Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
 
Garion, Ejderha Tanrı Torak'ı öldürdükten sonra tüm Batı Krallıkları barış ve huzur içinde yaşamaya başlamışlardı. Ta ki Karanlığın Çocuğu ile Işığın Çocuğu arasındaki yeni bir karşılaşmanın alametleri görünmeye başlayana kadar. Üstelik bu karşılaşmada kahramanların kim olacağı ve bunun nihai karşılaşma olup olmayacağı bile belli değildi. Bilinen iki isim vardı sadece: Zandramas ve Cthrag Sardius. Bir insan ve bir taş. Garion, Polgara ve Belgarath, bu kez yeni yol arkadaşlarıyla, "artık olmayan yer"e doğru yola çıkacaklardı. Belgariad’la başlayan ve beş kitapla yol alan büyük serüven şimdi yine bir beşliyle Malloryon’la devam ediyor.
ISBN13 978-975-342-376-2
13x19.5 cm, 400 s.
 
Batının Muhafızları
Malloryon I
Özgün adı: Guardians of The West
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2002

Garion, Ejderha Tanrı Torak'ı öldürdükten sonra tüm Batı Krallıkları barış ve huzur içinde yaşamaya başlamışlardı. Ta ki Karanlığın Çocuğu ile Işığın Çocuğu arasındaki yeni bir karşılaşmanın alametleri görünmeye başlayana kadar. Üstelik bu karşılaşmada kahramanların kim olacağı ve bunun nihai karşılaşma olup olmayacağı bile belli değildi. Bilinen iki isim vardı sadece: Zandramas ve Cthrag Sardius. Bir insan ve bir taş. Garion, Polgara ve Belgarath, bu kez yeni yol arkadaşlarıyla, "artık olmayan yere" doğru yola çıkacaklardı.

Malloryon Beşlisinin bu ilk kitabında Garion'un iyi bir kral olmayı öğrenmeye çalışması, Polgara'nın Durnik ile Vadi'ye yerleşip Emanet'i büyütmeleri, Ayı Mezhebi'nin Alorya'yı altüst etmeye başlaması, Kal Zagath'ın Murgolara açtığı imha savaşı ve Garion'un yollara düşmesine neden olan korkunç olay anlatılıyor.

ISBN13 978-975-342-387-8
13x19.5 cm, 408 s.
 
Murgoların Kralı
Malloryon II
Özgün adı: Murgo's King
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2003

Garion, Ejderha Tanrı Torak'ı öldürdükten sonra tüm Batı Krallıkları barış ve huzur içinde yaşamaya başlamışlardı. Ta ki Karanlığın Çocuğu ile Işığın Çocuğu arasındaki yeni bir karşılaşmanın alametleri görünmeye başlayana kadar. Üstelik bu karşılaşmada kahramanların kim olacağı ve bunun nihai karşılaşma olup olmayacağı bile belli değildi. Bilinen iki isim vardı sadece: Zandramas ve Cthrag Sardius. Bir insan ve bir taş. Garion, Polgara ve Belgarath, bu kez yeni yol arkadaşlarıyla, "artık olmayan yere" doğru yola çıkacaklardı.

Ve beşlinin ikinci kitabı: Kehanet artık ağırlığını iyice hissettirmeye başlıyor. Emanet, Murgo tapınağında herkesi şaşırtan birtakım işler yapıyor. Garion ve yol arkadaşlarının peşine düştüğü Zandramas'ın izi ve kimliği yavaş yavaş belli oluyor. Öte yandan bu bölümde hiç umulmayacak birinin daha gerçek kimliği ortaya çıkıyor: Murgoların Kralı...

ISBN13 978-975-342-418-9
13x19.5 cm, 376 s.
 
Karanda’nın İfrit Beyi
Malloryon III
Özgün adı: Demon Lord of Karanda
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2003

Garion, Ejderha Tanrı Torak'ı öldürdükten sonra tüm Batı Krallıkları barış ve huzur içinde yaşamaya başlamışlardı. Ta ki Karanlığın Çocuğu ile Işığın Çocuğu arasındaki yeni bir karşılaşmanın alametleri görünmeye başlayana kadar. Üstelik bu karşılaşmada kahramanların kim olacağı ve bunun nihai karşılaşma olup olmayacağı bile belli değildi. Bilinen iki isim vardı sadece: Zandramas ve Cthrag Sardius. Bir insan ve bir taş. Garion, Polgara ve Belgarath, bu kez yeni yol arkadaşlarıyla, "artık olmayan yere" doğru yola çıkacaklardı.

Adım adım Sardion'un izini süren Garion ve arkadaşları Mallorya İmparatoru Zakath'ın "misafirperverliğinden" kurtulmaya çalışıyorlar. Bir tarafta tüm Mallorya'yı kasıp kavuran veba salgını, kehanetin onları sürüklediği Karanda'da ise ifrit orduları var. Bu arada minik Zith ve Kadife çok önemli bir görevi yerine getiriyorlar. Aniden ortaya çıkan yol arkadaşları hokkabaz Feldegast ise gerçek bir muamma.

ISBN13 978-975-342-448-6
13x19.5 cm, 356 s.
 
Darshiva Büyücüsü
Malloryon IV
Özgün adı: Sorceress of Darshiva
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2003

Garion, Ejderha Tanrı Torak'ı öldürdükten sonra tüm Batı Krallıkları barış ve huzur içinde yaşamaya başlamışlardı. Ta ki Karanlığın Çocuğu ile Işığın Çocuğu arasındaki yeni bir karşılaşmanın alametleri görünmeye başlayana kadar. Üstelik bu karşılaşmada kahramanların kim olacağı ve bunun nihai karşılaşma olup olmayacağı bile belli değildi. Bilinen iki isim vardı sadece: Zandramas ve Cthrag Sardius. Bir insan ve bir taş. Garion, Polgara ve Belgarath, bu kez yeni yol arkadaşlarıyla, "artık olmayan yere" doğru yola çıkacaklardı.

Malloryon macerası adım adım sona yaklaşırken, bu dördüncü kitapta, Garion ve yol arkadaşlarının Zandramas'ın peşi sıra gidişleri kâhinlerin kutsal mekânı Kell'e doğru çekiyor onları. Oraya Zandramas'tan önce varacakları da kesin... Şimdi artık kehanette bahsedilen "Boş Kişi" ile iki sıradışı konuk da var yolcuların arasında. Öte yandan eski dostlar Mandorallen, Lelldorin ve diğerleri ne yapıp yapıp gidişata müdahale etmek arzusundalar. Durnik'in İfrit Beyi ile mücadelesi ise hiç beklenmedik bir şekilde sonuçlanıyor.

ISBN13 978-975-342-466-0
13x19.5 cm, 400 s.
 
Kell Kâhinesi
Malloryon V
Özgün adı: The Seeress of Kell
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2004

Garion, Ejderha Tanrı Torak'ı öldürdükten sonra tüm Batı Krallıkları barış ve huzur içinde yaşamaya başlamışlardı. Ta ki Karanlığın Çocuğu ile Işığın Çocuğu arasındaki yeni bir karşılaşmanın alametleri görünmeye başlayana kadar. Üstelik bu karşılaşmada kahramanların kim olacağı ve bunun nihai karşılaşma olup olmayacağı bile belli değildi. Bilinen iki isim vardı sadece: Zandramas ve Cthrag Sardius. Bir insan ve bir taş. Garion, Polgara ve Belgarath, bu kez yeni yol arkadaşlarıyla, "artık olmayan yere" doğru yola çıkacaklardı.

Malloryon macerası bu ciltle sona ulaşıyor. Buluşma yerinde neler yaşanacak? Yol arkadaşlarına kim veda edecek? Kell Kâhinesi Cyradis tercihini ne yönde kullanacak? Ce'Nedra ve Garion oğullarına kavuşabilecekler mi? İki kehanetten hangisi galip gelecek? Belgarath'ı bekleyen sürpriz ne? Belki de en önemlisi Angarakların Yeni Tanrısı kim olacak? Bütün bu sorular, maceranın bu son kitabında yanıtlarına kavuşuyor.

Yazarın Metis Yayınları'ndaki diğer kitapları
Büyücüler Kraliçesi, 1999
Kehanetin Oyuncağı, 1999
Sihirbazın Tuzağı, 2000
Büyülü Şato, 2001
Efsuncunun Son Oyunu, 2001
Belgariad, 5 Cilt Takım, 2016
Malloryon, 5 Cilt Takım, 2016
 
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, Batının Muhafızları, s. 11-16

Belgarion'un Riva Tahtına çıkıp, Menfur Tanrı Torak'ı

nasıl öldürdüğünü anlatan olayların bir hikâyesidir.

– Önsöz'den, Alorya Efsaneleri

Yedi Tanrı dünyayı yarattıktan sonra, Tanrılar ile Tanrıların kendilerine seçtikleri halkların barış ve uyum içinde yaşadıkları söylenir. Fakat Tanrısı olmayanların başı Gorim yüksek bir dağa tırmanıp ona tüm kalbiyle durmadan yakarıncaya kadar Tanrıların babası UL kendisini ayrı tutup, uzak durmuştu. Gorim'in yakarışları karşısında UL'un kalbi yumuşadı, Gorim'i kaldırarak onun ve halkı Ulgoların Tanrısı olacağına söz verdi.

Tanrı Aldur diğerlerinden ayrı durup Söz ve İrade'nin gücünü Belgarath ile diğer müritlerine öğretti. Günün birinde Aldur, bir çocuk kalbinden daha büyük olmayan yuvarlak bir taş aldı. İnsanlar bu taşa Aldur Taşı adını verdiler; taş muazzam bir güçle doluydu çünkü, zamanın başlangıcından beri var olan Yazgı'nın cisimlendirdiği bir şeydi.

Angarak halkının Tanrısı Torak her şeye egemen olup hükmetmeyi aklına koydu çünkü ona da, karşı bir Yazgı geldi. Taş'tan haberdar olunca fena surette huzursuz olarak taşın, kaderine karşı çıkacağından korktu. O yüzden taşı yok etsin diye yalvarmak için Aldur'a gitti. Aldur taşı vermeyince Torak ona vurarak Taş'ı alıp kaçtı.

Bunun üzerine Aldur diğer kardeşlerini çağırdı; onlar da yandaşlarının oluşturduğu kudretli bir orduyla Torak ile karşılaşmaya gittiler. Fakat kendi Angaraklarının yenileceğini gören Torak Taş'ı havaya kaldırıp, gücünü dünyayı ikiye bölerek, arasına kendilerini düşmanlarından ayıran Doğu Denizi'nin dolmasını sağlamak için kullandı.

