Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-054-0
13x19.5 cm, 548 s.
Liste fiyatı: 45,00 TL
İndirimli fiyatı: 36,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Mary Doria Russell diğer kitapları
Serçe, 2003
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tanrının Çocukları
Özgün adı: Children of God
Çeviri: Başak Bekişli
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2016

Mary Doria Russell’ın ilgiyle okunan romanı Serçe’den sonra Tanrının Çocukları da Türkçede: Beklenmedik dönemeçlerle dolu incelikli olay örgüsü ve edebi ustalığıyla en az ilki kadar güçlü bir eser.

Roman, Jana’ata ve Runa adlı iki akıllı türün bulunduğu Rakhat gezegenine yapılan ilk seferde yaşanan felaketin ardından, yeni bir sefer için kolların sıvanmasıyla başlıyor. Dünya’da hazırlıklar sürerken, paralel bir anlatımla, Rakhat’ta insanların ister istemez başlattığı değişim rüzgârına da tanık oluyoruz. Zorlu bir yolculuğun ardından Dünyalı ekip hedefe vardığındaysa, iki gezegenin halklarının kaderi bir kez daha kesişiyor.

Bir bilimkurgu romanı olarak Tanrının Çocukları’nın ayırt edici özelliği antropolojik derinliği: karakterlerin karmaşık iç dünyasını ikna edici bir şekilde resmetmesi; onların zaaflarını, kendi kendini kandırma ve anlam olmayan yerde bile sürekli anlam arama eğilimlerini, hırs ve yanılgılarını, iyi niyetle de olsa başkalarına zarar verme kapasitelerini gözler önüne sermesi. Dahası, yazarın önemli toplumsal meselelere –farklı türlerin/kültürlerin bir arada yaşaması, anlayış ve hoşgörünün kendinden farklı olanı tanımayla başlaması, katı geleneklerin zulmü, değişimin kaçınılmazlığı vb– yaklaşımı da kayda değer.

Bütün bunlara yaratıcı bir hayal gücü ve kitabın her sayfasında hissedilen ince bir mizah da eklenince, ortaya keyif ve heyecanla okunan doyurucu bir roman çıkıyor. Tüm bilimkurgu hayranlarına ve edebiyatseverlere tavsiye ediyoruz.

OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 9-11

Ter ve mide bulantısından kıvranan Peder Emilio Sandoz, başını ellerinden geriye kalanlara dayamış, yatağının ucunda oturuyordu.

Pek çok şey beklediğinden daha zor olmuştu. Mesela, aklını yitirmek ya da ölmek. Nasıl hâlâ hayatta olabilirim? diye düşündü. Felsefi bir meraktan çok, tek istediği ölümken onu hayatta tutmak için güçbirliği yapan fiziksel dayanıklılık ve düpedüz talihsizliğe karşı derin bir öfke içindeydi. Gecenin karanlığında yalnız başına, “Birinden biri gidecek,” diye fısıldadı. “Akıl sağlığım ya da ruhum...”

Ayağa kalktı ve hareket ettikçe parmaklarının sarsılmasına engel olmak için harap olmuş ellerini koltukaltına alarak dolanmaya başladı. Karanlıkta kâbus görüntülerini aklından atamadığından, dirseğiyle ışık düğmesine bastı; böylece önündeki gerçek nesneleri net bir şekilde görebildi: çarşafları buruşmuş ve tere bulanmış bir yatak ile küçük, sade bir şifonyer. Beş adım at, geri dön, tekrar beş adım. Neredeyse Rakhat’taki hücreyle aynı...

Kapı tıklatıldı. Yakın bir odada kalan ve böyle gece yürüyüşlerine karşı her daim tetikte olan Peder Edward Behr’in sesi duyuldu. Sessizce, “İyi misin, Peder?” dedi.

İyi miyim? Sandoz ağlamak istiyordu. Yüce Isa! Korkuyorum, sakat kaldım ve sevdiğim herkes öldü...

Fakat, Sandoz’un kapısının öte yanındaki koridorda durduğu sırada Edward Behr’in aldığı tek cevap, “İyiyim, Ed. Sadece huzursuzum. Her şey yolunda,” oldu.

