Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
 
1996'da Yüzüklerin Efendisi'ni yayımlamaya başladığımızda şöyle demiştik: "Dünya ikiye bölünmüştür, denir Tolkien'ın yapıtı söz konusu olduğunda: Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş olanlar ve okuyacak olanlar. Artık Türkiyeli okur da okumuş olanlar tarafına geçebilecek!" Gerçekten de Türkçe basım, kitaba ilginin evrenselliğini kanıtladı.
       Yüzüklerin Efendisi son yüzyılın en çok okunan yüz kitabı arasında en başta geliyor; bilimkurgu, fantezi, polisiye, best-seller ya da ana akım demeden, tüm edebiyat türleri arasında tartışmasız bir önderliğe sahip. Bir açıdan bakarsanız bir fantezi romanı, başka bir açıdan baktığınızda, insanlık durumu, sorumluluk, iktidar ve savaş üzerine bir roman. Bir yolculuk, bir büyüme öyküsü; fedakârlık ve dostluk üzerine, hırs ve ihanet üzerine bir roman...
YÜZÜKLERİN EFENDİSİ
Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
              Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a,
Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
              Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
              Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
              Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
ISBN13 978-975-342-598-8
13x19.5 cm, 496 s.
 
Yüzük Kardeşliği
Yüzüklerin Efendisi I
Özgün adı: The Fellowship of the Ring
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen, Deniz Erksan
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Şiir Çevirileri: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: John Howe
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1997
12. Basım: Kasım 2016

Frodo, Pippin, Merry ve Sam, Gandalf ve Aragorn, hepsine hükmedecek Tek Yüzük'le gölgeler içindeki Mordor'a doğru yola çıkarlar.Peşlerinde ise Karanlıklar Efendisi Sauron'un Kara Süvarileri ve öykünün sonuna kadar bizden ayrılmayacak olan Gollum...

ISBN13 978-975-342-181-2
13x19.5 cm, 416 s.
 
İki Kule
Yüzüklerin Efendisi II
Özgün adı: The Two Towers
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Şiir Çevirileri: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: John Howe
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1998
10. Basım: Mayıs 2017

Yüzük Kardeşliği dağılıyor bu ciltte. Frodo ve Sam Yüzük'le birlikte Mordor'un kapılarından geçmeye çalışırken yeni bir yol arkadaşı ediniyorlar. Orklara esir düşen Merry ve Pippin, Orta Dünya'nın en eski ırkıyla tanışıyorlar. Aragorn, Gimli ve Legolas ise, Orta Dünya'nın kaderini çizecek büyük savaşların ilkine katılıyorlar...

ISBN13 978-975-342-202-4
13x19.5 cm, 408 s.
 
Kralın Dönüşü
Yüzüklerin Efendisi III
Özgün adı: The Return of the King
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Şiir Çevirileri: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: John Howe
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1998
10. Basım: Temmuz 2016

Keşke bitmese, ama bitiyor. Bu ciltte Karanlıklar Efendisi ile Yüzük Kardeşliği, iki cephede karşı karşıya geliyorlar. Frodo ve Sam ellerinde hepsine hükmedecek Tek Yüzük ile Mordor'un içine, karanlığın kalbine doğru bir yolculuk yaparken, diğerleri de karanlığa karşı son cephe olan Gondor'da umutsuz bir savunmaya girişiyorlar...

ISBN13 978-975-342-347-2
16.5x22.5 cm, 1015 s.
 
Yüzüklerin Efendisi
Tek Cilt Özel Basım
Yüzüklerin Kardeşliği / İki Kule / Kralın Dönüşü
Özgün adı: The Lord of The Rings
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen, Deniz Erksan
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Şiir Çevirileri: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2001
8. Basım: Şubat 2016

Üç kısımı bir araya getiren özel, tek cilt edisyon. Hem hâlâ okumamış, "okuyacak olanlar" için, hem de bu güzel kitabın kütüphanenizde gelecek kuşaklara devrolacak kadar kalıcı olması için...

Yazarın Metis Yayınları'ndaki diğer kitapları
Yüzüklerin Efendisi, 3 Cilt Takım,
 
OKUMA PARÇASI

"Yayıncının Notu", s. 9-10

Yüzüklerin Efendisi, Tolkien'ın kitaba yazdığı Ek'lerden birinde de belirttiği gibi, Kırmızı Kitap'tan yapılmış bir "çeviri". Her ne kadar Orta Dünya'nın Üçüncü Çağ'ında Elfler, Hobbitler, İnsanlar ve Cüceler bir Ortak Lisan konuşuyorlardıysa da, bu lisanın özellikleri ırktan ırka ve bölgeden bölgeye değişiyor. Tüm bu özelliklerin "İngilizce'ye çevrilmesi", Tolkien gibi bir dilbilimcinin onyıllarını almış. Aynı özellikleri bozmadan Türkçe'ye çevirmek daha da zor.

Zorlukların birincisi, isimler konusunda. Birçok isim zaten Ortak Lisan'da değil, kahramanların özgün dillerinde. Dolayısıyla Elfçe bir isim zaten İngilizce'ye çevrilmemiş, Elfçe kalmış. Biz de bu kurala uyduk. Ancak bazı isimler, özellikle de Hobbitlerin soyadları İngilizce'ye çevrilmiş; biz de yapabildiğimiz kadarıyla bu soyadları Türkçe'ye çevirdik. Aynı şey yer isimleri için de geçerli. Bu yüzden, örneğin, İngilizce'ye Brandywine olarak çevrilen Baranduin, Türkçe'de Brendibadesi oldu. Aynı şekilde, hancı Barliman Butterbur, Arpadam Kaymakpürüzü; Buckland ise Erdiyarı olarak çevrildi.

Bir de Yüzüklerin Efendisi'nin yayınlanmasından sonra İngiliz kültürüne yerleşmiş olan terimler var. Örneğin, Frodo Baggins'in kılıcının adı "Sting" ("arı iğnesi"). Ancak bir İngiliz rock yıldızı da kendisine bu adı seçti, bu adla ünlendi (Sting'in eskiden İngilizce öğretmeni olduğu ve Yüzüklerin Efendisi'ni çok sevdiği biliniyor); bu yüzden Sting'i "İğne" diye çevirmeyi tercih etmedik.

Bunun gibi birkaç örnek dışında metinde İngilizce'ye benzeyen isimler, okuyucuyu aldatmamalı. Örneğin Sam Gamgee, bir İngiliz adı olan "Samuel" den kısaltılan bir ad değil, tersine "Samwise"dan kısaltılıyor; bunu çevirmeye kalksaydık, Samwise Efendi'ye "yarım akıllı" demek zorunda kalacaktık; o yüzden "Sam" olarak kaldı.

Orta Dünya'nın halkları farklı lehçeler konuşuyor. Örneğin Elfler oldukça resmi ve ağdalı, büyük ölçüde "Shakespeare dönemi" İngilizcesi ile konuşurken, Rohirrimler daha da eski bir İngilizce'ye sahipler. Türkçe'de Elf lehçesini daha ziyade "Lisan-ı Osmanî" ile karşılarken, göçebe, at sırtında yaşayan Rohirrimler'in lehçesini daha bir "Orta Asya" Türkçesi ile karşılamayı seçtik.

Devamını görmek için bkz.

çocuk filminin son sekansında, bana çok yakın gelen bir cümle duymuştum: "İki tür hikâye vardır," diyordu filmin esrarengiz sihirbazı. "Gerçek hikâyeler, ve gerçek olması gereken hikâyeler. Bu izlediğiniz ikinci tür hikâyelerdendi."

J.R.R. Tolkien'ın kült eseri Yüzüklerin Efendisi'nde ikinci tür hikâyelerden biri, belki de en güzeli anlatılmakta.

Peki ama, nedir bana ve daha yüz küsur bin okuyucuya "Frodo Baggins'le sekiz yol arkadaşının öyküsü gerçek olmalıydı" dedirten? Çok mutlu bir dünyada mı yaşıyorlar, olaylar çok mu keyifli, "keşke bu maceralar benim başımdan geçseydi" diye mi düşünüyor insan?

Hiç değil. Yüzüklerin Efendisi'nin çizdiği Middle-Earth yani Orta Dünya'nın bir ütopya olmadığı kesin. En az bizim dış dünyamız kadar zor ve karmaşık bir yer orası da. Olaylar deseniz, en korkusuz okuyucunun dudağını uçuklatır. Kendi adıma, öykünün kahramanlarından en şanslısının bile yerinde olmak istemezdim. Gene de, bütün iyi fantezi öyküleri gibi, Yüzüklerin Efendisi de gerçek olmalıydı.

Başarılı bir fantezi eserinin okuyucuda bu tadı bırakmasının sanırım iki nedeni var. Birincisi, bildiğimiz gerçekliği askıya alıp bir süre için öykünün temel varsayımlarına inanmayı kabul ettiğimiz andan itibaren, olaylar zaten gerçektir.(2) Herşey iyi gitmeyebilir, herkes mutlu sona ulaşmayabilir, ya da Yüzüklerin Efendisi'nde olduğu gibi zaferin bedeli çok yüksek olabilir; fakat böyle başlayan bir öykü ancak böyle sürebilirdi diye düşünürüz.

İkinci ve çok daha önemli sebebiyse, Tolkien insanoğlunun zamanın ve mekânın dışına çıkma, kendisi dışında akıllı varlıklarla iletişim kurma ihtiyacıyla açıklamakta. Bu öyle derin bir ihtiyaç ki, tarih boyunca anlatılmış tüm masalların, tüm mitlerin kaynağını oluşturuyor. Zaman ve mekânın ötesine geçip, bulunduğumuz yere dışarıdan bakmak; bize benzemeyen canlılarla alışverişe girip dünya üzerindeki bilinç sahibi tek ırk olmanın yalnızlığından kurtulmak... Belki bu perspektif, bu alışveriş, bu kıyaslama sayesinde insanoğlu bir ırk olarak kendisini ve kozmik düzendeki yerini anlayabilecektir. Bu anlamda yalnız fantezi değil, bilimkurgu da bu tarih kadar eski dileğe cevap vermekte.

Ve gene bu anlamda Yüzüklerin Efendisi fantezi türünün kusursuz bir örneği. Arka planda hemen hiçbir edebiyat ürünüyle mukayese kabul etmeyecek zenginlikte bir tarih ve coğrafya var. Zamanın ve mekânın dışına adım atan okuyucu kendisini bu zenginliğin ipuçlarıyla donatılmış Orta Dünya'da buluyor. Bizim bildiğimiz Dünya burası, ama "güneşin ve dünyanın çok daha genç olduğu bir zaman." Üçüncü Çağ'ının sonuna yaklaşan Orta Dünya bir yanda Elf, Cüce, Hobbit, Ent, İnsan ve Büyücüleriyle, diğer yanda Ork ve Trol gibi "hilkat garibeleri"yle, hepsinin gerisinde de varlıkları sezilen Vala ve Maia'larla bilinçli canlılar yönünden sonsuz bir çeşitliliğe sahip. İşte bu fonun önünde dört Hobbit, iki İnsan, bir Büyücü, bir Elf ve bir Cüce'den oluşan dokuz kişilik topluluk, Orta Dünya'yı Yüzüğün Efendisi Sauron'dan kurtarmak için umutsuz bir yolculuğa çıkıyor.

Birinci ve İkinci Çağlar'da neler olmuş, Eldarin, yani Yüksek Elfler niçin Orta Dünya'da sürgünde, Büyücüler insan değilse nedir, umutlar ve yakarışlar neden denizin ötesine Batı'ya yöneltiliyor? Bütün bu soruların cevabını vermiyor Yüzüklerin Efendisi.(3) Bunlar sadece hikâyenin burada başlamadığını ve burada bitmeyeceğini sezdiren uçsuz bucaksız bir dokunun ipuçları. Kitabın bize anlattığı, öykünün yalnızca bir bölümü. Ama bu kadarı bile, mütevazı hobbit Frodo Baggins'in "Sauron'un planlarını boşa çıkarmak için herkesten çok çalışan" Büyücü Gandalf, yurtsuz kral Aragorn ve diğer arkadaşlarının yardımıyla sonuca ulaştırdığı yolculuğu Arayış Edebiyatı (Quest Literature) türünün klasik örnekleri arasına dahil etmek için yeterli.

Hayranlarına "bu öykü gerçek olmalıydı" dedirten de, bu Arayış'ın (yani sembolik anlamda ruhanî olgunlaşma sürecinin) içtenliği belki de. Yüzüklerin Efendisi belki bu yüzden bir kült. Tolkien'ın çocuk kitabı Hobbit'le kendi yarattığı dillerin gerisine kurduğu mitoloji arasında bir köprü oluşturan ve yazımı tam on yedi yıl süren bu kitap, ilk yayımlandığı 1954 yılından benim elimdeki nüshasının ait olduğu 1968 yılına kadar yalnızca İngiltere'de tam 38 kere basılmış. Amerika Birleşik Devletleri'nde 60'lı yılların öğrenci hareketleri çerçevesinde öyle güçlü bir yankı uyandırmış ki, kampüslerde "Frodo yaşıyor" ya da "Cumhurbaşkanı adayımız Gandalf" gibi rozetler görülür olmuş.(**)

Bu kadar yoğun bir ilgi karşısında edebi çevreler de tepkisiz kalmamış tabii. Fantezi teriminin henüz yerleşmediği o ilk yıllarda ancak "mitoloji" diye tanımlanabilen Yüzüklerin Efendisi, eleştirmenleri Tolkien hayranları ve Tolkien düşmanları diye ikiye bölmüş ve bu kamplaşma üzerinden sayısız makale ve kitaba konu olmuş.

Akademik tartışmalar öyle düzeylere varıyor ki, kahkahalarla gülmemek imkânsız. Bir yanda Tolkien severler Yüzüklerin Efendisi'nin muhteşem bir edebi yapıt olduğunu söylüyor, Jung'un teorilerinden destek alan psikolojik çözümlemeler yapıyor, derin alegorik anlamlar çıkarıyorlar. Oysa Tolkien çok açık bir dille Yüzüklerin Efendisi'nin alegori olmadığını belirtmekte. "Varlığını sezecek kadar yaşlanıp bezdiğimden bu yana, alegorinin her türlü tezahüründen bütün kalbimle nefret ederim," diyen Tolkien'a göre, alegori, yazarı da okuyucuyu da küçük düşüren bir üslup. Yüzüklerin Efendisi ise bir tarih öyküsü.

Karşı kamptaki eleştirmenler bu tavra iyice öfkeleniyorlar elbette. Yüzüklerin Efendisi bir alegori olsa, mesela İkinci Dünya Savaşı'nı sembolize etse, tuhaf tuhaf yaratıkların olmayacak maceralara girip çıkmasını anlayışla karşılayabilecekler belki de. Gelgelelim içinde yaşadığımız dünyayla doğrudan paralellik kurmaya yanaşmayan bu hikâye, dış dünya için bir anlam taşımayarak günahların en büyüğünü işliyor. Yani koskoca Profesör Tolkien, bin küsur sayfa boyunca resmen "Kaçış Edebiyatı" yapıyor.

İyi kötü bir hayalgücü olan ve gördüğü her satırda ille kendi sığ trajedilerinin yansımasını aramayan okuyucu, Yüzüklerin Efendisi'nin gündelik hayatımız için bir anlam taşıyıp taşımadığına kendisi karar verecektir. Bana sorarsanız, Orta Dünya dış dünya için anlamlı mı bilmem, ama daha anlamlı olduğu kesin.

Kaçış edebiyatı suçlaması ise yazarın umurunda bile değil. Kaçış sözcüğüne haksız yere olumsuz anlam yüklendiği görüşünde Tolkien: "Kendini hapiste bulan bir insan kalkıp evine gitmek istedi diye onu nasıl küçümseyebiliriz? Ya da, kaçamıyorsa bile duvarlar ve gardiyanlar dışında bir şeylerden söz etmesi suç mu? Mahkûm onu göremese de, dışarıdaki dünya hâlâ gerçektir." Bir başka deyişle, hapisten kaçmakla kavgadan kaçmayı birbirine karıştırmamak gerek. Çünkü tıpkı Thoreau'nun inzivaya çekilmesi gibi, "gerçek Kaçış çoğu zaman İğrenme, Öfke, İtham ve İsyan'la el ele gider".

Her fantezi severin içten içe hissettiği gerçeği de en iyi Tolkien özetliyor: "Kaçış ihtimali en çok kimi telaşlandırır? Kimi olacak, gardiyanları!"

