Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-084-7
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Büyük Gerileme
Zamanımızın Ruh Hali Üstüne Uluslararası Bir Tartışma
Özgün adı: Die grosse Regression
Eine internationale Debatte über die geistige Situation der Zeit
Çeviri: Merisa Şahin, Aslı Biçen, Ahmet Nüvit Bingöl, Orhan Kılıç
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Savaş Kılıç
Katkılar: Arjun Appadurai, Zygmunt Bauman, Donatella della Porta, Nancy Fraser, Eva Illouz, Ivan Krastev, Bruno Latour, Paul Mason, Pankaj Mishra, Robert Misik, Oliver Nachtwey, César Rendueles, Wolfgang Streeck, David Van Reybrouck, Slavoj Zizek
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2017
2. Basım: Mayıs 2017

Dünyanın birçok yerinde neden sağ popülizm neredeyse eşzamanlı olarak yükseliyor? Bu yükselişin arkasındaki sosyolojik ve ekonomik nedenler ne? “Radikal piyasacı” küreselleşmenin açmazlarına verilecek tek cevap sağ popülizm mi? Küresel iklim değişikliğinin küresel göç üzerindeki etkisi ne? Mevcut yönetimlerin bu sorunlar karşısında aldığı tutumlar kimi korumaya yönelik? Yabancı ve göçmen düşmanlığını, giderek ırkçılığı körükleyen ekonomik ve sosyal politikaların dışına nasıl çıkılabilir? Alt sınıflarla orta sınıfların talepleri hangi noktalarda buluşup hangi noktalarda ayrılıyor? Bütün bunlardan kimlik siyasetine sıkışıp kalmış olmamız mı sorumlu? “Büyük Gerileme” karşısında neler yapılabilir?

12 dilde aynı zamanda yayımlanmakta olan kitaba Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Hindistan gibi ülkelerden katkıda bulunan on beş yazar bu ve benzeri küresel soruların cevaplarını arıyor. Bizim de günlük hayatımıza yakından temas eden bu tartışma uluslararası alanda www.thegreatregression.eu adresinde devam edecek.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Heinrich Geiselberger

1. Demokrasi Yorgunluğu
Arjun Appadurai

2. Nesnesini ve İsmini Arayan Semptomlar
Zygmunt Bauman

3. Geç Neoliberalizmde İlerici ve Gerici Siyaset
Donatella della Porta

4. İlerici Neoliberalizme Karşı Gerici Popülizm:
Bir Hobson Seçimi
Nancy Fraser

5. Bağımsızlaşma Paradoksundan Liberal Elitlerin Ölümüne
Eva Illouz

6. Çoğunlukçu Gelecekler
Ivan Krastev

7. Güvenli Avrupa
Bruno Latour

8. Özgürlük Korkusunu Aşmak
Paul Mason

9. Hınç Çağında Siyaset: Aydınlanma'nın Karanlık Mirası
Pankaj Mishra

10. Cüret Etme Cesareti
Robert Misik

11. Uygarlık Dışına Çıkma: Batı Toplumlarındaki Geriye Yönelik Eğilimler Üzerine
Oliver Nachtwey

12. Küresel Gerilemeden Postkapitalist Karşı-Hareketlere
Cesar Rendueles

13. Neoliberal Kapitalizm İçin Sonun Başlangıcı:
Bastırılanların Geri Dönüşü
Wolfgang Streeck

14. Sayın Başkan Juncker
David Van Reybrouck

15. Popülist Cazibe
Slavoj Zizek

Katkıda Bulunanlar 
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Heinrich Geiselberger, s. 9-15

Bir dünya düzeni çökerken, o düzen üstüne tefekkür başlar.

Ulrich Beck, 2011 [1]

Bu kitabı oluşturma fikri 2015 sonbaharının sonlarında, 13 Kasım’da bir dizi saldırı Paris’i sarstıktan sonra, Almanya’da yüz binlerce mültecinin gelişi hakkındaki tartışmaların iyice şiddetlendiği sırada ortaya çıktı. Bu olaylarla siyaset, medya ve söylem bakımından meşgul olmak, ansızın dünyanın zor mücadelelerle elde edilen ve güvencede olduğu farz edilen standartların gerisine düştüğü izlenimini uyandırdı.

Devlet yapısının artık mevcut olmadığı bölgelerin dünyanın dört bir yanında genişlemesi, terörizm ve göçle doğrudan bağlantılıdır. 2016’da Almanya’ya sığınma talebinde bulunanların çoğunun anavatanı olan üç ülke (Suriye, Afganistan ve Irak) bir sivil toplum kuruluşu olan Barış Vakfı’nın 2016 “Kırılgan Durum Endeksi” sıralamasında başlarda yer alıyor. [2] Haritalardaki beyaz bölgeler asırlar içinde gitgide azalmışken, bugün gidişat başka bir yönde gibi görünüyor. Google Haritalar çağında, pek az bilinen ve antik haritacıların vaktiyle “Buralarda aslanlar var” (hic sunt leones) diye işaretlediği türden bölgeler genişliyor. Terör saldırılarına ve göç hareketlerine gösterilen siyasal tepkilerin çoğu, “güvenlileştirme” ve postdemokratik simgesel siyaset denebilecek bir örneğe uyuyordu yine: Sınırlara bariyerlerin çekilmesi, hatta sınırlarda vur emri verilmesi çağrıları yüksek sesle dillendiriliyordu; Fransa’da cumhurbaşkanı olağanüstü hal ilan etti ve ülkenin savaşta olduğunu açıkladı. Göç, terörizm veya artan eşitsizlik gibi sorunların küresel nedenleriyle ulusal araçlarla baş etmekten veya bunlara karşı uzun vadeli stratejiler geliştirmekten âciz halde, gitgide daha çok siyasetçi içeride Kanun ve Düzen vaat ediyor ve ülkesini yeniden “büyük” yapma sözü veriyor. [3] Çalışan, egemenlik ortağı, öğrenci veya kamusal altyapının kullanıcısı rollerindeki vatandaşlara bu Kemer Sıkma çağında açıkça daha fazlası sunulamıyor. Siyasal hareketlerin ağırlık noktası milli aidiyet boyutuna, güvenlik vaadine ve geçmiş zamanların parıltısının yeniden teminine kayıyor.

Gerileme semptomlarının listesi istendiği kadar uzatılabilir: anarşik, tek taraflı bir küresellikten çıkma özlemi veya örneğin Fransa, İtalya ve Avusturya’da ortaya çıkan kimlikçi hareket, artan yabancı düşmanlığı ve İslamofobi, nefret suçu adı verilen suç dalgası ve elbette Rodrigo Duterte, Recep Tayyip Erdoğan veya Narendra Modi gibi otoriter demagogların yükselişi.

2015 sonbaharının sonlarında bütün bunlara artan bir isteri, kamusal söylemin sertleşmesi ve yerleşik medyada görülen belli bir sürü psikolojisi eşlik ediyordu. Görünüşe göre, “doğal afetler” ve “salgın hastalıklar” gibi söz alanlarından kavramlar kullanmadan, kaçış ve göçten bahsedilemiyordu. Soğukkanlılık ve pragmatizm çağrısında bulunmak veya olayları tarihsel bağlamına yerleştirmek ve böylelikle bir parça uzaktan ilişki kurmak yerine, terör tehlikesi ve göç –birleşmeden değil elbette, bilakis– İkinci Dünya Savaşı’ ndan beri Almanya’daki en büyük sorun olarak sunuldu. Gösterilerde de internette de ansızın “yalancı basın”, “diktatör şansölye” ve “milletvekili” yerine “vatan/millet haini” gibi kavramlar dolaşıma girdi.

Kitapta bu gibi semptomlar Büyük Gerileme kavramı çerçevesinde tartışılıyor. Kitap, kavramın çağrıştırması muhtemel her türlü naif ilerleme inancının ötesinde, apayrı alanlarda kastanyola etkisinin hükümsüz kılınmış göründüğünü ve bizim, “uygarlığın” belli bir seviyesinin gerisine düşüşün tanıkları olduğumuzu ifade ediyor. [4] Ama nihai hedef aynı zamanda tanımlaması zor başka bir fenomeni tanımlamak: küreselleşme hakkındaki tartışmaların zaman zaman neredeyse yirmi yıl önce eriştiği durumun gerisine düştüğü gerçeğini. Güncel görüşlerin kehanet gibi iki uyarısı, Donald Trump’ın seçilmesinin hemen ardından zaten defalarca hatırlatıldı: Ralf Dahrendorf’un yirmi birinci yüzyılın “otoritarizmin yüzyılı” olabileceği sözü. [5] Ve Richard Rorty’nin, küreselleşmenin etkilerini (ve “kültürel solun” rolünü) sorunsallaştırıp tam da bir dizi olası geri adımı saydığı kitabı Achieving Our Country (Ülkemizi Gerçekleştirmek): “Kaba demagogların” yükselişi, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikte artış, bir “Orwell dünyasının” ortaya çıkışı, geride bırakılanların ayaklanması, “sadizmin”, hıncın ve kadınlar ile azınlıklar hakkındaki aşağılayıcı ifadelerin geri dönüşü. [6]

Dahrendorf’un alıntılanan görüşünün yer aldığı derleme 1998’ de yayımlanmıştır, dolayısıyla küreselleşme hakkındaki düşüncelerin ilk dalgasının zirvesidir. Bu yıllara ait kitapların sayfaları karıştırıldığında, 2016 yılındaki olayların yorumları olarak okunabilecek başka yazılara da rastlamak mümkün. Örneğin Wilhelm Heitmeyer “otoriter bir kapitalizme”, “devlet düzeyinde baskı siyasetine” ve “acımasız sağ popülizme” karşı uyarıyor. [7] Dani Rodrik küreselleşmenin “toplumsal ayrışmaya” yol açacağı kehanetinde bulunuyor ve “korumacı gerilemenin” gerçekdışı bir senaryo olmayabileceğine dair uyarıda bulunuyor. [8]

Konuyla ilgili öngörülerin çoğu İkinci Büyük Dönüşüm’ün “Polanyici mekaniği” denebilecek bir temele sahiptir. Avusturya-Macaristanlı iktisat tarihçisi Karl Polanyi 1944 tarihli klasik yapıtı Büyük Dönüşüm’de on dokuzuncu yüzyıl kapitalist sanayi toplumunun nasıl küçük, feodal, kırsalın damgasını taşıyan, siyasal, kültürel, kurumsal bakımdan bütünleşmiş bağlardan patlak verdiğini; ekonomi yeniden ulusal refah devletinin düzlemine oturtulana kadar nasıl bir dizi yan etkiye ve karşı-harekete yol açtığını gösteriyor. [9] Bu hem coğrafi hem de toplumsal bakımdan kapsamlı gelişme, kapitalizm ulus-devlet sınırlarını geride bıraktığı için bugün tekerrür ediyor – bir kere daha çok çeşitli yan etkiler ve karşı-hareketlerle. [10] 1998’de ATTAC’ın* kuruluşu; sol bağlamında, “Seattle Savaşı” da denen 1999 Seattle gösterileri ve 2001’de Porto Allegre’ deki ilk Dünya Sosyal Forumu; [11] sağ bağlamında, küreselleşmeyi eleştiren popülistlerin ilk başarıları geliyor akla: Pat Buchanan’ın ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin 1996 ön seçimlerindeki (Rorty ve Rodrik’in referans aldığı) şaşırtıcı ve güçlü başarısı veya 1998 Avusturya parlamento seçimlerinde en yüksek ikinci oyu alan Jörg Haider’in Avusturya Özgürlük Partisi’nin başarısı.

