Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-094-6
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Cuma ya da Yaban Yaşam
Çeviri: Orçun Türkay
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Resmi: Jean-Claude Götting
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2017

Issız bir adaya düşseydiniz hayatta kalabilir miydiniz? Nasıl karnınızı doyurur, nasıl korunurdunuz soğuktan ve sıcaktan?

Yalnızlığa ne kadar katlanabilirdiniz? Ya bir gün biri çıkıp geldiğinde ne yapardınız? Nasıl ilişki kurardınız onunla?

Bugün artık bir modern klasik olan bu yeniden yazımda, Michel Tournier’nin Robinson’u karşımıza Cuma’dan doğaya, insanlığa ve özgürlüğe dair dersler alan bir kahraman olarak çıkıyor. "Beyaz bir kelebek," diyecek Cuma, "uçan bir papatyadır." Öğrenmeye açık "küçük filozoflar" için...

OKUMA PARÇASI

Birinci bölüm, s. 9-12

29 Eylül 1759’da, akşamüstü, Juan Fernández Takımadaları’nın olduğu bölgede, Şili kıyılarından yaklaşık altı yüz kilometre açıkta, gökyüzü ansızın karardı. Virginia’nın mürettebatı geminin direkleriyle serenlerinin uçlarında parlayan küçük alevleri görmek için güvertede toplandı. Aziz Elmo ateşleri deniyordu bunlara, havadaki elektrikten kaynaklanan, şiddetli bir fırtınanın habercisi olan bir olaydı. Neyse ki, Robinson’un yolcusu olduğu Virginia’ya en yaman fırtına bile vız gelirdi. Gemi yuvarlakça bir Hollanda kadırgasıydı; direkleri epey alçak, dolayısıyla ağır, biraz yavaştı, ama kötü havalarda olağanüstü dengeliydi. Bu yüzden, akşam olup da Kaptan van Deyssel rüzgârın yelkenlerden birini balon gibi patlattığını görünce, adamlarına öteki yelkenleri toplayıp ortalık yatışana dek kendisiyle birlikte içeri girmelerini söyledi. Kaygılanacak tek şey resifler ya da kum tepeleriydi, ama haritada öyle bir şey yoktu hiç, görünüşe göre Virginia fırtınada yüzlerce kilometre boyunca hiçbir şeyle karşılaşmadan ilerleyebilirdi.

E işte Kaptan’la Robinson da dışarıda fırtına koparken dingin dingin kâğıt oynuyorlardı. XVIII. yüzyılın ortasıydı, o sıralar birçok Avrupalı –başta İngilizler– servet kazanmak için Amerika’ya yerleşmeye gidiyordu. Robinson Güney Amerika’yı keşfetmek, ülkesiyle Şili arasında kazanç getirecek ticari ilişkiler kurup kuramayacağını görmek için, karısıyla iki çocuğunu York’ta bırakıp yola çıkmıştı. Birkaç hafta önce, Virginia korkunç Horn Burnu’nu kahramanca geçerek Amerika anakarasının çevresini dolaşmıştı. Şimdiyse, Robinson’un ineceği Valparaíso’ya doğru çıkıyordu.

“Ne dersiniz, bu fırtına Şili’ye varışımızı çok geciktirir mi?” diye sordu Kaptan’a, bir yandan iskambil kâğıtlarını kararken.

Kaptan en sevdiği içki olan cinle dolu kadehini okşaya okşaya, dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle ona baktı. Robinson’dan çok daha deneyimliydi, ondaki delikanlı sabırsızlığıyla sık sık dalga geçerdi.

“Sizinki gibi yolculuklarda,” dedi piposundan bir nefes çektikten sonra, “insan yola ne zaman isterse çıkabilir, ama Tanrı ne zaman isterse o zaman varır.”

Ardından, tütününü sakladığı küçük ahşap fıçının tıpasını çıkarıp, uzun porselen piposunu içine daldırdı.

“Böylece sarsıntılardan korunuyor pipo,” diye açıkladı, “üstelik tütünün bal kokusu içine işliyor.”

Tütün fıçısını yeniden kapayıp uyuşuk uyuşuk kaykıldı.

“Görüyorsunuz ya,” dedi, “fırtınanın yararı sizi her türlü sıkıntıdan kurtarması. Doğanın gücü zincirinden boşanınca, yapacak bir şey kalmıyor. İnsan da hiçbir şey yapmıyor. Alnında yazılı olana boyun eğiyor.”

