Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-099-1
13x19.5 cm, 248 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 14,40 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum
Özgün adı: Literature, Popular Culture, and Society
Çeviri: Beybin Kejanlıoğlu
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak Deseni: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2017

Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden Leo Löwenthal, sosyolojik bir çerçevede Batı’da edebi sanatların ve kitle iletişim araçlarının gelişimini inceliyor. Descartes ve Pascal’ın zamanından yirminci yüzyıla gelene kadar halkın ve entelektüel kesimin edebi eserlere yaklaşımının nasıl değiştiğini örneklerle açıklayarak bu değişimin toplumsal içerimlerine işaret ediyor.

Edebiyat sanat mıdır yoksa meta mı? Her ikisi birden olabilir mi? Gazete ve dergilerin (daha sonra da radyo ve televizyonun) ortaya çıkması edebi eserlerin niteliğini ve toplumdaki yerini nasıl etkiledi? Kitle iletişim araçları insanları pasifliğe mi itiyor? Geçmişten günümüze “yüksek” ve “sıradan” sanat/edebiyat tanımları nasıl değişti? Yazarların artık varlıklı “hamiler” yerine halka, kitapçılara ve yayınevlerine bağımlı olmasının edebi eserler üzerinde ne gibi bir etkisi oldu? “Popüler yazar” tabiri ne zaman alçaltıcı bir anlamda kullanılmaya başladı? “Çoksatan” kitapların nitelikleri bize kitlelerin edebi beğenisi hakkında ne söylüyor? Kitlelerin edebi beğenisi bize zamanın ruhu hakkında ne söylüyor? Popüler kültür toplumun estetik ve ahlaki standartlarını düşürüyor mu?

Bu ve benzeri soruları yanıtlarken kâh sosyolog, kâh eleştirmen, kâh tarihçi kimliğini öne çıkaran (ve sık sık hepsinden birden faydalanan) Löwenthal’in eseri, her üç alan için de değerli bir kaynak.

İÇİNDEKİLER
Giriş

1 Popüler Kültüre Bakış
Popüler Kültür – Eski Bir Açmaz
Popüler Kültürün Tarihsel Konumu
Toplumsal Araştırma ve Popüler Kültür
Günümüzde Toplumsal Eleştiri ve Popüler Kültür
Eleştirel Teori ve Ampirik Araştırma Üzerine Bazı Tezler

2 Sanat ve Popüler Kültür Tartışması: Bir Özet
On Altıncı ve On Yedinci Yüzyıllarda Eğlence
ve Ruhun Kurtuluşu
Sanatçı ve İzleyicisi
"Kültürün İşleyişi Farklıdır"
Sosyolojik Yaklaşım
Tartışmanın Açıklığa Kavuşturulması

3 Sanat ve Popüler Kültür Tartışması:
Örnek Vaka Olarak On Sekizinci Yüzyıl İngilteresi
Edebi Yayınlar
İzleyicinin İnşası
Tepkinin Safhaları
İtham
Savunma

4 Kitle İdollerinin Zaferi
Biyografi Yazarlarının İdolleri
Özel Hayatlar
Salt Olgular
Dil
Okur

Ek
The Saturday Evening Post ile Collier’s
Arasındaki Farklar

5 Edebiyat ve Toplum
Edebiyat ve Toplumsal Sistem
Yazarın Toplumdaki Konumu
Edebi Materyaller Olarak Toplumsal Problemler
ve Toplum
Başarının Toplumsal Belirleyicileri
Bazı Zorlu Hedefler