(*) Deniz Erksan'ın bu yazısı ilk kez Metis Çeviri'nin 1991 Bahar tarihli 15. sayısında, "Çevilmemiş Yapıtlara Önsözler" bölümünde yayımlanmıştı. Aynı yazıyı bu kez "Çevrilmiş Bir Yapıta Önsöz" olarak yayımlamaktan mutluluk duyuyoruz. –y.n. Metne dön

(1) Bunu açıklamayacağım, ama size büyü yaptığımı tahmin etmişsinizdir. Metne dön

(2) Tolkien fantazi edebiyatı konusundaki görüşlerini "On Fairy-Stories" adlı makalesinde kapsamlı bir şekilde anlatıyor. Metne dön

(3) Bu soruların cevabı ve daha başka öyküler için, Tolkien'ın ölümünden sonra yayımlanan Silmarillion'a bakmanız gerek. Silmarillion Birinci Çağı anlatıyor. Metne dön

(**) Bu arada, ünlü İngiliz rock şarkıcısı Sting'in adını Frodo'nun kılıcından, ünlü new age topluluğu Shadowfax'in ise adını Gandalf'ın atından (Gölgeyele: Shadowfax) aldığını hatırlamakta yarar var. –y.n. Metne dön

Devamını görmek için bkz.

"Dört Gözle Beklenen Davet"ten, s. 35-47

Çıkın Çıkmazı'ndan Bay Bilbo Baggins kısa bir süre sonra yüz on birinci yaşgününü debdebeli bir davet ile kutlayacağını ilan ettiğinde Hobbitköy'de büyük bir heyecan yaşanmış ve söylentiler alıp yürümüştü.

Bilbo hem çok zengin hem de acayip biriydi; ayrıca tuhaf bir biçimde ortadan yokolup beklenmedik bir şekilde geri dönüşünden beri, yani altmış yıldır, Shire'ın merak konusuydu. Yolculuklarından alıp getirdiği servet yöresel bir efsane halini almıştı bile; yaşlılar ne derse desin hemen hemen herkes Çıkın Çıkmazı'ndaki Tepe'nin ağzına kadar define dolu tünellerle örülü olduğuna gerçekten inanıyordu. Ve bütün bunlar Bilbo'yu ünlü yapmaya yetmezmiş gibi, şayanı hayret bir özelliği daha vardı: Bitmek nedir bilmeyen dinçliği. Zaman, akıp gitse de Bay Baggins'e pek etki etmiyor gibiydi. Doksan yaşında, elli yaşındaki halinden pek farklı görünmüyordu. Doksan dokuz yaşında ona yaşını göstermiyor demeye başladılar; fakat yaşlanmıyor demek daha isabetli olurdu. Başlarını sallayıp böyle bir şeyin haddinden fazla iyi olduğunu söyleyenler de vardı; bir kişinin, hem (rivayete göre) bitmek tükenmek bilmeyen bir servete, hem de (görünüşte) ebedi bir gençliğe sahip olması haksızlıktı. "Bunun hesabını verecektir," diyorlardı. "Bu tabii bir şey değil, sonu selamet olmaz."

Fakat henüz bir bela gelmemişti Bay Baggins'in başına ve Bay Baggins paradan yana eli açık biri olduğu için hobbitlerin çoğu onun garipliklerini ve talihli olmasını hoş görmeye hazırdı. Akrabalarıyla ilişkisini karşılıklı ziyaretler seviyesinde tutmuştu (elbette ki Torbaköylü Bagginsler hariç), ayrıca yoksul ve önemsiz hobbit aileleri arasında da bir sürü sadık hayranı vardı. Ama genç kuzenlerinden bazıları yetişinceye kadar hiç yakın arkadaşı olmamıştı.

Bu kuzenlerin en büyüğü ve Bilbo'nun en gözde kuzeni genç Frodo Baggins idi. Bilbo doksan dokuz yaşına geldiğinde Frodo'yu evlat edinip onu varisi yapmış ve bundan sonra yaşamını sürdürmesi için Çıkın Çıkmazı'na getirmişti; böylelikle sonunda Torbaköylü Bagginsler bozguna uğramış oluyorlardı. Bilbo ile Frodo'nun yaşgünü aynı güne denk geliyordu: Eylülün yirmi ikisine. "Frodo, en iyisi sen de gel burada yaşa evlat," demişti Bilbo bir gün, "o vakit yaşgünlerimizi rahatlıkla birlikte kutlayabiliriz." O zamanlar Frodo daha ara yıllarındaydı; bu, hobbitlerin çocukluk yılları ile reşit oldukları otuz üç yaş arasında, başlarında kavak yellerinin estiği yirmili yaşlarıdır.

Aradan on iki yıl daha geçmiş, Bagginsler Çıkın Çıkmazı'nda her yıl son derece canlı geçen çifte yaşgünü davetleri vermişlerdi; fakat artık bu güz, oldukça beklenmedik bir şeylerin tasarlanmakta olduğu anlaşılıyordu. Bilbo yüz on bir yaşına basacaktı; 111, bu bir hayli ilginç bir sayı ve bir hobbit için son derece saygın bir yaştı (Yaşlı Took bile sadece 130 yaşına ulaşabilmişti) ve Frodo otuz üç, 33 yaşında olacaktı, bu da önemli bir sayıdır: "rüştüne erme" zamanı.

Hobbitköy ile Subaşı'nda, çeneler durmak nedir bilmeden çalışmaya ve yaklaşmakta olan davetin söylentileri tüm Shire'da gezinmeye başladı. Bay Bilbo Baggins'in geçmişi ve kişiliği bir kez daha muhabbetlerin baş konusu halini aldı ve yaşlılar aniden hatıralarının kıymete bindiğini fark ettiler.

Kimsenin, Babalık olarak bilinen ihtiyar Ham Gamgee kadar pür dikkat kesilmiş dinleyicileri olamazdı. Babalık, Subaşı yolunda küçük bir han olan Sarmaşık'ta, haklı bir salahiyetle konuşup duruyordu; çünkü tam kırk yıldır Çıkın Çıkmazı'ndaki bahçeye o bakıyordu ve daha önce de aynı işte çalışan yaşlı Holman'a yardım etmişti. Artık kendisi yaşlandığı ve mafsalları sertleşmeye başladığı için işin çoğunu en küçük oğlu Sam Gamgee üstlenmişti. Baba oğul, her ikisi de Bilbo ve Frodo'yla iyi dosttu. Onlar da Tepe'de, Çıkın Çıkmazı'nın hemen altındaki Çıkınsaçması Sıraoyukları, 3 Numara'da oturuyorlardı.

"Hep söylemişimdir; Bay Bilbo gayetlen kibar, pek de tatlı dilli bir beyhobbittir," diye beyan etti Babalık. Bu tamamiyle doğruydu: Çünkü Bilbo ona "Hamfast Efendi" diye hitap ederek ve sebze yetiştirmek konusunda her zaman fikrini alarak son derece terbiyeli davranırdı – "kökler" ve özellikle de patates konusunda Babalık etraftaki en yetkili kişi diye bilinirdi (kendisi de bunun böyle olduğunu kabul ederdi).

"İyi de, onunla oturan şu Frodo neyin nesi?" diye sordu Subaşılı Yaşlı Noakes. "Tamam, ismi Baggins, ama dediklerine göre yarı yarıyadan çok Brandy-buck sayılırmış. Hobbitköylü bir Baggins neden ta orada, ahalinin o kadar garip olduğu o Erdiyarı'nda kendisine bir kız arar, hiç anlamam."

"O kadar garip olmalarına hayret etmemek lazım," diye söze karıştı Çift-ayak Baba (Babalıkların kapı komşusu), "Brendibadesi Nehri'nin yanlış yakasında, Yaşlı Orman'ın tam kenarcığında yaşarlarsa, tabii tuhaf olurlar. Anlatılanların yarısı bile doğru olsa, oranın karanlık, kötü bir yer olduğu çıkıyor ortaya zaten."

"Doğru dedin Baba," dedi Babalık. "Gerçi Erdiyarlı Brandybucklar Yaşlı Orman'ın içinde yaşıyor değiller; ama belli ki garip bir soyları var. O büyük nehirde kayıklarla avarelik ediyorlar – bu hiç de normal bir şey değil. Bana soracak olursanız, böyle bir şeyden maraza çıkmasına şaşırmamak lazım. Fakat yine de, yani hal böyleyken bile, Bay Frodo görüp görebileceğiniz en iyi hobbitlerden biridir. Sırf şeklen değil, her bakımdan Bay Bilbo'ya çekmiş. Ne de olsa, babası bir Baggins idi. Son derece nezih, saygıdeğer bir hobbit idi Bay Drogo Baggins; ta ki booluncaya kadar onun hakkında söylenebilecek pek bir şey bulamazdınız."

"Booluncaya kadar mı?" dedi birkaç ses. Bunu ve biraz daha karanlık olan başka söylentileri de duymuşlardı daha önce elbette, ama hobbitlerin aile geçmişine karşı aşırı bir merakları vardır; bu olayı bir kez daha dinlemeye hazırdılar.

"Eh, öyle diyorlar," dedi Babalık. "Şimdi bakınız: Bay Drogo, fukara Bayan Primula Brandybuck ile evlenmişti. Primula bizim Bay Bilbo'nun anne tarafından birinci dereceden kuzeni olur (annesinin Yaşlı Took'un en küçük kızı olması dolayısıylan) ve Bay Drogo da ikinci dereceden kuzeni olur. Böylece Bay Frodo onun bir nesil alttan hem birinci, hem de ikinci dereceden kuzeni olmuş oluyor, bizde öyle denir ya, hesabı sizden. Bay Drogo iştahına pek düşkün olduğu, kayınpederi ihtiyar Gorbadoc'un Brendi Konağı'nda da hep mükellef sofralar kurulduğu için, evlendikten sonra sık sık kayınpederinin konağına yatılı misafir gidermiş; gene böyle bir misafirlikte Brendibadesi'nde kayığa binmiş; karısı da kendisi de boolup gitmişler, zavallı Bay Frodo da çocuk başıyla kalakalmış."

"Benim duyduğuma göre, akşam yemeğinden sonra, mehtapta suya açılmışlarmış," dedi yaşlı Noakes, "kayık da Drogo'nun ağırlığından batmış."

"Ben de kadının onu suya ittiğini, onun da kadını kendisiyle birlikte suya çektiğini duydum," dedi Hobbitköy'ün değirmencisi Kumlukişi.

"Her duyduğuna inanma Kumlukişi," dedi değirmenciden pek hoşlanmayan Babalık. "İtmekten, çekmekten konuşmanın âlemi yok. Sen bela aramadan yerli yerinde otursan da, kayık dediğin yeterince tehlikelidir zaten. Her neyse: Sonunda bizim Bay Frodo, hem öksüz hem de bütün o garip Erdiyarlılar arasında mahsur kalakalıp her nasılsa Brendi Konağı'nda büyümüş. Dediklerine göre Konak da handan betermiş hani. Yaşlı Efendi Gorbadoc'un orada hep birkaç yüzden fazla akrabası olurmuş. Bay Bilbo, delikanlıyı doğrudürüst bir halk arasına getirip gelivermekle yaptığı iyilik kadar büyüğünü yapmamıştır şimdiye kadar.

"Hem böylece o Torbaköylü Bagginsler de günlerini görmüş oldular. Vaktiyle Bay Bilbo burdan gidip öldü diye duyulduğunda, bunlar Çıkın Çıkmazı kendilerine kaldı diye heveslenmişlerdi. Sonra bizimki çıkageliyor ve onları kovuyor; üstelik yaşıyor babam yaşıyor; şu işe bakın, bir gıdım bile yaşlanmış görünmüyor! Sonra birdenbire bir de varis çıkartıyor ortaya, bütün kâğıtları da yoluyla yordamıyla hazırlatıyor. Artık Torbaköylü Bagginsler, Çıkın Çıkmazı' nı rüyalarında bile göremezler hayırlısıyla."

"Oraya, epey bir miktar para istiflenmiş diye duymuşluğum var," dedi Batıdirhem'deki Ulığ Kazın'dan bir iş için gelmiş olan bir yabancı. "Duyduğuma göre sizin şu tepenin üst kısmı tünellerle delik deşikmiş, hepsine de ağzına kadar altın, gümüş ve zıynatla dolu sandıklar istiflenmiş."

"O halde sen benim diyeceğimden fazlasını duymuşsun," diye cevap verdi Babalık. "Ben zıynat falan bilmem. Bay Bilbo'nun eli boldur; göründüğü kadar, paradan yana bir eksiği de yok; ama ben tünel kazıldığını duymadım. Bay Bilbo'yu geri döndüğü zaman görmüştüm; bu altmış yıl öncesinin, benim delikanlı olduğum zamanların hikâyesidir. Yaşlı Holman'ın yanına çırak olarak gireli pek olmadıydı (babamın kuzeni olması dolayısıyla çırak gittiydim) o da satış zamanı, elâlem bahçeden geçip orayı burayı çiğnemesin, etrafa bakarak olayım da ona yardım edeyim diye beni Çıkın Çıkmazı'na getirdiydi. Birdenbire ne görelim, bütün o kargaşanın tam ortasında Bay Bilbo bir midilli, dev gibi birkaç bohça, birkaç da sandık ile Tepe'den yukarı çıkagelmesin mi? Yükünün kısmı küllisi, dağları bile altındandır dedikleri o yabancı yerlerden toplanmış definelerle doluydu mutlak; ama öyle tüneller dolduracak kadar bir şey yoktu. Gerçi benim Sam bu konuları daha iyi bilir. Habire Çıkın Çıkmazı'na girip çıkıyor. Bayılıyor eski zamanların hikâyelerine, Bay Bilbo'nun da bütün hikâyelerini dinliyor. Bay Bilbo ona harfleri de gösterdi – kötü bir niyetle değil ama, yanlış anlamayın. Umarım sonu da kötü gelmez.

"Elfler ile Ejderhalar mı!, diyorum ona. Lahanalarla patatesler, seninle bana daha çok yaraşır. Gidip burnunu senden daha büyüklerin işine sokma, yoksa boyundan çok büyük bir belaya bulaşırsın, diyorum. Başkaları da bu sözümden kendine hisse çıkarsa fena olmaz," diye ekledi, yabancı ile değirmenciye bir bakış atarak.

Fakat Babalık dinleyicilerini ikna edemezdi. Bilbo'nun servetinin efsanesi, genç hobbit neslinin aklına artık iyice nakşolunmuştu.

"İyi hoş da, herhalde getirdiği o ilk servete durmadan bir şeyler ekleyip duruyordur," diye savundu değirmenci, genel düşünceyi dile getirerek. "Sık sık evinden ayrılıyor. Sonra onu ziyaret edip duran şu yakışıksız tiplere bir bakın: Geceleri gelen cüceler, sonra o yaşlı gezgin hokkabaz Gandalf falan. Sen ne dersen de, Babalık, Çıkın Çıkmazı garip bir yer ve evin ahalisi evden de garip."

"Asıl sen ne dersen de, Bay Kumlukişi; kayıkları ne kadar bilirsen, bu konudan da o kadar anlarsın ancak," diye cevabı yapıştırdı Babalık. Değirmenciye artık iyice siniri kalkmıştı. "Eğer bu gariplikse, bizim buralara daha çok gariplik lazım gelir. Pek uzaklarda olmayan birileri var ki, duvarları altından yapılmış bir oyukta yaşasa bile arkadaşına bir bakraç bira ısmarlamak aklına gelmez. Ama Çıkın Çıkmazı'ndakiler hürmete layık şeyler yapıyorlar. Bizim Sam herkesin davete çağırılacağını ve gelen herkese armağanlar, dikkatinizi çekerim, armağanlar, verileceğini söylüyor – bu içinde olduğumuz aydan bahsediyoruz."

Eylül ayındaydılar; öyle bir eylül ki eylüllerin en güzeli. Bir iki gün sonra, davette havai fişek gösterileri olacağı ve dahası, hemen hemen bir asırdır, hatta Yaşlı Took öldüğünden beri Shire'da böyle bir gösterinin görülmemiş olduğu hakkında bir söylenti (büyük bir ihtimalle olaylara vakıf Sam tarafından) yayıldı.

Günler geçti ve O Gün yaklaştı. Bir akşam, acayip denklerle dolu acayip görünüşlü bir yük arabası Hobbitköy'e girip Çıkın Çıkmazı'ndaki Tepe'yi zahmetle tırmanmaya başladı. Bu işe şaşıran hobbitler, ağızları bir karış açık, lambaların aydınlattığı kapılarından at arabasını seyre koyuldular. Arabada garip şarkılar söyleyen dışarlıklı kişiler vardı: Uzun sakallı, uzun kukuletalı cüceler. Bunlardan birkaçı Çıkın Çıkmazı'nda kaldı. Eylülün ikinci haftasında başka bir at arabası da günün ortasında, Brendibadesi tarafından, Subaşı'ndan geçerek geldi. Arabayı yaşlı bir adam tek başına kullanıyordu. Uzun gri bir cübbe giymiş, sivri uçlu yüksek mavi bir şapka ve gümüş rengi bir boyun atkısı takmıştı. Uzun beyaz bir sakalı ve şapkasının kenarından taşan orman gibi kaşları vardı. Küçük hobbitçocuklar bütün Hobbitköy boyunca, ta tepenin üstüne kadar at arabasının ardından koştular. Tahmin ettikleri gibi, arabanın yükü havai fişeklerdi. Yaşlı adam Bilbo'nun ön kapısında yüklerini boşaltmaya başladı: Her biri, iri kırmızı bir G harfi ve elf rünü ile işaretlenmiş, çeşit çeşit, boy boy havai fişek vardı arabada.