O zamanki çözüm önerileri özetlenecek olursa –Polanyi’nin betimlediği hareketten yola çıkılarak– zincirlerinden boşanmış küresel düzlemdeki ekonominin yeniden ele alınması gerektiği söylenebilir: Geçiş kurumları inşa edilerek, siyaset küresel sorunlara küresel çözümler arayacak konuma getirilmelidir. Keza buna uygun bir zihniyet, kozmopolit bir “biz duygusu” oluşturulmalıdır. [12]

Ne acı bir ironi ki o zaman ana hatlarıyla saptanan küresel risklerin hepsi (uluslararası terörizm, iklim değişikliği, finans-nakit krizi ve son olarak büyük göç hareketleri) sonraki yıllarda gerçekleşti, ama siyasal olarak bunlara hazırlanılmamıştı. Öznel tarafta da sağlam bir kozmopolit biz duygusu açıkça tesis edilememiştir. Dahası, bugün milliyetçi ve mezhepçi biz/onlar ayrımlarının yeniden doğuşuna tanık oluyoruz. Varsayılan “Tarihin Sonu”ndan sonra, şaşırtıcı bir hızla, Soğuk Savaş’ın dost-düşman şablonunun yerini “Kültürler Savaşı” mantığı aldı.

2015 sonbaharının sonlarında tırmanan gerileme bu bağlamda değerlendirildiğinde, son olaylar –Suriye’deki savaş, Brexit oylamasının sonucu, Nice’teki saldırı, sağ popülist AfD’nin (Almanya İçin Alternatif) Almanya’daki başarısı, Türkiye’deki darbe girişimi ve buna verilen siyasal tepkiler, Trump’ın seçim zaferi vb.– kasvetli bir manzara sunuyordu.

Bugüne kadar hep küreselleşme’nin risklerinden bahsedildi, ama bu derlemedeki makalelerin çoğu, küreselleşmenin radikal piyasacı bir biçiminin söz konusu olduğunu, dolayısıyla neoliberalizm’in risklerinden de bahsetmenin bir o kadar yerinde olduğunu vurguluyor. Bu bakımdan, derlenen yazılar, neoliberal demokrasilerin –Ernst-Wolfgang Böckenförde’nin sözlerini biraz değiştirerek aktaracak olursak– [13] nasıl kendilerinin güvenceye alamadıkları önkoşullardan (belli bir düşünce çoğulculuğu sunan medya; sendikalar, partiler veya dernekler gibi, insanların kişisel etkililiklerini az çok deneyimleyebildikleri ara cemiyetler; farklı çevrelerin çıkarlarını birbirine eklemlemeyi başaran gerçek sol partiler ve eğitimin “insan sermayesi” hazırlamaya ve Pisa sorularının ezberlenmesine indirgenmediği bir eğitim sistemi) beslendikleri sorusuna dair incelemeler olarak da okunabilir.

Belki de, bugün gözlemlenebilen Büyük Gerileme, küreselleşme ve neoliberalizmin risklerinin ortak etkisinin de sonucudur: siyasal idarenin eksikliği nedeniyle küresel düzeyde karşılıklı bağımlılığa yol açan, buna kurumsal ve kültürel açıdan hazırlıklı olmayan toplumları vuran sorunların.

Bu kitap, geçen yüzyılın doksanlı yıllarının küreselleşme hakkındaki tartışmasından yola çıkıyor ve bu tartışmayı devam ettiriyor. Biliminsanları ve aydınlar acil soruları dile getiriyor: Bu duruma nasıl düştük? Beş, on ya da yirmi yıl içinde nerede olacağız? Küresel gerileme nasıl durdurulup tersine çevrilebilir? Burada, milliyetçilerin enternasyonali karşısında, üç düzlemde bir uluslaraşırı kamuoyu meydana getirme çabası söz konusu: katkı sunanların düzlemi, incelenen fenomenlerin düzlemi ve dağıtım düzlemi – kitap farklı ülkelerde eşzamanlı olarak yayımlanıyor.

Elbette ilk teşekkürüm, bu zor girişimde yer almaya hazır bulundukları ve nispeten kısa zamanda sağlam metinler yazdıkları için, katılımcılara. İkinci olarak, bu projeye güvendikleri için uluslararası işortağı yayınevlerine ve önerileri için Mark Greif ile John Thompson’a teşekkür ediyorum. Bu kitap aynı zamanda bir yayınevi projesi; Suhrkamp’taki çalışma arkadaşlarım olmadan bu proje mümkün olmazdı. Bu nedenle Edith Baller, Felix Dahm, Andrea Engel, Eva Gilmer, Petra Hardt, Christoph Hassenzahl, Christian Heilbronn, Nora Mercurio ve Janika Rüter’e özel bir teşekkür sunuyorum.

Berlin, Aralık 2016

Notlar


[1] Ulrich Beck, “Kooperieren oder scheitern. Die Existenzkrise der Europäischen Union”, Blätter für deutsche und internationale Politik 2 (2011) içinde, s. 41-53. Metne dön.
[2] J. J. Messner, Fragile State Index 2016, Washington: Fund for Peace, 2016, s. 7.Metne dön.
[3] Zygmunt Bauman, Strangers at Our Door, Cambridge: Polity Press, 2016.Metne dön.
[4] Bkz. Oliver Nachtwey’in “geriye dönük modernleşme” kavramı; Die Abstiegsgesellschaft: Über das Aufbegehren in der regressiven Moderne, Berlin: Suhrkamp, 2016 Metne dön.
[5] Ralf Dahrendorf, “Anmerkungen zur Globalisierung”, Perspektiven der Weltgesellschaft içinde, Ulrich Beck (haz.), Frankfurt am Main: Suhrkamp, 1998, s. 41-54, s. 52. Metne dön.
[6] Richard Rorty, Stolz auf unser Land: Die amerikanische Linke und der Patriotismus (Achieving Our Country: Leftist Thought in Twentieth-Century America), Frankfurt am Main: Suhrkamp, 1999 [1998], özellikle 4. Bölüm, “Kültürel Bir Sol”, s. 43-103, s. 81 vd. Metne dön.
[7] Wilhelm Heitmeyer, “Autoritärer Kapitalismus, Demokratieentleerung und Rechtspopulismus: Eine Analyse von Entwicklungstendenzen”, Schattenseiten der Globalisierung. Rechtsradikalismus, Rechtspopulismus und separatistischer Regionalismus in westlichen Demokratien içinde, Dietmar Loch ve Wilhelm Heitmeyer (haz.), Frankfurt am Main: Suhrkamp, 1998, s. 497-534, 500 (vurgu orijinale ait). Metne dön.
[8] Dani Rodrik, Grenzen der Globalisierung: Ökonomische Integration und soziale Desintegration (Has Globalization Gone Too Far?), Frankfurt am Main/ New York: Campus, 2000 [1997], s. 86. Bu bağlamda başkalarının yanı sıra şu çalışmalar da anılabilir: Benjamin Barber, McWorld’e Karşı Cihad, çev. Eser Birey, İstanbul: Cep Kitapları, 2003; Noam Chomsky, Halk Üzerinden Kazanç, çev. Süreyyya Evren, İstanbul: Everest, 2014; Viviane Forrester, Ekonomik Dehşet, çev. İbrahim Yıldız, Ankara: Ütopya, 2005; Robert B. Reich, The Work of Nations, New York: Vintage Books, 1992; Harald Schumann/Hans-Peter Martin, Globalleşme Tuzağı, çev. Özden Saatçi Karadana, İstanbul: Ümit, 1997; Joseph E. Stiglitz, Globalization and its Discontents, Londra: Allen Lane, 2002. Metne dön.
[9] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, çev. Ayşe Buğra, İstanbul: İletişim, 13. baskı, 2016. Metne dön.
[10] Bkz. Polanyi’ye açık bir atıfla, Philip G. Cerny, “Globalisierung und die neue Logik kollektiven Handelns”, Politik der Globalisierung içinde, Ulrich Beck (haz.), Frankfurt am Main: Suhrkamp, 1998, s. 263-96.

* Fr. Association pour la Taxation des Transactions financières et pour l’Action Citoyenne: Esasen döviz işlemlerinin vergilendirilmesi için çalışan Paris merkezli örgüt. – ç.n. Metne dön.
[11] Etkili siyasal ve teorik teşhisleriyle başka çalışmaların da eşlik ettiği, Naomi Klein’ın No Logo! Küresel Markalar Hedef Tahtasında (çev. Nalan Uysal, Ankara: Bilgi, 4. Basım, 2012) veya Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk (çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı, 8. basım, 2015) gibi kitapları geliyor akla. Metne dön.
[12] Bkz. Ulrich Beck, Der kosmopolitische Blick oder: Krieg ist Frieden, Frankfurt am Main: Suhrkamp, 2004. Metne dön.
[13] Böckenförde başka bir bağlamda da olsa şöyle diyor: “Liberal, seküler devlet, kendisini güvenceye alamadığı koşullardan beslenir”; “Die Entstehung des Staates als Vorgang der Säkularisation”, Staat, Gesellschaft, Freiheit. Studien zur Staatstheorie und zum Verfassungsrecht, Frankfurt am Main: Suhrkamp, 1977 [1967], s. 42-64, 60. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Baransel Ağca, "Sağ popülizmin önlenebilir yükselişinin nedenleri", İleri Haber, 30 Nisan 2017

Sağ siyasetin ülkemizde ve dünyanın diğer yerlerinde elde ettiği seçim zaferlerinin ardında yatan nedenler neler? bu kitap, neoliberalizmin kitleler üzerinde yarattığı yıkımı ve bu yıkımın popülist sağın yükselişiyle bağını ele alan yazılardan oluşuyor. on beş farklı ülkeden on beş yazar, farklı noktalardan sağın yükselişini ele almalarına rağmen bizlere bir bütünün resmini çiziyor. bu anlamda kitabın başarılı bir kolektif çalışma olduğunu söyleyebiliriz. elbette bu başarıda; katkı koyan her yazarın alanında oldukça yetkin olmasının da büyük payı var.

Yıkımın ve sağ popülizmin yükselişi

Neoliberal politikaların hayatın her alanını piyasanın parçası haline getirmesi ve insanlığın tarihsel kazanımları olan yurttaşlık haklarının dahi yok edilmesi tüm dünyada iktisadi ve insani bir yıkımı da beraberinde getirdi. Neoliberal politikaların ilk dönemlerinde, “kazanan” olan yeni orta sınıflar da artık “kaybedenlerin” yanındaki yerini almaya başladı. Toplumun en alt kesimlerini oluşturan mavi yakalılar, güvencesiz çalışanlar ve işsizler için ise her şey daha da kötüye gitti. Alt tabakanın görece en rahat kesimleri sayılabilecek emekliler ve memurlar bile artık geleceğe kaygıyla bakıyor.