Teşekkür
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 7-11

I

Bu ciltte toplanan denemeler, son otuz yılın değişik zamanlarında yazılmış olmalarına rağmen, uzun vadeli düşünsel ilgilerimle yakından bağlantılı bir ana temaya sahipler. Bu ilgiler ise kişisel geçmişim ve deneyimimle bağlantılı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden hemen sonra Almanya’daki üniversite öğrenimim boyunca dört yılımı sosyal bilimlere, bir dört yılımı da edebiyat ve tarih incelemelerine adadım. O dönemde felsefe de çalıştım. Çeyrek yüzyıldan uzun süredir ABD’de yaşıyorum ve bu süre içinde mesleki eğilimim hem burada hem de dışarıda sosyoloji yönünde oldu. Düşünsel yaşantımın bu çıplak olguları, net biçimde tanımlanmış bir uzmanlık dalına bağlanmayı kabullenemeyeceğime ve bununla övünemeyeceğime işaret ediyor. Ben bunun bir avantaj olduğuna inanıyorum. Sosyolojik araştırmalara beşeri bilimler perspektifinden yaklaşırken aynı zamanda beşeri bilimlere sosyolojik bir bakışı korumak, bizi Batı zihnindeki ortaklaşmaya dair yeni bir farkındalığa götürebilir. Ne yazık ki, tekil akademik uzmanlıkların inatçı ayrıcalık iddiaları bu birliğin genellikle üstünü örtmüştür.

Elbette dâhiler ve şarlatanlar haricinde hiç kimse, sınırsız sayıda alana ve veriye hâkimmiş gibi davranmaz. Kendi çalışmam yıllar boyunca, kısmen kazaen kısmen de bilinçli bir tercihle kültürel fenomenlere, özellikle yazınsal üretime odaklandı. Sosyoloğun dilinde bu, iletişim alanıdır; beşeri bilimcilerin dilinde ise (sanatsal olsun ya da olmasın) edebiyatın alanıdır.

Fransız düşünür ve siyaset teorisyeni Charles de Bonald şöyle der:

Biri tarihini bilmediği insanların edebiyatını görürse, o insanların ne olduklarını söyleyebilir; edebiyatını bilmediği insanların tarihini okursa da, o edebiyatın temel özelliğinin ne olduğunu kesin olarak tahmin edebilir.

Yani edebiyat, uluslardan ve çağlardan özel altgruplara ve zamanlara uzanacak biçimde, toplumsal gruplarda tutunum sağlayan temel sembollerin ve değerlerin özellikle uygun bir taşıyıcısıdır. Edebiyat bu anlamda kavrandığında, iki güçlü kültürel bileşimi kucaklar: bir tarafta sanat, diğer tarafta pazar-yönelimli meta.

Popüler emtia, öncelikle çokluğun (multitude) sosyo-psikolojik niteliğinin belirteçleridir. Kitle iletişim araçlarının örgütlenmesini, içeriğini ve dilsel sembollerini inceleyerek, çok sayıda insanın emellerinin, önyargılarının, ortak inançlarının, davranış ve tutumlarının tipik biçimleri hakkında bilgi edinebiliriz. Popüler edebi ürünler, en azından edebiyatın sanat ve meta olarak iki ayrı alana bölündüğü on sekizinci yüzyıldan beri, içgörü ve hakikat iddiasında bulunamazlar. Fakat modern insanın hayatında önemli bir kuvvet haline geldikleri için çağdaş toplumda insanın incelenmesine yönelik teşhis aletleri olarak bu ürünlerin sembollerinin değeri ne kadar vurgulansa azdır.

Sanat olarak edebiyat ise başka bir meseledir. Bireylerin yaratımıdır, bireylerin bireyler olarak deneyimlediğidir. O yüzden, hekim ile hastası arasındaki ilişki bir biyokimya araştırmacısının ilgi alanına ne kadar uzaksa, sanat olarak edebiyat da bir sosyal bilimcinin ilgi alanına o kadar uzak gibidir ve sosyal bilimcilerin onun etrafından dolaşmış olmaları –en azından mesleki çalışmalarda– şaşırtıcı değildir. Ama ben içtenlikle inanıyorum ki, özellikle çağımızın Rönesans dönemindeki şafağından beri, yaratıcı sanatsal edebiyat insan ile toplum arasındaki ilişkiyi incelemek için asli kaynaklardan birini teşkil ediyor.

Daha önceki bir çalışmamda yaratıcı yazar ile anı, otobiyografi, günlük ve mektup gibi kişisel belge yazarlarını karşılaştırmış ve şöyle bir yorum getirmiştim: “Gerçekliğin olduğundan daha gerçek bir portesini çizen kişi, sanatçıdır.”1 Bu oldukça geniş kapsamlı, hatta belki abartılı bir ifade. Buradaki hedefim bunu biraz ayrıntılı ele almak.

