Metis
Metis hakkında bilgiler, editörler. Metis mutfağında neler hazırlanıyor? Editörlerden notlar. Metis yazarları hakkında. Metis yazarları hakkında. Katılabileceğiniz bir tartışma platformu. Yazılarınız, görüşleriniz, önerileriniz. Hayaller, Fikirler, Sorular. İletişim Panosu. Herhangi bir duyurunuzu asabilirsiniz bu panoya. Metis kitaplarıyla ilgili görsel sanat ürünleri. Resim, fotoğraf, grafik, vb. Metis kitaplarıyla ilgili görsel sanat ürünleri. Resim, fotoğraf, grafik, vb. Metis kitaplarıyla ilgili görsel sanat ürünleri. Resim, fotoğraf, grafik, vb. Metis Rights List 2007 / Info in English
KİTABI / YAZARI BUL 
TEMATİK ARAMA I ÜYELİK I KİTAP LİSTENİZ I YARDIM   
 


 
Tuncay Birkan
Gecekondu Gezegeni “Yirmi birinci yüzyılın kent dünyası, gökyüzüne yükselen ışıklı kentler yerine büyük oranda çerçöp, dışkı ve pislik içine gömülmüş kentlerden oluşmaktadır. Hatta, postmodern gecekondu mahallelerinde oturan bir milyar kent sakininin geriye bakıp kent hayatının ilk dönemlerinde, dokuz bin yıl önce Anadolu’da kurulmuş olan Çatalhöyük’ün dayanıklı kerpiç evlerine imrenmesi işten bile değildir.”
       Davis sorunun sanhiden çözülebilmesine yardımcı olacak çok önemli bir dizi tespitte bulunuyor: Dünya kapitalizminin kutsal üçlüsü IMF, Dünya Bankası ve Amerikan Merkez Bankası’nın kıskacındaki devletlerin bu devasa sorunu çözmek için geliştirdiği önlemlerin hemen her yerde yoksulların değil orta sınıfın işine yaradığını; bazı liberal çevrelerin yoksulların pratik becerilerine düzdükleri ikiyüzlü methiyelerin ve asıl çözüm mercii olarak gösterilen STK’ların kentlerdeki toplumsal hareketleri bürokratikleştirip radikallikten uzaklaştırdığını; 3. Dünyanın dörtbir yanında çeşitli “mutenalaştırma” ve “güzelleştirme” kampanyalarıyla her yıl yüzbinlerce yoksul mahallerinden zorla tahliye edilirken, zenginlerin etrafı koca duvarlarla çevrili sitelerde yaşama eğiliminin arttığını; çok uzun bir zaman yerlilerin yaşadığı mahallelere hıfzısıhha gibi en temel hizmetlerin verilmesini engellemiş olan sömürgeciliğin korkunç mirası yüzünden Latin Amerika’daki yoksulların altyapı bakımından Afrika ve Güney Asya’daki, düpedüz “bok içinde yaşayan” kentlerdeki yoksullardan çok daha iyi durumda olduğunu, onlarca şehirden yüzlerce somut örnekle anlatıyor. İnsan şu korkunç soruyu sormadan edemiyor kitabı bitirdiğinde: Pentagon’un gecekondu mahallelerini 21. yüzyılın savaş alanları ilan etmesi ile deprem, sel vs. gibi doğal felaketlerde daha çok bu mahallelere sürgün edilmiş yoksulların ölmesinin kanıksanır hale gelmesi arasında hiç mi bağ yok?
       Neo-liberalizmin Türkiye dahil birçok yerde hem eşi görülmedik boyutlara çıkarırken hem de büyük bir pişkinlikle yok saydığı yoksulluk sorununun dünya çapında kapsamlı bir haritasını çıkaran bu kitabı sadece okumakla kalmayalım, küresel kapitalizm koşulları altında da pekala vicdan sahibi insanlar olarak kalabileceğimiz yanılsamasını hâlâ besleyebilenlere de okutalım.


Tuncay Birkan
Saflık ve Tehlike Levi-Strauss’la birlikte, halen yaşayan antropologlar arasında başka disiplinlerde de en fazla etki yaratmış isim olan Mary Douglas’ın 1966 tarihli klasik eseri Saflık ve Tehlike kırk yıl sonra nihayet Türkçede. Douglas’ın bu kitapta da muhteşem bir uygulamalı örneğini verdiği metodolojisinin en önemli yanı, “ilkel” adı verilen kültürleri ve modern toplumların, Batı tarihini ve bugününü anlamak için ayrı ayrı analiz yöntemleri kullanmayı, yani günümüzün terminolojisiyle ilkel denen kültürleri “ötekileştirmeyi” reddetmesidir. Kitabına otuz yıl sonra yazdığı önsözde “Bu kitap antropolojinin 1940’lı ve 50’li yıllarda ırkçılığa açtığı savaşta indirdiği gecikmiş bir darbedir,” der Douglas. Belki gecikmiş, ama kesinlikle ölümcül bir darbedir bu ama.