İşaret Gandalf'ın işaretiydi elbette ki; yaşlı adam da, Shire'daki ünü daha çok ateş, duman ve ışık konusundaki becerilerinden kaynaklanan Büyücü Gandalf'tan başkası değildi. Asıl işi çok daha zor ve tehlikeliydi ama Shire halkı bu konuda hiçbir şey bilmiyordu. Onlar için Gandalf, Davet'teki eğlence kaynaklarından biriydi. Hobbitçocukların heyecanı da bundandı zaten. "En büyük G!" diye bağırıştılar; yaşlı adam gülümsedi. Gandalf Hobbitköy'de ancak arada bir görüldüğü ve hiçbir zaman uzun süreli kalmadığı halde, çocukların bir göz aşinalığı vardı; fakat ne onlar, ne de en yaşlıların haricindeki yetişkinler onun havai fişek gösterisini görmüşlerdi – bu gösteriler artık efsaneleşmiş bir geçmişe aitti.

Yaşlı adam Bilbo ve cücelerin bazılarının da yardımıyla yükünü indirmeyi bitirince Bilbo etrafa birkaç kuruş dağıttı. Seyredenler epey hayal kırıklığına uğramışlardı, ne bir maytap, ne de bir fişek çıkmıştı ortaya.

"Dağılın bakayım hemen!" dedi Gandalf. "Zamanı gelince istediğiniz kadar göreceksiniz." Sonra Bilbo ile birlikte içeriye girip gözden kayboldu; kapı da arkalarından kapandı. Küçük hobbitler bir süre boşuboşuna kapıya bakıp durdular, sonra davet günü bir gelse diye sabırsızlanarak sıvıştılar.

Çıkın Çıkmazı'nın içinde Bilbo ile Gandalf küçük bir odanın batıya, bahçeye bakan açık penceresinin kenarına oturmuşlardı. Akşamüstünün ilerleyen saatleri parlak ve huzur doluydu. Çiçekler kırmızı kırmızı ve altın rengi parlıyorlardı: Aslanağızları, günebakanlar, toprak duvarların üzerine yayılmış, yuvarlak pencerelerden içeri burunlarını uzatan latin çiçekleri.

"Bahçen ne kadar parlak görünüyor!" dedi Gandalf.

"Öyle," dedi Bilbo. "Gerçekten de bahçeme çok düşkünümdür; bahçeme ve aziz, emektar Shire'ın tümüne. Yine de bir tatile ihtiyacım olduğunu düşünüyorum."

"Tasarılarında kararlı mısın yani?"

"Kararlıyım. Kararımı aylar önce verdim ve hiç değiştirmedim."

"Çok iyi. Başka bir şey söylemeye hacet yok. Tasarladığın şeylere –tasar-ladığın her şeye ama, hatırlatmak gibi olmasın– sadık kal; her şeyin hem senin, hem de hepimiz için en iyisi olmasını dilerim."

"Umarım. Ama ne olursa olsun perşembe günü iyi vakit geçirmeyi planlıyorum, eğlenip küçük şakamı yapmayı."

"Acaba gülen kim olacak?" dedi Gandalf başını sallayarak.

"Göreceğiz," dedi Bilbo.

Ertesi gün, başka arabalar da tırmandı Tepe'yi, ardından başka arabalar. Yerli esnaf bu işe homurdanmaya başlayabilirdi, ama hemen o hafta Hobbitköy, Subaşı ve civardan tedarik edilebilecek her türlü erzak, eşya ve lüks şeyler için Çıkın Çıkmazı'ndan siparişler sel gibi akmaya başladı. Herkesin hevesi arttı; takvimdeki günleri işaretlemeye, sabırsızlıkla postacıyı gözleyip davetiye beklemeye koyuldular.

Çok geçmeden davetiyeler de yağmaya başladı ve Hobbitköy postahanesi kilitlendi, Subaşı postahanesi boğuldu, gönüllü yardımcı postacılar işe çağırıldı. Tepe yukarı, Teşekkür ederim, mutlaka geleceğim mesajının birbirinden kibar yüzlerce çeşitlemesini taşıyan, durmayan bir postacı akışı oluştu.

Çıkın Çıkmazı'nın bahçe kapısına bir ilan asıldı: DAVETLE İLGİSİ OLMAYANLAR GİREMEZ. Aslında Davetle İlgisi Olan ya da ilgisi varmış gibi yapanlar bile içeri nadiren alınıyorlardı. Bilbo çok meşguldü: Davetiyeler yazıyor, cevapları işaretliyor, armağanları paketliyor ve kendi kendine gizli bazı hazırlıklar yapıyordu. Gandalf'ın oraya gelişinden beri, gözlerden uzak durmaya başlamıştı.

Hobbitler bir sabah uyandıklarında, Bilbo'nun ön kapısının güneyindeki büyük çayırın çadırlar için kullanılan ipler ve direklerle dolu olduğunu gördüler. Yola doğru inen eğime özel bir giriş bölümü kesilip açılmış, buraya geniş basamaklar ve büyük beyaz bir kapı yapılmıştı. Çayırın yanında bulunan Çıkınsaçması Sırakovukları'ndaki üç aile dört göz kesilmişti, hobbitlerin çoğu da onlara gıptayla bakıyordu. Yaşlı Babalık Gamgee artık bahçede çalışıyor gibi yapmaktan bile vazgeçmişti.

Çadırlar yükselmeye başladı. Çadırların arasında özellikle çok büyük bir çadır vardı; o kadar büyüktü ki, çayırdaki ağaç olduğu gibi çadırın içinde kalıyor ve tüm azametiyle bir köşede, şeref masasının başucunda yükseliyordu. Bütün dallarına fenerler asılmıştı. Bir şey daha vardı ki bu ağaçtan da cazipti (hobbitler için, tabii): Çayırın kuzey köşesine kurulmuş, muazzam bir açık hava mutfağı. Çıkın Çıkmazı'na yerleşen cücelere ve tüm o diğer tuhaf ahaliye ek olarak, bir de civardaki bütün han ve aşevlerinden akın akın aşçılar gelmişti. Heyecan doruk noktasına vardı.

Sonra hava bulutlanıverdi. Bu, çarşamba günü olmuştu, partinin arifesinde. Endişe korkunç bir boyuttaydı. Derken, perşembe günü, eylülün yirmi ikisi, nihayet geldi çattı. Güneş yükseldi, bulutlar yok oldu, bayraklar çözüldü ve eğlence başladı.

Bilbo Baggins buna bir davet demişti ama aslında birbirine harmanlanmış bir eğlenti çeşitlemesiydi bu. Yakın civarda yaşayan hemen hemen herkes çağrılmıştı. Kazara çok az birkaç kişi gözden kaçmıştı ama her halükârda onlar da geldiğinden, bu pek bir şey değiştirmiyordu. Shire'ın başka yerlerinden de birçok kişi çağırılmıştı; hatta sınırların dışından bile birkaç kişi vardı. Bilbo davetlileri (ve fazlalıkları) bizzat kendisi, yeni beyaz kapıda karşıladı. Girene çıkana –bu ikinciler, arkadan çıkıp dolaşıp kapıdan tekrar girenler oluyordu– hediyeler dağıttı. Hobbitler kendi yaşgünlerinde başkalarına hediye verirler. Âdetlerine göre, pek pahalı, hele hele bu durumda olduğu gibi de bol keseden hediyeler değildir verdikleri; ama fena bir sistem değildir bu. Normalde Hobbitköy ve Subaşı'nda her gün birilerinin yaşgünüdür, öyle ki bu yörelerdeki her hobbit, en az haftada bir, en azından bir hediye alma şansına sahiptir. Yine de hediyelerden usanmazlar.

Bu sefer ise hediyeler olağanüstü güzellikteydi. Hobbitçocuklar o kadar heyecanlandılar ki bir süre için az kalsın yemek yemeyi bile unutuyorlardı. Benzerini ömürleri boyunca görmemiş oldukları oyuncaklar vardı; hepsi çok güzel ve bazıları besbelli sihirli oyuncaklar. Hakikaten de oyuncakların birçoğu bir yıl önceden ısmarlanmış ve ta Dağ ile Vadi'den gelmişti ve gerçek cüce işiydi. Bütün konuklar tek tek karşılanıp, sonunda herkes kapıdan girince şarkılara, danslara, müziğe, oyunlara ve elbette ki yiyecek ile içeceklere geçildi. Üç ayrı resmi yemek vardı: Öğlen yemeği, beş çayı ve akşam yemeği. Fakat öğlen yemeği ile beş çayını diğer zamanlardan ayıran tek özellik, bu zamanlarda bütün konukların oturup birlikte yemek yemeleri idi. Diğer zamanlarda ise –on birler öğününden, havai fişek gösterilerinin başladığı altı buçuğa kadar mütemadiyen– sadece yiyip içen bir sürü kişi vardı.

Havai fişekler Gandalf'a aitti: Onları sadece getirmekle kalmamış, bizzat kendisi tasarlayıp yapmıştı; ayrıca özel efektleri, kurgulu fişekleri ve roket filolarını da kendisi ateşliyordu. Fakat bunların yanı sıra bir sürü fişek, bonbon fişeği, kaynanazırıltıları, maytaplar, meşaleler, cücemumları, elffıskiyeleri, gulyabanihomurtuları ve gökgümbürtüleri de cömertçe dağıtılmıştı etrafa. Hepsi de muhteşemdi. Gandalf'ın sanatı yaşıyla birlikte ilerlemişti doğrusu.

Kıvılcım saçan kuşların tatlı tatlı şakıyışlarını andıran roketler vardı. Kara duman gövdeli yeşil ağaçlar vardı: Dalları, bütün bir baharın bir anda fışkırışı gibi açıyor ve parlayan dallar, hayretler içindeki hobbitlerin üzerine, ışık saçan ve yukarı doğru çevrilmiş yüzlere değmeden hemen önce tatlı kokular salarak yok oluveren çiçekler döküyordu. Pırıldayarak ağaçların içine doğru uçan kelebek fıskiyeleri vardı; yükselip kartal veya yelken açmış gemi veya uçan bir kuğu sürüsü biçimi alan rengârenk alev sütunları vardı; kırmızı bir fırtına ve bardaktan boşanırcasına yağan sarı bir yağmur vardı; meydan muharebesinde savaşan bir ordunun haykırışı gibi bir haykırış ile aniden havaya fırlayan ve tekrar yüzlerce kızgın yılan gibi tıslayarak su içine düşen bir gümüş mızrak ormanı vardı. Ve Bilbo'nun şerefine, son bir sürpriz daha vardı; aynen Gandalf'ın umduğu gibi, hobbitleri aşırı derecede şaşırtan bir sürpriz... Işıklar söndü. Büyük bir duman kütlesi yükseldi. Bu kütle uzaktan görülen bir dağ biçimini aldı ve zirvesi parlamaya başladı. Yeşil ve al alevler fışkırtıyordu. İçinden bir ejderha uçuverdi – gerçek boyutta değil, ama korkunç derecede gerçeğe benzeyen bir ejderha: Ağzından alevler yükseliyor, gözlerinde şimşekler çakıyordu; bir kükreme duyuldu ve ejderha tam üç kez şimşek gibi kalabalığın üzerinden geçti. Herkes başını eğdi, birçoğu da yüzükoyun yere kapandı. Ejderha ekspres bir tren gibi gelip geçti, bir takla attı ve kulakları sağır eden bir patlamayla Subaşı üzerinde infilak etti.

"Bu, akşam yemeği için bir işaret!" dedi Bilbo. O sancı ile korkulu hava aniden yok oldu ve yüzükoyun yatmakta olan hobbitler ayağa fırladılar. Herkese yetecek mükellef bir sofra vardı; yani özel aile yemeğine çağrılmamış herkese. Bu özel davet, içinde ağaç bulunan o büyük çadırda veriliyordu. Davetli sayısı on iki düzine ile sınırlandırılmıştı (Hobbitler tarafından bir Grosa denen sayıydı bu, gerçi bu sayının kişi saymada kullanılması pek münasip sayılmazdı); davetliler (Gandalf gibi) akraba olmayan birkaç özel dosta ilaveten, Bilbo ve Frodo ile akrabalığı olan aileler arasından seçilmişti. Konukların arasında, ebeveynlerin izniyle orada bulunan birçok genç hobbit de vardı; çünkü hobbitler, geç yatma konusunda çocuklarına müsamahalı davranırlar, özellikle de ucunda bedava bir yemek imkânı varsa. Genç hobbitleri büyütmek için gerçekten de bol yemek gereklidir.

Bagginslerle Boffinler, bir sürü de Took ile Brandybuck; birkaç Grubb (Bilbo Baggins'in büyükannesi tarafından akrabaları), birkaç Chubb (Took büyükbabasının akrabaları) ve Barınaklardan, Toluklardan, Belkuşaklardan, Porsukevlerden, İyikişilerden, Boynuzüfleyenlerden ve Ayağıkibirlilerden özenle seçilip davet edilmiş bir grup vardı. Bunların bazıları Bilbo'nun sadece uzak akrabalarıydı ve bazıları Shire'ın uzak köşelerinde oturuyor olduklarından Hobbitköy'e daha önce hemen hemen hiç gelmemişlerdi. Torbaköylü Bagginsler de unutulmamıştı. Otho ile karısı Lobelia da davetteydi. Bilbo'dan hoşlanmaz, Frodo'yu hiç sevmezlerdi ama davetiye hem yaldızlı kalemle yazılmıştı, hem de o kadar şaşaalıydı ki bu davetiyenin geri çevrilemeyeceğini düşünmüşlerdi. Ayrıca kuzenleri Bilbo, geçen yıllar içinde yemek konusunda son derecede ustalaşmış ve sofrası da etrafa ün salmıştı doğrusu.

Yüz kırk dört davetlinin hepsi, her ne kadar evsahibinin (kaçınılmaz bir şey olan) yemek sonrası nutkundan korkuyorlarsa da, hoş bir davet beklentisi içindeydi. Nutkuna şiir dediği şeylerden parçalar katma eğilimi vardı Bilbo'nun; bazen de, bir iki kadehten sonra, esrarengiz gezisinin saçma sapan maceralarından bahsetmeye başlardı. Davetliler hayal kırıklığına uğramadılar: Son derece hoş bir ziyafet, hatta çok dolu bir eğlenceydi: Zengin, bereketli, çeşitli ve uzun süreli bir eğlence. Daveti takip eden haftalarda bütün civardaki erzak alım-satımı hemen hemen durdu; fakat etraftaki dükkânların, kilerlerin ve depoların çoğunun stoğunu Bilbo'nun yemek servisi tüketmiş olduğu için buna önem veren olmadı.

Ziyafetten sonra, (ya da hemen hemen ziyafetten sonra) Nutuk başladı. Mamafih misafirlerin çoğu artık o latif aşamadaydı; yani "köşeleri doldurma" adını taktıkları hoşgörülü bir havaya girmişlerdi. En sevdikleri içkilerini yudumluyor, en sevdikleri yemeklerden çöpleniyorlardı; korkularını unutmuşlardı. Her şeyi dinlemeye ve her nokta işaretinde tezahürat etmeye hazırdılar.

Sevgili millet, diye başladı Bilbo bulunduğu yerde ayağa kalkarak. "Konuş! Konuş! Konuş!" diye bağırdı herkes ve bunu koro halinde tekrarlamaya devam etti; belli ki kendi sözlerine kendileri kulak asmıyordu. Bilbo yerini terk etti, gidip ışıklandırılmış ağacın altındaki bir sandalyenin üzerine çıktı. Lambaların ışığı Bilbo'nun gülümseyen yüzüne düşüyordu; işlemeli ipek yeleğindeki altın düğmeler parlamaktaydı. Bir eli havada, diğerini pantolonunun cebine sokmuş, ayakta, herkesin görebileceği bir yerdeydi.

Aziz Bagginsler ve Boffinler, diye yeniden başladı, ve aziz Tooklar, Brandybucklar, Grubblar, Chubblar, Barınaklar, Boynuzüfleyenler, Toluklar, Belkuşaklar, İyikişiler, Porsukevler ve Ayağıkibirliler. "AyakLARıkibirliler!" diye bağırdı yaşlıca bir hobbit çadırın arkasından. Adı elbette ki Ayağıkibirli idi ve tam adının hobbitiydi; ayakları hem büyük, hem de fevkalade tüylüydü ve her ikisi birden masanın üzerinde duruyordu.

Ayağıkibirliler, diye tekrarladı Bilbo. Aynı zamanda, nihayet Çıkın Çıkmazı'na tekrar hoşgeldiniz diyebildiğim iyi yürekli Torbaköylü Baggins'lerim. Bugün benim yüz on birinci doğum günüm: Bugün yüz on bir yaşındayım! "Yaşasın! Yaşasın! Daha nice yıllara!" diye bağırıp masaları neşe içinde yumrukladılar. Bilbo harika gidiyordu doğrusu. Bu, tam onların hoşuna giden cinsten bir şeydi: Açık seçik ve kısa.