II

Büyük edebiyat yapıtları, insanların toplumsal rollerini nasıl yerine getirdiklerini incelememize olanak tanır. Siyasi ve iktisadi tarih, kurumsal değişimle ilgili çok sayıda veri sağlar; ancak yakın zamanlarda sosyoloji, kendi yöntem ve olgularıyla resmi tamamlayabilmiş ve bu değişimlerin insan için önemini ortaya koyabilmiştir. Sosyologlar işlevlerinin bir kısmını hayranlık uyandıracak biçimde yerine getirmiş, çağdaş toplumsal durumlar içinde yaşayan çağdaş insan hakkında bize derinlikli ayrıntılar sunan ustalıklı yöntemler icat etmişlerdir. Fakat insanın toplumla ruhsal ilişkisinde uzun süreçler çerçevesinde yaşanan değişimin incelenmesi fazlasıyla ihmal edilmiştir. Umudumuz, bu alanı edebiyatın yardımıyla nihayet sosyologların perspektifine taşıyabilmemizdir.

Robert K. Merton ve diğerlerinin kaydettiği gibi, Amerikalıların tekniğe düşkünlüğü, genellikle Amerikalı sosyologların incelemelerinin kapsamını ciddi oranda sınırlamıştır. Problemler tekniklere uyacak şekilde seçilmiştir. Diğer yandan Avrupalılar öteki uca yönelmiş, genellikle tarihin bütününü kendi alanları saymışlardır. Uçlara itilen her iki yöntemden de elbette saçmalık doğabilir ve süremin iki ucunda da daha yapacak çok iş olduğuna şüphe yoktur. Çağdaş teori ve araştırmaların çoğu, ortaya koydukları problemler ob ovo –sosyolog dikkatini ona yönelttiği anda– doğuyormuş gibi bir yaklaşım içindedir. Edebiyatta resmedildiği haliyle bireyin tarihinin incelenmesi, buraya nasıl geldiğimizi söyleyebilir ve bunu yaparken de nereye gittiğimizi değerlendirme yeteneğimizi geliştirebilir.

Fakat daha önemli olan mesele, anlamlılık sorunudur. Eğer kendimizi gözlemlenebilir olgularla ve kendi toplumumuzla sınırlarsak, neyin önemli neyin önemsiz, neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu belirlemenin yolu kalmaz. Burada, eski toplumların merkezi problemlerinin bilgisi açık bir değer taşır. Edebiyat sadece insanın toplumsallaşmış davranışını değil onun toplumsallaşma sürecini de gösterir; sadece tekil deneyimden değil aynı zamanda o deneyimin anlamından da söz eder. Yazarın biricik ve önemli bir yapıt yaratma arzusu, onu o güne dek adlandırılmamış kaygı ve umutları başarıyla odağa taşıyan yeni ve çarpıcı ifadeler keşfetmeye zorlar. Yazar, birey konusunda uzmanlaşmış bir düşünürdür. Edebiyat yazarının yapıtı, bireyin toplumla ilişkileri konusunda uzman olan sosyolog için kilit bir kaynak olabilir. Edebiyatın sosyolojik yorumları, belli bir kültürel fenomenin birbirinden kopuk incelemeleri olmanın ötesine geçerek, insan hakkındaki en değerli tanıklıkların bazılarını sosyolojik bir çerçeveye oturtma çabaları haline gelebilir.

Tarihçi, daha büyük olaylara vurgu yapmak adına toplumsal ilişkileri kişisel olmaktan çıkarmak zorundadır; diğer uçtaysa anılar, otobiyografiler ve mektuplar bize daha fazla kişisel veri sunar. Ancak otobiyografik “ben”, başarıları toplumun geniş kesimlerinin gerçekliğine ayna tutmalarına bağlı olan genelleştirilmiş portreleri bize sunmayı başaramaz. En iyi haliyle tümel olanı tikelde barındıran kurmaca yapıt, bu iki uç noktanın avantajlarını birleştirir: Bireyin hissettiği ve dışa vurduğu önemli bir tema sunar ve aynı zamanda bize sosyolojik olarak anlamlı bir yığın ayrıntı verir.