       Zira sömürgeci antropoloji geleneğinin bazen zımnen, bazen de alenen sergilediği, kendi kültürünü rasyonel ve üstün, yabancı din ve kültürleri de içerdikleri “tuhaf” inançlar ve ritüellerden dolayı irrasyonel , korkudan çocuk ya da nevrotik kalmış görme tavrını entelektüel olarak savunmayı, gayet serinkanlı bir biçimde, imkansızlaştırıyor Douglas bu kitapta. Antropolojinin kurucu babalarının Protestanlıktan miras aldıkları anti-ritüelist, topluluk yaşamındaki her türlü biçimselliği ahlaki derinlik yoksunluğu olarak kodlayan bakış açısının, ilkel denen kültürlerle Batılı kültürler arasındaki (mesela pek küçümsenen büyü inançları ile Hıristiyanlıktaki ‘mucize’ inancı arasındaki) benzerlik ve süreklilikleri görmeyi, bayrak sallamaktan kutlama mesajı göndermeye seküler toplumdaki envai çeşit ritüeli anlamlandırmayı imkansızlaştırdığını söylüyor.
       Douglas sosyal bir hayvan olarak insanın ritüel bir varlık olduğunu, ritüelin toplum açısından, kelimelerin düşünce açısından arz ettiğinden daha büyük bir öneme sahip olduğunu, belli örüntüleri izleyen sembolik eylemler olmaksızın toplumsal ilişkilerden de bahsedilemeyeceğini vurgular. Durkheimci bir çizgiyi savunan Douglas’a göre antropolog, “zihniyetler” arasında değil, bu zihniyetleri biçimlendiren örüntüler, toplumsal örgütlenme tarzları arasında karşılaştırma yapmalıdır. Sembolik örüntülerin evrenselliğini vurgulamakla birlikte bu örüntülerin farklı yerel ve toplumsal bağlamlarda büründüğü farklı ve özgül formları da araştırır. Bu kitapta ise esasen, Lelelerden Eski Ahit inananlarına, Azandelerden günümüz toplumlarına farklı kültürlerdeki temizlik ve kirlilik inançlarının temelde aynı işlevi, toplum hayatını sembolik bir düzene oturtma, insan deneyiminin karmaşıklığına bir düzen dayatma işlevini yerine getirdiğini gösterir.
       Aradan geçen kırk yıl içinde sosyolog ve iktisatçılardan ilahiyatçı ve edebiyat kuramcılarına, ritüeller, sınıflandırma sistemleri ya da kolektif bellek üzerinde çalışan birçok araştırmacıya esin kaynağı olan bu müthiş kitabın bizim dilimizde de aynı etkiyi yaratmasını umuyoruz.


Tuncay Birkan, Semih Sökmen
Metis Bilim Dizisine Başlarken Genin Yüzyılı, yeni açtığımız Metis Bilim dizisinin ilk kitabı. "Gen" kavramı, sadece popüler bilim dergilerinde ya da gazete eklerinde değil, biyolojik araştırmaların tam merkezinde de bir yüzyıldır en fazla gizemlileştirilmiş kavramlardan biri – mitler ve yanlış anlamalar eşlik ediyor kavrama. Bu kitapta en azından genin ne olmadığını, ve canlı organizmanın biyolojik düzeninin karmaşıklığını anlamakta gen kavramının sınırlılıklarını okuyacaksınız.
       Metis Bilim dizisinde her şeyden önce bilimsel soru ve problemlerin çevresine sanki kasıtlıymışçasına duvar ören, onları mit, söylenti, indirgeme içinde boğan, gizemlileştiren bir kültürel tavra karşı çıkmak istiyoruz – bilim, adı üstünde bilmek için yapılır, inanmak için değil. Kendimizi bu tavrın prim yaptığı bir kültürel ortamın içinde bir anda bulmadığımızın farkındayız. "Postmodernizm" diye adlandırılagelen dönemin belirgin bir özelliği de bilimi şaibeli hale getirmek oldu. Bilim, diğer insan faaliyetlerinden ve deneyimlerinden elde edilebilecek bilginin meşruiyetini yok saymakla, bu özerk faaliyet ve deneyim alanlarını hegemonya altına almakla suçlandı önce. Sonra da "aslında" pek de bir şey "bilmemekle" ya da "kesin olarak bilmemekle". Bilimin teknoloji üzerinden savaş ve sermaye aygıtlarıyla yaptığı işbirliği, haklı olarak insanların tepkisini çekti. Bunlara ekoloji ve çevre hareketlerinin eleştirileri de eklenince, bilimin itibarı, güvenilirliği yavaş yavaş erimeye başladı. Bilim, özellikle insanlarla ilişkisinde çok kan kaybetti; onu bugün algılayışımız, diyelim bundan otuz kırk yıl öncesine hiç benzemiyor. Eleştiriler ne kadar haklı ve yerinde olsa da, sonuç öyle olmadı. Eleştiri, egemen bilim anlayışını aşıp daha "makul" ve daha insani bir bilim pratiğine ilham verme ama bu arada bilimsel faaliyetin saygınlığını koruma sonucunu doğurmadı. Tam tersine, geçmişte de bir çok kez olduğu gibi, kadercilik, bilinemezcilik, okültizm ve inanç cemaatçiliği canlandı. Bilimin (ve aklın) iktidarla bağını göstermeye çalışan akılcı hamleler, akıldışını baştacı eden bir kültürel ortamın içinde eridi, sesleri yeterince güçlü duyulamadı.