Fakat Taş, Torak'ın kendisini bu şekilde kullanmasına kızarak onu ıstırabı hiç dinmeyen bir ateşle dağladı. Torak'ın sol eli yanıp kül oldu, sol yanağı kavrulup karardı, sol gözü alev aldı ve o günden sonra Taş'ın gazabının ateşiyle doldu.

Istırap içindeki Torak halkını Mallorya'nın çorak topraklarına sürdü, halkı da ona Cthol Mishrak'ta, Torak şehri nihayetsiz bir bulut altına gizlediği için Gece Şehri adı verilen bir şehir kurdu. Orada, demir kulesinde Torak taşıyla mutlu mesut yaşıyor, beyhude yere ona duyduğu nefreti bastırmaya çalışıyordu.

Böylece iki bin yıl gelip geçti. Derken, Alornların Kralı Ayıcüsseli Çerek, Büyücü Belgarath'a kuzey yolunun açık olduğunu bildirmek için Aldur Vadisi'ne gitti. Çerek'in üç kudretli oğlu, Boğaenseli Dras, Hızlıayak Algar, Demirpençe Riva, bir kurt biçimine girip onlara yol gösteren Belgarath ile birlikte Mallorya'ya geçtiler. Gece çöktüğünde Torak'ın demir kulesine gizlice girdiler. Sakat Tanrı acılarla dolu uykusunda dönüp dururken, Taş'ı demir bir kutu içinde kilitli tuttuğu odaya süzüldüler. İçinde hiçbir kötü niyet bulunmayan Demirpençe Riva Taş'ı aldı; Batıya doğru hareket ettiler.

Torak uyanıp da Taş'ın gittiğini görünce onların peşine düştü. Fakat Riva Taş'ı havaya kaldırdı ve Taş'taki hiddetli alev Torak'ı korku içinde bıraktı. Sonra beraberce Mallorya'dan geçerek kendi topraklarına geri döndüler.

Belgarath Alorya'yı dört krallığa böldü. Üçünün başına Ayıcüsseli Çerek, Boğaenseli Dras ve Hızlıayak Algar'ı geçirdi. Demirpençe Riva ile onun soyundan geleceklere Aldur Taşı'nı vererek onları Rüzgârlar Adası'na yolladı.

Alornların Tanrısı Belar gökten iki yıldız yolladı; Riva bu yıldızlardan kudretli bir kılıç dökerek Taş'ı bu kılıcın kabzasına yerleştirdi. Batıyı Torak'tan ilelebet koruyacak kılıcı da Kalenin taht odasının duvarına astı.

Belgarath evine döndüğünde karısı Poledra'nın kendisine ikiz kızlar doğurduktan hemen sonra göçüp gittiğini öğrendi. İçini paramparça eden bu acıyla kızlarına Polgara ve Beldaran isimlerini verdi. Kızları gelinlik çağa gelince de Beldaran'ı, karısı olsun ve Riva soyunu başlatsın diye Demirpençe Riva'ya yolladı. Polgara'yı ise yanında tutup onu büyücülük sanatında eğitti.

Taş'ı kaybetmiş olmanın hiddetiyle Torak Gece Şehri'ni yıkıp Angarakları ikiye ayırdı. Murgoları, Nadrakları ve Thulları, Doğu Denizi'nin batı kıyılarındaki çorak arazilerde yaşamaları için oraya gönderdi. Malloryalıları ise, üzerinde yaşadıkları kıtaya boyun eğdirmek için alıkoydu. Hepsinin başına da, göz kulak olsunlar, bocalayanları cezalandırsınlar ve kendisine insanları kurban etsinler diye Grolim rahiplerini yerleştirdi.

Yüzlerce yıl gelip geçti. Sonra, Torak'a hizmet eden Dönek Zedar, yılan halkın kraliçesi Salmissra ile işbirliği yaparak Riva'nın varisi Gorek ve tüm ailesini öldürmeleri için Rüzgârlar Adası'na casus yolladı. Bunu başardılar da; ama bazıları tek bir çocuğun kaçabildiğini iddia etse de yine de kimse bundan emin olamadı.

Taş'ın Koruyucusu'nun ölümüyle cesaretlenen Torak, ordularını toplayarak, halkını esir edip Taş'ı yeniden ele geçirmek amacıyla Batıyı istila etti. Arendiya ovalarında Vo Mimbre'de Angarak sürüleri Batının ordularıyla korkunç bir kıyım içinde karşılaştı. Burada, Taş'ı kalkanında taşıyan Riva Vekilharcı Brand, Torak ile yüz yüze geldi ve sakat Tanrıya vurdu. Bunu gören Angaraklar'ın cesareti kırıldı ve geri püskürtülerek yok edildiler. Fakat gece çöküp de Batılı Krallar zaferlerini kutlarken, Dönek Zedar Torak'ın bedenini alarak gizlice kaçırdı. Derken Ulgoların Yüce Rahibi, bütün Yüce Rahiplerle aynı ada sahip olan Gorim, Torak'ın ölmemiş olduğunu, Riva soyundan bir kral Riva Kralının sarayındaki tahta oturuncaya kadar bir uykuya daldığını bildirdi.

Batılı Kralları, bunun ebediyen demek olduğu anlamını çıkardılar çünkü Riva soyunun tamamen yok olduğuna inanıyorlardı. Fakat Belgarath ile kızı Polgara'nın bir bildikleri daha vardı. Gorek'in ailesine yapılan katliamdan bir bebek kurtulmuştu; onlar da bebeği ve bebeğin soyundan gelenleri nesiller boyunca sakladılar. Kadim yazgılar onlara Riva Kralının ortaya çıkma vaktinin henüz gelmediğini söylüyordu.

Birçok yüzyıl daha geçti. Derken, dünyanın uzak köşelerinden birinde isimsiz bir şehirde Dönek Zedar masum bir çocuk buldu ve çocuğu alıp gizlice Rüzgârlar Adası'na gitmeye karar verdi. Burada, çocuğun masumiyeti sayesinde Aldur Taşı'nı Riva Kralının kılıcının kabzasından alabileceğini umuyordu. İstediği gibi de oldu; Zedar çocuk ve Taş ile Doğuya kaçtı.

Büyücü Polgara, gözlerden uzak bir Sendarya çiftliğinde kendisine Pol Teyze diyen bir oğlan çocuğuyla birlikte yaşıyordu. Bu çocuk Riva soyunun son yetim varisi Garion'du ama soyunun farkında değildi.

Belgarath Taş'ın çalındığını öğrenince, Taş'ı ve Zedar'ı ararken kızının da kendisine katılmasını sağlamak için hızla Sendarya'ya gitti. Polgara oğlanın da atılacakları macerada kendilerine katılması konusunda ısrar etti; böylece Garion, Pol Teyzesi ve arada sırada çiftliklerine uğrayan bir masal anlatıcısı olarak bildiği ve Büyükbaba dediği Belgarath'a eşlik etti.

Çiftliğin demircisi Durnik de onlarla gelmek için ısrar etti. Kısa bir süre sonra Çereklerden Barak ve herkesin İpek dediği Drasniyalı Kheldar da onlara katıldı. Zamanla Taş peşindeki bu maceralarına başkaları da dahil oldu: Algaryalı at efendisi Hettar; Mimbreli şövalye Mandorallen; Ulgolu yobaz Relg. Ve görünüşe göre tesadüfen, babası Tolnedra İmparatoru XXIII. Ran Borune ile kavga ederek saraydan kaçıp, maceraları hakkında hiçbir şey bilmemesine rağmen yol arkadaşlarından biri olan Prenses Ce'Nedra. Böylece Kitab-ı Mrin'de yazılan kehanet de yerini bulmuş oluyordu.

Araştırmaları onları, uzun zamandır gizliden gizliye Garion'u izleyen Murgo Grolim Aşarak ile karşılaştıkları Perili Orman'a götürdü. O anda, Garion'un aklının içindeki kehanet Garion ile konuşunca, oğlan Aşarak'a eli ve İradesi ile vurdu. Bunun üzerine Aşarak bir ateş tarafından yutuluverdi. Böylece Garion büyücülük gücü taşımakta olduğunu öğrendi. Bunu gören Polgara sevinerek, artık bütün büyücüler gibi ona da Belgarion deneceğini, yüz yıllarca süren bekleyişin bittiğini ve Garion'un önceden yazılmış olduğu gibi Riva Tahtına sahip olacağını söyledi.

Dönek Zedar telaş içinde Belgarath'tan kaçıyordu. Düşüncesizce batılı Grolimlerin Yüce Rahibi Ctuchik'in diyarına girdi. Zedar gibi Ctuchik de Torak'ın müridiydi ama ikisi yüzyıllardır düşman olarak yaşamıştı. Zedar, Cthol Murgos'un çıplak dağlarından geçerken Ctuchik ona pusu kurarak Aldur Taşı'nı ve Taş'a dokunduğu halde masumiyeti sayesinde ölmeyen çocuğu zorla ele geçirdi.

Belgarath Zedar'ın izini sürmeye devam etti fakat Aldur'un bir başka müridi olan Beltira ona çocuk ile Taş'ın artık Ctuchik'in elinde olduğu haberini verdi. Diğerleri Nyissa'ya doğru yollarına devam ettiler; orada yılansever halkın kraliçesi Salmissra, Garion'u yakalatarak sarayına getirtti. Polgara burada Garion'u kurtarıp sonsuza kadar yılan halka o biçimiyle hükmetmesi için Salmissra'yı bir yılana çevirdi.

Belgarath arkadaşlarına katıldığında, grubu Murgo çölünde bir dağın tepesine kurulmuş olan karanlık Rak Cthol şehrine doğru zorlu bir yolculuğa çıkarttı. Onların geldiğini bilen, Taş ve çocukla birlikte onları bekleyen Ctuchik ile yüzleşebilmek için zorlu bir tırmanış yaptılar. Derken Belgarath, Ctuchik'le bir büyücülük düellosuna girişti. Fakat köşeye sıkışan Ctuchik yasaklanmış bir büyü yapmaya kalkıştı; büyü ters döndü ve onu öyle bir yok etti ki ardında izi bile kalmadı.

Bu yıkımın şoku Rak Cthol'u dağın tepesinden aşağıya yuvarladı. Grolimlerin şehri un ufak olurken Garion Taş'ı taşıyan masum çocuğu yakaladığı gibi onu emniyetli bir yere götürdü. Murgo Kralı Taur Urgas'ın ordusu peşlerinde, kaçmaya başladılar. Algarya topraklarına geçtiklerinde Algarlar, Murgolara karşı savaşarak onları savundu. En nihayetinde Belgarath, Taş'ı yerine yerleştirmek için Rüzgârlar Adası'na döndü.