Edebiyatı sosyolojik bir bağlamda dikkate almak, edebiyat verilerinin güvenilirliği ve tipikliği problemini de gündeme getirir. Yazar kimin için konuşmaktadır? Yazarın zihninde, örneğin, yalnızca kendisi ve sınırlı bir seçkinler grubu oluşturan okurlar mı vardır? Yazarın içgörüleri bu grubun ne kadar ötesine uzanır? Geçmişteki önemli oyun ve roman yazarları genellikle sadece küçük bir azınlık tarafından okundular; çoğunluk ise daha çok kitlesel olarak üretilmiş ve büyük ölçüde kaçışçı materyallere maruz kaldı ve kalıyor. İster birincil isterse ikincil kalitede olsun tüm edebiyat kesinlikle sosyolojik olarak yorumlanabilir, ama Flaubert sorunları Mary Roberts Rinehart’tan tümüyle farklı biçimde sunar. Kısacası, toplum ve bireyle ilgili en etkili hakikatleri geniş kesimlerin okumadığı edebiyat içeriyor; ideal olanın gerçekleşmesi –bütün toplumun kendisiyle ilgili en derin hakikatlerin farkında olması– için gözler hâlâ gelecekte. Bir yazarın büyük yazar mertebesine ulaşmasının, insanlık durumuna ilişkin içgörüsünün derinliğinden kaynaklandığını varsayıyoruz, insanlık durumunun –kurmaca olmayan terimlerle– sosyoloğun alanına giren boyutları da dahil. Büyük yazarın nadir rastlanan bir fenomen olması ve az okurunun bulunması bir sosyolojik problem ortaya koyar, ama onun bir haberci olarak konumunu ya da gözlemlerinin kapsamını ve derinliğini hiçbir biçimde azaltmaz.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, "Leo Löwenthal nihayet...", Hürriyet, 3 Kasım 2017

Siegfried Kracauer sürpriz olmuştu, Leo Löwenthal ise sanki geç... Edebiyat sosyolojisi, bizde 60’lı yıllardan sonra toplumbilimin değil de edebiyat eleştirisi düzleminin bir merakı olmuştu ama son yıllarda edebiyat yapıtları toplumbilimcilerin de ilgi ve çalışma alanına girmiş durumda. Ama olup biten edebiyat sosyolojisinden çok, edebi yapıta toplumbilimsel yaklaşım düzleminde yer alıyor.

Löwenthal’in göz ardı edilmiş olmasında, kuşkusuz sosyolojinin gündemini yitirmiş olmasının da rolü söz konusu. Nitekim Frankfurt Okulu’nun sosyoloji bağlamı da göz ardı edilegelir. Oysa Löwenthal’in de dahil olduğu Alman sosyoloji çalışmalarının arka planında daima felsefi bir düzlem, felsefi bir analiz olagelmiştir. Nitekim Löwenthal de kendisini ’felsefeci’ olarak tanımlar.

Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum, 60’lı yılların başında kitaplaşır. Löwenthal, o yıllarda yazdığı giriş yazısında, kitabı oluşturan analizlerin son 30 yıl içinde kaleme alındığını dile getirir. Beş bölümden oluşan bu kitap, temelde üç ana temaya odaklanmış bir analizi içerir: Edebiyat Sosyolojisi, Popüler Kültür ve Biyografi. Bu üç temayla ilgili çalışmalar belki de ilham ve keşif bakımından 30’lu yıllarda kaleme alınmış görünmektedir. Dolayısıyla bugün bu bağlamlarda yaşanan tartışmaların kökeninde Löwenthal’in bu analizleri yer almaktadır.

Edebiyat Sosyolojisi bağlamından devam edersek... Löwenthal’a göre, roman gibi sanatsal edebiyat ürünleri, benlik ve toplum imgelerini anlamak bakımından birincil ve asli kaynaklar niteliğindedir. Edebiyat, insanın sadece toplumsallaşmış davranışlarını değil, toplumsallaşma sürecini de gösterir. Geçmiş söz konusu olduğunda edebiyat, insanın davranışları konusunda tek bilgi kaynağıdır. Edebiyatta dile getirilen evrensel değerler, Löwenthal’e göre, toplumsal değişimle bağlantılıdır. 30’lu yıllarda dile getirilen bu görüşler, sosyolojinin olgulara dayanmak gerektiğini dile getiren pozitivist sosyoloji karşısında çok farklı bir yönelimdir.