Umarım hepiniz en az benim kadar eğleniyorsunuzdur. Kulakları sağır eden bir tezahürat. Evet (ve hayır) haykırışları. Borazan, boru, flüt ve diğer müzik aletlerinin gürültüleri. Çadırda, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi bir sürü genç hobbit mevcuttu. Yüzlerce müzikli fişek dağıtılmıştı. Fişeklerin birçoğunun üzerinde VADİ işareti vardı; bu hobbitlerin çoğu için bir şey ifade etmiyordu ama hepsi bunların fevkalade oldukları konusunda hemfikirdi. Fişeklerde müzik aletleri saklıydı, küçük ama mükemmel yapılmış, büyüleyici ezgilere sahip müzik aletleri. Hatta bir köşede genç Tooklar'ın ve Brandybucklar'ın bir kısmı, (zaten gerekli olan şeyleri açık seçik bir şekilde söylemiş olduğuna göre) Bilbo Amca'nın sözünün bittiğini zannederek ani bir ilhamla bir orkestra kurmuş, canlı bir dans ezgisine başlamışlardı. Efendi Everard Took ile Bayan Melilot Brandybuck ellerinde zillerle bir masanın üzerine çıkarak Coşkuhalkası'nı oynamaya koyuldular: Güzel, ama ziyadesiyle de hareketli bir danstı bu.

Fakat Bilbo sözünü tamamlamamıştı. Yakınındaki bir küçüğün elinden borusunu kaparak üç kere baykuş gibi öttürdü. Gürültü yatıştı. Sizi çok tutmayacağım, diye haykırdı. Bütün meclisten bir alkıştır koptu. Sizleri belli bir Amaç için bir araya topladım. Bunu söyleyiş tarzındaki bir şey, oradakiler üzerinde bir etki yaratmıştı. Hemen hemen tam bir sessizlik hâkim oldu etrafa; bir iki Took da kulaklarını diktiler.

Aslında üç ayrı Amaç nedeniyle! Her şeyden önce, hepinizden ne kadar çok hoşlandığımı, yüz on bir yılın böylesine mükemmel ve şayanı takdir hobbitler arasında yaşamak için çok kısa bir süre olduğunu söylemek için. Müthiş bir onay galeyanı.

İçinizden en az yarısını, arzuladığımın yarısı kadar bile tanımıyorum; ve yarınızdan azını hak ettiğinizin ancak yarısı kadar sevebiliyorum. Bu pek beklenmeyen ve biraz da anlaması zor bir şeydi. Orada burada birkaç alkış sesi oldu ama çoğunluk ne dendiğini ve bunun bir kompliman olup olmadığını çıkartmaya çalışıyordu.

İkinci amacım, yaşgünümü kutlamaktı. Tekrar tezahürat. Aslında yaşgünüMÜZÜ demeliyim. Çünkü elbette, bugün varisim ve yeğenim Frodo'nun da yaşgünü. Bugün rüştüne ve veraset hakkına erişiyor. Yaşlılar tarafından birkaç ilgisiz alkış; gençler tarafından da "Frodo! Frodo! Bizim kerata Frodo!" haykırışları. Torbaköylü Bagginsler ise kaşlarını çatarak "veraset hakkına erişiyor" ile neyin kastedildiğini düşünmeye koyulmuştu.

İkimiz birlikte yüz kırk dört sayısına ulaşıyoruz. Sizin sayınız da bu harikulade toplama uysun diye ayarlandı: Affınıza sığınarak, bir Grosa. Hiç tezahürat yok. Bu maskaralıktı. Konukların birçoğu, özellikle de Torbaköylü Bagginsler, belli ki, aynı bir paketteki mallar gibi gerekli olan sayıyı tamamlamak için çağırıldıklarını düşünerek alınmışlardı. "Bir Grosa ha! Terbiyesizce bir tabir."

Aynı zamanda, eğer fi tarihine değinmeme müsaade buyurursanız, bugün benim bir varilin içinde Uzun Göl'deki Esgaroth'a varışımın yıldönümü; gerçi o zaman yaşgünüm olduğu gerçeği aklımdan çıkmıştı. O zamanlar sadece elli bir yaşındaydım ve yaşgünleri o kadar önemli gelmiyordu bana. Gene de, ziyafet mükemmeldi, o zamanlar çok üşütmüş olduğum ve sadece "tok teşekkür ederib," diyebildiğim halde bunu hatırlıyorum. Şimdi bunu daha düzgün bir biçimde tekrarlayabilirim: Verdiğim bu küçük ziyafete geldiğiniz için çok teşekkür ederim. İnatçı bir sessizlik. Hepsi artık bir şarkı veya bir çeşit şiirin an meselesi olmasından korkuyor ve sıkılıyordu. Neden konuşmayı bırakıp, onun sağlığına içmelerine izin vermiyordu sanki? Fakat Bilbo ne şarkı söyledi, ne de şiir okudu. Bir an için durdu.

Üçüncüsü ve sonuncusu, dedi, bir şey İLAN edeceğim. İlan sözcüğünü o kadar yüksek sesle ve o kadar ani söylemişti ki, ayakta durabilecek kadar ayık olan herkes yerinde dikildi. Daha önce de söylemiş olduğum gibi yüz on bir yıl sizlerin arasında geçirmek için kısa bir süre olduğu halde bunun SON olduğunu bildirmekten müteessirim. Gidiyorum. ŞİMDİ ayrılıyorum. HOŞÇA KALIN!

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sevin Okyay, “Orta Dünya'nın ortak lisanı”, Virgül, Sayı 3, Aralık 1997

Tolkien Hobbit'i gerçekten de çocukları için yazmıştır belki, zaten onları masallarla oyalamak gibi bir huyu vardı. Ama Hobbit'in masalsı, nispeten hafif üslubuyla başlamasına rağmen Yüzüklerin Efendisi gitgide daha esrarengiz, karanlık, karmaşık hale gelen havasıyla fantezinin ayrı bir grubunda yer alır. Fevkalade zengin tarihi, coğrafyası, ve hepsinden önemlisi göz kamaştırıcı lisan çalışmasıyla düpedüz eşi menendi olmayan bir kitaptır.

Aslında, kişiliğinin parçalarını toplayıp bir araya getirircesine yazdığı Yüzüklerin Efendisi'ni onun bütünlenmesi, doruğa varması, kendini resmetmesi olarak görsek de, John Ronald Reuel Orta Ülke'de yaşamadı. 3 Ocak 1892'de, Güney Afrika'da, Bloemfontein'de doğdu. Annesi de, babası da Birminghamlıydı ama yeni bir hayat arayarak yurtlarını bırakıp Güney Afrika'ya gitmişlerdi. Babası banka müdürüydü. Üç yıl sonra anne Mabel, iki oğlu Ronald ve Hilary'yle İngiltere'deyken, kocasının öldüğü haberini aldı. Zaten Bloemfontein'ı sevmezdi, oğullarıyla birlikte küçük Sarehole köyüne yerleşti. Tolkien, gelişim ve oluşum dönemini burada geçirdi ve Sarehole'u hobbitler diyarı Shire'a model olarak aldı. Köyde en fazla ilgisini çeken şey, Cole Bank Road, şu anda da ayakta olan değirmendi. Ronald ve Hilary, saatler geçirdikleri değirmende sadece, onları kovalayıp durduğu için "Beyaz Ogr" adını taktıkları değirmencinin oğlundan şikayetçiydiler.

Ronald Birmingham'daki King Edward's Okulu'na yazılınca aile taşınmak zorunda kaldı. Böylece J. R. R.'nin kır sefası da bitmiş oldu ama anıları, ileride yazdıklarına paha biçilmez renkler kattı. Daha sonra uygarlığın kırdaki eski evine el uzatmasından yakınacaktı. Ancak, uygarlığın es geçtiği bir yer de vardı: Moseley Bataklığı. Mucizevi şekilde korunmuş bu esrarengiz yabanıl hayat sığınağı, Tolkien'in Yaşlı Orman'ına, doğanın ruhu Tom Bombadil'in yaşadığı ormana da esin kaynağı oldu.

Civardaki bir başka bina ise, genç Tolkien'i etkilemiş olmalı. Burası, Perrott's Folly adı verilen 29 metrelik olağanüstü bir kuleydi. 1758 yılında John Perrott tarafından yapılmıştı ve şehrin en garip mimariye sahip yapısı olarak "Perrott'nun divaneliği" adını kendince hak ediyordu. Hemen yakınlarda geç Victoria devrinden kalma bir başka kule vardı. Bu ikisi, Yüzüklerin Efendisi'nin ikinci cildine adını veren Minas Morgul ve Minas Tirith'e esin kaynağı oldu. J. R. R, Birmingham'daki yıllarında Gamgee adıyla da karşılaştı. Tolkien, yerel sıhhî pamuk markasını Yüzüklerin Efendisi'nin esas kahramanı Frodo'nun sadık refakatçisi ve yüzük taşıyıcılarının sonuncusu olan Sam (Samwise) Gamgee'ye uygun buldu.

(...)

Benzersiz bir dünyanın yaratıcısı Tolkien'i çevirmenin zorluğundan söz etmiştik. Bu zorluk, başka diller için de geçerli. Nedeni ise, yazarın en güçlü özelliği olan ve Yüzüklerin Efendisi'nin her katmanında ve hatta her kelimesinde kendini gösteren lisan sevgisi ve bilgisiyle açıklanabilir. Ortak Lisan isimlerinin nasıl İngilizleştirildiği üzerine notlar, Yüzüklerin Efendisi'ndeki "İsimler Kılavuzu", Tolkien'in çevirmenlere talimatını da içerir. Bu rehberde, indeksteki isim listesini tarar ve hangilerinin çevrilebileceğini, hangilerinin olduğu gibi bırakılması gerektiğini belirtir. Aslında buraya kadarki bölüm bile usta bir çevirmen gerektirir ama bu işin sadece başlangıcı. Diğer dilsel incelikler, işi neredeyse imkânsızlık düzeyine çıkarır. Örneğin Rohirrimlerin lehçesinin çevrilen dille olan ilişkisi, Anglo-Sakson dili ile modern İngilizcenin ilişkisiyle aynı olan bir dile dönüştürülmelidir. Ki, Çiğdem Erkal İpek çevirisinde tam da bunu yapıyor ve Rohirrimler'in lehçesini, bir Orta Asya lehçesiyle karşılıyor.

Öte yandan, Tolkien arkaik tadı olan bir dil kullandığı halde, Anglo-Sakson ya da Ortaçağ dilini tam olarak yeniden yaratmamış. Bir yandan onu özgün haline en yakın biçime getirirken, bir yandan da modern okuyucunun anlamayacağı bir dil kullanmaktan kaçınmış. Sonuçta ortaya kasten ve özenle tasarlanmış bir dil çıkmış. Ortak Lisan bile bir aynılık arzetmiyor. Farklı artyetişimleri olan karakterler (İngilizce olarak "temsil edilen") Ortak Lisan'ı farklı üsluplarda konuşuyor (İkinci kitabın -yani Birinci Kısım'ın ikinci kitabının) ikinci bölümü olan Elrond'un Divanı'nda (The Council of Elrond) olduğu gibi. Farklı zamanlarda tek tek karakterler değişik üsluplarla konuşuyor. Tolkien Ek F'nin II'nci bölümünde bunu da açıklıyor. Örneğin, hobbitler arasındaki farklı konuşmalardan söz ederken, bunu, onların bir kısmının Shire'da dendiği gibi "kitap dili"ne aşina olmaları sayesinde, karşılaştıkları kişilerin üslubunu hemen fark edip benimsemelerine yoruyor. Bir de, Aragorn (ya da Yolgezer/Strider) gibi, kökenini ya da işini saklamak için ayrıca özen gösterenler var. Üstadın şiirleri ise, sık sık "çevrilemez" sınırında dolaşıyor. En aşırı örneği ise, beş ayrı vezni içeren Many Meetings'de (Nice Buluşmalar) Bilbo'nun söylediği Earendil'in şarkısı..

(...)

İyi ama, bilmediğimiz, yüzyıl dursak kendi kendimize hayal edemeyeceğimiz bir dünya bizi neden bu kadar etkiliyor? Alimane katkılarla, kendimce şöyle bir cevap buldum:

J. R. R. Tolkien, On Fairy-stories'da (Masallar Üzerine), ikincil yaratım fikrini ortaya atıyor, yani bir yazarın bir İkincil Dünya yaratmasını. Yazar bu İkincil Dünya'yı (Orta-Dünya) gerçek bir şey olarak görüyor. Maddî olmadığı için tanımlanmaya muhtaç bir dünya. Çünkü maddi nesneler gibi, aktif olarak tanımlanmadan varlığını bizatihi kanıtlama gücünden yoksun.

İnsanların bilgisi, bilinen şeylerle başlar ve dış dünyayı duyularımızla kavrarız. İnsan zihni, bir şeyi, fiilen o şeyin kendisi haline gelmeden de bilme yetisine sahiptir. Sonuçta o bilinen şey, bilme işini yapan bilinçli zihine kendini yeniden sunar. Bilen kişi de bu aşamada bilinen şeye bir ad koyabilir. Sonuç olarak, bilgi maddeten varolan şeyle başlar, bilinen şey de bir işaret ya da simgeyle temsil edilebilir. Bu işaret ya da tanım, fiziksel olarak varolan şeyin yerine geçer. İkincil Dünya da, eğer zihin nezdinde mevcutsa, bilinen şeyler toplamının bir parçası demektir. Tolkien (ya da, herhangi bir yazar), yaratıcı hayal gücünü harekete geçirip, okurun zihniyle girebileceği ve gerçekmiş muamelesi edeceği bir dünya yaratmışsa, ikincil yaratıcı unvanını hakeder.

İkincil Dünya (Orta Dünya) var, çünkü yazar onu düşünmek suretiyle hayata geçirmiş. Yazarak, hayal ederek onu bizim için varolan bir dünya yapmış. Artık bu dünya sadece bir kişi tarafından değil, birçok kişi tarafından var sayılmakta. Tolkien'in bu İkincil Dünya'yı yaratmak için sunduğu imgelerle bilgiler, onu bizim için var ediyor. Tanımlarında kullandığı işaretlerle, kelime-simgeler de, anlamı bir zihinden diğerine geçiriyor. İşaretleri verenle alan, bu dünyayı paylaşıyor. Bu dünya aynı zamanda kendi mantığı olan, güvenilir ve istikrarlı bir dünya. Ayrıca, simgelerine hayat veriyor. İyi bir yazar sıfatıyla kelimelerini iyi seçiyor, fikrini aktarıyor, yok yere okurunun kafasını karıştırmıyor. O bir müzisyen, enstrümanı da bizim hayalgücümüz. Dünyasını hayal etmiş, düzene sokmuş, inanılır karakterlerle donatmış, kendi yasalarına uyan bir dünya haline getirmiş. Evet, bizimki gibi bir dünya değil ama, yüksek dozda inanılırlığa sahip. O dünyaya inanan yazarı, bizi de inandırıyor. İkincil Dünyası, artık bizim zihnimiz açısından bir gerçek sayılır, orda özerkçe varoluyor çünkü.

Gerçek şu ki, bu dünyayı paylaşma şansına sahip olduğumuz için çok mutluyuz. Şahsen ben, yıllar önce okuduğum orijinal kitabı, onun ve Hobbit'in (yeni) Türkçesiyle birlikte bir hafta içinde hatmetme durumunda kalmış biri olarak, yarısı orda yarısı burda ikili bir hayat sürdürmeye başladığımı söyleyebilirim. Öte yandan, Smillarion'u okumadığım için kendimi biraz aldatılmış hissediyorum. Son yıllarda yazdıklarıyla bu kadar hayatıma giren, kahramanlarını (iyisiyle-kötüsüyle) aile efradı yerine koymaya başladığım tek yazar, eşsiz üçlemesiyle William Gibson'du. Tolkien hayatımıza cepheden girdi. Hobbit'le Yüzüklerin Efendisi'ni, orijinallerini okumuş olsanız da, gene alıp okuyun derim. Okuyun ve Orta-Dünya'ya adım atın. Kendinize, nevi şahsına münhasır bir yaratıma katılma şansı verin. Bu fevkalade gerçek dünyadan tam anlamıyla çıkma şansınız ise, ne iyi, pek olmayacak.

Devamını görmek için bkz.

Zeki Bulduk, “Orta Dünya’dan Kalbe Doğru…”, Kitap Zamanı, 25 Eylül 1998

Romanlarında alegori –benzeşim– yapmadığını, alegorinin sanata yapılacak en çirkin saldırı olacağını belirten J.R.R. Tolkien yazdıklarının gerçekliğine inanmaktadır. Yazarın inandıklarını tartışmak değil niyetim. Fakat teşbih hususunda kendisini yanılttığı kanaatindeyim. Gerçi bu konu Avrupa'da alegori-masal tartışmalarının merkezinde yer aldı ve Tolkien kendisini bu iki grubun yorumlarından da uzak tuttu.