Peder Edward iç geçirdi, hiç şaşırmamıştı. Neredeyse bir yıldır Emilio Sandoz’a gece gündüz bakıyordu. Pederin mutlak bir âcizlikten kurtulup, kırılgan bir özsaygıya ulaşmak için savaş verişini dehşet ve korku içinde izlerken, onun mahvolmuş bedeniyle ilgileniyor ve onun için dua ediyordu. Bu yüzden, Edward bu gece Sandoz’u kontrol etmek için daha koridoru geçerken bile, anlamsız bir soruya nazik bir cevap almayı bekliyordu.

Birkaç gün önce, Emilio o zamana dek konuşulamayanları nihayet anlattığında, Peder Edward, “Daha bitmedi, biliyorsun,” diye uyarmıştı. “Böyle bir olayı bir anda atlatamazsın.” Emilio da bunun doğruluğunu kabul etmişti.

Edward kendi yatağına döndüğünde yastığını yumruklayıp örtülerin altına girdi. Bir yandan da devam eden ayak seslerini dinliyordu. Gerçeği bilmek ayrı konu, diye düşündü. Onunla yaşamaksa apayrı.

Emilio’nun gecelerine hükmeden karabasanın habercisi olan ani, boğaz çatlatan çığlığı Sandoz’un odasının tam aşağısında, İsa Cemiyeti’nin başpederi de duymuştu. Peder Edward’ın aksine, Vincenzo Giuliani artık Sandoz istemeden ona yardıma koşmuyordu, ama o ilk andaki şaşkınlıkla karışık korku hali ve kontrolü geri kazanmak için girişilen sessiz mücadele hafızasındaydı.

Vincenzo Giuliani aylar boyunca, Cizvitlerin ilk Rakhat misyonunun başarısızlığına ilişkin soruşturmaya başkanlık ederken, Emilio Sandoz o yabancı dünyada neler olduğunu anlatmak üzere huzura çıkarsa konunun çözülebileceğinden ve Emilio’nun da bir nebze huzura kavuşacağından şüphe etmemişti. Başpeder hem yönetici hem de rahipti; gerçeklerle yüzleşmenin -İsa Cemiyeti için olduğu kadar Sandoz’un kendisi için degerekli olduğuna inanıyordu. Bu yüzden de, doğrudan ve dolaylı yöntemlerle, yumuşak ve acımasız yollarla, hem tek başına hem de başkalarıyla birlikte, Emilio Sandoz’u gerçeklerin onu özgür bırakabileceği âna taşımıştı.

Sandoz her aşamada onlara karşı mücadele etmişti; hiçbir rahip, ne kadar çaresiz olursa olsun, bir başkasının inancını sarsmak iste mez. Fakat Vincenzo Giuliani’nin hatayı tahlil edip düzeltebileceği, başarısızlığı anlayıp affedebileceği, günahı dinleyip bağışlayabileceği konusunda kendine güveni tamdı.

Hazırlıksız olduğu şey masumiyetti.

Ağustos ayında, Güneş’in etkisiyle altın rengine bürünmüş bir ikindi vakti direnci nihayet kırıldığında Emilio, “İlk kez kullanılmamdan hemen önce ne düşündüm, biliyor musunuz? Tanrı’nın ellerinde olduğumu,” demişti. “Tanrı’yı sevdim ve O’nun sevgisine inandım. Komik, değil mi? Tüm savunmamı bir kenara bıraktım. Kendim ve yaşananlar arasında Tanrı aşkı dışında hiçbir şey yoktu. Sonuçta tecavüze uğradım. Tanrı önünde çıplaktım ve tecavüze uğradım.”

Biz insanları birbirimiz hakkında kötü düşünmeye bu kadar hevesli kılan nedir? Giuliani o gece kendine bunu sordu. Bizi buna aç hale getiren ne? Başarısız olmuş idealizm, diye tahmin yürüttü. Kendimizi hayal kırıklığına uğratıyor, sonra da etrafımızda başka başarısızlıklar arayıp kendimizi ikna ediyoruz: Bir tek ben değilim.

Emilio Sandoz günahsız değildi; hatta o da kendini pek çok konuda suçlu buluyordu, ama yine de... Onlara, “Tanrı’yı sevmek için Tanrı tarafından, bana göründüğü üzere adım adım yönlendirildiysem, güzellik ve sevincin gerçek ve doğru olduğunu kabul ediyorsam, o zaman geriye kalan da Tanrı’nın iradesiydi ve bu da gücenme sebebidir, baylar,” demişti. “Ancak, bir dolu eski halk hikâyesini gereğinden fazla ciddiye alan, kandırılmış bir maymundan fazlası değilsem, o halde tüm bunları benim ve yanımdakilerin başına ben açmışım demektir. Bana kalırsa ateizmle ilgili sorun şu ki, bu şartlar altında kendimden başka hor göreceğim kimse yok. Diğer yandan, eğer Tanrı’nın acımasız olduğuna inanırsam, bu durumda en azından Tanrı’dan nefret etmek bana teselli olur.”