       Bir şeyin bilim olabilmesi için "yanlışlanabilir" olması gerekir. Bilim bu nedenle her şeyi bilemez, her şeyi bildiğini iddia edemez. Ne var ki ölümlülerin her şeyi bilemeyeceklerinin (dolayısıyla kontrol edemeyeceklerinin) itirafı ile "allah bilir" ya da "allah korusun" arasında hayli geniş bir alan vardır. Metis Bilim dizisi bu alanda duruyor diyebiliriz. Dolayısıyla, 1960'lardan günümüze modernizmin bilim, akıl nosyonlarına yöneltilmiş ciddi eleştirileri hiç olmamış varsayarak, filmi geri sarmaya çalışan ve evet, tam da bu yüzden sıradan bir gericilik haline gelen "otomatik aydınlanmacılığa" rağbet edemeyeceğiz. Ama diğer yandan, fal, burç, kurşun dökme, okutma vb. orta sınıf heveslerinden, ağaçlarda ya da bulutlarda allahın adlarını aramak gibi dindar "bilimseverlik"ten ya da bilimin bittiği yere otomatikman dinin yapıştırılmasından da çok sıkıldığımızı belirtmeliyiz. Bu diziyi biraz da bu sıkıntıya borçluyuz. Varlığı merak etmenin, onu tanımanın, ona şaşırmanın başlı başına mistik bir deneyim olduğunu düşünüyoruz; yerleşik dinlerin kendi tekellerinde sandıkları bu tür deneyimleri kodlama tarzı bize çok dar ve boğucu geliyor.
       Metis Bilim dizisinde bu merak, bu şaşırma bize yol gösterecek. Uçsuz bucaksız bir evrende bilinç sahibi canlılar olarak, insan olarak varolmanın vermesi gereken "hayret" hissini besleyecek bilim kitapları yayınlayacağız. Pozitivist olmayan, yani bilimi diğer bütün bilgi ve deneyim alanlarını talileştiren "en hakiki mürşit" olarak görmeyen, ama insan olmanın, hayatın, evrenin anlamı gibi büyük soruları tartışma işini salt dine bırakmayı da insan zekâsına hakaret olarak gören bir yaklaşım gözetilecek bu kitaplar seçilirken. Son zamanlarda birbiri ardına heyecan verici çalışmaların üretildiği "bilinç çalışmaları" alanı merkez alınarak genetikten evrim kuramına, kuantum fiziğinden paleontolojiye çeşitli bilim dallarına uzanılacak. Tabii ki seçtiğimiz kitapların, formel bilim eğitimi almamış ama sahiden bu konularda bilgilenmek isteyen, ama bunun için gerektiğinde biraz ter dökmeyi de göze alabilen insanların da takip edebilecekleri bir dille yazılmış olmasına dikkat edilecek. Bilimsel bilgiyi bayağılaştırmadan popülerleştirebilmenin çok değerli ve çok önemli "politik" bir müdahale olabileceği gibi bir inancımız, kimilerine pek "naif" gelebilecek bir inancımız var çünkü. Biz bu naiflikte direnmek istiyoruz.
       Bilimle ilişkimizin pasif birer teknoloji tüketicisi olmakla sınırlı kalmasının, bilim karşısındaki bu "yabancılığın", insanlığın bütün diğer maceralarına yabancı kalmayı beslediğini düşünerek, bilimsel gelişmeler karşısında eleştirel bir merakı teşvik etmek, bilimin salt uzmanlara bırakılamayacak kadar önemli ve yaratıcılığı kışkırtan boyutları olduğunu hatırlatmak istiyoruz.
Metis Bilim


Roni Margulies, Antikapitalist Kılavuzlar dizisi yayın yönetmeni
Yeni Bir Nesil, Yeni Bir Mücadele. Bugün dünyadaki yeni direniş ve başkaldırı dalgasını oluşturan kitleler yeni bir nesil. Yeni nesil olmalarının önemi şu: Bütün bu insanlar 1980’lerin, 1990’ların yenilgilerini, kayıplarını, moral bozukluklarını yaşamamış bir nesil. Dolayısıyla, bir önceki neslin karamsarlığından, yenilgi korkusunun kamburu yok sırtlarında. Her şeyi on defa tartmak, temkinli olmak, “aman yine yenilmeyelim” diye düşünmek ihtiyacı duymayan bir kuşak. Bu nedenle, daha atak, daha radikal, daha canlı bir kuşak. Hedeflerini hızla seçen, hızla harekete geçen bir kuşak.
       Aynı zamanda sermayenin son 20 yıllık hızlı küreselleşme sürecinin yarattığı bir kuşak olduğu için, küresel düşünen, küresel hareket eden, ‘doğal’ olarak tüm içgüdüleriyle enternasyonalist olan bir kuşak.
       Birlik içinde çeşitlilik, çok renklilik, dinamizm, her tür baskıya ve hiyerarşiye karşı olma, hiçbir koşulda demokrasiden vazgeçmeme bu hareketin temel özellikleri. Ve bu hareket dünyada sınıf mücadelelerinin tarihinde yeni bir döneme işaret ediyor, bir yenilgi döneminin sonunu müjdeliyor, güç dengelerini değiştirmeye başlıyor.