(…)

Popülarizmin başını alıp gittiği zamanımızda Yüzüklerin Efendisi'ne olan teveccühün fazlalığı (Türkiye şartlarında) elbette güzeldir. Fakat kitaptaki remizlerin sağlıklı okunması için iktidar, irade, ihtiyat, işbirliği, cesaret, sorgulama gibi kavramların altının doldurulması gerektiği kanaatindeyim. Yoksa Tolkien okuyanlar ya da okumayanlardan olmanın hiçbir anlamı yoktur.

Arayış ya da kaçış edebiyatına göre de tavsif edilen Yüzüklerin Efendisi, yok ettiğimiz dünyayı imar etmemiz için fırsatımız olduğunu da ima eder. Gözümüzü tabiata çeviren yazar; kartalları, ağaçları, atlarıyla bir dünyanın boş yere seferber olmadığını anlatır.

Ve topyekûn kurtuluşa giren yol yine insanın kalbinden geçmektedir. İhtirassa kalbin en büyük düşmanıdır. Çinliler "Büyük yol kolaydır; ama insanlar yan yolları yeğler" der. Şimdi, yan yollara kaymadan Orta Dünya'ya dalabilirsiniz...

Devamını görmek için bkz.

Bülent Somay, “Bir Kült Kitap: Yüzüklerin Efendisi”, Cumhuriyet Kitap, 20 Kasım 1997

Soğuk, protokol düşkünü, heyecansız, mesafeli, tepkileri ölçülü, resmi, ateş hattında bile beş çayını ihmal etmeyen İngiliz ulusu, hiçbir şeyden kendi yazarlarından çektiği kadar çekmedi. Eşcinseller mi istemezsiniz (Oscar Wilde), roman yazıyorum diye hela maceralarını anlatanlar mı (Jame Joyce)? Zaten zamanında Swift şu İrlanda meselesini karıştırıp saygıdeğer İngilizlerin başını epeyce ağrıtmıştı. D. H. Lawrence soyluların dünyasına cinselliği soktu. Virginia Woolf "İngiliz kibarlığı" maskesi ardında gizlenen "erkek egemen" toplum değerlerini az mı aşındırdı? Bunlara bir de saygıdeğer bir İngiliz dili profesörünün (hiç utanmadan!) peri masallarını roman diye yutturmaya kalkışmasını ekleyin...

J. R. R. Tolkien 1937'de Hobbiti yazdığında o kadar da ciddiye alınacak bir durum yok gibiydi. Alt tarafı, üstad çocuklarına anlattığı masalları yayımlamıştı; bu kadar şirinlik bir İngiliz centilmeni için bile hoş görülebilir. Ancak o tuttu, on yedi yıl sonra koskoca üç cilt daha yayımladı: Yüzüklerin Efendisi. Artık bu kadarı bir "hoşluk" olarak görülemezdi. Saygıdeğer profesör bin beş yüz sayfaya yakın bu kitapta hiç üşenmeden karakterler yaratmış, neredeyse eksiksiz "dil"ler oluşturmuş, koskoca bir dünya ve uçsuz bucaksız bir tarih tasvir etmişti. Belli ki kendini ciddiye alıyor, ciddiye alınmayı bekliyordu.

"Edebiyat eleştirisi" kurmayları bu kadarını hoş göremezlerdi. Hemen yaylım ateşi başladı: "Orta Dünya" da neresiydi? Ayrıca bu hobbitler, cüceler ve elfler kimdi? Hiç gören olmuş muydu onları? Çocuklarımızın kafalarını hurafelerle doldurmaya çalışıyordu bu adam! Üstelik bu bir tür "kaçış edebiyatı"ydı. "Gerçek"lerle uğraşmak varken, birtakım bodur yaratıkların "mutlak" bir kötülükle boğuşmasının öyküsünü anlatmanın âlemi var mıydı yani?

Kimileri düşünüp taşındı ve Tolkien'ın bir kurnazlık yaptığını, aslında anlattığının hiç de hobbitlerin ve elflerin, orkların ve gulyabanilerin öyküsü olmadığını, kitabın bal gibi de bir II. Dünya Savaşı alegorisi olduğunu "keşfetti". Sauron "Hitler"di. Orklar "Naziler"di. Karanlıkların Efendisi Sauron'a karşı birleşen Orta Dünya halkları (insanlar, cüceler, elfler ve hobbitler) Müttefik Kuvvetler oluyordu tabii. İşler Gandalf'ı Churchill'e, Frodo'yu (ya da Aragorn'u) DeGaulle'e benzetmeye kadar vardı mı bilmiyorum (Gandalf ve Churchill göbek bakımından, Frodo ve DeGaulle ise boy bakımından hiç uyuşmuyorlar); ama bu alegori kâşiflerinin açıklayamadıkları birkaç şey kaldı: "Yüzük"ün ne olduğu, Gollum'un kim ya da ne olduğu gibi. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur!

Le Guin, "Alegorilerden nefret ederim," der; "A 'aslında' B'dir, atmaca aslında el testeresidir – laf. Martaval. Eti ve canı olan, birinci ya da ikinci düzeyden her yaratı, 'aslında' kahvaltıdan önce bir düzine birbirine benzemeyen şey olabilir." Tolkien'ın da bu "alegori sevmezlik" konusunda Le Guin'den aşağı kalmadığı, özellikle Yüzüklerin Efendisi'ne yapılan alegori yakıştırmalarına şiddetle öfkelendiği bilinir. Haklıdır da bu öfke: Gandalf ya da Sauron, elfler ya da orklar "aslında" hiçbir şey değildirler, kendilerinden başka. Sorun "kendilerinin" ne olduğunu bulmakta.

Her roman, birkaç karakterin (eğer karakter yaratabilecek kadar başarılı bir romansa tabii) maceralarının içinde geçtiği geri planı adım adım oluşturur. Bu geri plan bizim bildiğimiz ve tanıdığımız, içinde yaşadığımız dünyaya çok benzeyebilir, ya da ilgisi bile olmayabilir. En nihayet, Madam Bovary de, Prens Mişkin de, en az Frodo ve Aragorn kadar "hayali" karakterlerdir. Ancak Madam Bovary bizim "tanıdığımız" 19. Yüzyıl Fransası'nda yaşar; Frodo ise "Orta Dünya"da. Sorun, hangi dünya'nın "daha gerçek" olduğunu saptamakta.

Madam Bovary'nin "Fransa'sı", bizim bildiğimiz dünyaya, bizim "bugün ve burada"mıza çok benzer benzemesine, ama gene de "gerçekliğin", Flaubert'in algı ve kurgu süzgecinden geçmiş bir versiyonudur; geri plan, yazarın psikolojik gelişimi tarafından belirlenmiş algılarına, değerlendirmelerine, kanaatlerine, ideolojik önyargılarına bağlı olarak kurulur. Biz bu "kurulmuş" dünyayı tanıdığımızı zannederiz yalnızca.

Orta Dünya'da ise böyle bir yanılsamamız yoktur. Orta Dünya, Tolkien'ın muhayyelesinden çıkıp geldiği biçimiyle vardır yalnızca. Orada da Flaubert'in (ya da Tolstoy'un, Balzac'ın, Brontë'nin) kurguladığı dünyada olanlar olur: Vicdan ve hırs, sevgi ve saplantı, bağlılık ve ihanet, özgürlük ve iktidar durmadan savaşırlar; kâh biri, kâh öteki galebe çalar. Hiçbir karakter (her iyi romanda olması gerektiği gibi) yalnızca iyi değildir: Frodo'nun ve Boromir'in hırsları, Aragorn'un küskünlüğü, onları karmaşık karakterler haline getirir; tıpkı "kötü" Saruman'ın en bilge olması, "kötü" Gollum'un tüm romanı "mutlu son"a ulaştıran eylemin faili olması gibi.

Yüzüklerin Efendisi'nin teması ve üzerine kurulu olduğu ahlaki soru oldukça sadedir: Kötülüğe karşı savaşıyoruz ve elimizde bir silah var; bir yüzük:

Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak

Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak

Bu silahı kullanmalı mıyız? İyiler ve kötülerden, bir de bu ikisinin de kullanabileceği, nötr, yansız silahlardan mı oluşuyor dünya? Yoksa kullanılan silah, kullananın kimliğini de belirliyor mu? Güç, iktidar ("Güç Yüzüğü") iyilerin elinde iyi, kötülerin elinde de kötü sonuç mu verir? Yoksa o "Yüzük"ün kendisi de iradesi ve "yanı" olan, kendisini parmağına geçireni kaçınılmaz yollara yönelten bir fail midir?

Kuşkusuz Tolkien koca üç cildi "İktidar ahlak bozar" gibi liberal bir özlü sözü desteklemek için yazmamış. Tersine, roman karakterlerinin iktidarla ve ahlakla ilişkileri çok yönlü. Ne iktidar ahlakı tam olarak bozabiliyor, ne de ahlak iktidarı. Üç cilt boyunca iktidar ve ahlakın, bağlılık ve ihanetin, iyilik ve hırsın dur durak bilmez "karşılıklı oyununu" izliyoruz. Belki bir tek Karanlıklar Efendisi Sauron gerçekten, yalnızca "kötü", ama o da romanın bir karakteri değil zaten. Diğer kötüler ise daima ikircikli, belirsiz. Ak Saruman, zorunluluğa boyun eğen, iktidarla uzlaşan bilgeliği, ama bir yandan da bu uzlaşmada iktidarı kendi kontrolü altına alabileceğini sanan saflığı simgelemiyor mu? Ufacık tefecik, "kıymetli"si yüzüğü benzersiz bir aşkla seven Gollum'un hırsı, "benim, benim!" diye tepinen çocuğun bebeksi hırsını andırmıyor mu?

Bana kalırsa Yüzüklerin Efendisi bir yolculuk öyküsü; her yolculuk öyküsü gibi de aslında bir büyüme, olgunlaşma, kendini tanıma ve bilme öyküsü. Her büyüme ve kendini tanıma öyküsü gibi de kendi gücüyle, "yapabilecekleri" ile "yapmak istedikleri" arasındaki gerilimle hesaplaşma öyküsü; kendi karanlık yanıyla tanışma ve onunla savaşma/anlaşma/bir arada yaşamayı öğrenme öyküsü.

Son sözü fantezi, mitoloji ve arketipler hakkında benden çok fazla şey bilen birine, Ursula K. Le Guin'e bırakayım isterseniz: "Eleştirmenler Tolkien'ı 'basitleştirmeciliğinden', Orta Dünya'nın sakinlerini iyiler ve kötüler diye ikiye ayırmasından ötürü çok suçladılar. Tolkien gerçekten de bunu yapıyor, iyileri, sevimli zaafları olsa da tamamen iyi, Ork'ları ve diğer hainleri ise hepten berbat. Ama bütün bunlar günışığı etiğiyle, geleneksel erdem ve kötülük standartlarıyla verilen yargılar. Öyküye ruhsal bir yolculuk olarak baktığımızda ise çok daha farklı ve tuhaf bir şeyle karşılaşıyorsunuz. O zaman karşınıza çıkan, her birinin kara bir gölgesi olan parlak bir figürler topluluğu. Elf'lere karşı Ork'lar. Aragorn'a karşı Kara Süvari. Gandalf'a karşı Saruman. Ve hepsinden öte, Frodo'ya karşı Gollum. Ona karşı ve onunla birlikte...

"…Yüzüklerin Efendisi'ne basit bir öykü diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz. Kral Oedipus da oldukça basit bir öyküdür. Ama basitleştirici değildir. Ancak dönüp gölgesiyle yüzleşmiş, karanlığa bakmış birinin anlatabileceği türden bir öyküdür."

Haritalar ve Sözlükler

Savaş ve Barış'ın içinde geçtiği mekânı merak ediyorsanız, bir Avrupa haritasına bakarsınız. Ya da bir tarih atlasına. Ulysses'i okurken bir Dublin şehir haritası faydalı olabilir. Kemal Tahir kendi "Mike Hammer"larını yazarken bir New York şehir haritası kullanırmış – ama New York'u hiç görmemişmiş o zamanlar. Nihal Atsız'ın romanları için bir Orta Asya haritasına ihtiyaç vardır; ama daha burada bile tarih ve efsane birbirine karışmaya başlar: Bize ilkokulda okutulan resmi tarihin haritaları ne kadar gerçektir? İlyada ve Odysseia için kullanacağımız haritalar, zaten büyük ölçüde bu iki destandan faydalanarak yapıldı: İşte kurgu ve gerçek birbirine tamamen karışıyor burada.

Kurgu ya da gerçek, tarih ya da efsane, haritalara ihtiyacımız var. Le Guin Yerdeniz öykülerinin geçtiği Ea'nın haritasını verir bize kitapların en başında. Daha yeni bir fantezi yazarı olan David Eddings, iki beşleme ve iki üçlemeden oluşan on altı ciltlik eserinde, her kitapta ayrı bir haritayla karşımıza çıkar. Öyle ki ilk beşleme olan Belgariad'ın ilk kitabının sonlarına doğru, dünyayı avucumuzun içi gibi biliriz artık. Harita, bizi dünyayla tanıştırır, dünyayı "gerçek gibi" yapar.

Burada bir açmaz var tabii: Tolstoy için, Balzac için, Sartre ya da Joyce için kullanacağımız haritalar, bizi doğru ya da yanlış, sadık ya da değil, "gerçek" bir dünyaya gönderirler; "gerçek" bir toprak parçasını temsil ederler. Oysa fantezi üserlerine eşlik eden haritalarda, harita ve yaratılan fantezi dünyası özdeştir; gösterge ve gönderge aynı şey olmuştur. Bu yüzden de Tolkien'ın Orta Dünya'sı, Tolkien'ın oğlu Christopher Tolkien'ın çizdiği Orta Dünya haritalarıyla özdeştir en başta.

Ancak roman ilerleyip de roman karakterleri mekânlarla ilişkiler kurmaya başlayınca, biz de mekânları, harita üzerinde bir işaretten daha fazla anlam yükü olan imgeler olarak kurmaya başlarız kafamızda. Shire, harita üzerinde bir isimken, eti ve canı olan, içinde fiziksel olarak bize benzemeseler de bize benzer arzu ve korkuları, erdem ve zaafları olan canlıların yaşadığı bir yere dönüşür. Kimileri için "ev"dir Shire. Bizim için de "ev" olur giderek. Öte yandan Mordor, dağlarla çevrili bir yayladan ibaretken, tüm korku ve kötülüklerimizi tıkıştırdığımız bir tavanarasına dönüşür; bilinçdışımıza, gölgemize.

Tolkien yarattığı dünyanın haritasını çizmenin bir adım ötesine geçmiştir Yüzüklerin Efendisi'nde. Kahramanlarının konuştuğu dillerin de haritasını çıkarmış, sözlükler ve alfabeler yaratmıştır. Elfler şarkı söylerler:

A Elbereth Gilthoniel,

Silivren penna miriel

O menel aglar elenath!

Elfçe'dir bu şarkı. Anlamayız, ama insandan farklı, çok uzun ve çoğu kez de hüzünlü bir tarihi yaşayıp o güne gelmiş varlıkların acı ve sevinçlerini anlattığını biliriz. Öte yandan, "Güç Yüzüğü"nün içinde şunlar yazılıdır:
"Ash nazg durbatulûk, ash nazg gimbatul,

ash nazg thrakutulûk, agh burzum-ishi krimpatul."

Sözlerin ne anlama geldiğini biliriz ("Hepsine hükmedecek bir yüzük…"), ama bu sözler Elrond'un Divanı'nda yüksek sesle söylendiğinde herkes donup kalır; çünkü Orta Dünya'nın o yöresinde, Imladris'te, hiç kimse o lisanın, kötülük dolu Mordor lisanının "kelimelerini sarf etmeye cüret etmemiştir" o güne kadar. Oysa yazının meali, ne dediği defalarca tekrarlanmıştır daha önce. Demek ki önemli olan yalnızca içerik değil, lisanın kendisidir de. Le Guin Yerdeniz'de Yaradılış Dili'nden bazı sözler söyler, ama kendisinin de söylediği gibi, yaptığı Tolkien'ın "dil kuruculuğunun" yanında çok sınırlıdır: "…Tolkien'den biraz farklı bir yol tuttum yani; o Yüzüklerin Efendisi'ni bir bakıma icat ettiği dilleri konuşacak birileri olsun diye yazmıştı. Harika bir şey bu, hiç gem vurulmamış Yaratıcı Ruh – dili ete kemiğe büründürüyor. Ama ne de olsa Tolkien büyük bir yaratıcı olduğu kadar bir dilbilim uzmanıydı da."

Gerçekçi bir romancı yalnızca karakterler yaratır (becerebilirse). Karakterlerin içinde varolduğu coğrafi ve dilsel mekân verilidir, bunları bildiğimizi varsayar. O yüzden haritalarla ve sözlüklerle uğraşmaz hiç. Bir fantezi yazarı ise yalnızca karakterler değil, bir tarih, bir coğrafya ve bir ya da birkaç dil de yaratmalıdır (becerebilirse).