Üst kattaki ayak sesleri dur durak bilmeden devam ederken Vincenzo Giuliani, Sandoz gerçekten kandırılmışsa, ben neyim? diye düşündü. Eğer onda sorun yoksa, peki Tanrı ne?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nida Dinçtürk, "'Başka bir dünya mümkün' mü?", Agos Kitap/Kirk, 5 Aralık 2016

Mary Doria Russell’ın çok sevilen ilk bilimkurgu romanı Serçe’nin devamı niteliğindeki Tanrının Çocukları, 13 yıl sonra, yine Metis Yayınları’ndan çıktı. 2003 yılında Metis Yayınları etiketiyle piyasaya çıkan Serçe, ulaştığı okur kitlesi tarafından çok beğenilmişti. 13 yıl sonra okurla buluşan devam kitabı Tanrının Çocukları, Başak Bekişli çevirisiyle yayımlandı.

Yazarın aynı zamanda ilk romanı olan Serçe, gerçekten de sadece bilimkurgu severlerin değil, tüm edebiyat severlerin gönlünü çalmıştı. Serçe ile Arthur C. Clarke, John W. Campbell ve ‘En İyi Roman’ kategorisinde BSFA gibi kıymetli ödüller kazanan Russell, iyi bilimkurgunun iyi edebiyat olduğunu, Tanrının Çocukları ile bir kez daha kanıtlıyor.

Cizvit bilimadamlarının büyük bir heyecanla Rakhat’a gerçekleştirdikleri seyahatin hazin bir biçimde noktalanmasından uzun bir süre sonra karşılıyor bizi Tanrının Çocukları. Serçe’de acısını paylaştığımız, beraber büyük sorgulamalara yolculuk ettiğimiz Emilio Sandoz, artık dünyada ve hem fiziki hem de ruhi acılarının zirvesinde. Aradan geçen 13 yılı telafi etmez fakat hikâyedeki küçük boşlukları doldurabilmek adına, önce Serçe’de neler olduğunu hatırlayalım...

Serçe’de neler olmuştu?

Serçe’de, Rakhat’tan gelen şarkının peşine düşen Cizvit bilimadamları, Tanrı’yı sadece dünyaya ait görmüyor ve Tanrı’nın evrendeki diğer çocuklarını keşfetme şevkiyle yola çıkarlar. Fakat Rakhat’ta karşılaştıkları toplumsal yapı, dünya ile akıl almayacak düzeyde farklılıklar barındırır. Temelde kimsenin kimseye zarar verme gibi bir niyeti olmasa da söz konusu toplumsal yapının, tartışma noktasına dahi gelinemeyecek düzeyde barındırdığı farklılıklar, Cizvit ekip için ciddi bir felakete dönüşür. Yaşanılanların ardından dünyaya dönen ekip, gidiş mürettabatına göre eksikti ve işin kötü yanı, geride bıraktıkları sadece ölüleri değildir.

Serçe’de detaylarına fazlasıyla haiz olduğumuz bu olayların başkahramanımız Sandoz’un üzerinde bıraktığı derin etkileri, Tanrının Çocukları’nda içselleştirerek okuyoruz. Ama Serçe’de de hazin bir şekilde veda ettiğimiz ve müthiş kafa karışıklıklarını emanet aldığımız Sandoz, bu kez bir an için mutluluğun kapısını aralayacak oluyor. Yaşadığı tüm felaketlere rağmen güçlü karakteriyle saygı duyduğumuz Sandoz, asla bir aile babası olmayı başaramayan ekip arkadaşı Carlo’nun kızı Celestina ve müstakbel eski eşi Gina sayesinde hayata dönüyor. Bu sırada Rakhat’a ilk seyahati beraber gerçekleştirdikleri Cizvit ekip, yeni bir sefer için hazırlıklara başlıyor.