       Yarın yenilse de, öbür gün sağa kayıp küçük reform mücadelerinde eriyip gitse de, bu hareket daha şimdiden dünyayı değiştirdi. Kendi mücadelesinin dar sınırları içinde boğulmayıp biraz kafasını kaldıran, dünyanın geri kalanına bakan her işçi, her ulusal azınlık, her çevreci bugün düne kıyasla daha moralli, daha mücadeleci, sosyalist fikirlere daha açık.
       Antikapitalist Hareket için Kılavuzlar dizisinin ilk kitabını 2002 sonbaharında yayımladık. Şu anda dokuz kitaplık bir koleksiyon haline geldi. Birinci kitabımız Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu ikinci baskısını yaptı.
       Dizi editörü olarak amaçlarımdan biri Türkiye’de de bir hareket olduğunun altını çizmek. Bu yüzden Türkiye’deki mücadeleler hakkında kitap yazacak yazarlar peşindeyim. Dünya ve Avrupa Sosyal Forum süreçlerine başından beri ilgi duymuş ve katılmış olan F. Levent Şensever’in yazdığı Dünya Sosyal Forumu dizinin ilk Türkçe yazılmış kitabı oldu. Şu sıralar, Şenol Karakaş Türkiye’de geçen yıl önce Amerikan askerlerinin Irak’a saldırmak üzere burada konuşlandırılmasını durduran, sonra da Türkiye’nin Irak’a asker göndermesini engelleyen savaş karşıtı hareket hakkında, bizzat bu hareketin içinde yer almış bir aktivist olarak bir kitap hazırlıyor; ve yine Levent Şensever Türkiye’de Antikapitalist Hareket başlıklı bir kılavuz yazıyor. Hadi Bunu Küreselleştirin’den sonra sırada yine Kevin Danaher’in derlediği Küresel Ekonomi ve Demokrasi var. Diziye dünya kapitalizminin farklı veçhelerini deşifre eden ve mücadele için temel bilgiler veren kitapların çevirileriyle devam edeceğiz.
Antikapitalist Hareket için Kılavuzlar


Bülent Doğan, Metis editörü
Bir Hamburgerin İçinde Neler Var? Amerikan Rüyasının İçeriği. ABD halkının büyük çoğunluğu elli yıldır fast food restoranlarından besleniyor. Fakat sadece onlar değil; hamburger devlerinin dünya çapında yayılmasından her ülke gibi biz de nasibimizi aldık. Bizde de her köşeye yeni McDonald’s’lar, Burger King’ler açılıyor. Tv reklamlarının epeyce bir kısmı onlara ayırılmış durumda. Çocukları çekmek için oyuncak dağıtanları mı ararsınız, özgünlüğün hamburgere marul isteyip istememekle ilgili olduğuna insanları ikna etmeye çalışanları mı ararsınız, her biri farklı bir “imajla” aynı şeyleri bize satma uğraşında. Son yılların bize gösterdiği üzere, bu bir beslenme tarzının ötesinde bir kültür. Fast food kültürünü anlamak için en iyisi bu işin başladığı yere, asıl yurduna bakmak olacaktır.
       Schlosser ABD’nin bir “Hamburger Cumhuriyeti”ne dönüşmesini ilk döneminden itibaren ele alıyor ve bir ulusun beslenme tarzının büyük şirketler tarafından nasıl değiştirilebileceğini gözler önüne seriyor. Ardından sektörün bugününe geliyor ve çiftlikten ya da tarladan restoranda tepsiye konana kadar fast food tarzı yiyeceklerin nasıl işlendiğini araştırıyor. Karşılaştığı gerçekler ürkütücü. Fast food sektöründeki şirketler o denli güçlü ki, ABD’nin pek çok eyaletinde bozuk kıymayı hükümet bile toplatamıyor.
       Fast food restoranlarında cicili bicili oyuncaklar, birörnek giyinmiş çalışanlar, renkli kartonlarda sunulan yiyeceklerle hoş bir ortam yaratılmaya çalışılıyor. Müşterilerin hoşuna gidiyorsa benim buna diyeceğim yok. İyi ama orada ne yiyoruz? Daha doğrusu acaba bizim patates diye yediğimiz şey gerçekten patates mi? Ya da hamburger köftesinden aldığımız tat içindeki etten mi geliyor? Schlosser bu konuyla ilgili hayret verici gerçekler koyuyor önümüze. Mesela patatesin tadı, içinde pişirildiği hayvani yağdan ve bu yağın içine karıştırılan yapay tatlandırıcıdan geliyor. Yoksa pişirildikten sonra şokla dondurulup ardından tekrar pişirilen patatesin saman gibi bir tadı var. Tuhaf ama, aynı şey hamburger köftesi için de geçerli. Kimyasal maddelerle et tadı verilmiş bir şey yiyoruz. Bu tatlar, yaygın olarak parfümlerin üretildiği laboratuarlarda, aroma şirketleri tarafından üretiliyor. Yani o köftenin içinde et yerine başka bir şey olsa da biz yine aynı tadı alacağız. Bu yüzden Schlosser’ı okuduktan sonra artık bir fast food restoranına girmek benim için Matrix’e girmekten pek de farklı değil: “Bunun biftek olmadığını biliyorum, ama beynim bana biftek olduğunu söylüyor.”