Bu yıkım karşısında toplumların vermiş olduğu reaksiyon ise kitabın odaklandığı asıl nokta. Sağ popülist hareketlerin kriz dönemlerinin hemen ertesinde yükselmesi dünyanın başına ilk defa gelmiyor. Büyük bunalımı izleyen yıllarda Avrupa’da faşizmin büyük kitle desteği ile yaşadığı yükseliş ve insanlığı sürüklediği felaket hâlâ hafızalarda. Günümüzde ise sağ popülizm, daha farklı şekillerde, ülkelere özgü özelliklerle yeniden yükselişe geçmiş, hatta Türkiye gibi ülkelerde iktidara gelmiş durumda. Kitapta Türkiye’ye hemen hemen her yazar değinmiş. Değinilerin yoğunlaştığı iki nokta var; AKP iktidarının karakteri ve Gezi Direnişi.

Yine Türkiye’den başlayarak sağın yükselişe geçtiği ve iktidarı aldığı her ülkenin ortak noktalarına ve farklı özelliklerine değiniliyor. Neoliberal yıkıntının üstüne bina edilmeleri sağ iktidarların hemen hemen hepsinin ortak özellikleri;

-Krizin ertesinde iktidara gelmelerine rağmen yaşanan iktisadi sorunlara herhangi bir iktisadi çözüm sunamamaları,

-Buna rağmen iktidarlarını kalıcı yapacak bir takım motivasyon kaynaklarını devreye sokarak halk desteğini arkalarına almaları (Türkiye örneğinde Osmanlıcılık),

-İçerde ve dışarıda düşmanlar yaratarak motivasyonu diri tutmaları. Burada kültürel açıdan yaratılan düşmanlık oldukça işlevli olabiliyor. Türkiye örneğinde henüz emareleri görünen göçmen ve mülteci düşmanlığı Avrupa’da özellikle sağ partiler tarafından körüklenirken, Türkiye’de en revaçta olan yöntem dış ülkelerden düşman yaratmak oluyor.

-Yükselen tüm sağ popülist hareketler, karizmatik bir liderin etrafında örülen hareketler olarak dikkat çekiyor.

-Krizin etkilerini yakıcı olarak hisseden yoksul kesimlerin geniş desteğini bu düşmanlaştırıcı söylemlerle arkalarına almaları ve onları “eski güzel günlerin” bir şekilde geri geleceğine ikna etmeleri.

Yıkım ve ilerici hareketler

Yukarıdaki özellikler çoğaltılabilir ancak bunların en genel ortak özellikler olduklarını söyleyebiliriz. Bu ülkelerde sağ popülist iktidarların en büyük muhalefeti ise yeni orta sınıftan gördüğü dikkati çekiyor. İşçi hareketlerinin yaratmış olduğu mücadele deneyimi ve kültürüne uzak bir toplumsal kesim olan yeni orta sınıf, krizin yakıcılığını yaşayan diğer kesimlere göre ikna edilmesi en zor kesim. 2000’li yıllardan itibaren yaşanan büyük toplumsal hareketlere damgasını vuran bu toplumsal kesim, kendi mücadele tarzını, sloganlarını ve araçlarını yaratarak; kendiliğinden hatta el yordamıyla bir deneyim biriktiriyor. Bu deneyimler elbette kitabın yazarları olan toplumbilimcilerin dikkatinden kaçmıyor.

Occupy Wallstreet, Arap Baharı ve Gezi Direnişi üzerinden bu deneyimler ele alınıyor. Bu toplumsal hareketlerin de ortak özellikleri üzerinde duruluyor;

-Kendiliğinden başlayan tepkisel hareketler olması,

-Sosyal medyanın kitle mobilizasyonunda oynadığı kritik rol,

-Tek bir toplumsal kesimin değil çeşitli toplumsal kesimlerin katıldığı hareketler olması

-Büyük oranda barışçıl ve şiddeti son çare olarak görmeleri. Bunun yanında yeni eylem biçimleri ve araçlar geliştirmeleri (işgal et),

-Toplumun tamamının çıkarlarını temsil etme iddiası (%99’a karşı %1),

Bu özellikler neoliberal yıkıma karşı ilerici hareketlerin ortak özellikleri olarak sıralanıyor. İlerici toplumsal hareketler, kimi ülkelerde mecliste yer alacak boyutta etkili olurken (İspanya, Portekiz, İtalya) kimi ülkelerde iktidara gelebiliyor (Yunanistan, Bolivya). Ancak genel olarak yükselen sağ popülizmin gölgesinde kalıyorlar ya da büyük direnişiyle karşılaşıyor. Yaşanan büyük krizin etkilerini yıkıcı olarak hisseden kitlelerde sağ neden etkili oluyor? Sol hareketler de bu etkiyi gösterebilir mi? Yazarların geneli bu sorulara yanıtlar üretmeye çalışıyor.

Çıkış

Geçmişte yurttaşların temel haklarının koruyucusu ve garantörü olan devletlere duyulan güven, yerini korkuya ve isyana bırakıyor. Böyle bir atmosferde, sağ popülistlerin söylemleri şu an için kitleler üzerinde daha etkili görünüyor. Fakat bunun bir sürekliliğinin olmayacağı da ortada. Sonuç olarak hiçbir sağ iktidar, sorunların esas kaynağı olan iktisadi bunalıma bir çözüm üretemiyor. Yaratılan düşmanların ve geçici çözümlerin sınırlarına gelindiğinde sağ iktidarların varlığının sorgulanması hiç de düşük bir ihtimal değil. Ancak karizmatik liderler etrafında şekillenen ve süslü hedeflerle motive edilen sağ hareketlerin yaşayacağı başarısızlıklar, doğal olarak bir sol iktidarlar dönemini de müjdelemiyor.

Yazarların genelinin toplumsal hareketler açısından üzerinde durduğu en önemli nokta ise yeni mücadele pratikleri ve bu mücadele içerisinde yeşeren alternatif yönetme deneyimleri. Avrupa’nın genelinde, Fransız İhtilali ve “refah devleti” döneminde elde edilen fakat neoliberal çılgınlık çağında yok edilen yurttaşlık haklarının yeniden kazanılması mücadelenin merkezinde duruyor. Avrupa merkez solu ise hâlâ “ilerici liberal” çizgide ve radikalleşen toplumsal talepleri temsil etmekten oldukça uzak. Bu nedenle tüm yurttaşların haklarını savunan bir çizgide, halkçı bir sol siyasetin inşası bugün Avrupa solunun önünde bir kriz ve görev başlığı olarak duruyor. Yazarlar yeni bir yurttaşlık anlayışının yaratılmasının ipuçlarını ise Occupy ve Gezi gibi toplumsal hareketlerde görüyor. Bu ayaklanmalarda dile getirilen talepler ve yaratılan deneyimler ise solun, sağ popülistlerin karşısına kendi yolu ve yöntemiyle çıkmasının tek yolu olarak görülüyor. Tek bir liderin süslü söylemlerine ve seçimlerde oy atma ile sınırlı bir yurttaşlık anlayışının karşısına, çoğunluğun çıkarlarını gözeten ve çoğunluğun katılımının ürünü olan bir demokrasi ve yurttaşlık anlayışı…

Kitabın Türkiyeli okurlar açısından ilginç ve okunmaya değer olduğu açık. Neredeyse tüm makalelerde Türkiye’ye atıf yapılıyor. Bunun yanında diğer ülkelerin sağ popülistleri ile Türkiye’deki sağ popülistler arasındaki benzerlik ise şaşırtıcı boyutlara varabiliyor. Heinrich Geiselberger tarafından yayına hazırlanan bu kolektif çalışma, neoliberalizmin yarattığı yıkımın ve onun politik sonuçlarının tüm dünyadaki etkilerini kavramak adına önemli bir kaynak görevi görüyor.

Devamını görmek için bkz.

Kansu Yıldırım, Bora Erdağı, "Büyük Gerileme: Neoliberalizmin krizi ve sağ popülizmin yükselişi", K24, 4 Mayıs 2017

Trump, Le Pen, Modi, Orban, Putin, Erdoğan vd… Farklı coğrafyalarda ancak ortak bir tarihsellik içinde siyaset sahnesinde boy gösteren bu aktörler, küresel siyasetin hakim karakterini betimlerken anahtar sözcük konumuna gelmektedirler. Siyasal İslamcı, supremaşist, yabancı düşmanı, otoriter, köktenci eğilimci gibi bir takım kavramların taşıyıcısı olan bu liderler, aslolarak daha genel düzeyde sağ ideolojilerin farklı varyasyonlarının günümüzdeki tezahürleridirler. Bu liderlerin tarih sahnesindeki var oluşları sağ ideolojilerin yakından tanıdığı bir pratik olarak gizemleştirmeden siyasal teolojik art alana kadar her kültürel birikimden beslenmektedir. Hatta denebilir ki onların varlığı kitlelerin önemli bir kısmı için “mesiyanik (kurtarıcı)” formda da algılanmaktadır. Çünkü bu liderler kitleleri için geçmişe dair nostaljik (iktisadi, askeri, jeopolitik) özlemleri somutlaştırabilecek kudrette görünmektedir. Üstelik şimdiki zamanın dinamizmini gelecekte de sürdürebilecek basirette ve “çağın ruhu” özelliklerine de sahip kabul edilerek.

Sağın verili siyasal formunu bu tip kişileştirmeler eşliğinde görmek ya da desteklemek, liderler üzerinden “kurtuluş” fikrini benimsemek oldukça yaygındır. Bir bakıma konforludur; Amerika’da, Fransa’da, Macaristan’da veya Türkiye’de göçmenlere, mültecilere, dini azınlıklara, dış güçlere karşı mücadele veren, ulusun birliği için öfkeli bir “lider”, aidiyet duygusunun kurulma aşamasında kolaylık sunar. Liderin fikrini izlemek, sürdürmek ve performatif aynılık içinde bulunmak yeterlidir – özel ilkesel prosedürleri ezberlemek zorunluluğu yoktur.

Trump’ın “Büyük Amerika”sı ile Erdoğan’ın “Büyük Türkiye”si sofistike idealar değildir; siyasi liderin güzergahı izlendiğinde ulaşılabilecek bir uğraktır. Söz konusu tarihsel-siyasal uğrak her şeyi de vaat etmez, kalkınma ideolojisi vardır ama ezilen ve bağımlı sınıflara kırıntıların olduğu hatırlatılır. Benzer örnekler üzerinden gidersek, Trump seçildikten hemen sonra Amerika Birleşik Devletlerin dışındaki sermayeyi geri çağırmak için otomotiv endüstrisinden isimlerle toplandı, teşviklerde bulundu ama işçi ücretlerini iyileştirmeye yönelik adım atmadı. Amerikan Nüfus Dairesi’nin tahminlerine göre nüfusun yüzde 14,8’i, 46,7 milyon Amerikalı, 2014’de yoksulluk sınırının altındaydı. 2000 yılında ise bu oran yüzde 12,4 düzeyindeydi. Türkiye’ye bakalım. Erdoğan, siyasette kaldığı süre zarfında “proje”lerden ve yatırımlardan bahsetti, Kamu-Özel Ortaklığı modeli ile “mega projeler”i yürürlüğe koydu ancak OECD ülkeleri arasında en uzun “haftalık çalışma süresi” ve en fazla “işçi ölümleri” ile Türkiye her yıl ya rekor kırdı ya da üst sıraları zorladı. Şimdilerde de 7 milyonun üzerinde işsizlik oranına ulaşıldığı bilinmektedir.