Burada, Eras Yortusu'nda, Riva Kralının Salonunda Emanet ismini verdikleri çocuk Aldur Taşı'nı Garion'un eline verdi; Garion da Taş'ı, Riva Kralının büyük kılıcının kabzasındaki yerine yerleştirmek için tahta çıktı. Bunu yaparken Taş alev aldı ve kılıç soğuk mavi bir ışıkla parladı. Bu işaretler sayesinde herkes Garion'un gerçekten de Riva tahtının gerçek varisi olduğunu anladı ve onu Batının Hükümdarı, Riva Kralı ve Taş'ın Koruyucusu ilan ettiler.

Kısa bir süre sonra Vo Mimbre Savaşı'nın ardından yapılan anlaşmaya göre, Sendarya'daki gösterişsiz çiftlikten gelerek Riva Kralı olan oğlan, Prenses Ce'Nedra ile evlendi. Fakat düğünden önce, oğlanın aklında var olan kehanetin sesi onu sıkıştırarak vesikaların saklandığı odaya gidip Kitab-ı Mrin'in bir kopyasını almasını sağladı.

Bu kadim kehanette, Riva'nın kılıcını alarak bu kılıçla sakat Tanrı Torak ile karşılaşması gerektiği ve dünyanın kaderini tayin etmek için, ya öleceğini ya da öldüreceğini öğrendi. Çünkü Garion'un taç giymesiyle Torak uzun uykusundan uyanmaya başlamıştı; bu karşılaşmada iki zıt yazgı veya kehanetin hangisinin üstün geleceği belli olacaktı.

Garion Doğuyu istila etmek için bir ordu toplayabileceğini biliyordu. Yüreği korkuyla dolu olsa bile, bu tehlikeyi tek başına kabul etmesi gerektiğine karar verdi. Sadece Belgarath ile İpek ona yoldaşlık ettiler. Sabah erkenden Riva Hisarı'ndan gizlice süzülerek Torak'ın yatmakta olduğu Gece Şehri'nin karanlık yıkıntılarına, kuzeye doğru uzun yolculuklarına başladılar.

Fakat Prenses Ce'Nedra Batılı Krallara giderek Garion'un sağ salim sonuca ulaşabilmesi için Angarakların güçlerini üzerlerine çekmek amacıyla kendisine katılmaları için onları ikna etti. Polgara'nın yardımıyla Sendarya, Arendiya ve Tolnedra'dan geçerek, Doğunun ordularıyla çarpışacak olan kudretli bir ordu topladı. Thull Mardu şehrini çevreleyen düzlükte karşılaştılar. Mallorya'dan İmparator 'Zakath ile Murgo Kralı Taur Urgas arasında kısılıp kalan Ce'Nedra'nın ordusu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Algaryalı Kabile Reislerinin Başı Ço-Hag, Taur Urgas'ı öldürdü; Nadrak Kralı Drosta lek Thun taraf değiştirince, Ce'Nedra'nın ordusuna çekilecek zaman kazandırdı.

Bununla birlikte Ce'Nedra, Polgara, Durnik ve Emanet adlı çocuk yakalanarak 'Zakath'a götürüldüler; 'Zakath onları Zedar tarafından yargılanmak üzere yıkık kent Cthol Mishrak'a yolladı. Zedar Durnik'i öldürdü ve Garion geldiğinde Polgara'yı demircinin cesedi başında ağlarken buldu.

Bir büyü düellosu sonucunda Belgarath Zedar'ı, yerin ta dibindeki taşların içine kapattı. Fakat bu arada Torak iyice uyandı. Zamanın başlangıcından beri birbirine karşı gelen iki yazgı böylece yıkık Gece Şehri'nde karşı karşıya geldi. Ve orada, karanlık içinde Işığın Çocuğu Garion, Riva Kralının alevli kılıcıyla Karanlığın Çocuğu Torak'ı öldürünce karanlık kehanet uğuldayarak boşluğa kaçtı.

UL ile altı Tanrı, Torak'ın cesedini almak için geldiler. Polgara, onlara Durnik'i hayata döndürmeleri için yakardı. Gönülsüzce kabul ettiler. Fakat onun Durnik'in yeteneklerinden çok daha fazlasına sahip olması doğru olmayacağı için demirciye de büyücülük gücü verdiler.

Sonra herkes Riva şehrine döndü. Belgarion Ce'Nedra ile evlendi; Polgara da Durnik'i aldı. Taş yeniden, Batıyı korumak için hak ettiği yere yerleşti. Ve Tanrılar, krallar, insanlar arasında yedi bin yıldır süren savaş bitti.

Ya da insanlar öyle zannettiler.

Devamını görmek için bkz.

"Aldur Vadisi", Batının Muhafızları, s. 19-37

Baharın son günleriydi. Yağmurlar gelip geçmiş, don yerden kalkmıştı. Güneşin yumuşak temasıyla ısınan kahverengi nemli tarlalar gökyüzünün altına uzanıyor, kış uykusundan yeni uyanan ilk narin filizlerin hafif yeşiliyle örtülüyorlardı. Güzel bir bahar sabahı erkenden, hava hâlâ serinken Emanet isimli oğlan ailesiyle birlikte, Sendarya krallığının güney kıyısında telaşlı bir liman kenti olan Camaar'ın sakin bir köşesindeki handan ayrıldı. Emanet'in daha önce bir ailesi olmamıştı; ait olma hissi onun için yeni bir histi. Etrafındaki her şey, onun, birbirlerine aşkla sıkı sıkı bağlanmış küçük bir insan topluluğuna dahil olduğu gerçeği ile renkleniyor, neredeyse üzerlerine bir gölge gibi düşüyordu. O bahar sabahı başladıkları yolculuğun amacı basit ve son derece derindi. Eve gidiyorlardı. Nasıl daha önce bir ailesi olmamışsa, Emanet'in daha önce bir yuvası da olmamıştı; gidecekleri yer olan Aldur Vadisi'ndeki kulübeyi hiç görmemiş olmasına rağmen yine de sanki doğduğu günden beri her taş, her ağaç, her çalı hafızasına nakşolmuş gibi orayı görmek için yanıp tutuşuyordu.

Gece yarısına doğru Rüzgârlar Denizi'nden kısa bir sağanak sürüklenip gelmiş, geldiği hızla da geçip gitmiş, Camaar'ın kaldırım taşlı gri caddelerini, kiremitli damları olan yüksek binalarını, sabah güneşini karşılamaları için güzelce yıkayıp temizlemişti. Demirci Durnik'in iki gün önce dikkatli bir incelemenin ardından almış olduğu sağlam arabanın içinde yavaşça caddelerden geçerken, arabayı dolduran yemek ve alet torbalarının arasına gömülmüş bir halde yolculuk eden Emanet, limanın hafif tuz kokusunu alabiliyor, geçtikleri binaların kırmızı çatılarının gölgelerinden doğan mavimtırak sabahı görebiliyordu. Tabii ki arabayı Durnik kullanıyor, güçlü, esmer elleri dizginleri, her zamanki becerikli üslubuyla tutuyor, her nasılsa o deri kayışlardan arabayı çeken atlara denetimin tamamen kendisinde olduğunun ve ne yapmak istediğini kesinlikle bildiğinin o iç rahatlatan bilgisini aktarıyordu.

Fakat belli ki Büyücü Belgarath'ın bindiği iri, uysal kısrak, araba atlarının hissettiği o iç rahatlatan güvenlik duygusunu paylaşmıyordu. Belgarath, bazen yaptığı gibi bir gece önce hanın meyhanesinde biraz fazla kalmış, bu sabah da eyeri üzerine çökmüş, gittiği yere pek öyle önem vermiyordu. Araba gibi yeni alınan kısrak, henüz sahibinin tuhaflıklarına alışacak zaman bulamamış, adamın neredeyse saldırgan boyutlara varan aldırmazlığı hayvanı sinirlendirmeye başlamıştı. Sırtına çıkmış olan bu sabit yığın onun arabayla birlikte gitmesini istiyor mu, istemiyor mu anlamak istercesine kaşlarını kaldırıp duruyordu.

Belgarath'ın bütün dünya tarafından Büyücü Polgara olarak tanınan kızı, diyeceklerini sonraya saklayarak, babasının Camaar sokaklarından yarı baygın ilerleyişini dikkatli bir gözle izledi. Birkaç haftalık kocasının yanında oturan Polgara, kukuletalı bir pelerin ile sade, gri yünlü bir elbise giymişti. Riva'dayken giymeyi âdet edindiği mavi kadife elbisesini, mücevherlerini ve zengin, kürk biyeli pelerinini kaldırmış ve neredeyse derin bir nefes alarak, bu daha sade elbise modeline dönmüştü. Polgara yeri geldiğinde güzel şeyler giymeye karşı değildi; giyindiği zaman da dünyadaki bütün kraliçelerden daha soylu görünürdü. Öte yandan mükemmel bir yerindelik şuuruna sahipti; üstelik bu sade giysileri de büyük bir zevkle giyiyordu, çünkü bu kıyafetler onun sayısız yüzyıldır yaptığı şey için biçilmiş kaftandı.

Kızının aksine Belgarath sadece rahat etmek için giyinirdi. Gerçekten de onun iki teki farklı çizmeler giymesi ne fakirlikten, ne de dalgınlıktandı. Bir çiftin sol teki sol ayağında daha rahatken, ötekisi sağ ayağının parmaklarını sıktığından; başka bir çiftin sol teki topuğuna sürtüp yara yaparken sağ teki son derece rahat olduğundan yaptığı, şuurlu bir seçimden kaynaklanıyordu. Giydiklerinin geri kalanı da aşağı yukarı böyleydi. Pantolonunun dizlerindeki yamalar onu rahatsız etmez, dünyada kemer yerine uçkur kullanan nadir kişilerden biri olmak umurunda olmaz, üstelik normal titizlikte insanların toz bezi olarak bile kullanmayı düşüneyecekleri kadar kırışık ve yağ lekeli bir tünik giymekten de gayet hoşnut olurdu.