       Televizyonlarda sürekli hafif yağ reklamları yapılırken, doktorlar şehir hayatının stresine karşı sağlıklı beslenmeyi önerirken, geleneksel yemeklerimizden çok daha ağır bir beslenme rejimi sunuluyor fast food restoranlarında. Şeker, kolesterol ya da yağ açısından en zengin yiyecekler orada. Mesela kırmızı et yemiyorsanız, kızarmış patates alarak paçayı kurtaracağınızı sanmayın. Zira ABD’de yakın geçmişe kadar kızarmış patates tamamen hayvansal yağda kızartıldığı gibi, lezzeti artsın diye patatese bir miktar et de katılıyordu. Ama hep gizli kapaklı. Bir davayı kaybedince ya da ortalık ayağa kalkınca bilgi veriliyor bu yiyeceklerin içinde ne olduğuna ve hangi işlemlerden geçirildiğine dair. Marketten aldığımız ürünlerin içinde ne olduğu ambalajda yazıyor, fakat bir McDonald’s’a gittiğinizde onca reklam kağıdının birinde bile hamburgerin, patatesin ya da milkshake’in içindekilerin yazdığını göremezsiniz. Oysa onlar da tamamen fabrikasyon ürün, ne kadarının içinde ne olduğu belli.
       Şirketler açısından ahlaki olan nedir? Mesela “sweatshop” Nike son günlerde uzun bir reklam yayınlatıyor televizyonlarda. Bu uluslararası bir reklam, hoş bir müzik eşliğinde sevimli futbolcular stadın dışına taşıyor, herkes coşuyor, eğleniyor, vb. Bu reklamdan hayli para kazanan medya holdinglerinin tutup da bize Nike markalı ürünlerin kötü çalışma koşullarında Üçüncü Dünya ülkelerinde üretildiğine, çocuk emeği kullandığına dair haber sunmalarını elbette bekleyemeyiz. Türkiye’de televizyondan içki ve sigara reklamı yapmak yasak, çünkü hem çocukların, hem de yetişkinlerin sağlığına zararlı bu ürünlerin kullanımını reklamla artırmak ahlaki görülmüyor. Gerçi alkol tüketimi hat safhada, 17 milyon sigara tiryakisi var, ama en azından pazarın geri kalanına televizyon aracılığıyla ulaşamıyorlar. Yoksa bir sigara şirketi doğası gereği yediden yetmişe herkesin tiryaki olması için çalışacak, hiç de halk sağlığını düşünecek hali yok, pazarını sürekli büyütmek ister.
       Peki bunların fast food ile ne alakası var? Birincisi, Nike konusunda olduğu gibi, fast food’un bize ulaşma sürecinde emek verenlerin sağlığı ve onuru bizi ilgilendirmeli. En düşük ücretli ve niteliksiz işgücünü istihdam eden sektörün topluma sağlıksız yiyecekler dışında ne kazandırdığını sorgulamak bizim hakkımız, eğer o sektörün işverenlerine para kazandırıyorsak. İkincisi, fast food şirketleri gerçekten yediden yetmişe tüm toplumu hedefliyor. Çocukların sağlıklı gelişimine ciddi oranda köstek olan yapay, aşırı yağlı ürünleriyle hastalıklı bir toplumun yolunu açıyor. Schlosser McDonald’s’ın ABD’de devlet okullarına nasıl sızdığını, Disney şirketiyle işbirliği içinde oyuncak dağıtarak küçük çocukları nasıl çektiğini anlatıyor. Ağaç yaşken eğilir, yaklaşımıyla McDonald’s kültürü çocuklara küçüklükten kazandırılıyor. Henüz gerçekle yalanı ayıramayacak yaştayken tanışıyorlar McDonald’s Amca ile.
       Bizim ülkemizde fast food tarzı beslenmeyi körükleyen bir önemli unsur daha var. Satılan şey yiyecekten çok onun ambalajı, çünkü bir McDonald’s ya da Arby’s hamburger veya patates satmıyor sadece, onlar Amerikan Rüyası satıyorlar. Ama bu rüyanın içinde küçük çiftçilerimizin kent yoksullarına dönüştürülmesi, Deli İnek hastalığı ya da E. coli 0157:H7 mikrobu gibi tehlikeler, insanlarımızın düşük ücretle kötü koşullarda çalışması, emeğimizle ürettiğimiz değerlerin çokuluslu şirket sahiplerinin cebine girmesi ve son derece sağlıksız bir beslenme tarzı var.