Ne var ki, toplumsal ve sınıfsal adaletsizliğin, üretimde ve bölüşümde eşitsizliğin derinleştiği dönemlerde sağ ideolojiler gerilemek yerine hakim ideoloji vasfını korudu ve geliştirdi. Daha önemlisi, sağ örgütler siyasetteki pozisyonlarını korumakla kalmadı, tahkim ederek pekiştirdi. Her lider, rakiplerinin “haklı” eleştirilerine ve “nesnel” olumsuzluklara karşı güçlenerek iktidara yürüyüşüne devam etti. Bu süreci tanımlarken sihirli sözcük ise (sağ) popülizm oldu. Trump’tan Le Pen’e geniş bir yelpazede tüm liderler sağ popülist, siyasi stratejileri ve eylemleri ise sağ popülizm olarak değerlendirildi, değerlendirilmeye devam etmektedir. Ancak bir husus hala bulanıktır; “sağ popülizm yükseliyor” dediğimizde ne kast edilmektedir? Sol popülizmin gerilemesini mi, sınıf siyasetinin gerilemesini mi, parlamenter demokrasinin krizini mi, post-demokrasiyi mi, demokrasinin yeni biçimini mi, neoliberalizmin çöküşünü mü, neoliberal siyasetin olağan biçimini mi yoksa sapma halini mi?.. O halde gerçekten bir kez daha sormak gerekmektedir: “Sağ popülizm ile ne kast edilmektedir?”

Bu noktada Heinrich Geiselberger’in hazırladığı Büyük Gerileme: Zamanımızın Ruh Hali Üstüne Uluslararası Bir Tartışma çalışması üzerinden yukarıdaki sorulara yanıt arayabiliriz. Büyük Gerileme adından da anlaşılabileceği gibi hakim siyasal momentin “gerilediği” fikrine odaklanmaktadır. Otoriterliğin, otoriter demagogların, ekonomik eşitsizliğin, bunlara bağlı olarak nefret suçu dalgasının yükseldiğini belirten Geiselberger, “uygarlığın belli bir seviyesinin gerisine düşüşün tanıkları” olduğumuzu ifade etmektedir. “Gerileme semptomları”nın kökeninde ise milli aidiyet, güvenlik vaadi, geçmiş zamanların parıltısı bulunmaktadır. Kozmopolit tonlu “biz” duygusu inşa edilemedikçe -ki liberal kamusal alan neredeyse kozmopolitanizmden tamamen vaz geçmiş durumda, fantezisini bile dile getirilemez durumda- milliyetçi ve mezhepçi tonda “biz/onlar” ayrımına yeniden dönerek, söz konusu kavramların rönesansını ya da daha yerel bir ifade ile “Türk usulü restorasyonu”na tanıklık yapılmaktadır. İşte bu durum Geiselberger’e göre “biz/onlar” ikiliği ile küreselleşme arasında yakın bir ilişki içindedir. Her ne kadar günümüz küreselleşme tartışmaları radikal piyasacı biçimin etkisi ile yirmi yıl önceki tartışmaların bile gerisine düşmüş görünmektedir ama “bu duruma nasıl düştük?” sorusunu yanıtlamak açısından ehemmiyetli bir konudur. Çünkü Geiselberger “milliyetçilerin enternasyonali karşısında üç düzlemde uluslaraşırı kamuoyu oluşturma çabası”nı bu tartışmalarla birlikte gerçekleşebilir görmektedir.

Büyük Gerileme’ye sadık kalarak farklı perspektiflerden bu üç yaklaşım etrafında soruşturmaya devam edelim.

Donatella della Porta, Trump’ın seçilmesinin ve Brexit referandumunun ilerici hareketler karşısında gerici hareketlerin zaferi ve hakim kozmopolit fikirleri yıkmayı hedefleyen yerel tepki olarak algılandığını ifade etmektedir. Aslında Porta’ya göre bugün dünden hazırlanmıştır yani gerici hareketlerin ilk sinyalleri on beş yıl önce Avrupa’da görülmüştür, burada sürpriz bir şey görülmemektedir. “1999’da Jörg Haider’in FPÖ’sü Avusturya genel seçimlerinde ikinci olmuş ve ÖVP’li şansölye Wolfgang Schüssel’in liderliğindeki sağ koalisyona yol açılmıştı. Jean-Marie Le Pen, Jacques Chirac’a kaybetse de, Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalmıştı.” Porta’nın bu tarihsel hatırlatması sağ popülizm olgusunun duru gökyüzünde çakan şimşek olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Zira sağ popülizmin 2010’larda ete kemiğe bürünen varlığı, 1990’larda belirginleşen ve 1980’lere değin uzanan siyasal hattın bir dışavurumudur. Porta’nın “neoliberalizmin krizi” olarak adlandırdığı da tam bu on yıllar boyu süren tarihsel sürecin eseridir.

Karl Polanyi Büyük Dönüşüm’de “ikili hareket”ten söz eder. Bu şudur: Hakim sınıflar ilkin toplumları piyasalaşmaya iter ve bu itilme ikincileyin sosyal güvence talep eden tepkisel hareketlerin ortaya çıkmasını sağlar. Böylece “ikili hareket” perspektifinde refah devletinin harcamalarında kısıtlamalar yapmak, sosyal adalete yönelik devlet politikalarına saldırmak hakim trendler haline getirilmiş olur. Porta da “neoliberalizmin krizi”ni ortaya çıkaran sürecin ve onun “neoliberal sapma”sının aslında tipik mülksüzleştirme yoluyla birikimden başka bir şey olmadığını saptar. Doğal olarak huzursuzluğun veya memnuniyetsizliğin kaynağını da neoliberal alametifarikalar olduğunu tespit eder: “Emeğin ve toprağın metalaştırılması”, “emek piyasasının deregüle (kısıtlayıcı şartlarını kaldırılması) edilmesi”, “işçi sınıfının güvencelerinin ortadan kaldırılması”...

Porta, Trump’ın seçimi ve Brexit referandumunu tam da bu çerçevede ele alır ve “Büyük Gerileme”yi siyasi sağın dönüşümündeki faktörlerde arar. Örneğin Trump’ı destekleyen büyük şirketlerin ve düşünce kuruluşlarının toplumsal düzeydeki yapısal çelişkileri biz olmayanlara, onlara yönlendirdiklerini, günah keçileri temin ederek kitlelerin korkularını yönlendirdiklerini ifade eder. Bu manipülatif yaklaşımı da Trump’ın kampanyasına odaklanarak belirginleştirmeye çalışır.

O halde popülizm olarak anılan mefhumun, iktisadi altyapıdan bilinç seviyelerine yükselerek, ideolojik yeniden üretimle dolaşıma geçen bir siyaset biçimi olduğu vargısına varabiliriz. Doğrudur; “neoliberalizmin krizi” şeklinde anılan süreç, maddi dünyadaki hoşnutsuzlukları çözüme kavuşturmak yerine yönlendirebilecek ve yönetebilecek teknolojileri barındırır. Ne var ki, bu sapma yahut anomali değildir. Porta’nın (ve Porta’nın gerekçelendirmelerine benzer analiz yapanların, ki bu da oldukça popüler yaklaşım) “neoliberal sapmayla” Marx’ın çok önce belirttiği ilkel birikim modelinin, mülksüzleştirme yoluyla tahlil ettiği birikim aşaması tespiti doğrudur ama noksandır. Doğrudur; mülksüzleşen sınıfların barınma, beslenme, geçim gibi somut ihtiyaçlarına yanıt üretilmemesi bir öfke ve hoşnutsuzluk halini besler ve alternatif stratejilerin var olmadığı yerde sağ hegemonyanın merkezine çekilir. Noksandır; mülksüzleştirmeyi “sapma” evresinde değerlendirmek yanılgıdır. Kısacası Porta gibi neoliberalizmi siyaset düzlemine ait gerçeklikle sınırlandıran görüşlerin aksine, ki neoliberalizm kendinden menkul bir aşama değildir: Hakim sermaye birikim rejiminin iktisadi, siyasi, ideolojik güncel aşaması olarak değerlendirmek gerekir. “Sapma” ilkel birikim olarak dile getirilenin bir neticesi değil, birikim rejiminin mekanı ve bireyin mekanla ilişkisini parçalarken kullandığı asli enstrümanlardan biridir.

Büyük Gerileme’de neoliberalizm ve sağ popülizm arasındaki bağı tartışan yazarlardan bir diğeri Paul Mason’dur. Thatcherizm ve Brexit arasındaki iktisadi ve siyasi ilişkiyi dile getiren Mason, otoriter sağ popülizmin yapısal dönüşümle rabıtasını beş maddede sıralar. İlki, GSMH’daki maaş payını düşürmek ve işçilik maliyetini azaltmak için üretim sanayisinin az gelişmiş ülkelere kaydırmak. Böylece David Harvey’in “mekanı yok etmek”le kastettiği gibi, olmakta olan, bir toplumsal sınıfa yerinin önemli olmadığı mesajını vermektir.

Yapısal dönüşümün ikinci etkisi, özel şirketlerin enformel sorumluluklarının ortadan kaldırılmaktır. Firmaların kar oranlarını arttırmaya yönelik yeni düzenlemeler, kurumsal hayatı finansal dünyanın zorunluluklarına bağımlı kılmak. Üçüncü etki, ideolojik olarak devletin küçültülmek. Yani, “ekonomik balonlar başlayıp, offshore vergi cennetlerinin sayısı artınca, düşük vergilerin ikincil etkisi eşitsizliği arttırmak ve sosyal hareketliliği bastırmak” olur. Deklare edilen siyasal mesaj ise sosyal refah devletinin sonunun geldiğidir.

Üçüncü etkinin devamı niteliğinde olan dördüncü etki, refah devleti politikalarını minimal ölçeğe indirecek özelleştirmelerdir. Mason, bu dönemdeki ücretli yollar ve demiryolları özelleştirmeleri, yerel otobüs hizmetlerinin kaotik bölünmesi gibi bir dizi icraatın kamu hizmetlerini “pahalı hale getirmek” için yapıldığını belirmektedir. Özelleştirme furyası sonrasında “devlet ve toplum kimse için güvenlik ağı anlamını taşımamaktadır”; Thatcher’ın sembolik olarak toplu konut projelerini sonlandırması işçi sınıfına verilen “tek başınızasınız” mesajıdır.

Kapitalizmin finansallaşmasının son halkası “tüketimin de finansallaşmasıdır”. Şirketler önceliklerini yatırım bankalarındaki “analist sınıf”ın dediklerine göre belirlerler. Finansal ağın yaygınlaşmasına paralel olarak bir “kültürel” boyut da oluşur. Bu kültürel boyut Mason’a göre, içine kolay sızılamayan burjuva sınıfının yerine artık, ısrarcı, hırslı ve egoist olanların kolayca sızabildiği bir burjuva sınıfı oluşturur. Kültürel boyut, hakim ve yerleşik işçi sınıfı kültürünü parçalar. Örneğin “Neoliberalizm, finansal avcıyı yeni işçi sınıfı kahramanı ilan ederek, ‘işçi sınıfı kültürü’nü cehalet ve benmerkezciliği ödüllendiren, kapitalizm yanlısı ideoloji olarak” sunar. Böylece Mason’ın neoliberal krize dayandırdığı popülizm olgusu, küreselleşme, işçi sınıfı ve popülist özne sorunsalını da kesmektedir.