Camaar'ın koca meşe kapıları açık duruyordu; çünkü yüzlerce fersah doğuda, Mishrak ac Thull ovalarını kasıp kavuran savaş bitmişti. Bu savaşta çarpışmaları için Prenses Ce'Nedra tarafından toplanan koca ordunun askerleri yuvalarına geri dönmüş ve Batı Krallıklarına bir kez daha barış egemen olmuştu. Riva Kralı Batının Hükümdarı Belgarion, Aldur Taşı'nı bir kez daha tahtının üzerindeki yerine yerleştirdikten sonra Riva Kralının salonundaki tahtına çıkmıştı. Angarakların sakat Tanrısı ölmüş, Batı üzerinde sittin senedir hüküm süren tehdidi de ebediyen kalkmıştı.

Şehir kapılarındaki muhafızlar Emanet'in ailesi geçerken pek önem vermediler; böylece onlar da Camaar'dan ayrılarak Muros'a ve Sendarya'yı Algarya'nın at kabilelerinin topraklarından ayıran kar kaplı dağlara doğru uzanan geniş, düz imparatorluk yoluna koyuldular.

Araba atları ile sabırlı kısrak Camaar dışındaki tepelerden yavaşça ilerlerken kuş sürüleri parlak gökyüzünde halkalar çiziyor, ok gibi dalıyorlardı. Kuşlar sanki birilerini selamlar gibi titrek seslerle şakıyor, arabanın tepesinde çırpınarak garip bir şekilde havada asılı kalıyorlardı. Polgara kusursuz yüzünü berrak, parlak ışığa doğru çevirip dinledi.

"Ne diyorlar?" diye sordu Durnik.

Güzel büyücü kibarca gülümsedi. "Gevezelik edip duruyorlar," diye cevapladı dolgun sesiyle. "Kuşlar bunu çok yapar. Genelde, sabah olduğu için, güneş parladığı için, yuvalarını yapmış oldukları için gayet mutlular. Çoğu yumurtaları hakkında konuşmak istiyor. Kuşlar hep yumurtaları hakkında konuşmak ister."

"Eh, seni gördüklerine de memnun olmuşlardır herhalde, değil mi?"

"Sanırım memnun olmuşlar."

"Günün birinde, bana onların ne dediklerini öğretebilir misin acaba?"

Polgara gülümsedi. "Eğer istersen. Gerçi bu o kadar işe yarayan bir şey değil."

"İşe yaramayan bir-iki şey öğrenmek bir zarar vermez herhalde," diye cevapladı demirci ifadeden azade bir yüzle.

"Ah Durnikciğim," dedi zarif büyücü elini sevgiyle adamınkinin üzerine koyarak. "Sen nihayetsiz bir neşe kaynağısın, biliyor musun?"

Tam arkalarında, Durnik'in Camaar'da büyük bir titizlikle seçtiği aletler, kutular ve torbalar arasında yolculuk etmekte olan Emanet, aralarındaki bu derin, sıcak sevgiye kendisinin de dahil olduğunu hissederek gülümsedi. Emanet sevgiye alışık değildi.

Onu, dış görünüş olarak Belgarath'a çok benzeyen Dönek Zedar yetiştirmişti, eğer buna yetiştirmek denebilirse. Zedar, unutulmuş bir şehirde, dar bir arka sokakta küçük oğlana rastlamış ve onu belli bir amaç için yanına almıştı. Oğlanın karnı doyurulmuş, üzeri giydirilmişti o kadar; suratsız muhafızının ona söylediği yegâne sözler de, "Sana verecek bir emanetim var çocuk," idi. Duyduğu sözler sadece bunlar olduğu için, diğerleri tarafından bulunduğunda çocuğun söylediği tek söz "Emanet," olmuştu. Küçük oğlana başka ne diyebileceklerini bilemediklerinden de, bu söz onun ismi olmuştu.

Uzun tepenin başına vardıklarında, araba atlarını soluklandırmak için birkaç dakika mola verdiler. Emanet arabadaki rahat tüneğinden sabah güneşinin uzun, eğik ışınları altında soluk bir yeşille uzanan güzel duvarlarla çevrilmiş tarlaların engin sahasına baktı. Sonra dönerek kırmızı çatılı, yarım düzine krallıktan gelme gemilerle dolu mavi-yeşil pırıltılı limanıyla Camaar'a baktı.

"Üşümüyorsun, değil mi?" diye sordu Polgara çocuğa.

Emanet başını sallayarak, "Hayır," dedi, "teşekkür ederim." Hâlâ nadiren konuşmasına rağmen kelimeler artık ağzına daha rahat geliyordu.

Belgarath tembelce eyerinde yayılarak, dalgın dalgın kısa, beyaz sakalını sıvazladı. Gözlerinde hafif bir mahmurluk vardı; sanki sabah güneşi gözlerini acıtıyormuş gibi gözlerini kısıyordu. "Yolculuğa gün ışığında çıkmak oldukça hoşuma gider," dedi. "Sanki yolculuğun geri kalanının iyi olacağı hissini verir." Sonra yüzünü ekşitti. "Gerçi bu kadar ışıltılı olması şart mı bilemiyorum."

"Bu sabah kendimizi biraz hassas mı hissediyoruz baba?" diye sordu Polgara cilveli bir edayla.

Asık bir yüzle kızına bakmak için döndü yaşlı büyücü. "Niye ağzındaki baklayı çıkarmıyorsun Pol? Eminim söylemeden huzura eremiyeceksin."

"Niye babacığım," dedi zarif büyücü; muhteşem gözleri yalancıktan bir masumiyetle açılmıştı. "Bir şey söyleyeceğimi de nereden çıkardın?"

İhtiyar homurdandı.

"Eminim şimdiye kadar kimsenin yardımı olmadan da dün gece biraz fazla bira içtiğini fark etmişsindir," diye devam etti Polgara. "Bunu ayrıca benim de söylemem gerekmiyor, değil mi?"

"Cidden bunu kaldıracak halde değilim Polgara," dedi ihtiyar kısaca.

"Ah zavallı ihtiyarcık," dedi güzel kadın, mahsuscuktan derdine ortak olurcasına. "Kendini iyi hissetmen için sana bir şeyler hazırlamamı ister misin?"

"Sağol ama hayır," diye cevapladı ihtiyar. "Senin karışımlarının acısı günlerce ağzımdan çıkmıyor. Başağrısını tercih ederim."

"Eğer bir ilacın tadı kötü olmazsa, bir işe yaramıyor demektir," diye beyan etti Pol. Üzerindeki pelerinin kukuletasını geri itti. Saçları uzun ve çok koyu renkti; sadece alnının sol yanından başlayan pamuk gibi tek bir tutam beyaz saçı vardı. "Seni uyarmıştım baba," dedi Leydi Polgara amansızca.

"Polgara," dedi büyücü, gözlerini kısarak, "acaba şu 'dememiş miydim' kısmını geçebilir miyiz?"

"Onu uyardığımı sen de duydun değil mi Durnik?" diye sordu Polgara kocasına.

Belli ki Durnik gülmemek için kendisini zor tutuyordu.

Yaşlı adam içini çektikten sonra tüniğinin iç cebinden küçük bir şişe çıkardı. Şişenin mantarını dişleriyle açtıktan sonra uzun bir yudum aldı.

"Aman baba," dedi Polgara tiksinerek, "dün gece yeterince içmedin mi?"

"Eğer bu konuşma, özellikle bu konu üzerinde sürüp gidecekse, hayır." Şişeyi kızının kocasına uzattı. "Durnik?"

"Sağolasın Belgarath," diye cevapladı Durnik, "ama benim için biraz erken."

"Pol?" dedi bunun üzerine Belgarath, içkiyi kızına ikram ederek.

"Komik olma."

"Nasıl istersen." Belgarath omuzlarını silkip, mantarı yeniden şişeye yerleştirdikten sonra yine tüniğine sakladı. "O zaman yola devam edelim mi?" diye önerdi sonra. "Aldur Vadisi'ne daha çok yol var." Ve atını dürtükleyerek yürütmeye başladı.

Araba tepenin diğer tarafından inmeye başlamadan önce Emanet Camaar'a doğru bakınca, bir müfreze atlının kapıdan çıktığını gördü. Güneş ışığında yansıyan parıltılar ve çakan şimşekler adamların en azından bir kısmının giydiği giysilerin parlak çelikten olduğunu açıkça belli ediyordu. Emanet bu husustan söz etmeyi şöyle bir düşündü fakat sonra söylememeye karar verdi. Yeniden yerine yerleşerek, yumuşak beyaz bulutlarla beneklemiş derin mavi gökyüzüne baktı. Sabahları günler, vaadlerle dolu oluyordu. Hayal kırıklıkları genellikle zaman biraz daha ilerleyinceye kadar başlamazdı.

Atlarını Camaar'dan sürüp gelen askerler, daha bir mil gitmeden onlara yetişmişlerdi. Müfrezenin komutanı tek kollu, ciddi yüzlü Sendaryalı bir subaydı. Askerleri arabanın arkasına varınca o, atını arabanın yanına sürdü. "Asaletmeap," diye, oturduğu eyerden hafif ve sertçe eğilerek selamladı Polgara'yı resmi bir dille.

"General Brendig," diye cevap verdi Leydi Polgara, başıyla yaptığı kısa bir teşekkür hareketiyle. "Erken kalkmışsınız."

"Askerler hemen hemen her zaman erken kalkar Asaletmeap."

"Brendig," dedi Belgarath biraz huzursuzca, "bu bir nevi tesadüf mü, yoksa bizi bile bile mi takip ediyorsunuz?"

"Sendarya son derece düzenli bir krallıktır Kadim Kişi," diye cevapladı Brendig ağırbaşlılıkla. "İşlerin tesadüfe kalmaması için her şeyi inceden inceye ayarlamaya çalışıyoruz."

"Ben de öyle düşünmüştüm," dedi Belgarath terslikle. "Fulrach'ın aklından neler geçiyor?"

"Haşmetmeapları, size bir muhafız alayının refakat etmesinin yerinde olacağını düşündü."

"Ben yolu biliyorum Brendig. Bu yolculuğu birkaç defa yapmıştım sonuç olarak."

"Bundan hiç şüphem yok Kadim Belgarath," diye aynı fikri paylaştığını belirtti Brendig kibarca. "Bu muhafız alayı tamamen dostluk ve saygıdan."

"Yani bundan ısrar edeceğin anlamını mı çıkartayım?"

"Emir emirdir Kadim Kişi."

"Şu 'Kadim' kısmını es geçemez miyiz?" diye sordu Belgarath yakınarak.

"Babam bu sabah yaşadığı yılları tüm ağırlığıyla hissediyor da General." Polgara gülümsedi, "Yedi binini birden."

Brendig neredeyse gülümseyecekti. "Tabii Asaletmeap."