Löwenthal’in bu kitabının çevirisinin Beybin Kejanlıoğlu’na ait olması rastlantı değildir. Löwenthal’den Türkiye’de ilk söz edenler Ünsal Oskay ile Ahmet Oktay olsa da filozofunun tanınması için akademik çaba Kejanlıoğlu’na aittir.

Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum’u ayırıcı ve felsefi kılan bir diğer özellik, kitabın hemen hemen ana gövdesini oluşturan ‘popüler kültür’ bölümünde, Löwenthal’ın Montaigne ile Pascal’ın karşılaştırmasında ortaya çıkmaktadır. Bugün hâlâ çok etkileyici olan bu karşılaştırmalı okumayı, okura bırakmak gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

T. Onur Çimen, "Popüler edebiyatta Frankfurt Okulu’ndan yansımalar", T24, 2 Kasım 2017

Frankfurt Okulu’nun temsilcileri, kültür ve popüler arasındaki ilişkiyi, içinde bulundukları toplumsal dönüşüm sebebiyle çalışmalarının odakları arasına koydular. Adorno’nun kültür endüstrisinin ekonomi-politiği eleştirisi, Benjamin’in gelişen sanat üretim edimlerine dair çözümlemeleri, Marcuse’nin estetik kuramı hayli yankı uyandırırken, edebiyat ve popüler kültür arasında geniş araştırmalarda bulunan Leo Löwenthal, okulun diğer temsilcilerine nazaran daha az tanınıyor. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesiyle Frankfurt Okulu’ndaki birçok arkadaşından daha önce ABD’ye kaçan Leo Löwenthal, yukarıdaki diğer isimler gibi, postmodernizmin baş gösterdiği zamanda, kültür ve sanat alanlarındaki evrimleri, yıkımları ve yeniden inşa sürecini gündeme taşıyor. Löwenthal’in Türkçeye çevrilen ilk kitabı Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum, İngilizce ilk baskısı 1961’de yapılan denemeler derlemesi. Güncel sanat ve kültürün bugün artık kabul gören kimi savlarına dair ilk tartışmaların yürütüldüğü kitap, temelde edebiyat ve popüler kültür arasındaki zorlu ve çoğu zaman her iki tarafın da birbirine mesafeli yaklaşımlarının kaynaklarına dair bir araştırma sunuyor. Günümüz popüler edebiyatın kökenine, “vitrinde” olan bir edebiyata farklı yaklaşımlarda bulunuyor.

Löwenthal, popüler kültürün sanılanın aksine çok da yeni bir görüngü olmadığını öne sürüyor; hatta 16’ncı yüzyılda Montaigne ve Pascal gibi düşünürlerin ortaya yeni çıkan ve gündelik hayata yavaşça sızan bu konu hakkında söylemlerini, popüler kültüre ilk eleştirel yaklaşımlar olarak alıntılıyor. Löwenthal bununla, yüksek sanat ve popüler kültürün gündelik hayat içindeki çekişmesinin tarihsel bir yanı olduğunu ve bu tarihselliğin kitapta bir araya getirilen ve karşılaştırılan çalışmalar için yöntemsel açıdan taşıdığı önemi vurgulamayı amaçlıyor. Edebiyat ve popüler kültürün karşılaştırmalı ve birliktelik içerisindeki incelemesinde, yazar Frankfurt Okulu’nun en belirleyici özelliklerinden biri olan disiplinlerarasılık ısrarını sürdürüyor ve söz konusu çalışmanın disiplinlerarası olması gerekliliğini şöyle savlaştırıyor: “Çünkü sanatın içine sızan bir popülerlik açık ki sadece sanatın terimleri içinde anlaşılamaz.” Bu noktada ister istemez akla Nurdan Gürbilek’in 80’ler Türkiye’sindeki kültürel iklim değişimine dair iddialarını sıralarken sorduğu bir soru, konuyu tamamıyla olumsal bir düzleme taşıyor:

