu düşünürsek tiyatro edebiyatının neden bu kadar nadir eserler verdiğini hemen anlayabiliriz en basitinden. Yazdıkları eserlerin ödenekli tiyatrolar dışında oynayabilecek özel tiyatroların sayısının kısıtlı olması ise tiyatro yazarlarının ahvalini özetliyor kısaca. Ancak hiç bunlara aldırmadan eserler veren, üreten, hem kitap olarak hem de sahnelendiğinde bizi heyecanlandıran yazarlar yok mu? Tabii ki var!

Zaten bütün yukarıdaki bu soruları bana bir kez daha sorduran,yerel tiyatro sanatımıza bir kez daha farklı bir aynadan ışık tutan bir kitapla karşılaşmamdı bu yazının ana fikri. Metis Yayınları’ndan çıkmış bir tiyatro metni: Mutfak. Yazarı ise romanları, öyküleri, şiirleri ve denemeleri kadar, tiyatro oyunları ile de bizi heyecanlandıran ve kışkırtan bir yazar; Murathan Mungan. Ve itiraf etmeliyim ki “yine mi 12 Eylül sendromuna uğrayıp hayatı ıskalamış bunalımlı kadınlar hikâyesi” diyerek okumaya başladığım ancak okuduğumda beni bu kadar etkilediyse sahnelendiğinde ne gümbürtüler kopar diyerek mahcup olduğum muhteşem bir metin yazmış yazar. Üstelik de edebiyat olarak tiyatroya soğuk duran okuyucunun bile tat alacağı bir eser ortaya çıkarıvermiş ki ben en çok işin bu tarafına bayıldım.

12 Eylül ve sonrası

Fırtınalı bir siyasi geçmişe sahip beş kadının 12 Eylül dahil olmak üzere, hayat, aile ve erkeklerden aldıkları şiddetli darbelerden sonra ayakta kalmalarının hikâyesi anlatılıyor Mutfak’ta. Bu beş kadın Taksim’e yakın bir yerde aralarındaki en kıdemlileri olan Servet’in miras kalan evini restorana dönüştürüp hep birlikte bir mutfakta yaşamaya başlıyorlar. Sahnede hazırlanan yemeklerle birlikte hem kendi geçmişlerini hem de seyirciyi pişiriyorlar hüzünleri, sevgileri, kırılmışlıkları ve yalnızlıklarıyla... Bir karakter yaratma ustası diyebileceğimiz Murathan Mungan hepimizin bildiği tanıdığı, yaşadığı ve en azından fikri olduğu yakın dönemi, bu dönemdeki siyasal kırılmalarını, 12 Eylül sonrası ivme değiştiren milliyetçilik, ulusalcılık, burjuva ahlakını, kürtçülük vs. gibi kavramları kahramanlarının ve onların hayatı üzerinden anlatıp kaşık kaşık tattırıyor bize Mutfak’ından.

Ziyafet gibi oyun

Tiyatro tarihinde mutfakta geçen oyunlara aşinayız. Ancak Murathan Mungan tiyatral ve kolay izlenebilir olma derdine düşmeden, metnini sıkıntıya sokmadan rahat, özentisiz ve özgün bir metin ortaya çıkarmış. Aslında bir ziyafet gibi tasarlamış oyununu Mungan. Çorbasını gereksiz aksiyonlara boğmadan, hamasi tuzaklara düşülebilecek temaların kullanıldığı ama titizlikle dengeyi sağlayıp biberi, tuzu gibi kararı ile kullanıldığı şık bir oyun kotarmış. Ajitasyona kaçabilecek bıçak sırtı durumları bile –Kürt kızının hikâyesi, Maraş olayları, 6-7 Eylül, Kıbrıs olayları vs.– bambaşka bir taraftan okuyup , duygudan ve insandan koparmayıp okuyucusunun vicdanına bırakmış.

Tabii ki meraklı edebiyat sever biliyordur ama yine de Murathan Mungan’ın aslında yüksek öğrenimini tiyatro dalında yaptığını hatırlatmakta yarar var. Bugüne kadar romanları, şiirleri, denemeleri ve öyküleri ile her yayınlandığında gümbürtüler koparan renkli yazarımızın aslında tiyatro tarihimize armağan ettiği evrensel metinleri es geçmemek lazım. Daha çok genç yaşında yazdığı Mezopotamya üçlemesi (Mahmud İle Yezida, Taziye, Geyikler Lanetler) tiyatronun o zamana kadar es geçtiği, pek işlemediği bir coğrafyayı ve kültürü anımsatmıştı bize. Hem de destansı bir üslup ve kurgu ile. Edebi alandaki şiir, hikâye, roman ve denemeler kadar oyun metni yok Mungan’ın. “Mezopotamya Üçlemesi” dışında Bir Garip Orhan Veli ve Kâğıt Taş Kumaş’ı görüyoruz... Mutfak’ı okuduğumda Mungan’ın neden bu kadar nadir tiyatro metni yazdığına hayıflanmadım değil. Çünkü kafası karışık olmayan, devşirme tiyatro etkilerine yüz vermeden, kendi coğrafyasını ve insanlarını ustaca anlatan yazarlara çok ihtiyacımız var. Günümüzde Özen Yula, Berkun Oya, Civan Canova, Behiç Ak gibi yazarların modern metinleri diri tutuyor yerli tiyatro edebiyatını. Ama Mungan’ın metinlerindeki neredeyse pervasız siyasal, etnik ve ahlaki boyut ve lezzet bambaşka. Tıpkı diğer yazarların eserlerindeki farklı tatlar gibi.

Bence Mutfak’ı okumaktan özene bezene hazırlanmış leziz bir yemek kadar büyük bir keyif alacaksınız. Ama tadı damağınızda kalacak. Eh sonrasında sahnelendiğinde işin tatlısı da sunulmuş olacak. Ve ziyafet tamamlanacak. Afiyet olsun!

Şiirsel dilin lezzeti

Murathan Mungan’ın tiyatrosu “Üçleme”de etnik ve oryantal bir dünyayı mükemmel kurgularken, elimizdeki Mutfak’ta kent insanını ve yaşamını, üstelik de karşı cinsin gözünden günümüz küçük burjuva dünyasını şaşılası derecede kusursuz betimliyor. Ama onun oyunlarının ortak özelliği şiirsel dili bence. Hem siyasi hem de erkek dünyasından darbe yemiş orta yaştaki kadınların müşterilerine yemekler hazırlayıp bir yandan da geçmişlerini ve bugünlerini sorgulamalarını her biri aforizma olabilecek repliklerle yapıyor yazar:

- Mükemmel gözyaşlarını mükemmel sebeplere sakla. İlerde onlara çok ihtiyacın olacak kızım...

- Biliyor musunuz, saçma sapanlığı bir yana, aslında hayat çok hafif bir şey. Sırf ölüm var diye her şeyi fazla ciddiye alıyoruz.

- Kadınlar için kıskançlık, aşktan daha güçlü bir duygu galiba...

- Erkeklerin hafızası, kadınların hatıraları vardır...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.