Fantezi karakterinin sahiciliği, inanılırlığı, konuştuğu dile, üzerinde hareket ettiği coğrafyaya da bağlıdır. Yaratılan dil ve dünya, "ilişikte verilen" sözlük ve haritalarla desteklenir. Çünkü ancak o zaman yaratılan karakterlerin bizim için ne anlamı olduğu ortaya çıkar. Tam da bizim bilmediğimiz bir dili konuşup, bizim ayak basmadığımız topraklarda gezindikleri için, Frodo, Aragorn, Ged ya da Tenar, hayatımız hakkında en az Raskolnikov ya da Baba Grandet kadar, Heathcliff ya da Meursault kadar önemli, sahici şeyler söylerler.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Somay (Metis Yayınları Bilimkurgu ve Fantezi Editörü)

"Kendi kuralları olan, bambaşka bir tarihi, tanrılar sistemi ve ahlak kuralları olan dünyada gezen fantastik romanlar Tolkien'la başlıyor. Yazarın yarattığı dünyanın temellerini attığı Hobbit'le Yüzüklerin Efendisi arasında 15 seneye yakın bir zaman var. Tolkien, aslında bir dilbilimci, yani işi dille. O yüzden, eski İskandinav dillerini, eski İngilizce'yi gayet iyi biliyor. Artı, bu dillere ait destanları biliyor, kendi dillerinde okuyabiliyor onları. Fantastik bir dünya yaratıp, kendi anlatmak istediği öyküyü o dünyanın sınırlarına koymak fikri, Tolkien'a çok cazip geliyor ve Hobbitle yaşadığı dünyayı, Yüzüklerin Efendisi için oturup baştan yaratıyor. Bu açıdan bakacak olursak Yüzüklerin Efendisi, bir tarihsel romana da benziyor, bir macera romanına da. Tolkien, oturuyor ve romanda bildiğimiz tipleri yaratıyor; Hobbitler, cüceler, Elfler... Bunların dillerini eritiyor arkasından; çünkü adam dilbilimci. Hatta Tolkien için söylenmiş çok güzel bir şey vardır: "Tolkien, Yüzüklerin Efendisi'ni, yarattığı dilleri konuşacak birileri olsun diye yazdı..." Adamın derdi diller aslında, roman ardından geliyor. Önce sözlüklerini, alfabelerini yapmış; arkasından o dillerde küçük şiirler yazmış; arkasından o dilleri konuşan karakterleri yazmış. Tolkien, bunu yaparak çok önemli bir dilbilimsel gerçeği söylüyor; "Sizin kimliğiniz konuştuğunuz dil tarafından belirlenir" demiş oluyor. Dil ortaya çıktıktan sonra bunun üzerine eklediği ne var Tolkien'ın? Bir harita var, ki fantezi edebiyatında harita neredeyse her şeydir.

Yüzüklerin Efendisi'nde ayrıca bir de büyü var. Aslında çok abartacak bir şey yok, büyü her zaman fantezide bilimin metaforudur. Büyü var diye fantezide her şey mübah değildir. Sınırsız büyü olmaz. Büyünün sınırı olmazsa hikâye olmaz. Fantezinin yaptığı, bilimkurgudan daha dürüst davranıp, olmayacak şeylerin adına büyü demek. O yüzden okurundan şunu rica eder: İnanmama duygunuzu bir süre için, şu roman bitene kadar askıya alın. Çünkü askıya almazsanız, romandan zevk alamazsınız.

Devamını görmek için bkz.

Sevin Okyay, “Gerçek gibi hikâye: Yüzüklerin Efendisi”, Radikal Kitap Eki, 21 Aralık 2001

Hayal gücünün has çocuğu fantezinin yükseldiği bir dönemdeyiz. Bu dönemin en parlak yıldızlarından biri Harry Potter'ın yaratıcısı Joanne Kathleen Rowling'se, bir diğeri de fanteziye hâkimiyetini ilk kez Hobbit'le kanıtlamış olan John Ronald Reuel Tolkien'dir: Her haliyle Victoria devrine has niteliklere sahip, münzevi sayılmasa da şan şöhretten kaçmış, mazbut bir dilbilim profesörü.

J.R.R., Hobbitten on yedi yıl sonra yayımlamaya başladığı Yüzüklerin Efendisi'yle benzersiz bir efsanenin de yaratıcısı oldu. Rowling onun yanında her anlamda yeniyetme sayılır. Tolkien, hayranlarına göre, saygın bir dilbilimci ve yazar, özellikle 1960'lı yıllarda ona karşı çıkanlara göre ise, yolunu şaşırıp 'kaçış edebiyatı'ndan bir örnek sunmuş bir akademisyendi. Aynı yılların beat kuşağı ise, 'Gandalflar ölmez', 'Frodolar ölmez',

'Başkan adayımız Gandalf' yazılı tişörtlerle dolaşıyor, Orta Dünya'yı mekân edinmiş bu müthiş arayış hikâyesiyle kendinden geçiyordu.

Yüzüklerin Efendisi'nin anlattığı hikâye, mekândan mekâna sıçrar, sayısız karakteri ve ayrıntıları sayesinde son derece inandırıcılık kazanan bir hayal dünyası vardır. Daha da önemlisi, aralarında köprü kurulmuş mitolojisi ve icat edilmiş dilleriyle, bir dilbilim şaheseridir. Bu yeni mitolojinin yazarının kelimelere duyduğu ilgi çocukluğunda başladı, annesinin dizi dibinde Latince öğrendi. "Sonra diller icat etmeye başladım, ama çok geçmeden bu dillerin bir kültür içinde var olmaları gerektiğini fark ettim. Onları konuşacak insanlara ihtiyacım vardı."

J.R.R. Tolkien 3 Ocak 1892'de doğdu. Babası öldüğünde üç, annesi öldüğünde 12 yaşındaydı. Birmingham kırlarında, mutlu bir çocukluk geçirdi. Kırlık bölgeye sevgisi yazdıklarında da, çizdiklerinde de açıkça görülür. Annesinin ölümünden sonra küçük kardeşi Hilary'yle J.R.R.'ı bir Katolik rahip yetiştirdi. Tolkien klasik dillerle ilgilendi, derken Anglosakson ve orta

İngilizce'yi keşfetti. Bu aralarda dilbilim yeteneklerini geliştirerek, peri ya da Elflere uygun bulduğu diller de icat etmeye başlamıştı. Oxford'a İngiliz dili ve edebiyatı okumaya gitti, savaşa gönderilince okulda tanıştığı, hayatının aşkı Edith Bratt'la evlendi. Üç arkadaşını kaybettiği savaştan sonra New English Dictionary'de çalışmaya başladı, bir yandan da The Lost Tales / Kayıp Hikâyeler'i yazıyordu, bunlar daha sonra Silmarilliona dönüştü. Leeds Üniversitesi'ne okutman olarak girdi, 1925'te ise Oxford'da Anglosakson dilleri profesörüydü.

Bu arada ailesi için de mitolojik hayal gücünü kullanıyordu. Onlar için önce The Father Christmas Letters / Noel Baba Mektupları'nı yazıp resimledi, sonra da Hobbit'in hikâyesini anlattı. Hobbit 1937'de yayımlandı. Popülerliğiyle onu şaşırtan Yüzüklerin Efendisi'nin tamamlanıp basılması ise 1954'ü buldu. Tolkien emekliye ayrıldıktan sonra Oxford kentine yerleşti, 1973'te öldüğünde, oğlu Christopher'ın editörlüğünü üstlendiği Silmarillion'u geride bırakmıştı. Kendi de uzun yaşamıştı ama, kitapları ondan çok daha uzun süre yaşayacak. Üslubundan hoşlanmayanlara hayret etmese de, Yüzüklerin Efendisinin yüzyılın kitabı seçildiğini duysa büsbütün şaşardı herhalde.

Tolkien'in şaheseri; kitabın başında yer alan şiirdeki yüzüklerden bir tanesi, Hükmeden Yüzük, hepsine hükmedecek olan Tek Yüzük üzerinedir. Karanlıkların Efendisi Sauron'un bizzat döktüğü, sonra da kaybettiği Yüzük. Sauron'un asırlar önceki bu kaybı, gücünün de büyük ölçüde kaybolmasına yol açar. İnsan ve Elflere karşı yenildikten sonra ruhunu koruyan Sauron (henüz kapaksız bir göz halindedir), binlerce yıl sonra yeniden güçlenmeye başlar. Doğu'daki Gölge olur ve yeraltının pespaye yaratığı Gollum sayesinde Yüzük'ün kaybolmadığını öğrenir (Biz zaten hikâyenin bu kısmını Hobbitten biliriz). Neyse ki, Suauron'un planlarını boşa çıkarmak için herkesten çok uğraşan büyücü Gri Gandalf da durumu başından beri bilir ve yüzüğü bulan Bilbo'nun genç kuzeni Frodo'yu (arzusu hilafına Taşıyıcı olmuştur), onu götürüp Ateş Dağı'nın derinliklerindeki Kıyamet Çatlakları'na atmakla görevlendirir.

Elrond'un sarayında toplanan Divan'da, sekiz varlığın Frodo'ya eşlik etmesine karar verilir: 'Yüzük Kardeşliği', böylece dokuz kişiden oluşur. Karanlıklar'ın kara küheylanlı Dokuz Süvarisi'ne karşı, Dokuz Piyade: Bilbo Baggins'in kitapta kuzeni, filmde yeğeni ve mirasçısı olan Frodo Baggins, sadık hizmetkârı Samwise Gamgee, genç Hobbit arkadaşları Merry (Meriadoc Brandybuck) ve Pippin (Peregrin Took); Hobbitteki Thorin Meşekalkan'ın 12 arkadaşından Glóin'in oğlu Cüce Gimli, Gondor'dan Denethor'un vârisi insanoğlu Boromir, Kuzey Kuytuorman Elflerinin kralı Thranduil'in oğlu Legolas, Sauorn'un yüzüğünü parmağıyla birlikte kesip alan

İsildur'un soyundan Arathorn oğlu Aragorn, nam - ı diğer Yolgezer (bir insan daha). Ve elbette, büyücülerin en güçlülerinden Gandalf. Tolkien'in hikâyeleri kelimelerden doğardı. 'Diyelim ki bana sıradan bir kelime söylediniz,' derdi. 'Mesela, 'cellar door (sellır dor) / kiler kapısı'. Ben bunu duyunca aklıma Selador diye bir isim gelir, buradan bir karakter çıkarırım, o karakter de bir macera yaşar.' Hobbit, sınav kâğıtlarını okurken aklına gelmişti, henüz ne olduğunu bilmeden boş bir kâğıda bir kelime yazmıştı. Sonra Hobbitler ortaya çıktı: onun çocukluğunun kırlarını hatırlatan Shire'da yaşayan neşeli ama dayanıklı Buçukluklar / Halflings. "Bütün mitlerin Gal, İskoç, İrlanda, Fransız ya da Alman miti olması beni üzüyordu. Bir İngiliz efsanesi yaratayım dedim." Dizgi hataları yüzünden onu bir türlü tatmin etmeyen kitapta en son belli başlı tashihleri 1966 yazında yaptı. Sonraki tashihler üç oğlunun

en küçüğü, dört çocuğunun üçüncüsü ve eserleriyle ilgili her şeyden sorumlu kıldığı, babası gibi dilbilimci, Oxford'da öğretim görevlisi Christopher Tolkien'e ait.

1930'ların sonundan 1950'lerin ortasına kadar üzerinde çalıştığı Yüzüklerin Efendisi, tek kitap olsa da, zaman zaman üç cilt halinde yayımlanıyor. Metis'ten çıkan Türkçesi de üç cilt. Kitap, filmin altyazılarını da çeviren Çiğdem Erkal İpek'in imzasını taşıyor. Kitabın editörü ve şiir/şarkıların çevirmeniyse, Bülent Somay. Keşke Hobbiti de onlar yapsaymış. Somay, kitabın başındaki 'Yayıncının Notu'nda, Orta Dünya halklarının farklı lehçelerine de değiniyor: "Örneğin Elfler oldukça resmi ve ağdalı, büyük ölçüde 'Shakespeare dönemi' İngilizcesi ile konuşurken, Rohirrimler daha da eski bir İngilizceye sahipler. Türkçede Elf lehçesini daha ziyade 'Lisan - ı Osmani' ile karşılarken, göçebe, at sırtında yaşayan Rohirrimlerin lehçesini daha bir 'Orta Asya' Türkçesi ile karşılamayı seçtik."

Evet, Yüzüklerin Efendisi üç bölümlü bir kitaptı, yani Victoria devrinden beri duyulmamış bir şey. Savaş ve Barış'tan uzundu. Sadece bir tarihi kitap değildi, dünyanın hayali bir çağında icat edilmiş tarihi naklediyordu. İçinde sihir, konuşan ağaçlar, tuhaf kahramanlar vardı, hiç seks yoktu. Şarkı şeklinde şiirlerle doluydu, oysa her yayıncı şiirin felaket anlamına geldiğini bilir. Üstelik yedi tane bilgi saçan eki vardı. Lafın kısası, bir yayıncı kâbusuydu, çılgınlıktı ve dünyanın en popüler kitabı oldu. Ama, aksine akıl yürütmelere karşın, bir alegori olmadı, asla. Yazarı alegori konusunda şöyle diyordu: "Varlığını sezecek kadar yaşlanıp bezdiğimden bu yana, alegorinin her türlü tezahüründen bütün kalbimle nefret ederim." Onun için de, okur üzerinde yazarın hâkimiyet kurduğu bu yöntemden kaçınmış, bir tarih hikâyesi yazmıştı.

Tolkien önce mitolojisini ve efsanelerini kurdu. Hikâyesini Yüzük Savaşı'yla sona eren Üçüncü Dönem'de tamamladı. Zaten notlarını almaya daha Birinci Dünya Savaşı sırasında başlamıştı. Yazarı ömür boyu Katolik olduğu halde, Yüzüklerin Efendisi'nde örgütlü dinden eser yoktur (rahip de, tapınak da) ama insanlar gene de düzgün davranır.

İlahiyatçıların doğal ahlak, doğal görevler ve nezaket dediği şeyi kollar Tolkien: Düşen bir düşmana vurmamak gibi. Yüzüklerin Efendisi temelde bir iyiyle kötü savaşıdır, bir ruhsal olgunluk arayışıdır. Elflerle büyücüler yüzünden ona çocuk yazarı etiketi vurulması J.R.R'ı kızdırıyordu. Haklıydı da, çünkü Yüzüklerin Efendisi yer yer çok karanlıktır. Tolkien, gücün insanları, başka varlıkları ve yaratıkları nasıl yozlaştırdığını anlatır. Altın da gücün bir göstergesidir. Elf ecesi Galadriel, cüce Gimli'ye, 'Elleriniz altınla dolup taşacak, yine de altın sizin üzerinizde hüküm süremeyecek' der. Gandalf ise bir şiirle sıradan görünümlü Yolgezer'i över: 'Altın olan her şey parlamaz / Her gezgin yitirmemiştir yolunu...' Kötünün gücünün etkisinden uzak durmak için, adı söylenmez (Bkz.: Potter kitapları). Bilgili ve tecrübeli olanlar, gafil kahramanları bu konuda uyarır durur. İster hayır için olsun ister şer, düşmanın sanatlarını derinlemesine araştırmak tehlikelidir. Belki de kitabın bunca yıl etkili kalış nedenlerinden biri, insanın bu zaafının ezeli ve ebedi olmasıdır.

Belki de esas neden, Deniz Erksan'ın Yüzüklerin Efendisi'nin 'Sunuş'unu oluşturan yazısının başına aldığı dizede gizli. Kitabın Tek Yüzük'ü özetleyen esas şiirinin bir dizesinin değiştirilmiş hali: 'Hepsini büyüleyecek ve mutlulukla birbirine bağlayacak...'

J.R.R Tolkien operaya gitmekten pek hazzetmezdi, ama Wagner'in Yüzük çevriminin metnini gençliğinde adamakıllı incelemişti. Zaten Yüzüklerin Efendisi'nin ilk esin kaynağı da Wagner'in müzik / dramaları oldu. Tolkien'in yüzüğü de, Wagner'in yüzüğü de suda kaybolur. İkisini de pespaye birer yaratık bulup alır. Bu yüzüklerin gücü, daha üst düzey yaratık ve varlıklar arasında yankılar uyandırır. Öte yandan, mazbut, temkinli, biraz tutucu Tolkien'in Nazilere zerre kadar sempatisi yoktu. Kimi yorumcu, onun itirazlarına aldırmadan, Sauron'u Hitler'e benzetmiştir. Tolkien savaşın acılarını, Birinci Dünya Savaşı'nda yaşamıştı. Somme muharebesinde, biri hariç, en yakın arkadaşlarının hepsi ölmüştü. Kendisi genç yaşta, yeni evlendiği karısından ayrılıp savaşa gidişini, neredeyse mutlak bir ölüme gidiş gibi görüyordu. Döneceğini pek düşünmemiş. Ender söyleşilerinden birinde, Bill Cater'a gümbürdeyen bir sesle (heyecanlanınca ya da çok hoşuna giden bir kelime kullanınca, sesi değişip coşkulu bir tona bürünebiliyordu) bir şeyler okumuş.