Tam o anda, kamarayı aydınlatan, bir zincire asılı fener fırlayıp bir yay çizdi, sonra da tavanda parçalandı. Ortalık bütünüyle kararmadan önce, Robinson Kaptan’ın masanın üstünden tepetaklak yuvarlandığını gördü. Robinson kalkıp kapıya gitti. Üstüne vuran hava akımından kapı falan kalmadığını anladı. Günlerdir süren baş kıç vurmadan, yalpadan daha korkutucu olan şey, geminin artık hiç kıpırdamaz oluşuydu. Bir kum tepesine ya da resiflere oturmuş olsa gerekti. Üstünde bulutlar uçuşan dolunayın puslu ışığında, Robinson’un gözüne güvertedeki bir grup adam ilişti, bir filikayı suya indirmeye çalışıyorlardı. Yardım etmek için onlara doğru gitti, derken gemi korkunç bir sarsıntıyla sallandı. Bunun hemen sonrasında da güverteye dev gibi bir dalga vurdu, üstündeki her şeyi süpürdü, insanları da araç gereci de.

Devamını görmek için bkz.

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Cuma, Robinson ve uygarlık", Gazete Duvar, 12 Ekim 2017

Roman ekseninde “uygar” olarak tanımlanan ve “yaban” olarak tanımlananın dünyayı yorumlayışına, doğa ve hayvan ile kurduğu ilişkiye, geçim biçimleri arasındaki farklılıklara eleştirel bir göz ile baktığımızda, metnin “uygar” veya “modern” olarak tanımlanan dünyayı sorgulatan yanı dikkat çekiyor. Çünkü alt metne bu gözle bakıldığında “uygar” insanın hep daha fazla isteyen tavrı, doğaya faydacı bakışı deşifre oluyor.

Adlandırma ve Uygarlık

Kahramanımız Robinson Virginia adlı bir gemide yolculuk yaparken çıkan fırtına nedeniyle ıssız bir adaya düşüyor. Başlangıçta kurtulmak için çabalasa da bu konudaki emekleri sonuç vermiyor ve adada yaşamayı kabulleniyor. Robinson “uygar” bir insanın yapacağı gibi adayı adlandırıyor ve artık ada Speranza yani Umut adını alıyor. Çünkü uygarlık ile biçimlenmiş “beyaz insan” için adlandırma önemli bir mesele.

Hem bir anlamda doğadaki herhangi bir alanı mülkleştirme anlamını taşıyor hem de gizemi kaybedip kendisi açısından daha güvenli bilindik olmasını sağlıyor. Robinson Umut adasında yaşamaya alıştıkça doğa ile mücadeleye girişiyor, onu kendi faydası ölçüsünde dönüştürüp değiştirmeye, ondan olabildiğince faydalanmaya çalışıyor. Çünkü uygarlığın getirileriyle inşa edilmiş insan için doğa sadece faydalı olabildiğince anlamını buluyor. Ve sonuç, “uygar insan” Robinson’un adayı sömürgeci bir anlayışla “uygarlaştırma” çabası oluyor.

Zaman, Yasa, Yönetim

Robinson’un adada zaman nedeniyle sıkıntı çekip kendi takvimini yapması da aslında onun “uygar” olarak adlandırılmış bilgilenme biçimiyle ilgili. Çünkü bir şekilde zamanın düz çizgisinde yaşayan bir insanlık durumunun içerisinden geliyor. Kendisini saldıkça, tarihsiz, zamansız yaşadıkça Robinson rahatsız oluyor kendisini doğal akışa bırakamıyor. Bırakınca da bundan rahatsızlık duyup “insan gibi” yaşamaya karar veriyor. Çünkü onun biçimini aldığı insan için devamlı çalışmak esas.

Zamanı saatlere bölüp, tarihlere hapsedip sonra da kendisi için belirlenmiş çizgide “ileriye doğru gitmek. Robinson bu nedenlerle olsa gerek adada kendisini devamlı işlere veriyor. Yabani hayvanları evcilleştirip, toprağı ekiyor. Tek başına olmasına rağmen hep daha fazlasını isteyen bir anlayışla adanın doğasını kendi öğrenilmiş insanlığıyla dönüştürüyor. Doğayı dönüştürme ve evcilleştirme de yetmeyince bu sefer kanunlar koyuyor, yasalar geliştiriyor. Çünkü uygarlaşmış dünyanın insanı özgürlüğün ne olduğunu unutmuş bir yaşam sürüyor.