       Zaman ilerliyor, tarihin motorunu geriye çevirmek mümkün değil. Öyleyse geleneksel beslenme biçimlerinden fast food’a geçiş de kaçınılmaz mı olmalı? Bu soruyu başka bir yerden soralım. Sanayileşme kirlilik getiriyor, doğayı mahvediyor. Ama sanayileşmeyi geri çeviremeyeceğimize göre kirliliğe katlanacak mıyız? Ya da atom bombası keşfedildikten sonra, artık iki ülke arasında her savaş çıktığında nükleer silah kullanılması makul bir şey mi? Evet, soruyu böyle sorunca durum aydınlanıyor. Fast food ABD’de bir dönem ortaya çıkmış bir beslenme biçimine işaret ediyor. Bundan elli yıl sonra insanlar şaşarak okuyacaklar belki bugün nasıl beslendiğimizi. Tarihteki her imparatorluk gibi ABD de kültürünü bir şekilde ihraç ediyor kontrolü altında tuttuğu ya da tutmaya çalıştığı ülkelere. Kot pantolon, kola, Hollywood filmleri, bir de fast food. Pek çok zararı ortaya çıkarılmış olmasına rağmen, kültür emperyalizminin bir parçası olarak, Amerikan hayranlığının bir parçası olarak tüm dünyaya yayılmış durumda hepsi. Nasıl kirlilik yaratıcı sanayileşmeden çevre düzenlemelerine uygun sanayileşmeye geçilebilirse, nasıl atom bombasının kullanımı engellenebilirse, fast food da beslenme tarzımızın dışında tutulabilir, ya da en azından tehlikeli düzeylerde tüketilmesi engellenebilir. Bunun için de bilmek şart.


Orhan Koçak, Metis Eleştiri dizisi yayın yönetmeni
Adorno’nun Edebiyat Yazıları İçin. Bu kitapta toplanan yazılar, ikisi dışında, Adorno'nun Noten zur Literatur (Edebiyata Notlar, 1958, 1961, 1965, 1974) kitabından alınmıştır. "Huxley ve Ütopya" ile "Kültürel Eleştiri ve Toplum" başlıklı denemelerse yazarın Prismen (Prizmalar, 1955) kitabından geliyor. Hepsi de 50'li yıllarla 60'ların ilk yarısının ürünü. Çoğu önce radyo konuşması olarak sunulmuş, sonradan dergilerde ya da doğrudan doğruya "Notlar" kitabında yayımlanmıştır.
       İlk deneme, "Biçim Olarak Deneme", 1954-58 yıllarında yazılmıştır ve sadece Adorno'nun bir yazı türü üzerine görüşlerini değil, yazarın kendi düşünme ve sunum tarzını da ortaya koyar. Deneme, bir yazarın herhangi bir konuda duygularını, düşüncelerini gelişigüzel biçimde ve engelsizce dile getirmesi değildir Adorno'ya göre. Hele bunları ilk kez kendisi hissediyor ve düşünüyormuşçasına ortaya sürmesi hiç değildir.
       Bugün de "deneme" adıyla bildiğimiz türün kurucularından Montaigne'de böyle bir özgürlük ya da başına buyrukluk sanısının anlaşılabilir nedenleri vardır: Rönesans yazarı için, psikoloji de dahil olmak üzere her şey yeni başlıyor gibidir; geçmişin heybetli anıtları bile ancak bugünün içinde kıpırdayan bir canlılığın ön belirtileri olabilir.
       Oysa Adorno, ardında devasa –ve boğucu olabilecek– bir kültürel kalıt bulunan Aydınlanma-sonrası bir yazar olarak, bu türden bir safiyete ya da ilkselciliğe kaptıramaz kendini: Deneme her zaman "kültürel olarak önceden biçimlendirilmiş belli nesneler hakkında spekülasyon"dur onun için. Bir dipnotunda, Lukàcs'ın Ruh ve Biçimler kitabındaki "Denemenin Biçimi ve Doğası Üzerine" denemesinden şu bölümü alıntılar: "Deneme daima zaten biçimlendirilmiş bulunan bir şeyden bahseder ya da en iyi ihtimalle var olmuş bir şeyden; yani boş bir hiçlikten yeni şeyler çekip çıkartmak yerine sadece bir zamanlar yaşamış şeyleri yeniden düzenlemek, deneme için özseldir."
       Deneme(ci)nin ikili görevini de konusunun bu özgüllüğü ("bir şey", "belli nesneler") ve "zaten biçimlendirilmiş" doğası belirler. Denemenin konusu, tikel bir görüngüdür: Bir yapıt, bir yazar, bir dönem, bir durum. İşlenmiş bir görüngüdür bu; önceki yazarların, önceki kuşakların bakışlarıyla şekillenmiş, bu bakışlardan oluşan bir görüngü.
       Öte yandan bu tikellik, ancak daha tümel işlemlerin, çünkü kavramların aracılığıyla üretilmiştir: Tümellik yoksa, tikellik de düşünülemez. Deneme, konusunun bu kavramsal olarak dolayımlanmış niteliğinin hakkını vermek için onu taklit etmek, onun gibi davranmak zorundadır: Hem tikel nesnesini öznel biçimde deneyimleyecek hem de bu deneyimi derinleştirmek ve sergilemek için nesnel işlemleri –kavramları– seferber edecektir. Bu gerilim, denemenin var edici zorluğudur: "Sunuş ile konunun özdeş olmadığı bilinci, sunuşu amansız bir çabaya zorlar. Denemeyi sanata benzeten tek şey de budur işte."