'Hangi dil?' diye sormuş ve kendi cevap vermiş: 'Eski Gotik dilinde İsa'nın duası. Bunun bütün Avrupa'da konuşulan dil haline gelebileceğinin farkında mısınız?' Başka etkiler de var, tabii. Entler'in esin kaynağı, The Wizard of Oz / Oz Büyücüsü'ndeki konuşan ağaçlar olabilir ya da Dante'nin 'Cehennem'inde ağaçlara dönüşmüş intiharlar.

Devamını görmek için bkz.

Sabri Çuha, "Yüzüklerin Efendisi", kara mecmuA, 2002

"Güzel bir kitap okudum" veya "güzel bir film izledim" demek için kullandığnız kriterler nelerdir? O kitabın ya da filmin sizi içine alıp bambaşka bir gerçeklik içinde bir süre dolaştırıp sonra da "keşke bitmeseydi" duygusuyla koltuğunuza geri bırakması mı? Eğer kriteriniz bu ise, doğrudur, Yüzüklerin Efendisi kitabı ve filmi güzeldir. Ama bence kriter olarak bundan daha fazlasına ihtiyacımız var; çünkü bir eserin "başarısı" ardında büyük kötülükler barınabilir.

Özellikle fantastik edebiyatın kilometre taşı olarak kabul edilen Yüzüklerin Efendisi kitabı ve yıllar sonra onun sinemaya uyarlanması bu açıdan incelenmeye değer. Bu inceleme, eleştirel yaklaşımı fantastik edebiyatın, fantastik çizgi romanların ve fantastik sinemanın diğer örneklerine de uygulamak üzere bize bir yöntem sunabilir.

Ben kitabı Metis Yayınları tarafından ilk yayınlandığı zaman okudum. … Hakkını vermek gerekir ki, J.R.R. Tolkien usta bir yazardır (toprağı bol olsun). Ortaya çıkardığı yapıt görkemli ve inceliklidir.

Görkemli ve incelikli yapıtlar bize nüfuz ederler; daha doğrusu nüfuz edebildikleri ölçüde görkemli ve incelikli olurlar. Bu yapıtların içimizde bıraktıkları/yarattıkları hislerin nitelikleri ise ayrı bir şeydir. Bir eseri güzel kılan onun sadece nüfuz etme başarısı mıdır?

Bence hayır; içimizde bıraktıkları şeylerin niteliği de önemlidir. Bir sanat eseri hakkında fikir oluştururken bu subjektif kriteri gözden uzak tutamayız. Yüzüklerin Efendisi kitabının ana temalarını hatırlamaya çalışalım. Önce bizi olumlanan bir sosyal ortam karışıyor: Hobbit ülkesi. Bu ülke barış, huzur dolu bir yerdir. Yeşil çayırları, küçük ama hayatın tüm zevklerini sunan barınakları, sevimli kısa boylu neşe dolu sakinleri ile bir "cennet ülke". Burda bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Fantastik edebiyatın taşıyıcı sütunlarından biri olan ve kitabın devamında da tutarlı bir şekilde yer alacak bir "denklik" kurmuştur Tolkien: her ülkenin farklı bir sosyal ortamı vardır ve her ülkenin sakinleri de buna uyumlu şekilde fizyolojik olarak farklıdır; hatta diyebiliriz ki farklı türlerdir. Birbirinden tamamen farklı türlerin tümüyle "insansı" temellerini korumaları, fantastik sanatın çok kullandığı bir özellik olmuştur. Ama işte bu denklik şunu söylüyor: aynı dünyayı paylaşarak farklı değerleri temsil eden bu varlıklar hem insan hem farklı türlerdir. Bu bana bir şeyi hatırlatıyor: Irkların fizyonomik farklılıklarını sahip oldukları değerlerdeki farklılıkla, hatta yalınkat iyilik ve kötülükle bağdaştırmak yani ırkçılık. Tolkien bence daha da ileri gidiyor: bu farklı ırkların herbirini sınırları belli ülkelere paylaştırıyor: buna da en koyusundan milliyetçilik demeyeceğiz de ne diyeceğiz? Ortaya Nasyonal Rasist gibi enteresan bir kombinasyon çıkıyor.

Oysa kitabın tümüne bakınca, bir çok eleştirmenle aynı kanıyı paylaşmamak mümkün değil: Yüzüklerin Efendisi bir II. Dünya Savaşı eğretilemesi gibidir ve bu eğretilemede Naziler (Nasyonal Sosyalistler) kötülerle özdeşleştirilmiştir. Bu durum yukardaki analizi çökertir mi? Hayır. Bir insan hem nasyonalist, hem ırkçı hem de Nazilere karşı olabilir; eğer Alman değilse. Tolkien de Alman değildir; II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere'dedir ve aslen Güney Afrika'lıdır. Elbette ki Güney Afrikalı olması bizi Tolkienleştirmesin, yani buna dayanarak onun bir ırkçı olduğunu iddia edemeyiz ama ırkçılığın gündelik hayatın bu derece içine sinmiş olduğu bir ülkede yaşamak, insanı ırkçılık konusunda olumlu veya olumsuz bir saf tutmaya itecektir kuşkusuz. Tolkien'nin ırkçılık karşısında bir tutum takındığı yönünde hiç bir emare bulamadım Yüzüklerin Efendisi'nde. Devam edelim; hatırladığım ikinci tema Frodo'nun üstlendiği önemli görev. Diyebiliriz ki o dünyanın kaderi Frodo'nun elindedir. Yani Frodo bir "misyon" sahibidir. Dünyayı kurtarma misyonu sahibi kahramanlar, fantastik edebiyatta çok rastlanılan başka bir öğedir. Ama sadece orda değil, başka yerlerde de bu öğeye sık rastlarız: militarizmde. Zaten kitap, hem hacimsel hem vurgu anlamında bir macera kitabı olduğu kadar –belki de daha fazla– bir savaş kitabıdır. Yüzüklerin Efendisi'nin en yoğun teması savaştır. Tolkien savaşa nasıl yaklaşır? Bir kere bu bir misyon savaşıdır, yani gerekli, meşru, kaçınılmaz ve bu bağlamda da olumlu. Kitapta savaşlar teknik, taktik, stratejik detaylarıyla, kahramanlık öyküleriyle, kitlesel coşkusuyla soluk soluğa okunacak şekilde anlatılmıştır. Neredeyse bizi o savaşa katılmaya davet etmektedir. Üstelik bu öyle bir savaştır ki, "iyi" ve "kötü" en yoğun halleriyle karşı karşıya gelirler. "iyi ordu" en küçük rütbelisine kadar iyi, "kötü ordu" tabir caizse "tırnaklarının ucuna kadar kötü"dür. Bu ne manaya geliyor? Ne yazık ki korkunç bir manaya: GENOSİT. Düşünün ki iki ulus savaşıyor; bir taraf yayılmacı yani kötü, diğer taraf da meşru müdafa halinde yani iyi. Örnek olarak Vietnamlıları ve Amerikalıları alalım. Tolkien'in eseri bu durumu şöyle yorumluyor: Eğer Vietnamlılar iyi ise, kötü Amerikalıları beşikteki bebeklerine kadar öldürme hakkına hatta misyonuna sahiptir. Yani tıpkı Mordor gibi, Amerikalı deniz piyadelerini o topraklara sürükleyen şey merkezi iktidar değil, her Amerikalının kanındaki alyuvarlara bile sinmiş olan katıksız kötülüktür. Bu nedenle Tolkien'in savaşı, kötülerin yalnızca liderinin iktidardan düşürülmesi ile değil, ne kadar Mordorlu varsa hepsinin yokedilmesi ile kazanılabilir.

Tolkien'e fazla yüklendiğimi düşünüyorsanız, sabredin; daha bitmedi. Yüzüklerin Efendisi'nde kaç tane kadın hatırlıyorsunuz? Ben bir Elf Kraliçesi, bir de erkek gibi savaşan soylu bir kadın hatırlıyorum. Yani bu kitabın kapıları sadece erkeklere denk bir güce sahip olan kadınlara açılıyor; kontenjanı da çok sınırlı. Üstelik bunca farklı "tür" insansı yaratık ince ince tasvir edilip anlatılıyor ama bunların nasıl ürediğine dair en ufak bir anlatı bulamıyoruz. Tolkien kadın olarak davranan kadınları bu erkek dünyaya layık görmediği için olsa gerek, seksten bahsetmeyi hiç sevmiyor. Bence bu kitabın yazarı gerçek bir seksisttir. Bu ve daha bahsetmediğimiz diğer nedenlerle (gücü yüceltme, sadakat vb.) ben, Yüzüklerin Efendisi kitabının ve ne kadar ustalıkla yapılmış olursa olsun aynı isimli filminin, "kötü" olduğunu düşünüyorum.

Sanıyorum sanat eserlerine bu tür bir yaklaşım gereklidir ve sanatı herşeyden kopuk apayrı bir kategori olarak niteleyen kapitalist sisteme karşı yürütülmesi gereken mücadelenin bir metodudur; hele hele sinemanın en büyük manipülasyon araçlarından biri haline getirildiği bu çağda.

Devamını görmek için bkz.

Linda Stark , “Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, Conan: Fantastik edebiyat sinemalar diyarında”, Virgül, Sayı 49, Mart 2002

Birkaç aydır nereye dönseniz ya “Yüzükler” muhabbeti ya da Harry Potter: Film piyasasının kendi dışındaki alanları da nasıl canlandırdığı malum. Oyuncaklardan giyeceklere, hediyelik eşyalardan yiyecek içeceğe kadar varsa yoksa Yüzükler ile Harry Potter...

Önce Yüzükler: Otuz iki salon tekmili birden, bazen de tek bir sinemada iki salonda birden Türkiye’de de gecikmesiz gösterime giren Yüzüklerin Efendisi’nin yönetmeni Peter Jackson, J.R.R. Tolkien’ın üç kitabını birden çekmeye koyulmuş. Yedi senelik bir çalışma, beş sene süren çekimler... Hayalinde canlandırdığı Orta Dünya’yı bulamayınca, çekimlerden bir yıl önce sil baştan bir ağaçlandırma işine girişerek, Hobbit diyarının meyve ve çiçeklerini özel olarak yetiştirmiş ve kendi Orta Dünya’sını yaratmış Jackson. Üçlemenin ilki tüm dünyada vizyonda. Kurgusu devam eden diğer iki bölümün de sırayla 2002 ve 2003 Aralık aylarında gösterime girmesi planlanıyor. “Orijinal hikâyenin epik doğasının hakkını vermek için” üç filmi birden çekmeye karar vermiş Jackson.

Film cephesi böyle. Kitaplara gelince... Üç kitap da Türkçeye Çiğdem Erkal İpek ile Bülent Somay tarafından çevirilmiş. Filmin altyazıları da İpek’in imzasını taşıyor. Belirtmeden geçmeyelim, İpek, Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz serisinin de tercümanıdır. “Halfling”i “Buçukluk” olarak çeviren İpek’in titizlenerek, üzerinde düşünülmüş bir iş çıkardığı ortada. Kitaptaki şiirlerin çevirisi Somay’a ait. Kitabı yayıma da hazırlayan Somay, yayıncı notunda “Elfler oldukça resmi ve ağdalı, büyük ölçüde ‘Shakespeare dönemi’ İngilizcesi ile konuşurken, Rohirrimler daha da eski bir İngilizceye sahiptir. Türkçede Elf lehçesini daha ziyade ‘Lisan-ı Osmani’ ile karşılarken, göçebe, at sırtında yaşayan Rohirrimlerin lehçesini daha bir ‘Orta Asya’ Türkçesi ile karşılamayı seçtik” diye belirtmiş.

“Fantastik” ve “fantezi” kelimelerinin sözlük anlamlarından yola çıkarsak meydan o kadar açık ki, her tür hayal ürününü, yani tüm kurgusal edebiyatı, bu tanım altında toplayabiliriz! Fantastik edebiyatın başlıca özelliğini “gerçeküstü” unsurlar olarak tanımlarsak, ortak noktalara ulaşmamız kolaylaşır. Bu noktada bile çelişkilerle karşılaşacağımıza şüphe yok. Roman türünün ilk eserlerinden Gargantua’nın fantastik olduğu şüphe götürmezken, Don Kişot’un hangi ince çizgide yer aldığını belirlemekte zorlanabiliriz. Fantastik olduğu kabul edilen öğeleri sıralamaya çalışalım: kahramanlık, iyi-kötü çatışması, büyü, gerçeküstü olaylar ve yaratıklar, yaratılmış dünyalar ya da “başka dünyalar.” Bu öğelerin hepsi şüphesiz Yüzükler’de mevcut, ne var ki “gerçeküstü” unsurunun sınırlarını çizmek yine de kolay değil. Yüzükler’in esin kaynaklarının “gerçeküstü”lükten ziyade efsanelere dayandığını keşfetmek çok mu büyük bir kitleyi hayal kırıklığına uğratır veya isyanına yol açar? Efsaneler de şüphesiz başlıca “gerçeküstü” yaratılardır. Tolkien’ın yarattığı evren, ortaçağ, Anglosakson ve Kelt mitlerinden, Troll’lerden ve Elf’lerden yararlanıyor.

Yüzükler’in kitapçılarda nasıl sınıflandırıldığı tartışılabilir, fakat Harry Potter doğrudan doğruya “çocuk edebiyatı”na dahil ediliyor; bazı kaynaklara göre okur kesiminin çoğunluğunu 25-35 yaş grubu oluştursa da... Amerika’da vizyon tarihi 16 Kasım 2001 olan Harry Potter filmleri de senede bir çıkmak üzere planlanmış. Senede bir çıkmak üzere planlanmış serinin ikinci filminin Kasım 2002’de gösterime girmesi düşünülüyor.

Harry Potter, bütün basitliğine rağmen oldukça tutarlı ve güçlü bir hikâye örgüsüne, doyurucu bir yaratıcılığa sahip. Peki, kitabın bu denli tutulmasının, kasırga yaratmasının sırrı ne? Ardında reklam kampanyasını aşan bir ilgi olsa gerek. Bu gerçeklik meselesinin yanı sıra Harry Potter’ın bu kadar tutmasının bir sebebi de uzun zamandır özgün bir cadı ve büyücü hikâyesi yaratılmaması mı? Buna özlem duyuluyormuş şüphesiz. Sadece çocukları değil, çeşitli yaş kesimlerini de cezbeden, zaten edebiyatta olsun, sinemada olsun tarih boyunca yaratılmış çeşit çeşit mistik-fantastik öykünün buna kanıt olduğu söylenebilir.

Her şeye rağmen, Tolkien’ın yarattığı zengin dünya belki de başka hiçbir masal/öykü/epik’te görülemeyecek kadar çeşitlilik ve ayrıntı içeriyor. Bütün ayrıntıları düşünülerek yaratılmış dünyasının özellikleri, daha önce de belirttiğimiz gibi, coğrafyasından tarihine, dillerinden efsanelerine kadar saptanmış. Benzer bir ayrıntılandırma Rowling’de de mevcut. Ama Rowling’in eserinin aynı zenginliği, en azından aynı karmaşıklığı taşıdığı söylenemez. Ayrıca Yüzükler daha karanlık bir dünya sergilerken (Tolkien “çocuk edebiyatı” denmesine hep karşı çıkmış zaten) Potter çok daha eğlenceli bir hava sunmakta (Potter her koşulda “çocuk edebiyatı” niyetiyle piyasaya çıktı.) Ama iki efsane de, temellerinde bulunan ortaçağ İngiltere’si, büyücüler, Kral Arthur ve büyücüsü Merlin döneminden alınmış imgelerle bezeli. Tolkien’ın zamanı ve mekânı aştığı iddia edilen fantastik dünyasından farklı olarak Potter günümüzde geçiyor ve güncel malzemelere de fazlasıyla yer veriyor.

Kahramanının çocuk oluşu, doğaüstü güçlere sahip oluşu, çoğu çocuğun (ve Peter Pan sendromundan kurtulamamış birçok “yetişkinin,” yani bizlerin) içinde kalan “yasakları”, “yaramazlıkları,” kâh “işi” gereği kâh becerileri sayesinde yapabiliyor oluşu cazibesinin önemli bir kısmını oluşturmakta. Bir yandan alnındaki şimşek işareti sayesinde yakalanmış kolay, işe yarar ve tekrarlanabilir simge, yani “imaj”ını oluşturan asal unsuru; diğer yandan bilgelik simgesi olarak çeşitli yananlamlar taşısa da kusursuz olmadığının başlıca ispatı olarak büyücü olmasına rağmen insan tarafını (elbette Harry’nin de bir “Muggle” tarafı var) unutturmayan özdeşim köprüsü, kuzeni tarafından defalarca kırıldığından bantla yapıştırılmış olan gözlükleri... Harry Potter artık yeni neslin kahramanı. O kadar ki onun sayesinde çocukların artık gözlük takmayı reddetmediği de söyleniyor.