Mason’a göre Brexit ve Trump, 2008’de işaret fişeği atılmış bir sürecin başlangıcını haber vermektedir. Ekonomik içeriğinde “küçük devlet kombinasyonunu” onaylayan, siyasal biçiminde liberal demokrasinin “kolektifliğin yerine bireyselliği” koyan bu model, “neoliberalizm anlatısının çöküşüyle” paralel seyir izlemektedir. Mason’ın analiz hattındaki pürüz bu noktada ortaya çıkmaktadır: “Neoliberalizm çökünce, büyüyen geleneksel muhafazakarlık değil, otoriter sağ popülizm”dir.

Otoriter sağ popülizm ile neoliberalizmin çöküşü arasındaki –muhtemel– dilemmaya işaret eden süreç, Mason’ı reformist alternatif taleplere yöneltir: “Şirketleri, soyut bir sivil topluma karşı değil, gerçek, somut ve belirli insan gruplarına karşı sorumluluklarını kabul etmeye zorlamalıyız” ve “eşitsizliği azaltacak ve ticari ve teknolojik ilerlemeden elde edilen karı işçilere ve gençlere yeniden dağıtacak mekanizmalar bulmamız” gerekmektedir. Bu önerilerden sonra tekrar şu sorulabilir: Mason’ın andığı aşama neoliberalizmin çöküşü olarak, gerçekten ama gerçekten düşünülebilir mi, yoksa bu aşamada olmakta olan neoliberalizmin çöküşü ile otoriter sağ popülizm arasındaki tahterevalli midir?

Neoliberalizmi hakim sermaye birikim rejiminin siyasal boyutu olarak düşündüğümüzde neoliberalizmin krizi (crises of neoliberalism) ve neoliberalizmdeki kriz (crises in neoliberalism) tartışmasını akılda tutmak gerekmektedir. Neoliberalizm, Keynesyen Refah Devlet Modelinin resmi ölüm ilanı olmanın dışında, Atlantik Fordizminin krizinden sonra beliren bir siyasadır. Bugüne kadar finans-kapitalin kriz koşullarından sanayi üretiminin kriz koşullarına adaptasyon sağlayan neoliberalizm, krizlerle yaşama, krizler eşliğinde ilerleme, kısaca krizlere görece bağışık sistemin adıdır. Bu noktada neoliberal model çökmüştür şeklinde nihai bir yargı yanıltıcı olabilir. Porta’nın ilkel birikim rejimini “neoliberal sapma” şeklinde değerlendiren yorumundaki perspektif hatası, Mason’da neoliberalizmin çöküşü olarak kristalleşir.

Neoliberalizmin çöküşü karşısına yerleştirilen otoriter sağ popülizmin yükselişi yargısı ise başka bir sorundur. Neoliberal sistem, hegemonik bir proje ile bütünlüklü hale gelir. Devlet aygıtlarıyla zoru sağlama dışında genel rızayı da sağlamak zorundadır. Antonio Gramsci’nin rıza ve zor arasındaki diyalektik ayrımı üzerinden hareket edersek, ideolojik ve siyasi hegemonyayı kurmak/hegemonyayı kuran sınıf vasfı kazanmak için her ikisi de gereklidir. Otoriter sağ popülizmin yükselişi, neoliberalizmin çöküşünden ziyade, söz konusu projenin hegemonik içeriğinin ne’liği ile ilgilidir.

Mason başka bir kısımda da “otoriter sağ popülist işçinin ırkçılığını yalıtıp yenilgiye uğratmak sadece ekonomik politikalarla başarılabilecek bir şey değil; çevreye bağlı ve bireysel dünyamızda, bu ancak sosyal demokrat halk kimliğini yeniden kuracak bir mücadeleyle yapılabilir” demektedir. Neoliberalizmi kapitalist üretim tarzından yalıtarak siyasal alana ait bir kimlik gibi değerlendirmenin sonucu olan bu görüş, otoriter sağ popülizmin neoliberalizme içkin olduğu gerçeğini görmeyi engellemektedir. Ücretli çalışanların ve işsizlerin sağ siyasetlerde taleplerine karşılık bulduklarını düşünmesi, statü problemini aşarak, ideolojik krizin sonucudur. Yine Mason’ın daha önce bizzat belirttiği gibi, neoliberalizmin işçi sınıfı kültürünü parçalaması, işçi sınıfı ideolojisinde kırılma yaratması rastlantısal değildir.

Otoriter sağ popülizm, neoliberal siyasanın bir parçasıdır. Trump, Le Pen, Orban, Erdoğan, Modi, Putin eskilerden Sarkozy ve Berlusconi… Bu aktörlerin benzer bir tarihsellikte ortaya çıkması, daha da önemlisi, retorik ve propaganda usulleri itibariyle “klon görünü”mü sergilemeleri, neoliberal devlet biçiminin kriz semptomlarıdır. 2008 küresel ekonomik krizinin peşinden sağ popülist söylemlerin karşılık bulması bu bağlamda değerlendirilebilir. Kitlelerin arzularına seslenen, her an seferber edebilecekleri düşman imgesiyle beslenen siyasi profilleri, devlet politikası olarak somutlaştığında siyasetin ana rengini kazandırmaktadır. Bu tartışmayı politikpsikoloji düzeyinde Gustave Le Bon aracılığında geliştirebiliriz.

Kitleler içinde bireyler farklı bir ruh halinde davranma eğilimindedir; “Bilinçli kişilik ortadan silinir, bütün bu birleşmiş fertlerin düşünceleri ve duyguları tek bir tarafa yönelir”. Bireyin kitle içine yerini alması, kitle ile beraber eyleme yönelmesi bireyin aşan yeni bir “kolektif ruh” oluşturur. Otoriter sağ popülizmin kapsayıcı görünüm arz etmesinde “kolektif ruh”u oluşturma kolaylığı bulunmaktadır. İşsizlik, düşük maaş, kredi borcu gibi paraya endeksli sorunları mahalledeki veya işyerindeki bir göçmene, farklı etnisiteden veya mezhepten birisine yansıtmak daha kolay olduğu gibi, bu saldırganlığa eşlik edecek kolektif ruhu yakalamak da zahmetsizdir.

Büyük Gerileme’de Porta ve Mason tarzı neoliberalizm ve sağ popülizm analizlerinin yanında üçüncü bir perspektif olarak Slavoj Zizek’i anmak gerekir. Zizek şu soruyu sorarak tartışmaya katılmaktadır: Otoriter sağ popülizmin karşısına sol popülist dalga koyulabilir mi? Zizek’in bu soruya cevabını, sonda söylenmesi gerekeni başta söylemek pahasına isabetli bulduğumuzu ifade etmek isteriz.

Zizek, sağ popülizmi bir “irrasyonalite”, bir “sapma” şeklinde ele alan kavrayışların aksine, içsel tutarlığa sahip bir proje ekseninde değerlendirmektedir. Yurttaş Kane’de temsil edilen çifte ruhlu kapitalist izahın Trump bağlamında da geçerli olduğunu belirten Zizek, emlak kralı ve milyarder Trump’ın mülksüzlerin sesi olması ilişkisine dikkat çekmektedir: “Trump’ın stratejik pozisyonu, mülksüzlerin kendilerini savunmasını engellemek”. Bu tutarsızlık olmanın ötesinde projesinin çekirdeğini oluşturmaktadır. Projenin bu boyutu görmezden gelindiğinde, Zizek, seçmenlerin aptallığına atıf yapan “kibirli bir hayretin” ve Trump’ın entelektüellik karşıtı halini andıran “hızlı bir saldırı” çağrısının ortaya çıktığını söylüyor. Popülist projenin maddiliği esasında, Judith Butler’ın vurguladığı üzere, taraftarlarına düşünmek zorunda olmama konforu sağlıyor. Yazının girişinde dile getirdiğimiz üzere, teknik ve karmaşık ilkeler manzumesi yerine liderin sözüyle sınırları belirlenen bir eylem hattı konforu oluşuyor. Sağ popülizm, sistemi, çelişkileri, reaksiyonları “basitleştiriyor”.

“Yeniden Lenin” eserinden bilindiği üzere Zizek’in (“Popülist Ayartmaya Karşı”) popülizm ideolojisine karşı bir dizi yapısal eleştirileri bulunmaktadır. Bu çalışmada da benzer eleştiriler karşımıza çıkmaktadır. En yalın ifadesiyle, sağ popülizmin “biz ve onlar” şeklindeki ikiliğini tersine çevirmenin yeterli olmadığının altını çizer:

...içlerini sol görüşlerle dolduran bir sol popülizme dönüş: “Onlar” dediklerimiz yoksul mülteciler ya da göçmenler değil finansal sermaye, teknokratik devler bürokrasisi, vb. olmalı. Bu popülizm, İspanya’da Podemos’un yaptığı gibi, eski işçi sınıfı kapitalizm karşıtlığının ötesine geçerek, ekolojiden feminizme, iş hakkından ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetlerine birçok mücadeleyi bir araya getiriyor. Ancak önerilen bu cansız evrenselciliğe karşı çatışmacı siyasallaşma ve tutkulu yüzleşme formülü, biraz fazla resmi kaçmıyor mu? Arka planda var olmaya devam eden şu soruyu cevaplamaktan kaçınmıyor mu: Sol, çatışmacı Onlara Karşı Biz mantığından niçin vazgeçmişti?

Zizek, çatışmacı mantığı dışsallaştıran anlayışa başka bir eleştiri daha yöneltir. Bilhassa kişileştirmeler eşliğinde ilerleyen, “popülist canavardan ziyade esas probleme ‘ılımlı’ rasyonel pozisyonun kendi zayıflığına odaklanmalıyız”. Çoğunluğun ‘rasyonel’ kapitalist propaganda tarafından ikna edilemeyişini, popülist ve elit karşıtı bir duruşu desteklemeye çok daha meyilli oluşlarını, bir alt-sınıf ilkelliğine yormamak gerektiğini belirten Zizek, popülistlerin bu rasyonel yaklaşımın irrasyonelliğini doğru bir şekilde teşhis ettiğini söylüyor: “Kimliği meçhul kurumların hayatlarını şeffaf olmayan biçimde kontrol etmesine duydukları öfke son derece haklı bir öfke.” Trump fenomenin gösterdiği, tam da bu esnada, o da hakiki sol için en büyük tehdidin Trump’ta vücut bulan büyük tehlikeye karşı Clinton liberalleriyle yapılacak stratejik bir anlaşma olduğu. Ekonomik, siyasi, ideolojik öfke durumunu basit bir yer değiştirme ile otoriter popülizme göre avantajlı hale getirmek sorunları çözmek için yeterli değildir.

Farklı tikel talepleri belirli bir eşdeğer dizgeye yerleştirmek suretiyle (Laclau’nun andığı ifadeyle “denklik zinciri” gibi) otoriter sağ popülizmle mücadelede çözüm gibi görünebilir. Ne var ki, neoliberal kriz momentlerine içkin bir siyaset biçimiyle (sağ popülizmle) mücadelede taleplerin niteliği belirleyicidir. Alternatif nitelikli popülist söylem, Zizek’in “Popülist Ayartmaya Karşı”da belirttiği üzere radikal siyaset anlamına gelmez; radikal siyaset “Marksist politik stratejinin esas çelişkiye yaptığı ısrarlı gönderme” ile şekillenir. Emek-sermaye çelişkisi, kapitalist üretim tarzı koşullarında temel antagonizma olmaya devam etmektedir.