       Kavram, tikelin tümele ya da genele bağımlı kılınmasıdır, bir yığın özgül görüngünün genel bir başlık altında özdeşleştirilmesi. Adorno'ya göre, en genel anlamıyla tahakkümün de yaptığı budur. Deneme, bu açıdan tıpkı sanat yapıtları gibi, özgürleştirici bir ters akıntının hizmetindedir: Genele karşı tikelin ve özdeşlik-dışının haklarını korur, bir şeyin bir an için bile olsa başka bir şey için değil de sırf kendisi için belirebileceği bir düşünsel ufkun açılmasına yönelir. Ama bu ufuk yine de düşünseldir, kavramlarla tasarlanmaktadır ve zaten denemenin aracı da her zaman kavramsal çengelleri bulunan sözcüklerdir.
       Adorno, bu uzlaşmaz karşıtlığın bütün gerilimini kaydeder; ama onu donmuş, kımıltısız bir karşıtlık olarak bırakmaz: Bu açıdan tıpkı ustaları Hegel ve Marx gibi, karşıtlığı işletir, işlemeye bırakır. Ve bir biçim, bir tür olarak denemenin kendisi de böyle bir diyalektiğin sözel cisimlenişidir: Genelliklerin, genelgeçer yargıların içinde rahat edemez denemeci; ama her zaman tikelden genele ilerleme gereğini de hisseder, çünkü o tikel "şey"in de o tikellik noktasında bırakıldığında inatçı bir körlükten, hatta bir yalandan başka bir şey olamayacağını seziyordur.
       Kitaptaki son yazı, "Kültür Eleştirisi ve Toplum", ilk yazıda öncelikle bir üslup ve biçim sorunu olarak betimlenen bu düşünme/yazma/çalışma tarzının (Adorno buna "negatif diyalektik" adını da verecektir) ahlaki temellerini ortaya koymaktadır. Düşünce ulaştığı hiç bir uğrakta huzur bulamaz: Kendine ve düşündüğü şeye ("nesneye") sadık kalmak istiyorsa eğer, vardığı sentezleri sürekli yadsımak, kendi iç çelişkilerini kurcalamak ve bu çelişkilerin işleyişinden güç almak zorundadır.
       Bu erken kapanmayı reddeden diyalektiğin işleyişini "aşkın eleştiri" ve "içkin eleştiri" kavramlarıyla formüllendirir Adorno. İçkin eleştiri, kültürel ve düşünsel ürünleri sadece kültür ve düşüncenin kendi kıstaslarıyla değerlendirmektir; aşkın eleştiri ise bu ürünlerin tarihsel/toplumsal belirleyicilerini araştırmak anlamına gelir. İçkin eleştiri, tek başına kaldığında, tarihin kültür üzerinde bıraktığı izleri, "yara izlerini" gözden kaçırır; üstelik içkin eleştiri olmak istiyorsa kaçırmak da zorundadır.
       Ama aşkın eleştiri de kültürel nesnelerin ve biçimlerin göreli özerkliğini reddederken, kültürü sahiden bağımlı kılan güçlerle (piyasa ekonomisiyle, sermaye ile ve devlet aygıtlarıyla) bilinçsiz ve bazen de bilinçli bir işbirliğine girer.
       Kültürün şimdiki cılız özerkliğini bile yadsırken aslında insanların gelecekteki olası bütünsel özerkliğini yadsır. Yine de hiçbir diyalektiğin vazgeçemeyeceği o bütünlük imgesini koruyan da aşkın eleştiridir. Eleştiri, ikisinde de rahat edemez; sürekli birbirine karşı kullanmak zorundadır onları.
       Kitaptaki öteki yazılar, bu biçimsel ve ahlaki tasaların daha somut nesneler (belirli yazarlar, edebi şekillenmeler ve metinler) üzerinde denenmesi olarak okunabilir – böyle denebilirdi, Adorno'nun kendisi bunun tersini söyleme eğiliminde olmasaydı eğer. Adorno'nun yaptığı, tam olarak Balzac'tan Hegel ve Marx'a ulaşmak değilse bile, Hegel ve Marx okumalarından elde edilmiş bir kuramsal çerçevenin Sönmüş Hayaller'e dışardan uygulanması da hiç değildir. Adorno'nun bu türden "uygulamalı" eleştirilerde açıkça telaffuz etmeden gösterdiği şey, Balzac ve Proust okurken yaşadığı estetik ve düşünsel deneyimin kendisinde zaten Hegel'e, Marx'a ve evet, Nietzsche ve Freud'a gitmek isteyen bir yön bulunduğudur.
       Fredric Jameson, Adorno'nun önemli bir bölümü bu kitapta toplanan edebiyat yazılarını, "Adorno külliyatının en erişilebilir kısmı" olarak tanımlamıştı. Edebi metinlerin diyalektik bir çözümlemesini ortaya koyarken sanatın toplumsal, siyasal ve zihinsel işlevleri konusunda bazı çok temel yargılar da öne sürmekten geri durmayan bu denemeler, Adorno'nun felsefi metinlerine açılan koridorlar olarak da görülebilir.