"Acaba neden bu sabah bu kadar resmiyiz sorabilir miyim Lordum Brendig?" diye sordu güzel büyücü. "Bence bütün bu saçmalıkları boşverebilecek kadar iyi tanıyoruz birbirimizi."

Brendig Leydi Polgara'ya aklı karışarak baktı. "İlk karşılaştığımız zamanı hatırlıyor musunuz?" diye sordu sonra.

"Hatırladığım kadarıyla ilk kez siz bizi tutuklarken tanışmıştık, değil mi?" diye sordu Durnik hafif bir sırıtışla.

"Şey..." Brendig huzursuzca öksürdü, "...tam olarak değil Durnik Efendi. Ben aslında Haşmetmeaplarının kendisini sarayda ziyaret etmeniz için yaptığı daveti size iletiyordum. Her neyse, kıymetli eşiniz Leydi Polgara da Erat Düşesi rolü yapıyordu, hatırlayabileceğiniz gibi."

Durnik başıyla onayladı. "Sanırım öyle yapıyordu, doğru."

"Kısa bir süre önce hanedan armalarıyla ilgili bazı eski kitaplara bakma imkânına erişmiştim ve son derece ilginç bir şey buldum. Acaba eşinizin gerçekten de Erat Düşesi olduğunun farkında mıydınız Durnik Efendi?"

Durnik gözlerini kırpıştırıp, "Pol?" dedi kulaklarına inanamayarak.

Polgara omuzlarını silkti. "Neredeyse unutmuşum," dedi. "Çok çok önceydi."

"Ama yine de unvanınız hâlâ geçerli Asaletmeap," diye temin etti onu Brendig. "Erat Bölgesi'ndeki bütün toprak sahipleri her yıl, Sendar'da sizin için muhafaza edilen hesaba minik bir aşar vergisi yatırmaktalar."

"Ne yorucu," dedi Pol.

"Bir dakika Pol," dedi Belgarath sertçe; aniden dikkat kesilmişti. "Brendig, kızımın hesabı ne büyüklükte – yani yuvarlak olarak?"

"Tahmin edebildiğim kadarıyla, birkaç milyon," diye cevapladı Brendig.

"Bak sen," dedi Belgarath, gözleri faltaşı gibi açılarak. "Güzel, güzel, güzel."

Polgara ihtiyara dik dik baktı. "Aklından neler geçiyor baba?" diye sordu manalı bir tavırla.

"Senin adına sevindim o kadar Pol," dedi büyücü coşkuyla. "Her baba evladının iyi işler başarmış olmasından mutlu olur." Yeniden Brendig'e döndü. "Söyle General, kızımın servetine kim gözkulak oluyor?"

"Servet, taht tarafından idare ediliyor Belgarath," diye cevapladı Brendig.

"Bu zavallı Fulrach'ın omuzlarına yüklenmiş korkunç bir yük," dedi Belgarath düşünceli bir edayla, "diğer sorumluluklarını da düşününce. Belki de ben..."

"Hiç kafanı yorma İhtiyar Kurt," dedi Polgara sertçe.

"Hani düşünmüştüm de..."

"Evet baba. Ne düşündüğünü biliyorum. Paranın durduğu yer gayet iyi."

Belgarath içini çekerek, "Hayatımda hiç zengin olmamıştım," dedi özlemle.

"Demek ki yokluğunu hissetmeyeceksin, değil mi?"

"Çok kalpsiz bir kadınsın Polgara – babanı böyle mahrumiyet içinde bırakabiliyorsun."

"Binlerce yıldır malsız, mülksüz, parasız yaşadın baba. Nedense, hayatta kalabileceğin konusunda içim son derece rahat."

"Nasıl oldu da Erat Düşesi oldun?" diye sordu Durnik karısına.

"Vo Wacune Düküne bir iyilikte bulunmuştum," diye cevapladı Pol. "Bu, başka kimsenin yapamayacağı bir şeydi. Çok minnettar kaldı."

Durnik afallamış görünüyordu. "Ama Vo Wacune binlerce yıl önce yok oldu," diye karşı çıktı.

"Evet. Biliyorum."

"Galiba bütün bunlara biraz zor alışacağım."

"Benim başka kadınlara benzemediğimi biliyordun," dedi Pol.

"Evet, ama..."

"Senin için kaç yaşında olduğum önemli mi? Bir şeyi değiştiriyor mu?"

"Hayır," dedi demirci hemen, "hem de hiçbir şeyi."

"O halde bu konuda endişelenme."

Güney Sendarya boyunca, devriye gezerek imparatorluk yolunu kollayan ve bakımını yapan Tolnedralı lejyonerlerin işlettikleri güvenilir, rahat hanlarda her gece durarak yaptıkları günlük rahat yolculuklardan sonra, Camaar'dan ayrıldıklarının üçüncü günü akşamüstü Muros'a vardılar. Algarya'dan gelen kalabalık sığır sürüleri şehrin doğusuna düşen dönüm dönüm ahırları daha şimdiden doldurmaya başlamış, yeri dövüp duran toynaklarından çıkan toz bulutları gökyüzünü kaplamıştı. Muros, sığırların geçtikleri dönemde pek de rahat bir şehir sayılmazdı. Sıcak, pis ve gürültülü olurdu. Belgarath şehri geçip gitmelerini ve gece, havanın daha az toza batmış, komşularının daha az gürültülü olduğu dağlarda konaklamalarını önerdi.

"Vadiye kadar bize refakat etmeyi düşünüyor musun?" diye sordu ihtiyar, General Brendig'e, sığır ahırlarını geçip de Büyük Kuzey Yolu'ndan dağlara doğru ilerlemeye başladıklarında.

"Şey... aslında hayır Belgarath," diye cevapladı Brendig, yoldan yaklaşmakta olan bir grup Algar atlısına bakarken. "Aslında, artık geri dönmem gerekiyor."

Algar atlılarının lideri uzun boylu, atmaca suratlı, deri giysili, tepesindeki bir tutam kuzguni siyah saçı sırtına dökülen bir adamdı. Arabaya vardığında atını dizginledi. "General Brendig," dedi sakin bir sesle, Sendarya subayını başıyla selamlayarak.

"Hettar Beyim," diye cevap verdi Brendig memnuniyetle.

"Burada ne işin var Hettar?" diye sordu Belgarath.

Hettar'ın gözleri açıldı. "Dağlardan bir sığır sürüsü getirmiştim o kadar, Belgarath," dedi masumca. "Şimdi de geri dönüyorum, belki eşlik etmemiz hoşunuza gider diye düşünmüştüm."

"Tam bu sırada, burada olman ne büyük tesadüf, değil mi?"

"Değil mi ya?" Hettar Brendig'e bakarak göz kırptı.

"Oyun mu oynuyoruz?" diye sordu Belgarath ikisine birden. "Birinin nezaretine ihtiyacım yok; gittiğim her yerde de muhafıza ihtiyacım olmadığı kesin. Kendi başımın çaresine bakacak haldeyim."

"Bunu hepimiz biliyoruz Belgarath" dedi Hettar teskin edercesine. "Sizi tekrar görmek çok hoş Leydi Polgara," dedi neşeyle. Sonra da Durnik'e manalı manalı bakarak, "Evlilik sana yaramış dostum," diye ekledi. "Galiba biraz kilo almışsın."

"Bence senin eşin de tabağına birkaç fazla kaşık ekliyor sanki." Durnik arkadaşına sırıttı.

"Belli olmaya başladı mı?" diye sordu Hettar.

Durnik ciddiyetle başını sallayarak, "Sadece birazcık," dedi.

Hettar esefli bir ifade takındıktan sonra Emanet'e göz kırptı. Emanet ile Hettar hep pek iyi anlaşmışlardı; belki bunun nedeni her ikisinin de sessizliği rasgele sohbetle doldurmak gibi bir ihtiyaç hissetmemeleriydi.

"Artık sizden ayrılıyorum," dedi Brendig. "Çok hoş bir yolculuktu." Polgara'yı eğilerek, Hettar'ı da başıyla selamladı. Sonra peşinde şıngırdayan bir müfreze askerle birlikte Muros'a doğru yola koyuldu.

"Bu konuda Fulrach ile konuşacağım," dedi Belgarath ümitsizce Hettar'a, "senin babanla da tabii ki."

"Ölümsüz olmanın bedellerinden biri de bu Belgarath," dedi Hettar uysallıkla. "İnsanlar ister istemez sana saygı duymaya başlıyor – sen tam tersini istesen de. Gidelim mi?"

Doğu Sendarya dağları, yolculuğu tatsızlaştıracak kadar yüksek değildi. Arabanın hem önünde, hem de arkasında at süren kızgın görünüşlü Algar kabilelerinden atlılarla birlikte Büyük Kuzey Yolu'ndan, derin yeşil ormanlardan, çağlayarak akan dağ ırmaklarının yanından ağır ağır ilerlemişlerdi. Bir noktada atlarını dinlendirmek için durduklarında, Durnik arabadan aşağı inerek minik, çağıltılı bir şelalenin dibinde birikmiş derin suya bakmak için yolun kenarına kadar yürüdü.

"Çok acelemiz var mı?" diye sordu Belgarath'a.

"Pek yok. Neden sordun?"

"Buranın öğle yemeği için çok hoş bir konak yeri olacağını düşünmüştüm," dedi demirci içtenlikle.

Belgarath etrafına bakındı. "Eğer istiyorsan benim için sakıncası yok."

"Âlâ." Durnik yüzünde aynı hafif dalgın ifadeyle arabaya giderek torbalarından balmumlu ince ipten bir kangal aldı. İpin bir ucuna, parlak renkli yünlerle süslenmiş bir kancayı dikkatle bağladıktan sonra ince bir bahar dalı bulmak için etrafına bakındı. Beş dakika sonra su birikintisine doğru çıkıntı yapan devrik bir kayanın üzerine çıkmış, tam şelalenin dibindeki çalkantılı sulara oltasını savurup duruyordu.

Emanet seyretmek için derenin kenarına gitti. Durnik oltasını tam ana akıntının göbeğine atıyordu, ki hızla hareket eden yeşil sular yemini birikintinin dibine götürsün.

Yarım saat kadar sonra Polgara onlara seslendi. "Emanet, Durnik, öğle yemeği hazır."

"Tamam canım," diye cevapladı Durnik dalgın dalgın. "Hemen geliyorum."