En nihayetinde Büyük Gerileme’de Nacy Fraser’dan Bruno Latour’a, Zygmunt Bauman’dan Oliver Nachtwey’e kadar on beş çağdaş entelektüel zamanın ruhunda zuhur eden büyük gerilemenin ne olduğuna ve bu durumun hem kaynaklarına hem de güncel görünümlerine odaklanarak “yeni” bir “insani çıkış stratejisi” geliştirmeye çalışıyorlar. Biz bu çalışmada üç karakteristik “çıkış” arayışı olduğunu düşündük ve tartışmamızı öyle kurguladık. Fakat okuyucu kendi “çıkış” arayışına göre daha farklı perspektiflerle Büyük Gerileme’de karşılaşabilir.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Büyük Gerilemenin Ruh Hali...", Hürriyet, 11 Mayıs 2017

Göç, terörizm, eşitsizlik, devletlerin gitgide sertleşmesi, yönetenlerin söyleminin şiddeti, süreğen ekonomik kriz, kadın haklarında gerileme, doğal afetler, salgın hastalıklar, açlık, kuraklık gibi düpedüz hayatın köklerine inen zehirli sular zamanımızın ruh halini bozarken gezegenin topluma ve insana dönük ikliminde büyük bir gerilemeye yol açıyor. Daha elli yıl önce dünyanın ruh hali şimdiki gibi değildi, içinden yaşayanlar bilir, o geçmişe nostaljinin olumlu yanını tutarsak günışığının eksik olmadığını söyleyecektir.

Heinrich Geiselberger’in hazırladığı Büyük Gerileme derlemesi dünyanın şimdiki hasta halinin başlıca belirtilerini tartışıyor. Ne yazık ki hep olduğu gibi bu tartışmalara katkıda bulunmaktan çok uzak, dünyanın gitgide ücraya çekilen, duvarları yükselen bir yerinde yaşıyoruz. Ciddi bir küreselleşme tartışmasını bile yaşayamadığımıza göre, anlamadan bakmak yerine, yapılması gereken okumalardan uzak kalmamaya çalışmalı.

Arjun Appadurai popülizmin ekonomik çöküntü üstünde nasıl yükseldiğinden söz ediyor. Yeni otoriter liderler (gene neofaşist de diyebiliriz), popülizmin yönetmeyi kolaylaştıran bir silah olduğunu biliyor ve tümü de milliyetçiliği çekinmeden etnik milliyetçiliğe, ırkçılığa götürebiliyor. Ulusal ekonomilerini kontrol edemedikleri için sürekli siyasal çözümler önermek de tümünün siyasal taktiği. Bu siyasal anlayışa verilen seçmen desteği de o ülkelerin demokrasiden uzaklaşmasına, otoriterleşmesine giden yolları düzeltiyor.

“Atalarımız, yakın dönemlerde bile, geleceği umutlarını yatırmak için en güvenli ve vaatkâr yer olarak görürdü,” diyor Zygmunt Bauman, “oysa biz geleceğe öncelikle korku, endişe ve kaygılarımızı yansıtıyoruz.”

Bauman’ın kaygılarıyla bizimki aynı. Gün olur, çanların kimin için çaldığını kulak versek de anlayamayız. İsteriz ki kapitalizmin ayağını bastığı toprağın çöktüğünü haber versin çanlar. Gelmez o ses ama kulağımızı toprağa dayayınca, içerde ve dışarıda, yaşadığımız ve izlediğimiz hayatın yaşadığı büyük gerilemenin, ondan sorumlu olmayanlar için taşıdığı tehlikenin gelişini duyabiliriz. Geçmişe bakınca rahatlayan ruhumuz, geleceğe bakınca daralmaya başlıyor. Ekonomik daralma gelecek kuşakların önündeki fırsatları tüketiyor, bugüne dek sahip olduklarımızı da kaybedebileceğimiz duygusu özellikle çocuklar ve gençler için kaygıları çoğaltıyor.

“En önemlisi,” diyor Bauman, “hayatlarımız üzerindeki kontrolümüzün gitgide azaldığını hissediyoruz – kim olduğunu bilmediğimiz, bizim ihtiyaçlarımızı önemsemeyen, hatta belki düpedüz hasmane ve zalim oyuncularca oynanan bir satranç maçında ileri geri hareket ettirilen, onların hedefleri uğruna rahatça harcanabilecek piyonlara dönüşüyoruz.”

Acı sözler. Bauman günlük hayatını herhangi bir tehdit hissetmeden yaşayabildiği yerde öldü. Burada zalimlerin parlattığı bıçaklarla kesilerek yaşadığımız şu hayatın piyonları olmamak için son elli yılda neler verdik, gelecekte acıyla hatırlanacaktır. Kendimizi korumak için hekimlere gereksinimimiz yok, vitamini kendi kendimize şırınga etmenin yollarını arıyoruz ama şu da var: Dışımızdaki hayatın çöküntüsü belki bizden başkalarını da altına alacak, krizlerini çözemeyenleri, yönetemeyenleri.

Ülkeden uzaklaşma, düpedüz göç etme duygusunun nasıl yayıldığı görülüyor. Bir zamanlar yaşadığımız yeri ateşe verenler yüzünden yerimizi yurdumuzu değiştirebiliyorduk. Arandığımız yerlerden kaybolup bulamayacakları deliklerde yaşamanın hünerini de okuduklarımızdan ve yaşadıklarımızdan öğrenmiştik. Bugün bizi yok etmek isteyen “yaratıklar”ın artık kapımızda beklemekle yetinmeyip kapıyı çaldıklarını söylüyor Bauman – sokakta bizi bekliyorlar.

Bir zamanlar bütün zararlıları bir akarsu gibi akıp önümüze katacağımızı düşünüyor, rüyalarımızda denize açılan deltalar yarattığımızı görüyorduk. Oysa bugün koca ülkeyi kendi mahallelerine çevirenlerin ortasına düştük ama şehirleri şehir olmaktan çıkarıp mahalleye çevirmeye kalkışanlar da belki bunun olanaksızlığını görmeye başladılar. Suyu altından geçirmeyen kapıları onlar da yapamayacak. Hayatın yarısı niyetlerinin farkında ama onların bunu görmesi yetmez. Yalnızca siyasal direnişle çözülmesi olanaksız bir güce karşı koymanın yolu, kültürel devrimdir. Bauman’ın uzaktan gördüğü bu yol, burada da asıl seçenek gibi görünüyor. “Bunu yapabilmek için ihtiyacımız olan, sakin bir kafa, çelik gibi sinirler ve bolca cesaret; ve önemlisi, tam ve gerçekten uzun vadeli bir vizyona ve çokça sabra ihtiyacımız olacak.”

Devamını görmek için bkz.

Sabri Kuşkonmaz, "Büyük Gerilemenin Kitabı", kitapeki.com, 17 Mayıs 2017

Sanat, edebiyat, kültür ekonomi, politika gibi sosyal bilimlere ilişkin alanlardaki yazılar genel olarak kişisel ve özneldir. Benim bu yazım gibi. Öznellik, diğer kişilerin bu yazılara sakınımlı yaklaşmasını haklı ve anlaşılır kılar.

Bu yazının da bütün kişiselliğine ve öznelliğine karşın, oldukça iddialı bir görüşü ileri sürmek isterim; “Büyük Gerileme” adındaki bir kitap, zamanımız için, güncel için mutlaka okunması gereken çok önemli bir kitaptır. Günümüzün, demokrasi, seçimler, sağın yükselişi, neoliberalizm… gibi kavramların, sorunların ve olguların pek çok temel sorusuna inandırıcı yanıtları içeriyor. Sadece yanıtlarla kalmıyor, bu alanlardaki çok önemli tartışmalar için çoklu pencereler açıyor.

Kitap, uzak ve yakın geçmişi, şimdiyi ve orta vadedeki geleceği anlamak için bir anahtar metinler toplamı niteliğinde. Üstelik bu kitap, tek bir anahtar değil; saysız anahtarı barındırıyor içinde. Çünkü önsöz ve yer alan diğer on beş makalede, Trump’ın seçilmesiyle tamamlanmış olan dünyanın toplumsal/tarihsel pratiğindeki Büyük gerileme için birden fazla anahtar sunuyor okura/bize.

Kitabı hazırlayan Heinrich Geiselbeger. Kitabı yazma fikri, 2013’deki Paris saldırılarından ve Almanya’ya yüzbinlerce mültecinin gelişinden sonra düşünülmüş. Almanca ve İngilizce dilindeki ilk baskıların tarihi 2017. Ve bizde de nu kitabı Metis, Nisan 2017’de basmış. Türkçe basımda da özgün adı aynen alınmış. Büyük Gerileme adıyla yayımlanmış. Bu ana adlandırmadan sonra gelen alt başlık; “Zamanımızın Ruh Hali Üstüne Uluslararası Bir Tartışma.” Kitabı Merisa Şahin, Aslı Biçen, Ahmet Nüvit Bingöl, Orhan Kılıç çok başarılı bir biçimde çevirmiş.

Avrupa’nın merkezine “terör” saldırısı ve yine, yoksul yarıküreden merkeze gelen yoğun mülteci göçü! Bu olguların yanında, neoliberalizmin ve küreselleşme düşü ve düşüncesinin çuvallaması sorunsalları ile birlikte düşünüldüğünde, yine de ”insanlık” değil, batı hegemonyası mı görünmez aktör, diye sorular geliyor akla… Bütün şüphelerimiz, her yazı için pek çok çekince, ek ve eleştirilerimiz ve ayrıca bu yazımızla ilgili öznellik sözlerimiz bir yana; bu kitap, bu yılın en hayırlı kitabı olmayı şimdiden hak ediyor bana kalırsa!

Büyük gerileme ne kadar büyük?

Dünyanın ve asıl olarak dünya hegemonik sisteminin temel düşünsel paradigmasının içinde var olan olumlu/ilerlemeci anlayış, Berlin Duvarı’nın yıkılması ile tepe noktasına ulaşmıştı. O dönemde aşka gelen Fukuyama, “Tarihin Sonunu” ilan etmişti. Buradaki tarihin sonu, aslında tarihsel sınıf çatışmalarının sonu demekti. Bundan sonra uzun, sonsuz, eşsiz yeşil çayırlılarda neoliberalizm atları dörtnala koşturacaktı. Ama bu atların dörtnalla gidişi 2008 finans krizi ile tepe taklak oldu. Neoliberalizm neredeyse “kendisine” yenildi. Soğuk Savaş’ın ekonomik ve toplumsal tetikleyiciliği çok hafife alınmış olabilir bu öyküde!