Dünyada yeni sefer hazırlıkları sürerken beklenmedik, şok edici bir gelişme yaşanıyor. Ekibin bir önceki Rakhat seferinde geride bıraktığı ve akıbeti hakkında hiç fikir sahibi olmadığı Sofia Mendes, dünyaya hâlâ hayatta olduğuna dair sinyaller gönderiyor. Sofia’nın bu çağrısı, hiçbir koşulda Rakhat’a geri dönmeyi düşünmeyen Sandoz’u bir kez daha allak bulak ediyor.

Rakhat’ta tek başına

Paralel bir anlatımla Rakhat’ta olup bitenleri de takip ettiğimiz Tanrının Çocukları, Rakhat’a düzenlenen ilk seferin tek mağdurunun Sandoz olmadığını acı bir şekilde ortaya koyuyor. Sofia’nın eşini kaybedişinin ardından tek başına doğurduğu oğlu Isaac ile Rakhat’ta verdiği yaşam mücadelesi o kadar uzun bir zamana tekabül ediyor ki Sofia’nın aklının gidip gelişine de anadilini unutuşuna da tanıdık bir hüzünle şahit oluyoruz.

Bu sırada, hiç ummadığı bir şekilde Celestina’ya harika bir baba olmayı başaran ve Gina’nın da eşi olmaya hazırlanan Sandoz, tam Sofia’ya rağmen Rakhat’a dönemeyeceğine karar verdiği sırada kendini Rakhat’a doğru giden Giordano Bruno gemisinde buluyor. (Anlayacağınız, eserlerinde bilim ve bilimkurgu dünyasının ustalarına göz kırpmayı seven Russell, Engizisyon Mahkemesi’nin diri diri yaktığı İtalyan gökbilimci Bruno’nun da hakkını yemiyor.)

Tanrının Çocukları, Serçe’nin üstlendiği sorgulama misyonunu başarıyla devralan bir roman. Bunu hem teolojik hem de bilimsel anlamda yapıyor ve iki olgu bazında da önemli sorular soruyor. Evvela, son yıllarda örneklerine daha sık rastlamaya başladığımız uzay konulu filmlerde, uzaylılar ve araçları her ne kadar özgün bir şekilde tasvir edilmeye çalışılsa da bu canlıların yaşam biçimlerine dair dünyevi normlardan uzaklaşamadığımız görülüyor. Bu farklı yaşam formlarının yönetim biçimleri, toplumsal yaşamları, mutlaka askeri ve ailevi bir yapı içinde olduklarına dair düşünceler, Russell’ın eserlerinde bir nebze yıkılıyor. Russell, “başka bir dünya mümkün” derken bunun başka bir galaksiden ve gökyüzünde yükselen üç güneşten fazlası olabileceğini tasvir ediyor. Dahası, farklı sistemlerdeki yaşam formlarının nasıl tahmin edilemez olabileceğini anımsatıyor.

Teolojik anlamda ise özellikle de çocukluğumuzda sormaya cüret edebildiğimiz ve en basit tabiriyle “Gerçekten Tanrı varsa, neden bu kadar kötülüğe göz yumuyor?” sorusu bu iki romanda ete kemiğe bürünüyor. Serçe’de sıklıkla karşımıza çıkan bu sorgulamalar, Tanrının Çocukları’nda daha fazla boyut kazanıyor ve kimi satır aralarında bize doğrudan yol gösteriyor: “İbrahim kaotik ve ilkel bir dünyaya anlam yüklemek için Tanrı’yı icat etmiştir. Biz de kocaman ve bize aldırış etmeyen bir evrenden korktuğumuz için bu hayal ürünü tanrı fikrini muhafaza edip bizi sevdiği konusunda ısrar ediyoruzdur.”

Tanrının Çocukları, büyük bir yaratıcı güç fikrini temelden reddetmiyor ama bildiğimiz anlamdaki Tanrı’nın mutlaka sorgulanması gerektiğini fısıldıyor. Bu noktada da Neil Gaiman’ın Amerikan Tanrıları'nda kullandığı o unutulmaz Tanrı tasviri geliyor akıllara: “Benimle ilgilenen, benim için endişelenen, yaptığım her şeye göz kulak olan kişisel bir tanrım olduğuna inanıyorum. Evreni harekete geçirdikten sonra kız arkadaşlarıyla takılmaya giden ve benim yaşayıp yaşamadığımı bile bilmeyen aldırışsız bir tanrı olduğuna inanıyorum.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.