Emanet gözleri hızla akan suya özlemle takılmış bir halde, söz dinleyerek hemen arabaya döndü. Polgara ona anlayışla kısa bir bakış attıktan sonra onun için kesmiş olduğu et ve peyniri bir parça ekmeğin arasına koydu ki, oğlan öğle yemeğini dere kenarına götürebilsin.

"Teşekkür ederim," dedi sessiz oğlan sadece.

Durnik balık avlamaya devam etti, yüzü hâlâ dikkatliydi. Polgara su kıyısına geldi. "Durnik," diye seslendi. "Öğle yemeği."

"Tamam," diye cevap verdi kocası, gözlerini sudan ayırmadan. "Geliyorum." Başka bir atış yaptı.

Polgara içini çekti. "Aman, tamam," dedi. "Her adamın herhalde en az bir kötü alışkanlığı oluyor."

Yarım saat kadar sonra Durnik'in kafası karışmış gibi görünüyordu. Durduğu kayanın üzerinden dere kıyısına atladı, başını kaşıyıp dönmekte olan suya hayretle baktı.

"Orada olduklarını biliyorum," dedi Emanet'e. "Neredeyse onları hissediyorum."

"Burada," diye işaret etti Emanet, dere kıyısına yakın bir yerdeki derin, yavaşça hareket eden girdabı göstererek.

"Bence daha uzaktadırlar Emanet," diye cevap verdi Durnik kuşkuyla.

"Burada," diye tekrarladı Emanet, yine işaret ederek.

Durnik omuzlarını silkti. "Öyle diyorsan, öyledir," dedi kuşkuyla, oltasını girdabın içine atarak. "Gerçi bana sorarsan ben hâlâ ana akıntıdadırlar derim."

Derken kamışı gergin, titrek bir hareketle eğildi. Arka arkaya dört alabalık yakaladı; gümüşsü renkli, benekli yanları, iğne gibi dişleriyle eğri çeneleri olan kalın, ağır alabalıklar.

"Yerini bulmak neden bu kadar fazla vaktini aldı?" diye sordu Belgarath o akşamüstü yeniden yola koyulduklarında.

"Bu türlü su birikintilerinde sistemli çalışmak zorundasın Belgarath," diye açıkladı Durnik. "Bir kenardan başlayıp, oltanı ata ata ilerlemen gerekir."

"Anlıyorum."

"Ancak böylelikle her yeri taradığından emin olabilirsin."

"Tabii."

"Gerçi ben nerede olduklarından emindim."

"Doğal olarak."

"Sadece işi yolu yordamıyla yapmak istedim. Eminim anlıyorsundur."

"Kesinlikle," dedi Belgarath ciddiyetle.

Dağları geçtikten sonra güneye dönerek, sığırların ve atların sürekli esen doğu meltemi altında dalgalanan ve salınan devasa yeşil ot denizinde otladıkları Algarya düzlüklerinin engin otlaklarından sürmeye başladılar atlarını. Hettar, Algar kabilelerinin kalesinde durmaları için ısrar etse de Polgara kabul etmedi. "Ço-Hag ile Silar'a, onları daha sonra ziyarete gelebileceğimizi söyle," dedi, "ama bir an önce Vadiye ulaşmalıyız. Annemin evini yeniden oturulur hale getirinceye kadar muhtemelen bütün bir yaz geçecek."

Hettar başıyla ağırbaşlı bir onaydan sonra, adamlarıyla Algarya Kabile Reislerinin Başı olan babası Ço-Hag'ın dağ gibi kalesine doğru uzanan otluktan atını sürerken eliyle kısa bir selam verdi.

Polgara'nın annesine ait olan kulübe, Aldur Vadisi'nin kuzey kenarını oluşturan, yüksele alçala uzanan tepeler arasındaki bir vadideydi. Korunaklı çukurun içinden bir dere akıyor ve vadi zemini boyunca huş ağacıyla karışık sedir ağaçlarından bir orman bulunuyordu. Kulübe, muntazam yerleştirilmiş gri, kırmızımsı kahverengi ve toprak rengi yontma taşlardan inşa edilmişti. Geniş, alçak, "kulübe" kelimesinin ima ettiğinden oldukça büyük bir binaydı. Üç bin yıldan fazla bir zamandır içinde oturan olmamış, dam örtüsü, kapıları ve pencere pervazları çoktan kötü hava şartlarına teslim olmuş, evin kabuğunu içi çalı çırpı dolu ve damsız, göğe açılır bir halde bırakmıştı. Yine de evde garip bir beklenti hissi vardı, sanki orada yaşamış olan Poledra, bir gün kızının döneceği bilgisiyle doldurmuş gibi.

Altın rengi bir akşamüstü, menzillerine vardılar; Emanet gıcırdayan tekerleklerin ninnisiyle uykuya dalmıştı. Araba durduğunda Polgara onu kibarca sarsarak uyandırdı. "Emanet," dedi, "geldik." Oğlan gözlerini açarak, sonsuza kadar yuvam diyeceği yere ilk kez baktı. Uzun yeşil otların içine yerleşmiş olan kulübenin yıpranmış kabuğunu gördü. Koyu yeşil sedir ağaçları arasında duran huş ağaçlarının beyaz gövdeleriyle kulübenin ardındaki ormanı ve dereyi gördü. Bu yerin inanılmaz imkânları vardı. Bunu hemen fark etti. Dere, tabiidir ki, oyuncak kayık yüzdürmek, taş kaydırmak ve ilhamı kalmayınca da içine düşüvermek için mükemmeldi. Ağaçların birkaçı özellikle tırmanmak için tasarlanmıştı ve derenin üzerine eğilen devasa, yaşlı ve beyaz bir huş ağacı, aynı anda hem ağaca tırmanma, hem de suya düşmenin keyifli bir karışımını vadediyordu.

Arabalarının durduğu arazi, kulübeye doğru hafif bir meyille

inen uzun bir tepeydi. Gökyüzünün esintiyle koşuşturan tüy gibi beyaz bulutlarla beneklenmiş koyu mavilere büründüğü bir gün, bir oğlanın yokuş aşağıya koşmak isteyeceği cinsten bir tepeydi. Diz boyundaki otlar güneş altında bol, çimen ise insanın ayağının altında nemli ve sert olurdu; üstelik o uzun yamaçtan aşağıya koşan insanın yüzüne çarpan tatlı kokulu hava ise insanı sarhoş ederdi.

Derken oldukça şiddetle derin bir hüzün, asırlar boyunca değişmeden kalmış bir hüzün hissedince Belgarath'ın yıpranmış yüzüne bakmak için döndü ve ihtiyar adamın kırışık yanağından aşağıya tek bir damla gözyaşının süzülüp, sık beyaz sakalı içinde yok olduğunu gördü.

Belgarath'ın kaybetmiş olduğu eşi yüzünden duyduğu hüzne rağmen, Emanet derin ve ebedi bir gönül rahatlığıyla ağaçlarıyla, deresiyle, bereketli çayırlarıyla bu küçük yeşil vadiye baktı. Gülümseyerek "Yuva," dedi, kelimeyi deneyip, sesini severek.

Polgara ciddiyetle çocuğun yüzüne baktı. Gözleri irileşmiş ve yaşla dolmuştu; gözlerinin rengi de haleti ruhiyesiyle birlikte neredeyse gri denecek kadar açık bir maviden derin bir lavanta rengine kadar değişiyordu. "Evet, Emanet," diye cevapladı dolgun sesiyle. "Yuva." Sonra oğlana hafifçe sarılmak için elini attı; bu nazik kucaklamada, babasıyla birlikte uğraş verdikleri o nihayetsiz işleri süresince geçen yorgunlukla dolu asırlar boyunca içini dolduran, bu yere karşı hissettiği özlem vardı.

Demirci Durnik sıcak güneşin altında uzanan bu kuytu yere düşünceli düşünceli bakarak planlar yaptı, aklından onu oraya, bunu buraya yerleştirdi, yeniden yerleştirdi. "Her şeyi istediğimiz hale sokmak biraz zaman alacak Pol," dedi eşine.

"Dünyadaki bütün zaman bizim Durnik," diye cevap verdi Polgara nazik bir

Devamını görmek için bkz.

Açılış bölümü, Kell Kâhinesi, s. 11-16

Akaid-I Mallorya’nın Birinci Kitabı'nın Çağlar Kitabı'ndan alıntılar:

İnsanlık Çağları şunlardır: Birinci Çağ'da insan yaratıldı; ve etrafındaki dünyaya şaşkınlık ve hayranlık içinde bakan insan uyandı. Onu yaratanlar tartıp biçtiler, insanlar içinden kendilerini memnun edenleri seçtiler ve diğerlerini reddettiler, kendilerinden uzaklaştırdılar. Kimisi UL diye bilinen ruhu aramaya gitti ve onları bir daha görmedi. Bazısı Tanrıları inkâr ederek ifritlerle boğuşmak için kuzeyin derinliklerine gitti. Kimisi de kendini dünyevi meselelere verdi ve doğuya giderek orada kudretli şehirler kurdu.

Lakin biz umutsuzluğa düştük ve Korim dağlarının gölgesindeki topraklar üzerine oturduk ve acı içersinde, yaratıldıktan sonra reddedildiğimiz için kaderimize yandık.

Ve bu yeisimizin tam ortasında halkımızdan bir kadın büyük bir vecde daldı, sanki kudretli bir el tarafından sarsılmış gibi. Oturduğu topraktan kalkarak, daha önce hiçbir ölümlünün görmemiş olduğu şeyi gördüğünün bir belirtisi olarak gözünü bir kumaş parçasıyla bağladı, çünkü dikkat buyurun, o dünyadaki ilk kâhineydi. Ve gördüklerinin etkisi hâlâ üzerindeyken bizimle konuşarak şöyle dedi:

"Bakın! Bizi Yaratanların önüne bir ziyafet kurulmuş, bu ziyafete siz Hayat Ziyafeti, diyesiniz. Ve Bizi Yaratanlar, Kendi gönüllerini hoş edenleri seçtiler, gönüllerini hoş etmeyenler seçilmedi.

"Hayat Ziyafeti denen bizleriz, ve sizler ziyafetteki Misafirler tarafından seçilmediğiniz için üzülüyorsunuz. Lakin umudunuzu kaybetmeyin çünkü Misafirlerden biri henüz ziyafete gelmedi. Diğer Misafirler nasiplerini aldılar lakin bu büyük Hayat Ziyafeti hâlâ geç kalan Aziz Misafirini bekliyor ve tüm insanlara diyorum ki bizi seçecek olan O'dur. O gelinceye kadar sabredin, çünkü geleceği kesin. Hüznünüzü bir kenara bırakın, yüzünüzü buralara yazılmış işaretleri okuyabileceğiniz göklere ve yere çevirin diyorum tüm insanlara. Çünkü onun gelişi size bağlı. Çünkü dikkat edin, siz onu seçmezseniz, O sizi seçmeyecek. Ve bizler işte bu mukadderat için var edildik. O yüzden kalkın artık ve boşu boşuna, ahmakça ağıtlarla toprak üzerinde oturmayın. Önünüzdeki vazifeye sarılın ve mutlaka gelecek olan için yolu hazırlayın."