Bu sürecin tepe noktası olarak, Trump’ın seçim zaferinin kabul edilmesi de dikkate değer. Gerileme, hegemonyanın merkezinde, ABD’de finale ulaşıyor. Öncesindeki dönemeç ise, Brexit ile bütün dünyanın –neredeyse- ters köşe olması. Ayrıca, Hindistan, Filipinler, Türkiye ve Rusya/Putin iktidar, lider profili örnekleri üzerinden yapılan değerlendirmeler, bu zamanın sadece ruhunu değil, bütün işletim ve dolaşım sistemini açığa çıkarıyor.

Metinlerde okuduklarımız, aslında yaşamakta olduklarımız. Ve yanıt aradığımız yakıcı sorunlar. Ya da bulduğumuz yanıtlardan emin olmadığımız, çokça kafa yorduğumuz toplumsal düzlemdeki sayısız dünya işleri! Hemen hemen bütün dünyada, “Büyük Gerileme” ile sarmal bir biçimde, bir neden/sonuç diyalektiği içinde sağın yükselişi, bu yükselişin neredeyse önü alınmaz gerçekliği karşısında, sol için de öngörülen alternatifler ve önerilerde tam on ikiden bir isabet olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan da önemli ve değerli.

Ülkemizde, ilk büyük kitap tanıtım kampanyası Orhan Pamuk ve Yeni Hayat kitabı için yapılmıştı. Neoliberalizmin güzel zamanlarının neoliberal bir romanıydı: “Bir kitap okudum, hayatım değişti” sloganı ile başlıyordu kitabın parlak satış kampanyası. Biz zavallı okurlar, kabın sonuna gelip, anlamakta zorluk çekiyorduk; değişen ne? Ne oldu, kim nasıl değişti? Kitap niye bu slogan/anlatının merkezinde değil?

Değişenin neler olduğunu şimdi Büyük Gerileme çok iyi anlatıyor. Bununla da kalmıyor, dönüşüm/bölüşüm, demokrasi, demokrasi yorgunluğu, seçimler, refah devleti, rıza ve bunun ortadan kalkması… gibi daha pek çok “kariyerli” kavram ehlileştirilmiş olarak, hayvanat bahçelerinde, yabanıl hayvanların mazlum ve mahzuna duruşları gibi duruyor karşımızda. Aramızda demir parmaklık ve teller yerine, bu kavramları anlamamızı sağlayan yetkin çözümlemeler duruyor! Aslında bu kitap için öylesi bir kampanya olsaydı: “Bir kitap okudum, her şeyi öğrendim” gibi bir sözü kullanmak gerekirdi. Başta ülkenin tüm politikacıları okuyup, böyle söyleseydi. Okusalar eminim aynı sözü söylerler. Keşke okusalar…

"…Referandumlar da daha iyi yöntemler değil. Referandumlarda, insanlara, onları düşünmeye zorlamamış gibi olmamıza rağmen ne düşündüklerini soruyoruz -gerçi seçim öncesinde aylarca her türlü manipülasyona maruz kalıyorlar tabi…- Anayasaya yapılacak bir kalp ameliyatının, bu konuta yetkinliği bilinmeyen vatandaşlara emanet edilerek, artık paslanmış bir yönteme dayalı olarak nasıl icra edileceğini anlamıyorum." Böyle sesleniyor, dönemin AB dönem başkanı Juncker’e, kitabın yazarlarından D. Van Reybrouck (s. 201.) İçerik bize biraz tanıdık geliyor mu?

Devamını görmek için bkz.

Müge İplikçi, "İçinden geçtiğimiz fetret dönemi", Vatan Gazetesi, 2 Mayıs 2017

İki günlük İzmir, yine güzel ve umut vericiydi. En önemli gerçek ortadaydı. Kültür yaşamımızın vazgeçilmez geleneklerinden biri haline gelmiş olan TÜYAP’ın organize ettiği kitap fuarları, İzmir’de, yine gençlik aşısı gibiydi. Fuarın önünde uzayıp giden kuyruk, barındırdığı genç nüfus da düşünüldüğünde, gelecek günler için bir ışıktı. Nasıl bir ışıktı sorusu ise uzun uzun tartışmaya açık, hiç kuşku yok ki... Türkiye’nin böylesine savrulduğu bir dönemden geçerken, bu ışığı olumlu ve gelecek günlere dair umut veren bir ışık olarak okumak isteyenlerdenim. Yani vurduğumuz çorak kıyı düşünüldüğünde, bu insanlar kitap okusunlar da ne olursa olsun noktası elzem bir cümle gibi geliyor bana. (Bu insanlar neyi nasıl okuyorlar sorusundan). Zira bu bunalım sürecini atlatabilmemiz için kitapların rehberliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Metis’ten çıkan önemli bir kitap var: Büyük Gerileme: Zamanımızın Ruh Hali Üzerine Uluslararası Bir Tartışma.

İçinde çağdaş, çağı anlamak isteyen nice önemli düşünürün çağa dair, farklı açılardan bakarak dile getirdikleri fikirler insana bambaşka ufuklar sunuyor. Kısaca söylemek gerekirse, kitap, içinde bulunduğumuz mevcut durumu çok daha net görebilmemize yardımcı olmaya aday. Tam da burada New Left Review’un yazarlarından sosyolog Wolfgang Streeck’in yaşadığımız dönemi anarken 20. yüzyıla damga vuranlardan ünlü düşünür Antonio Gramsci’nin dile getirdiği ‘fetret dönemi’ne referans vermesinin tesadüf olmadığını anmak durumundayız. Gerçekten de yaşadığımız süreç, tüm olup bitenleriyle, Türkiye ve dünyada böylesi bir savrulma dönemini işaret ediyor. Yeni bir evreye doğru akıyoruz. Streeck’in aktardığı biçimde yani:

‘Ne beklemeliyiz? Clinton makinesinin Trump’la sökülmesi, Brexit, Holland ve Renzi’nin başarısızlıkları, hepsinin aynı yıl olması neoliberal dönüşüm geçiren kapitalist devlet sistemlerinin krizinde yeni bir evreyi işaret ediyor... Eski düzenin çoktandır dağıldığı ama yenisinin henüz oluşamadığı süresi belirsiz dönem.’

İşte burada Gramsci’nin fetret dönemine işaret ediyor Streeck. Devam edelim:

‘Küreselleşmiş kapitalizmin 2016’da popülist barbarların taarruzuyla dağılan dünyası eski düzendi. Bu dünyanın hükümetleri kapitalizmin küresel gelişmesine eklenme fırsatını kaçırmamak için ulusal demokrasilerini gelecekteki bir küresel demokrasiye ertelemişti. Henüz kurulmakta olan yeni düzenin neye benzeyeceği, fetret döneminden bekleneceği gibi, belirsiz. Yeni düzen ortaya çıkıncaya kadar binbir çeşit patolojik fenomen beklemeliyiz.’

Bu noktada Gramsci’nin fetret döneminden ne anladığını da aktaralım: Alışılagelenin hükümsüzleştiği, her an olağandışı tehlikeli bir şeylerin olabileceği, sürekli bir istikrarsızlığın mümkün olduğu, kısaca ‘hesaplanabilir yapıların yerini beklenmedik olaylar zincirinin aldığı aşırı belirsizlik dönemi... Her şey mümkün ama hiçbir şey sonuç vermiyor. Hele istenen hiçbir şey olmuyor, çünkü neoliberal devrimde toplum gene bir çuval patatese döndü.’

Fetret dönemi insanları olarak, bekliyoruz.

Devamını görmek için bkz.

L. Doğan Tılıç, "Büyük Gerileme", Birgün Gazetesi, 10 Haziran 2017

İngiltere seçim sonuçları; İşçi Partisi’nin sol söylemi öne çıkaran yeni lideri Corbyn’in birinci olamasa da net başarısı – bu çıkış devam ederse – Batı’da demokrasi ve özgürlükler adına hâkim olan karamsar havayı dağıtabilir.

Suudi Arabistan gibi bir ülkenin, Katar’a tepki olarak, bütün otellerdeki El Cezire kanalını kapattırmasında şaşılacak bir yan yok, ancak çok sayıda Batılı aydın, Trump’ın seçimi ardından çok daha net biçimde görüldüğü üzere, o kafanın kendi liberal demokrasilerine hâkim olmasından endişeli. Başlangıçta “serbest pazar” yanında insan hakları, demokrasi ve özgürlük kavramlarıyla dolaşıma sokulan “küreselleşme”den geriye, pazarın acımasızlığı ve onun üzerine oturan otoriterleşme eğilimi kaldı.

Neo-liberalizmin kuralsız piyasacılığı, liberal demokrasilerin de seçimler/referandumlar yoluyla terkedilip yerlerine otoriter popülist yönetimlerin gelmesine yol açtı. Türkiye ve Erdoğan, ABD’de Trump, Rusya’da Putin ve Hindistan’da Modi bu sürecin en önemli örnekleri olarak sayılıyor.

H. Geiselberger, “Zamanın Ruh Hali Üstüne Uluslararası Bir Tartışma” olan derlemesine (Metis Yayınları, 2017) bu yüzden “Büyük Gerileme” demiş. Artık, ulusal sınırlar içerisinde hiçbir şekilde kontrol edemedikleri bir ekonominin başında oturan ve gittikçe büyüyen sorunlarla baş edemeyen popülist liderler, o sorunların kurbanı kitleleri tarihi/kültürel sınırlar içinde toplayıp, özgürlükler yerine düzen/istikrar/güvenlik vaat ederek peşlerinden sürüklüyorlar.

Kendileri için parlak ve güvenli bir gelecek umudunu yitiren çiftçi, işçi ve işsiz yoksullar, hatta hızla işsizler yığını içine düşmekte olan orta sınıflar, geçmişin ihtişamına yöneliyorlar. ABD “tekrar büyük” olmak, İngiltereAB’den ayrılıp eski imparatorluk günlerine dönmek ve Türkiye de Osmanlı’nın muhteşem gücüne kavuşmak hayaliyle yol alıyor.

Bu hayalin yolcularını bir arada tutmak ve peşinden sürüklemek isteyenlerin, karşılarına “düşmanlar” koyması gerek. Neo-liberalizmin işçiyi çiftçiyi ezip öğüten çarklarını gözden saklayıp – medyanın da gücüyle – ; göçmenleri, yabancıları, Müslümanları düşmanlaştırıp günah keçilerine dönüştürmek işe yarıyor!

“Büyük gerileme”nin liderleri “yumuşak güç”ten tümden vazgeçtiler ve sadece “sertlik”le yönetebileceklerine inanıyorlar. “Azınlıklar ve muhalifler üzerinde baskı kurmaktan, ifade özgürlüğünü sınırlandırmaktan ya da hukuku rakiplerine zulmetmek için kullanmaktan çekinmiyor”lar. Peşlerinden sürükledikleri kitleler arasında da milliyetçi/mezhepçi bir “biz – onlar” ayrımını yaygınlaştırarak, insanların demokratik, özgürlükçü, eleştirel aklın zahmetli yolunu seçebilmesini engelliyorlar.

Fransız filozof, sosyolog Bruno Latour durumu Titanik metaforuyla açıklarken; hızla buzdağına yaklaşıldığını, geminin batacağının aşikâr olduğunu, gemi yan yatarken düzenin savunucularının kurtarma botlarına el koyup gecenin karanlığında sıvışmak için orkestradan diğer sınıfları uyutacak uzun ninniler çalmasını istediğini söylüyor.