Rowling’in açık adını kullanmamasının sebebi en başta, yazarın cinsiyetinin hemen açığa vurulmamasını sağlamak içinmiş. Esas amaç, müşterilerden erkek çocukları kaçırmamak... Erkek çocukların bir kadın tarafından yazılmış fantastik romanı okumak istemeyebileceği düşüncesiyle J.K. Rowling adını kullanmış Joanne Kathleen. Evet, gerçekten de Harry Potter’ın yazarının kadın olması şaşırtıcı: Başkahraman erkek, kastın çoğunluğunu erkekler oluşturuyor, üstüne üstlük öğretmenlerin arasında bulunan kadınlar dışında tek (küçük) kadın kahraman Hermione, tam bir erkek çocuk gözüyle yazılmış. Önceleri “gıcık” ve kuralcı olarak tanımlanabilecek kız öğrenci, sonradan Harry ve arkadaşı Ron ile bir hayat kurtarma operasyonu sonucu arkadaş oluyor. “Quidditch” oyununun kurallarından tutun sunuşuna kadar, Rowling’in ya bir oğlu olduğunu ya da erkek kardeşlerle büyümüş olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Ama hayır, Rowling’in bir kız çocuğu ve bir ablası var! Zaten kendini ele verdiği noktalar mevcut. Oyuncularına “beyler” diye hitap eden Quidditch takım kaptanı, kız oyuncuların itirazıyla karşılaşıyor: “Hanımları unutma!” Üstelik Potter serisinin sonuncusu olduğu kesin olan yedinci kitapta kız-erkek meselelerinin de devreye girdiğini basın toplantısında çıtlatmış yazar. Zaten İngiltere’de yapılan bir anketin sonuçlarına göre, Harry Potter’ı yine de kadınlar erkeklerden daha çok seviyormuş.

Evet, Harry Potter kesinlikle yeni neslin kahramanı. Buna çeşitli cadılık ve büyücülük gereçlerinin ve malzemelerinin satıldığı ve bize günümüzde herhangi bir şehirde eksik olmayan megamarketleri hatırlatan pazar yeri Diagon Yolu ve büyücülerin bankası Gringotts gibi tüketim dünyasının başlıca unsurlarını katarsak (bunlara Tolkien'ın eserlerinde rastlayamazsınız herhalde) yeni nesle hitap etmesinin sebeplerinden bazılarını da eklemiş oluruz. Rowling giderek görselleşen bir dünyada, daha doğrusu keşmekeşte, harflerle yazılmış satırları okumakta güçlük çekeceğe benzer bir nesle, okuma hazzını kazandırdı. Kendi kızımla buna şahidim. Artık Harry Potter okuma seanslarını televizyon seyretmeye tercih ediyor. Bu da Potter’a tarafımdan puan kazandırıyor...

Umudumuz o ki, Rowling sayesinde yeni nesil belki Blyton’u ve nice “çocuk” kitaplarını keşfetmeye yönelir nihayet. Peter Pan, Alice çizgi filmleriyle tanınıyorlar, kitapları keşfedilmeyi bekliyor. Türkçeye kazandırılma konusunda, darısı A.A. Milne’in orijinal kitabının başına. Dört kitaplık nev’i şahsına münhasır bir seri olan Winnie the Pooh’yu, Disney versiyonlarıyla değil orijinal halleriyle tanıma zamanı geldi de geçiyor. Tabii L. Frank Baum’un Oz Büyücüsü serisini de unutmamalı. Fantastik çocuk edebiyatının başyapıtlarından sayılabilecek serinin ilki Oz Büyücüsü, çeşitli yayınevlerince basılmış olsa da bir “seri” söz konusu olduğu göz ardı ediliyor. Türkçede tamamlandığını görebilecek miyiz? Almanya’da Gençlik Edebiyatı Ödüllerini toplayan, ama Türkiye’de yetişkinlerce daha çok okunduğunu zannettiğim Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü’sünü de çocukların bir gün ellerine almalarını diliyoruz. Ve Küçük Prens’e küçük bir saygı duruşuyla bu bitmeyecek listeyi tamamlamaya çalışıyoruz.

Çocuklar için olsun olmasın, fantastik edebiyata bakmaya başlayınca liste gerçekten uzayıp gidiyor, Baron von Munchausen’in maceralarına kapılabiliriz elbette, ama bir masallar diyarı olan bu topraklardan, hani şu Keltlerin geçtiği, Kimeryalıların yerleştiği Anadolu’dan, fantastik edebiyat için daha uygun bir yer olabilir mi? Sadece çevirilerden medet ummayı da bir kenara bırakmalı. Milliyetçilikten dem vururken, yine de “bize ait olanı” unutuyoruz sanki! Henüz ilgilenmeyenler için ilk durak olarak Pertev Naili Boratav’dan başlamalarını salık veririz.

Şimdi yelkenleri fora edip, www.auteur.net’ten feyz alarak farklı bir istikamete ve farklı bir çağa dümen kıralım. Robert E. Howard, yine yüzyılın başlarına dayanan ama bir edebi kahramandan ziyade, kimimiz için bir çizgi roman kahramanı kimimiz için bir film kahramanı olarak imgelemimize yer etmiş bir efsanenin yaratıcısı. Gündemi kuşatmakta olan “sinemada fantastik edebiyat üçlememizi” de tamamlayıcı nitelikte. Nihayet kitap olarak Türkçeye kazandırılmasının üzerinden henüz birkaç ay geçti. Söz konusu efsane Conan’a bu sayede çizgi roman kahramanlığından sıyrılıp gerçek kimliğine bürünme fırsatı doğar mı acaba? 1982’de Arnold Schwarzenegger’i meşhur eden Barbar Conan filminden sonra yeni bir Conan filmi çekileceği rivayetleri de kulaktan kulağa geziyor.

Conan serisinin aslen dokuzuncu kitabı Fatih Conan 2001’de yayımlandı. Birkaç antolojide yer alan hikâyeleri dışında Howard’ın başka hiçbir eseri dilimize çevrilmedi. Kitap ilk kez 1938 yılında “Ejderin Saati” başlığı altında Weird Tales adlı yeraltı edebiyat dergisinde yayımlanmış maceraları içeriyor.

Rowling ile Tolkien, kitaplarıyla ün yapmış ve her şeye rağmen edebi çevrelerce kabul görmüş yazarlarken, Howard kariyerine “pulp” dergilerde macera, fantastik ve korku (“weird”) hikâyeleri yazarak başlamış ve sürdürmüş. Otuz yıllık ömrüne kendi elleriyle son verdikten sonra, önce yazılarının benzer dergilerde tekrar yayımlanmasıyla, 1960’lardan itibaren de başta Conan olmak üzere karakterlerinin çizgi romanlara esin kaynağı olmasıyla giderek ünlenmiş.

Üçlememizde mutlak bir ortak nokta olan Kelt merakından yola çıkarak Conan serüvenini anlatmaya devam edebiliriz. Çocukluğunu kitap “özellikle de tarih kitapları” okumakla geçiren Howard, çok genç yaşta yazarlığa başlamış ve ilk hikâyesini on beş yaşındayken yayımlamış. En çok Doğulu hikâyelere merak salsa da Kelt edebiyatına ve efsanelerine ayrı bir ilgi duymuş. G.K. Chesterton’un epik şiiri “The Ballad of the White Horse”tan (Beyaz Atın Türküsü) etkilenen Howard, Chesterton’ın “telescoping history” (iç içe geçen tarih) mefhumuna, yani “efsanenin başlıca değerinin, hissiyatı korurken yüzyılları harmanlamak” olduğu fikrine yakın duruyor. Özellikle Conan’da bunun en uç noktasına ulaşıyor. Ortaçağ Avrupa’sı, Vahşi Batı, Uzakdoğu efsaneleri, Elizabeth dönemi korsanları, Conan hikâyelerinde rastlanabilecek unsurlardan bazıları. Howard, Doğu’ya, özellikle de Ortadoğu’ya duyduğu merakını, 1930'da yayın hayatına başlayan Oriental Stories (Doğu Hikâyeleri) dergisinde giderir. 1933’te The Magic Carpet Magazine (Sihirli Halı Dergisi) adını alan dergi, Ocak 1934’te yayın hayatına son verdi. Haçlı Seferleri ya da Moğol ve İslam fetihlerini konu alan bu hikâyelerde dahi Kelt etkisi ve kahramanları görülebilir.

Howard için önemli bir yer tutan, dönemin başlıca “weird” yazarı H.P. Lovecraft’ten bahsetmeden geçemeyeceğiz. Weird Tales’e Lovecraft’ı öven bir mektup göndermesiyle başlayan ve değişik dualizmleri tartıştıkları mektuplarla süren dostlukları, Howard’ın gelişimi hakkında ipuçları vermektedir. İki yazar uzun yazılı muhabbetlerde medeniyet ile barbarlığı, şehir ve toplum hayatı ile vahşi hayatı, düşünsel ile fizikseli, sanat ile ticareti karşılaştırmışlar. Önceleri Lovecraft’ın üstünlüğü karşısında biraz çekimser davranan Howard, sonraları kendi fikirlerini de ortaya koyup Lovecraft’e (örneğin Lovecraft’ın Mussolini hayranlığına) karşı çıkabilmeye başlamış. Diğer yandan bu yazışmalar Howard’ı Lovecraft’ın üslubunda yazmaya da itmiş görünüyor. Bu, Conan’ı yaratacak “zengin hayal gücü karışımının tamamlanması için gerekli olan son malzemedir.”

Conan yazarın en kalıcı kahramanı olagelir. Yazarın iddiasına göre Conan karakteri, 1932’de bir gün, Texas’ta “küçük bir sınır kasabası” olan Mission’da imgeleminde türeyiverir. “Uçsuz bucaksız manzara, sıra sıra dağlar, art arda tepeler” bir anda geçmişini süsleyen bütün “boksörleri, silahlı adamları, içki kaçakçılarını, petrol sahasındaki kabadayıları, kumarbazları ve dürüst işçileri” bir araya getirir ve Kimeryalı Conan denen bu karışımın ortaya çıkmasına sebep olur. Dünyayı serbestçe dolaşabilen bu karakter her tür kurguya müsaittir. Detektiflikten korsan hikâyelerine, vahşi hayattan doğu gizemine kadar uzanan öykü çeşitlemeleri listelemekle bitmez.

Howard’ın ilginç bir yanı da, dönemine göre kadınlara karşı “proto-feminist” denebilecek bir görüşe sahip oluşudur. Tolkien’da kadınlar ikinci derece yaratıklar olarak kalırken, “asrın yazarı”nın karşısına Rowling’i ve Howard’ı koymalı! Feminizmden bihaber Tolkien’ın ardından “proto-feminist” Howard gelir. Bugünse, Rowling kadındır ve erkeklerin başını çekiyor gibi görünmesine rağmen feminist eğilimleri şüphesiz kendini belli eden Harry Potter’a varırız. Kronoloji yerine oturmuştur. Howard’ın yarattığı kadınlar genellikle erkeksi kahramanlardır, hatta erkeklerden üstündürler. Bunun en tanınmış örneği kızıl yeleli Rus kadın Red Sonja. Belirtmeliyiz ki Red Sonja, Howard’ın öykülerinde 1529’da Muhteşem Süleyman’ın Viyana kuşatması sırasında savaşırken yer alır ve çizgi romanda alışık olduğumuz görünümünden çok farklı bir biçim arz eder.

Çizgi roman dışında bir Red Sonja filmi de mevcuttur. 1985 yılında yapılan filmde yine Schwarzenegger Kalidor’u canlandırmıştı. Daha ziyade çizgi romanın etkilerini taşıyan filmin senaryosunda Howard’ın adı neyse ki yer almaktadır. Red Sonja olarak heybetli Brigitte Nielsen ile tanışmamızı sağlayan film, ikinci bir Conan filmi niteliğindedir, zira Conan the Destroyer (Yok Edici Conan) adını taşıyan ve yine Shwarzenegger’in oynadığı 1984 yapımı asıl ikinci film, Howard’ın hikâyelerini ikinci planda gösteriyor ve diğerlerinden daha düşük nitelikte bir yapım. Yapılması planlanan yeni Conan filmindeyse Schwarzzie’nin yer alma olasılığı da söz konusu. Ama Conan olarak değil tabii. Herhalde “misafir sanatçı” konumunda çıkacaktır karşımıza. Aradan geçen yirmi yılda onun yerini alacak genç bir kas kümesi türemelidir elbette.

Şuna şüphe yok: Her üç yazar da, dil meraklısı. Tolkien dilbilimci ve Eski İngilizce uzmanı bir İngilizce profesörüydü; Yüzüklerin Efendisi’nin anlattığı hikâye, mekândan mekâna sıçrar, sayısız karakteri ve ayrıntıları sayesinde son derece inandırıcılık kazanan bir hayal dünyası vardır. Daha da önemlisi, Yüzüklerin Efendisi aralarında köprü kurulmuş mitolojisi ve icat edilmiş dilleriyle, bir dilbilim şaheseri kabul ediliyor. Bu yeni mitolojinin yazarının kelimelere duyduğu ilgi çocukluğundan başladı. Tolkien annesinin dizi dibinde Latince öğrendi. Sevin Okyay’ın anlattığına göre sonra diller icat etmeye başlamış, ama çok geçmeden bu dillerin bir kültür içinde var olmaları gerektiğini fark etmiş. Onları konuşacak insanlara ihtiyacı olduğunu düşünmüş. (Radikal Kitap, 21 Aralık 2001.)

Tolkien’ın diline ayrılmış online sözlük ve ansiklopedi çeşitlemelerinin de bulunduğunu belirtmeli. Ayrıntılı bir kaynak The Encyclopedia of Arda, http://www.glyphweb.com/arda/default.htm adresinden bulunabilir.

Rowling, Exeter Üniversitesi Fransızca ve Klasik Diller Bölümünü bitirmiş. Sonra Portekiz’de İngilizce öğretmenliği yapmış; “tarihî konulara oburluk derecesinde bir ilgi duyan” Howard ise Texas’ın kitaplarla yakından uzaktan ilişkisi olmayan bir petrol kasabasında kendisini tümüyle kitaplara verebilecek yeteneği göstermiş.

Tolkien Güney Afrika’da doğmuş, İngiltere’de büyümüş; Rowling, Uluslararası Af Örgütünde çalışırken Afrika’da insan hakları ihlalleri üzerine araştırma yapmış; Howard ise Texas çölü dışında, hayatına egzotizm katacak “uzak ülkelerde” bizzat bulunamamış, ama tarih merakının yanı sıra, kendisini “El Borak”/Gordon gibi karakterlerde gösteren Doğu hayranlığı bu konuda da fantastik yazarlarımızla bir birleşme noktası barındırdığını gösteriyor.

Bir diğer noktaysa, Tolkien için geçerliliği şüpheli olsa da, Howard’ın da, Rowling’in de okuldan nefret etmiş olmaları ve özgürlük düşkünlükleri. Bu özgürlük düşkünlüğü, üç yazarın da (başta Tolkien olmak üzere!) “quest literature” (arayış edebiyatına) yakınlığının bir işaretidir.

Konumuz seferimizi 2500 yıl kadar gerilerde tamamlamakta bir sakınca yaratmıyor. Keltlerin “barbar” bir kavim olduğuna şüphe yok. Amerikan Archaeology dergisinin son sayısında yer alan yazısında Dr. Mary Voight, Gordion’da bulunan binlerce hayvan kemiği arasında kafaları kesilerek ve ezilerek öldürülmüş kadın, erkek ve çocuk kemiklerini, Avrupalı Keltlerin insan kurban etme törenleri olarak yorumluyor. Anadolu’da oturmuş başka herhangi bir halkta insan kurban etme âdeti olmadığını hatırlatıyor. Kelt “druid” rahiplerinin geleceği görmek için insan öldürdüğü ve savaşçıların eve düşmanlarının kesik kafalarıyla döndüğü biliniyor. Gordion’da yaşayan bu halk kendine Galat diyor. Galat “Kelt” dilinde “savaşçı” demek. “Druid” şeceresi “cadılık”, “büyücülük” vb. geleneklerin de “barbarca” izler taşıdığını gösteriyor. Sihri, cazibesi buradan mı kaynaklanıyor? Vahşete meyyal insanoğlunun kronolojisine üçlememize dayanarak bakarsak, Barbar Conan’dan Yüzükler’e doğru giden tarihin, Harry Potter gibi daha müspet bir noktaya ulaştığını varsaymakla kendimizi kandırmış oluruz herhalde. 2500 yıl içinde İyi ile Kötü mücadelesinden zerrece vazgeçilmemiş! “Barbarlar” sadece kılık değiştirmiş durumda, dolayısıyla tehlikeleri daha sinsice arzı endam etmekte...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.