Bu sözlere çok şaştık ve büyük bir dikkatle bu sözleri düşündük. Kâhineyi sorguladık ama cevapları karanlık ve kapalıydı. Ve böylece yüzümüzü göğe çevirdik, kulaklarımızı toprağa verdik: Bir şey görür, duyar da öğreniriz diye. Ve göklerin kitabını okumayı söküp, kayaların içindeki fısıltıları işitmeyi öğrendikçe, bize iki ruhun geleceğini ve birinin iyi, birinin kötü olacağını söyleyen sayısız ihtar aldık. Uzun süre çabaladık ama yine de ziyadesiyle sıkıntıdaydık çünkü hangi ruhun hakiki, hangi ruhun sahte olduğunu ayırt edemiyorduk. Çünkü gerçekten de kötü, göklerin kitabında ve toprağın lisanında iyi kılığına giriyordu ve ikisini birbirinden ayırt edebilecek biri yoktu.

Bu düşüncelere gark olmuş bir halde Korim dağlarının gölgesinden çıkarak, gerisinde uzanan, ikamet ettiğimiz topraklara vardık. Ve insanlığın bütün endişelerini bir yana bırakarak bütün gücümüzü önümüzde uzanan vazifeye verdik. Cadılarımız ve kâhinlerimiz ruh dünyasının yardımını aradı, ölülerle konuşanlarımız onlardan akıl danıştı ve yeraltı varlıklarıyla uğraşanlarımız yerden öğüt istedi. Lakin ne çare, bunların hiçbiri bizden fazlasını bilmiyordu.

Sonunda bereketli bir ovada toplanarak öğrendiklerimizi bir araya getirdik. İşte yıldızlardan, kayalardan, insanların gönüllerinden, ruhların akıllarından öğrendiklerimiz şunlardır:

Zamanın namütenahi caddelerinden inen sizler, bilesiniz ki her şeyi bir taksimat lekelemiştir. Kimisi bunun tabii olduğunu ve günlerin sonuna kadar devam edeceğini söyler ama bu doğru değildir. Eğer bu taksimatın ebedi olması niyet edilmiş olsaydı, o zaman yaradılışın amacı bunu muhafaza etmek olurdu. Lakin yıldızlar, ruhlar ve kayalar içindeki sesler bu taksimatın sona ereceği ve her şeyin bir olacağı günü söyleyip duruyor, çünkü yaradılış bizzat o günün geleceğini biliyor.

Şunu da bilin ki zamanın merkezinde iki ruh birbiriyle çekişmekte; bu ruhlar da yaradılışı ikiye bölen taraflardır. Ve belli bir zamanda bu ruhlar bu dünyada buluşacak ve o zaman Tercih zamanı gelecek. Eğer Tercih yapılmazsa o zaman bu dünya yok olacak ve kâhinenin sözünü ettiği Aziz Misafir hiç gelmeyecek. "Dikkat edin, siz onu seçmezseniz, O sizi seçmeyecek," derken kastettiği buydu. Bizim yapmamız icap eden Tercih iyi ile kötü arasındaki, iyi ile kötü arasındaki taksimat arasındaki seçim olacaktır ve biz bu seçimi yaptıktan sonra varlığını koruyacak olan gerçeklik, iyinin veya kötünün gerçekliği olacaktır ve günlerin nihayetine kadar hüküm sürecektir.

Şu gerçeği de iyi anlayın: Bu dünyanın kayaları ve tüm diğer dünyaların kayaları sürekli olarak bu taksimatın tam merkezinde bulunan iki taşı fısıldayıp durur. Bir zamanlar bu taşlar tekmiş ve yaradılışın tam merkezinde bulunuyorlarmış, fakat her şey gibi onlar da bölünmüş ve taksimat anında güneşleri yok eden büyük bir güçle birbirlerinden yırtılıp ayrılmışlar. Bu iki taşın yeniden birbirleri huzuruna çıkacakları yerde, iki ruh da son kez birbirleriyle karşılaşacak. Her şeyin yeniden bir olacağı gün o zaman gelecek, sadece iki taş arasındaki ayrım o kadar büyüktür ki onların bir daha bir araya gelmeleri mümkün değildir. Bu taksimatın sona ereceği gün taşlardan birinin varlığı ebediyen sona erecektir ve işte o gün ruhlardan biri de sonsuza dek yok olacaktır.

Bir araya getirebildiğimiz doğrular bunlardı ve bu doğruları bir araya getirmemizle de Birinci Çağ sona ermiş oldu.

İnsanlığın İkinci Çağı gök gürültüleri ve depremlerle başlamıştır çünkü dikkat buyurun, yer yırtıldığında, nasıl yaradılış ikiye taksim olduysa deniz de dolarak, insanların yaşadıkları karaları ikiye taksim etmişti. Deniz yutarken Korim dağları titremiş, inlemiş ve kabarmıştı. Ve biz bunun olacağını biliyorduk çünkü kâhinlerimiz bizi bu konuda ikaz etmişti. O yüzden kendi yolumuzu izleyerek dünya çatlamadan önce, deniz önce çağlayıp çekilip, sonra çağlayıp bir daha hiç çekilmemecesine geri gelirken, kendimizi emniyete aldık.

Denizin bu çağlayışını izleyen günlerde Ejderha Tanrı'nın çocukları sulardan kaçarak bizim kuzeyimize, dağların gerisine yerleştiler. Artık kâhinlerimiz bize Ejderha Tanrı'nın çocuklarının aramıza istilacı olarak geleceklerini söylemeye başladı. Ve birbirimize danışarak, ne yapsak da Ejderha Tanrı'nın çocuklarını taciz etmemeyi başararak, çabalarımızı engellemeye çalışmalarını önlesek diye düşündük. Sonunda savaşçı komşularımızın en az, kaba toplum halinde yaşayan ve toprakla uğraşan basit insanlardan huzursuzluk duyacaklarına karar vererek hayatlarımızı buna göre şekillendirdik. Şehirlerimizi yıktık, taşları taşıdık, komşularımızı telaşlandırmayacak ve bizi kıskanmalarını önleyecek şekilde kendimizi yeniden toprağa verdik.

Yıllar yılları, asırlar asırları kovaladı. Ve böyle olacağını bildiğimiz üzere, Angaraklar aramıza gelerek, bize hükmetmeye başladılar. Bizim yaşadığımız topraklara da Dalasya dediler; biz de onların bizden yapmamızı istedikleri şeyleri yerine getirerek, çalışmalarımıza devam ettik.

Tam bu sıralarda, Tanrı Aldur'un bir müridi, kuzeyin enginlerinden yanında başkalarıyla birlikte çıkagelerek Ejderha Tanrı'nın Aldur'dan çaldığı bir şeyi geri istedi. Ve bu hareket o kadar önemliydi ki, bunun olmasıyla İkinci Çağ sona erdi ve Üçüncü Çağ başladı.

Artık Üçüncü Çağ'da, insanların Grolim dedikleri Angarak rahipleri gelerek Ejderha Tanrı hakkında ve onun bizim sevgimize olan açlığı üzerine konuştular, bize söylediklerini, bize bütün insanların söylediklerini düşündüğümüz şekilde düşündük. Semanın kitabına başvurduk ve Torak'ın, zamanın merkezinde çekişen ruhların birinin Tanrısal görünüşü olduğu doğrulandı. Lakin diğeri neredeydi? İnsan ruhlardan yalnızca biri kendisine geldiğinde, nasıl bir tercih yapabilirdi ki? İşte o zaman üzerimizdeki korkunç sorumluluğu kavradık. Ruhlar bize gelecekti, bunu her biri kendi zamanında yapacaktı ve her biri kendisinin iyi, diğerinin kötü olduğunu söyleyecekti. Ama seçimi yapacak olan insandı. Kendi aramızda danıştık ve Grolimlerin bizi kabul etmeye zorladıkları tapınma şekillerini kabul edebileceğimiz sonucuna vardık. Bu bize Ejderha Tanrı'nın tabiatını inceleme fırsatı verecek ve diğer Tanrı ortaya çıktığında seçimimizi daha iyi yapma imkânı tanıyacaktı.

Zaman içersinde dünya hadiseleri zorla bize de intikal etti. Angaraklar, bir evlilik vasıtasıyla, Melceneler diye bilinen, doğunun büyük şehir yapımcılarıyla müttefik oldular ve birlikte tüm kıtayı bir uçtan diğerine kateden bir imparatorluk kurdular. Angaraklar işleri bitirenler, Melceneler ise hizmet verenlerdi. Bir iş bir kez bitirilince bitmiş olurdu ama hizmet her yeni gün bir kez daha tekrarlanırdı ve Melceneler aramıza gelerek, bitmeyen hizmetlerinde kendilerine yardımcı olabilecekleri aradılar. Tesadüf o ki, Melcenelere yardımcı olan soydaşlarımızdan biri, bu görevlerden birini ifa etmek için kuzeye yolculuk etme fırsatını elde etti. Ve Ashaba adında bir yere geldi ve yakalandıkları bir fırtınadan kurtulmak için buraya sığındı. Ashaba'daki evin Efendisi ne bir Grolim, ne bir Angarak, ne de bir insandı. Soydaşımız farkında olmadan Torak'ın evine varmıştı. Torak bizim halkımızı merak ediyordu ve yolcuyu yanına çağırttı ve soydaşımız Ejderha Tanrı'yı gördü. Ve o Torak'ın yüzüne baktığı an Üçüncü Çağ bitti ve Dördüncü Çağ başladı. Çünkü dikkat buyrun, Angarakların Ejderha Tanrısı beklediğimiz Tanrılardan biri değildi. Üzerindeki işaretler onu ilerisine taşımıyordu ve soydaşımız bir an içersinde Torak'ın yok olmaya mahkûm olduğunu ve onun farkındalığının da kendisiyle birlikte öleceğini gördü.

Ve bunun üzerine biz hatamızı gördük ve şimdiye kadar atladığımız şeye hayret içersinde bakakaldık: Yani bir Tanrı bile kaderin bir vasıtası olabiliyordu. Çünkü çok dikkat edin, Torak iki yazgının biriydi ama yazgının tümü değildi.