Demokrasi, belli dönemlerde sandığa gitmeye, büyük ölçüde dezenformasyon yüklü kampanyalar sonucunda neyin ne olduğunu anlamadığımız bir konuda evet ya da hayır demeye indirgendiğinde, kendini temsil edilmemiş, dışlanmış hisseden öfkeli kitlelere sandık yoluyla demokrasiden vazgeçip popülist liderler peşinde dünde kaldığı sanılan baskıcı rejimlere yönelmek daha kestirme bir “kurtuluş yolu” olarak görünüyor.

Bütün bu “Büyük Gerileme” manzarasına karşın, “geleneksel siyasal partilerin karşısında, piyasa diktatörlüğünden gına getirmiş güçlenen bir halk hareketi” de var. Demokrasiyi sandığa indirgemeyen, gelecekten umudunu yitirerek geçmişe sığınmaya çalışan öfkeli kitlelerle diyalog kurabilen ve yerelde onlarla bütünleşerek yeni demokratik örgütlenme formları geliştirebilen bir solun “gerilemeyi” durdurup tersine döndürmesi de mümkün.

Dünyanın Titanik gibi içindekilerle birlikte batıp gitmesini istemiyorsak, bu mümkün olmaktan öte bir mecburiyet de!

Devamını görmek için bkz.

Şenay Aydemir, "'Büyük Gerileme' ya da 'fetret devri'", Gazete Duvar, 29 Haziran 2017

Bir temayı, konuyu ya da olguyu masaya yatıran çeşitli yazılardan oluşmuş kitapların en büyük sıkıntısı dil birliği ve anlam bütünlüğü sağlayamamak oluyor genelde. Çeşitli yazarların aynı konuya farklı açılardan bakması bir zenginlik olarak kendisine yer bulsa da, bu dağınık yapının tutarlı bir söylence etrafında toplanması ve okura bütünlüklü bir malzeme sunması sıkça rastlanılan durumlardan değildir.

Büyük Gerileme: Zamanımızın Ruh Hali Üstüne Uluslararası Bir Tartışma kitabı belli açılardan bütün yazarların tutarlı bir dil tutturduğu, temalarda ve tespitlerde ortaklaştığı ve yaşadığımız çağa dair okura bütünlüklü malzemenin sunulduğu kitap olmuş. Bir süre önce 12 dilde aynı anda yayımlanan kitabın editörlüğünü Heinrich Geiselberger üstenirken, Arjun Appadurai, Zygmunt Bauman, Donatella della Porta, Nancy Fraser, Eva Illouz, Ivan Krastev, Bruno Latour, Paul Mason, Pankaj Mishra, Robert Misik, Oliver Nachtwey, César Rendueles, Wolfgang Streeck, David Van Reybrouck ve Slavoj Zizek’in yer aldığı on beş isim içinde bulunduğumuz dünyayı anlamaya çalışan yazılara imza atıyor.

Yazarların çağa yaklaşımları farklı disiplinler üzerinden olsa da ortaklaştıkları temaların aynılığı şaşırtıcı olduğu kadar, durumun kolay tespit edilebilirliği hakkında da fikir veriyor. Hemen her yazarın ortaklaştığı konulara başlıklar halinde göz atalım.

Neoliberalizmin Sonu

On beş yazarın hemen hepsinin ortak tespiti, 70’li yıllarda ivme kazanan, 80’lerde yükselişe geçen ve ‘Sosyalist Blok’un çözülmesiyle zaferini perçinleyen neoliberalizm fikrinin/ ideolojisinin açık bir biçimde başarısızlıkla sonuçlandığı. İlginçtir bütün yazarlar bu dönemin sonu olarak Trump’un seçim zaferi ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışının kapılarını açan Brexit referandumunu işaret ediyor ve dünyanın artık eskisi gibi olmayacağının altını çiziyor. Yaklaşımları küçük farklıklar gösterse de, ‘görünmeyen el’ler tarafından düzenlenecek piyasanın demokratikleşmesinin aynı zamanda siyasal alanı da demokratikleştireceğini salık veren neoliberal tezlerin iflasının yarattığı tahribata dair tespitler de büyük oran da aynılık taşıyor.

Önce ülkeler, sonra da ülkeler içindeki sınıflar arasında uçurumun giderek büyümesi; ekonominin finansallaşması ve üzerindeki denetimlerin kalkmasıyla çalışan kesimin yoksullaşması, iş güvencelerinin azalması ve örgütsüzleşmesinin yarattığı endişeler ve giderek artan öfkeleri yazarların ortak tespitlerini içeriyor büyük oranda.

Solun 'Sınıf' Terk Etmesi

Yazarların bir diğer ortak teması ise sol partilerin sınıf siyasetini terk ederek kimlik siyasetini öne çıkarmaları sonucu yaşadıkları dönüşümler. Bu yeni tarz-ı siyaset söz konusu partilerin giderek yoksullaşan ve güvencesizleşen çalışanlar ile mesafesinin açılmasına neden olduğu gibi, bu kesimin kimlik siyasetinin öznelerine de (feministler, eşcinseller, azınlıklar, göçmenler vb..) artan bir öfkeyle bakmalarının yolunu açıyor. Kitaba ABD’den katkı sunan Nancy Fraser başka bir noktaya daha dikkat çekiyor. 70’ler ve 80’lerden taşınan ‘kimlik siyaseti’nin özgürlükçü unsurlarının neoliberalizmle kurdukları ittifaka ve sonuçlarına dikkat çekiyor.

Fraser, “İlerici neoliberalizm, ABD’deki biçiminde, yeni toplumsal hareketlerin (feminizm, ırkçılık karşıtlığı, çokkültürcülük ve LBGTQ hakları) ana akım halleriyle, iş dünyasının üst düzey ‘simgesel’ ve hizmete dayalı sektörlerin (Wall Street, Silikon Vadisi ve Hollywood” ittifakından oluşuyor” tespitinde bulunduktan sonra “Özgürleşme savunucuları, sosyal koruma savunucularını iki taraftan sıkıştırmak için finansallaşma taraftarlarıyla ittifak yaptı” tespitinde bulunuyor. Trump’ın seçmenlerinin tamamıyla reddettiği kombinasyonun bu olduğunu tespit eden yazar çarpıcı bir yorumda bulunuyor: “Trump’ın zaferi, özgürleşmenin finansallaşmayla girdiği yoz ittifakın yenildiğini gözler önüne serdi.”

Sağ Popülizmin Yükselişi

Küreselleşmenin ve neoliberalizmin yıkımına uğrayan büyük kitlelerin kimlik siyasetinde ısrar eden sol partiler yerine neden Le Pen, Trump ve da Erdoğan gibi isimleri seçtiklerine dair ortak tespitler de var kitapta. Yukarıda andığımız nedenler dışında bazı yazılarda sol partilerin kimlik siyasetiyle birlikte sınıfsal tabanlarındaki değişim de masaya yatırılıyor. Bu partilerin işçi kentlerinde hızla çözülürken, büyük kentlerde orta sınıf tabandan büyük destek bulmalarının eğitim, sağlık, ulaşım gibi temel hakların ücretsiz olması; iş güvencesi ve ücretler konusunda yasal düzenlemeler yapılması gibi kendilerini var eden politikaları bırakıp ‘yaşam alanı’ savunuculuğuna soyunmaları sonucu yaşanan hayal kırıklıklarının sonuçları anlatılıyor.

Bu bakımdan yazarların büyük bir kısmının sağ popülizmin yükselişini incelerken bu siyasetçilerin kullandığı dilden çok, solun kullanmadığı dili anlatmayı tercih etmesi kitabın da ilginç yönlerinden. Yazarlar bir anlamda solun göremediği sorunların, sağ popülistler tarafından nasıl istismar edildiğini anlatıyor.

'Mahçup' Bir 'Sol' Söylemi

Peki, bütün bu gelişmeler karşısında yazarlar nasıl bir sol istiyor? Yazıların birbirleriyle en tutarsız bölümü de “ne yapmalı” sorusuna herkesin kendince verdiği cevaplar. Açıkçası, yazarların büyük bir kısmı kimlik siyasetini dışlamayan bir sınıf siyasetinin acilen hayata geçirilmesi ve antikapitalist bir hatta buluşulması gerekildiğini salık veriyorlar. Bu tespitte sıkıntı yok. Nihayetinde kimlik siyasetinin bugün geldiği nokta göz önüne alındığında solun, bu durumu göz ardı etmeden ve ikisini ortak bir noktada buluşturacak bir siyaset üretmeyi başarması gerekiyor.

Ancak, yazarların önerilerinin büyük bir kısmı bugün hayal kırıklığı yaratan Syriza deneyimi, henüz umut olmanın ötesine geçememiş Podemos oluşumu ve İngiliz İşçi Partisi’nin çehresini değiştirmeye başlayan Jeremy Corbyn’den öteye gidemiyor. Birçoğu neoliberal dönem öncesinin ‘sosyal devleti’nin sınırlarını aşmayan ücretsiz eğitim, sağlık, ulaşım taleplerinin ve çalışma hayatının yeniden düzenlenmesinin olanaklarını yaratacak bir politik hat öneriyor.

Siyasette acil talepler etrafında birliğin sağlanmasının önceliği düşünüldüğünde bu çok makul bir seçenek olarak duruyor ancak bu başlangıçtan sonraki hedefin ne olacağı kısmı birçok yazar için muğlak! ‘Refah Devleti’nin kapitalist ülkeler tarafından devasa bir sosyalist bloğun varlığı karşısında kendi alt sınıflarını kontrol altında tutabilmek için ‘zorunlu’ olarak hayata geçirilmiş bir siyaset olduğu, neoliberalizmin sorumsuzca at koşturmasının bu bloğun çözülmesinden sonra geldiği düşünüldüğünde bu tür haklar için mücadelenin de siyasal bir hedefe doğru yönelmesi gereği kaçınılmaz görünüyor.

Yazarlardan Wolfgang Streeck, “Neoliberalizm İçin Sonun Başlangıcı” yazısında dünyanın içinde bulunduğu durumu Antonio Gramsci’nin “Fetret Devri” tanımlamasıyla açıklamaya çalışıyor. Yani “hesaplanmış yapıların yerini beklenmedik olaylar zincirinin aldığı aşırı belirsizlik dönemi”. Belki de tam da bu nedenle Slavoj Zizek, Marx’ın meşhur 11. Tez’ini tersine çevirerek “Bugüne kadar dünyayı çok çabuk değiştirmeye çalıştık ancak şimdi, kendi (solcu) sorumluluğumuzu değerlendirerek ve kendimizi de eleştirerek dünyayı tekrar yorumlama zamanı” diye yazıyor ve radikal siyaset yapan bir sola olan ihtiyacı tanımlıyor.

Yazarların acil ihtiyaç olarak ‘antikapitalist’ bir cepheyi önermeleri bugün açısından anlamlı hiç kuşku yok ki. Ancak önerilen bu yeni ‘sol’ siyasetin kapitalizmin nihai olarak ortadan kaldırılmasını hedeflemeyip hedeflemeyeceği, hedefleyecekse nasıl olacağına dair ‘teorik’ birkaç kelama da ihtiyacımız var. “Sosyalizm” diyememenin mahcubiyeti, durumu ortaya koyarken cevval ama çözüm önerirken tutuk yazılar çıkarıyor nihayetinde önünüze.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.