Müge Gürsoy Sökmen, Metis Edebiyat dizisi yayın yönetmeni
Dilimiz Dillerimiz: Uygulama Üzerine Yazılar. Yirmi yılı aşkın süredir yayıncılık yapıyor, okuyor, çeviriyor, çeviri düzeltiyor olmak dilin kurallarını avcunun içi gibi bilmek anlamına gelmiyor: Her şeyden önce dil değişen bir şey çünkü, uzun süre hata, yanlış, olmaz diye tutturduğunuz şey bir bakıyorsunuz herkesin diline girivermiş, galatımeşhur olmuş çoktan, başta yazarlar olmak üzere herkes tarafından hiçbir yanlış anlamaya yol açmaksızın yaygın bir şekilde kullanılıyor, dilin başlıca işlevi olan iletişim sağlama görevini mükemmelen yerine getiriyor, siz hâlâ kıymetli ömrünüzün bir kısmını bunları metinlerden ayıklamaya çalışarak geçiriyorsunuz... Sonra tek bir dil değil, "diller" var malum, ve bunları ayırt etmek her zaman o kadar kolay değil. Bildirimde bulunurken kullanılacak dille diyelim alt kültürden dem vuran bir edebiyat metninin dili elbette aynı olmayacaktır. Ama sonuçta dili amaçlı olarak bozabilmek için önce kuralları üzerinde mümkün olduğunca hemfikir olabilmek; kasıtsız, rasgele, tesadüfi kural ihlallerini kasıtlı, isteyerek, amaçlı yapılanların yolunu tıkamamak için ortadan kaldırmak gerekiyor. Diyeceğim, biz de sürekli başvuru kaynakları bulunduruyoruz elimizin altında.
       Necmiye Alpay hem tüm bunların farkında oluşuyla, hem de bu ülkede birden fazla anadili olduğunun üzerinde ısrarla duruşuyla dil üzerine yazanlar arasında öne çıkıyor. Bu nedenle Metis pek başvuru kitabı yayımlamadığı halde Alpay'ın hazırladığı ve yazım kılavuzundaki pek çok maddeye bakma ihtiyacı duymayacak ama daha incelikli kimi sorunlarda takılacak eğitimli okur-yazarları hedefleyen Türkçe Sorunları Kılavuzu'nu seve seve basmıştık. Bu arada pek yakında ikinci baskısı yapılacak bu kılavuza ilişkin önerileri olan okurlarımıza Necmiye Alpay'la (nealpay@yahoo.com) hemen temasa geçmeleri gerektiğini hatırlatalım.
       Metis şimdi de Necmiye Alpay'ın çeşitli yazılarını bir araya getiren Dilimiz, Dillerimiz: Uygulama Üzerine Yazılar'ı yayımladı. Alpay başta Radikal Kitap olmak üzere çeşitli yerlerde yazdığı yazıları, yaptığı konuşmaları bu kitap için gözden geçirerek bir araya getirdi ve ortaya dilde sık yapılan hatalar, kafa karıştıran konular, "fetvacı anlayış", imla sorunları, anadili/dilleri, başvuru kaynakları gibi konulara değinen çok değerli, fikir açıcı bir kitap çıktı. Başta söylediğim gibi, bu konuda öğrenmenin hiç sonu yok (hangi konuda var ki?) ve biz yayınevi çalışanları çok yararlandık, yararlanacağız bu kitaptan, Kılavuz'la birlikte elimizin altında tutacağız hep.
HAZIRLANAN KİTAPLAR
 Metis Edebiyat'ta 
Roberto Bolano, Uzak Yıldız
Roberto Bolano, Katil Fahişeler
Başo, Kelebek Düşleri
Andrey Platonov, Öyküler
Andrey Platonov, Çevengur
Anne Carson, Kocanın Güzelliği
Alasdair Gray, Lanark
 Tarih, Toplum, Felsefe'de 
Hamid Dabashi, İran: Ketlenmiş Bir Halk
Judith Butler, Cinsiyet Belası
Siegfried Kracauer,Das Ornament der Masse
J.K. Graham-Gibson, Kapitalizmin Sonu
Jacques Ranciere, Filozof ve Yoksulları
Kojin Karatani, Transkritik
Nilüfer Göle, İç İçe Geçişler: İslam ve Avrupa
Özgür Taburoğlu, Dünyevi ve Kutsal
Eduardo Cadava, Işığın Sözcükleri
Georg Simmel, Bireysellik ve
      Toplumsal Biçimler
Susan Buck-Morss, Görmenin Diyalektiği
Donna Haraway, Seçki
Giorgio Agamben, Nesir Fikri
Stephen Kern, Nedenselliğin Kültürel Tarihi
 Metis Eleştiri'de 
Dorrit Cohn, Şeffaf Zihinler
Harold Bloom, Etkilenme Endişesi
Edward W. Said, Başlangıçlar
Kojin Karatani, Derinliğin Keşfi: Japon Modern
      Edebiyatının Kökenleri
 Metis Bilim'de 
Frans de Waal, İçimizdeki Maymun
Jean-Pierre Changeux ve Paul Ricoeur, Neden Nasıl Düşünürüz?
George Levine, Darwin Sizi Seviyor

Liste güncelleme tarihi: 28 Nisan 2008
 
 

ana sayfa | katalog 2008 | metise dair | pano | açık platform | mutfak | yazarlar | sergi | metis books | bağlantılar

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel: 212 2454696 Fax: 212 2454519 e-posta: bilgi@metiskitap.com
copyright © metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi Nilaccra
Son güncelleme tarihi: 15 Mayıs 2008