Bu arada dünyanın bir yerlerinde bir kral öldürülmüş ve biri dışında tüm sülalesi de katledilmişti. Ve bu kral iki güç taşından birinin muhafızıydı ve bu haber ulaştırılınca Torak çok sevindi ve kadim düşmanının artık ortadan kalktığına inandı. İşte o zaman batıdaki krallıklara karşı bir savaş açmak için hazırlıklara başladı. Lakin göklerdeki işaretler ve kayalardaki fısıltılar, olanların Torak'ın zannettiği gibi olmadığını söylüyordu. Taş muhafaza edilmeye devam ediyordu ve muhafızların soyu bozulmadan sürüyordu. Torak'ın savaşı kendisine hüzün getirecekti.

Ejderha Tanrı'nın hazırlıkları uzun sürdü; halkı üzerine yüklediği görevler ise nesilleri almıştı. Ve bizim gibi Torak da batıya karşı ne zaman harekete geçmesi gerektiğini gösterecek işaretleri görmek için gökleri izliyordu. Lakin Torak sadece görmek istediği işaretlere bakıyordu ve göklere yazılan açıklamaların tümünü okumadı. Bu şekilde, işaretlerin küçük bir bölümünü okuyarak kuvvetlerini olabilecek en kötü günde harekete geçirdi.

Ve bizim mukadder olduğunu bildiğimiz şekilde Torak'ın ordularının üzerine, batının derinliklerinde, Vo Mimbre şehrinin önünde uzanan geniş ovalarda büyük bir felaket çöktü. Ve Ejderha Tanrı, düşmanının gelişini beklemek üzere uykuya düştü.

Ve bundan sonra, başka bir ismin fısıltısı bize ulaşmaya başladı. Bu fısıltının ismi bize aşikâr oldu ve doğum gününde ismi büyük bir haykırış gibi yükseldi. Tanrıkatleden Garion sonunda gelmişti.

Bundan sonra olayların akışı o kadar hızlandı ve korkunç karşılaşmaya koşuş o kadar hareketlendi ki semadaki kitabın sayfaları bulandı. Sonra dünyanın yaratıldığı gün olarak insanlar tarafından kutlanan günde güç taşı Belgarion'a intikal etti; eli taş üzerine kapandığı anda, semanın kitabı büyük bir ışıkla doldu ve Belgarion'un ismi en uzaktaki yıldızdan yankılandı.

Sonra Belgarion'un güç taşıyla birlikte Mallorya'ya doğru harekete geçtiğini, ayrıca Torak'ın uykusunun da gittikçe daha huzursuz bir hal almaya başladığını hissettik. Ve nihayet o korkunç gece gelip çattı. Biz çaresizlik içersinde seyrederken, sema kitabının sayfaları o kadar hızlı dönmeye başladı ki, okuyamaz olduk. Derken sayfalar duruldu ve korkunç bir satır okuduk, "Torak katledildi," ve kitap titredi ve tüm yaradılıştaki nur söndü. Ve karanlık ile sessizliğin o müthiş anında Dördüncü Çağ bitti ve Beşinci Çağ başladı.

Beşinci Çağ başlarken sema kitabında bir sırra rastladık. Daha önce her şey Belgarion ile Torak'ın karşılaşmasına doğru ilerliyordu ama artık olaylar başka bir karşılaşmaya doğru gelişmeye başlamıştı. Yıldızlarda, yazgıların nihai karşılaşması için başka bir yol bulunduğuna dair işaretler vardı ve bizler de bu varlıkların hareketlerini hissedebiliyor ama kim olduklarını ya da ne olabileceklerini tahmin edemiyorduk çünkü büyük kitabın sayfaları karanlık ve örtülüydü. Yine de karanlık içinde örtülmüş, peçelenmiş bir varlığı hissedebiliyorduk ve bu şey insanların işleri arasında hareket ediyordu; ay bizimle tüm açıklığıyla konuşarak bu karanlık varlığın bir kadın olduğunu söyledi.

Semanın kitabını artık gölgeleyen bu engin karmaşada tek bir şey görünüyordu. İnsanların Çağları her geçen çağla daha da kısalıyordu; ve iki yazgının karşılaşmasını sağlayan Olaylar gittikçe yaklaşıyordu. Rahat rahat oturup düşünme zamanı geçmişti; eğer son Olay'a gafil avlanmak istemiyorsak, artık elimizi çabuk tutmamız gerekiyordu.

Bu son Olay'daki iştirakçilerin, tayin edilen yere, mukadder saatte gelmeleri için onları ya dürtmemiz, ya da kandırmamız gerektiğine karar verdik.

O yüzden Seçimi Yapacak Olan'ın suretini karanlığın peçeli ve kukuletalı varlığı ile Tanrıkatleden Garion'a yolladık ve onları sonunda bizim seçim yapacağımız yerin yoluna çıkarttık.

Sonra bizler kendi hazırlıklarımıza döndük, çünkü yapılması icap eden çok şey vardı ve Olay'ın nihayet vuku bulacağını biliyorduk. Yaradılışın taksimatı çok uzun süredir dayanmıştı; ve iki yazgısı arasındaki bu karşılaşmada ayrılık sona erecek ve her şey yeniden tek olacaktı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Okur Mektubu: Gürhan Öztürk, "Belgariad'dan Mallaryon'a... Hoppa on üçüncü kitap mı daha on bir ile on ikiyi bekliyorduk biz...", 26Ağustos2006

Garion daha doğrusu Belgarion ?belki de en doğrusu Tanrıkatleden olacak? her ne ise bu müthiş efsanevi dizide şahsen bütün karakterleri çok sevdim. Sadi'yi bile... Ama bu seride asıl hoşuma giden, ilk kitapta şöyle bir adı geçen birinin öteki kitaplarda önemli bir karakter olabiliyor olması. Mesela Mallaryon'da çok önemli bir karakter olan Vella sadece Belgariad serisinde bir kere avcının tekine dans ederken ?hatta Garion hayran kalmıştı? görülmüştü. Bunun yanında ikinci kitapta Garion Lelldorin ile karşılaşmadan önce iki serfin konuşmasına şahit olmuştu.O iki kişi dördüncü kitapta Cenedra'nın ordusuna katılmışlar; hatta biri ölüyor, diğeri de yaralılara yardım ediyordu savaş esnasında. Ama bir şeyi hep merak ettim: Faldor'a ne oldu? (O dindar şahsiyete. O kadar dindar ki Eras Yortusu'nda ticaret yapmayacak kadar saygılı tanrılara.) Tahminime göre o kadar uzun yaşamayıp ölmüştür, yine de nasıl öldüğü anlatılmalıydı. Sonuçta cimri ve paragöz damadı mı çiftliği satın aldı, yoksa kızı karşı çıkıp da babasının anısına fakire fukaraya yardım eli mi açtı?

Tabii bu asıl merak ettiğim soru değildi. Yazar kitaplarda hep ifritlerden ve onların bulunduğu yer olan Cehennem'den bahsediyor. Ama o kadar Tanrı var. Hiç bir kitapta ölenlere ne oluyor ondan bahsetmiyor. Tolkien kitabında ölülere ne olduğundan bahsederdi. Hatta bu konu ile ilgilenen maialar da vardı. Sauron da bir maiaydı, hatta Shelob da... Neyse asıl sorum: David Eddings niye bir Tanrı'ya da ölülerle ilgilenme işi vermemiş? Mesela Aldur bu iş için müsait bence. Mesela Durnik ölseydi nereye gidecekti? Ya da örneğin savaşta ölen karakterler nereye gidiyor?

Son olarak, David Eddings bu seriye yeni bir kitap eklemiş. Sanırım kronolojik olarak sıralanıyor olaylar bu yeni kitapta. Bir de Angarkların geniş tarihçesini yazıyormuş. Seriyi okumuş olanlara duyrulur...  Okur Mektubu: Gürhan Öztürk, "Belgariad'dan Mallaryon'a... Hoppa on üçüncü kitap mı daha on bir ile on ikiyi bekliyorduk biz...", 26Ağustos2006

Garion daha doğrusu Belgarion ?belki de en doğrusu Tanrıkatleden olacak? her ne ise bu müthiş efsanevi dizide şahsen bütün karakterleri çok sevdim. Sadi'yi bile... Ama bu seride asıl hoşuma giden, ilk kitapta şöyle bir adı geçen birinin öteki kitaplarda önemli bir karakter olabiliyor olması. Mesela Mallaryon'da çok önemli bir karakter olan Vella sadece Belgariad serisinde bir kere avcının tekine dans ederken ?hatta Garion hayran kalmıştı? görülmüştü. Bunun yanında ikinci kitapta Garion Lelldorin ile karşılaşmadan önce iki serfin konuşmasına şahit olmuştu.O iki kişi dördüncü kitapta Cenedra'nın ordusuna katılmışlar; hatta biri ölüyor, diğeri de yaralılara yardım ediyordu savaş esnasında. Ama bir şeyi hep merak ettim: Faldor'a ne oldu? (O dindar şahsiyete. O kadar dindar ki Eras Yortusu'nda ticaret yapmayacak kadar saygılı tanrılara.) Tahminime göre o kadar uzun yaşamayıp ölmüştür, yine de nasıl öldüğü anlatılmalıydı. Sonuçta cimri ve paragöz damadı mı çiftliği satın aldı, yoksa kızı karşı çıkıp da babasının anısına fakire fukaraya yardım eli mi açtı?

Tabii bu asıl merak ettiğim soru değildi. Yazar kitaplarda hep ifritlerden ve onların bulunduğu yer olan Cehennem'den bahsediyor. Ama o kadar Tanrı var. Hiç bir kitapta ölenlere ne oluyor ondan bahsetmiyor. Tolkien kitabında ölülere ne olduğundan bahsederdi. Hatta bu konu ile ilgilenen maialar da vardı. Sauron da bir maiaydı, hatta Shelob da... Neyse asıl sorum: David Eddings niye bir Tanrı'ya da ölülerle ilgilenme işi vermemiş? Mesela Aldur bu iş için müsait bence. Mesela Durnik ölseydi nereye gidecekti? Ya da örneğin savaşta ölen karakterler nereye gidiyor?

Son olarak, David Eddings bu seriye yeni bir kitap eklemiş. Sanırım kronolojik olarak sıralanıyor olaylar bu yeni kitapta. Bir de Angarkların geniş tarihçesini yazıyormuş. Seriyi okumuş olanlara duyrulur...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.