Devamlı denetlenmek istiyor kurala uymak, düzenli olmak, yönetecek kimse yoksa bile kendi kendisini yönetmek istiyor. Böylece kitapta Robinson’un bu durumu, içselleştirilmiş yönetim arzusunun ve unutturulmuş özgürlük hissinin “uygar” olarak tanımlanan insandaki yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Robinson ve Cuma

Robinson’un yalnız yaşamaktan bunaldığı, gülümsemeyi unuttuğu bir anda üyesi olduğu kabilenin gelenekleri gereğince öldürülmek üzereyken, kurtulup kendisine sığınan “yaban” arkadaşı ile birlikte ada yaşamı şenleniyor. Robinson’un ilk işi elbette yerliye isim vermek oluyor. Kendi yaptığı takvime göre Cuma günü kurtulan yerli, bu günün ismini alıyor.

Robinson Cuma’yı kurtardığı ve “onun adasına” sığındığı için bir şekilde onun kölesi oluyor. Robinson bu sefer onu uygarlaştırma çabasına girişiyor, ona kendi dilini, doğayı adlandırmayı, ektiği ürünleri hasat etmeyi, koyduğu yasalara uymayı öğretirken, köle-efendi ilişkisinin doğuşuna tanıklık ediyoruz.

Cuma duyduğu minnet nedeniyle Robinson’un her dediğini yapsa da ona tüm bunlar anlamsız geliyor. Çünkü efendisinin geldiği yerde yaşam böyle olsa da burada aynı yaşam neden kuruluyor sorusunu sormaktan kendini alamıyor. Onun için doğanın verdiği imkânlarla hayatta kalıp, kalan zamanda tembellik etmek varken tüm bu düzen, devamlı iş, evcilleştirilen hayvanlar, ev, komutanlık (Robinson kendisini adanın valisi ve komutanı ilan ediyor) çok anlamsız ki kendisi fırsat buldukça tembellik etmekten kaçınmıyor.

Elbette “uygar insan” Robinson Cuma’yı anlayamıyor çünkü o, onun hiç tatmadığı bir duyguyu özgürlüğü biliyor ve dünyadaki tüm canlıların özgür olması gerektiğine inanıyor bu nedenle bir keçinin evcilleştirilmesi mesela, onun aklının alacağı bir durum değil.

İşler Tersine Dönünce

Cuma Ya da Yaban Yaşam kitabının can alıcı noktalarından birisini Cuma’nın Robinson’un batan gemiden kurtardığı barutları patlattığı an oluşturuyor. Çünkü bu patlama sonucunda Robinson’un “uygarlık getirdiği” adada oluşturduğu yaşam alanı yıkılıyor. Böylece işler tersine dönüyor çünkü doğada hayatta kalmak için Robinson’un Cuma’nın yaşam bilgisine ihtiyacı var.

Cuma ona doğada hayatta kalmayı, bir hayvanı evcilleştirmeden de onunla aynı mekânı paylaşabilmeyi, toprağı evcilleştirmeden de karınlarını doyurabileceklerini öğretirken, doğada bir papatyanın kelebek, bir kelebeğin de papatya olabileceğini, adlandırılarak varlıkları sınırlı anlamlara hapsetmenin gereksiz olduğunu; kuralsız, yasasız, zamanı sınırlamadan, yönetmeden ve yönetilmeden de hayatta kalınabileceğini gösteriyor.

Tournier’nin bu iki karakteri üzerinden modern bilme biçimi ile yaban olarak “tanımlanmış” olanın bilme biçimini karşılaştırma imkânı buluyoruz. Böylece kitap bir uygarlık eleştirisine dönüşürken, bilindik Robinson Crusoe efsanesi de bir anlamda yıkılmış oluyor. Çünkü yazarın anlatısının Cuma’nın dünyayı anlama biçimiyle bize anlatmak istediği bir şeyler olduğu ve Robinson’un yaklaşımına eleştirel baktığı hissediliyor. Cuma ya da Yaban Yaşam bu nedenlerle ve “beyaz bir kelebeğin uçan bir papatya da” olabileceğini gösterdiği için çok şey söyleyen keyifli, her yaştan okurun dikkatini çekebilecek bir metin.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.