“Örneğin, edebiyatın ana akımının dışından gelen, kendisini bir yazar olarak değil de bastırılmış bir yaşantının sözcüsü olarak görmeyi tercih eden Latife Tekin’in ya da Metin Kaçan’ın popülerliğini yalnızca edebiyat içi bir yenilikle açıklamak mümkün mü? Ya da 80’lerde, gene edebiyatın ana akımı dışında bir hapishane edebiyatı’nın ortaya çıkmasında, ne edebiyatın ne de siyasî dilin içeremediği bir mahrumiyetin kendi adına konuşma isteğini görmemek mümkün mü?” [1]

Bu alıntıyla birlikte hatırlamamız gerekense, Gürbilek ve hatta Löwenthal’den çok önce, Montaigne, Pascal, Goethe gibi isimlerin yanı sıra, 18’inci ve 19’uncu yüzyılın ünlü eleştirmenlerinin de, dönemlerinde üretilen eserlerde gördükleri yeniliğe dair getirdikleri sert tutumlarıdır. Löwenthal kitap boyunca yaptığı incelemede sıkça bu eleştirmenlerin, yeni popüler üretimi farklı yönlerden ele aldığını ve hepsinin de söz konusu gelişmeden hayli hoşnutsuz olduğunu vurguluyor ve kitap için merkezi önem taşıyan Alman ve İngiliz eleştirisi arasındaki farkı şöyle özetliyor:

“Sanatla ilgili kaygılar, bir bütün olarak kültürle ilgili kaygılardan daha az önemlidir; dikkat kurumsallaşmış toplumsal baskılar üzerinde odaklanır; konformizm tehdidi özellikle vurgulanır ve izleyicinin tutumunu, edilgenliğe, atalete ya da bayağı içgüdülere yönelik doğuştan gelen bir eğilim temelinde değil, toplumsal baskıların doğal sonucu olarak değerlendirmeye girişiminde bulunur.” [2]

Ne var ki, burada daha önemli gibi görünen şey, her iki eleştirinin de ortaklaştığı nokta, popüler ürünlerin seyirciyi “edilgenliğe” ya da “etkinsizliğe” sevk etme sorunudur ki bu da popüler kültürün hayal gücüne alan tanımayışını imler. Goethe ve Schiller için, zamanlarının sanatı açısından en başat sorunlardan biri olarak gördükleri durum, William Wordsworth gibi İngiliz şairlerini de oldukça endişelendirmektedir. Yani, onlara göre sanatın kitlesel konulara ve seyirciye yönelmesi, edebiyatta ne anlatı ya da karakterler açısından ne de hakikati (ki bu hakikatin ne olduğu da örnek verilen yazar ve eleştirmenlere göre değişiyordu) göstermede başarıya ulaşacağı anlamına geliyordu.

Kitabın ana odakları arasında en ilgi çekici olanlardan biri, sanatçı ve izleyici arasında değişen güç ilişkileri. Löwenthal açık şekilde bunun temel sebeplerinden birini izleyici kitlesinde radikal genişleme ve değişimin yanı sıra, modern hayatın kapitalist açılımlarıyla bağdaştırıyor. Boş zaman kavramının gündelik hayatı çalışma ve boş zaman olarak ikiye ayırmasıyla doğan eğlenme zorunluluğunu, modern insanın başlıca belalarından biri olarak gören erken dönem popüler kültür eleştirilerinde, tam da bu yüzden seyircinin edilgenliği ana konulardan biridir. Örneğin, Schiller’e göre, bu edilgenlik “biçimin deneyimlenmesine ve takdir edilmesine izin verir ama tözün deneyimlenmesine ve takdir edilmesine izin vermez.” [3] Aslında Schiller’in dediği şeye hiç de yabancı değiliz; günümüz edebiyatında salt biçimci yeniliklerin öne çıkarılıp, anlatının yavaşladığına dair yakınmalar tam da bahsi geçen durumun örneğidir. Fakat Schiller biçim ve töz arasındaki boşluktan söz ederken, şüphesiz ki salt edebî ya da sanatsal bir değerden bahsetmiyor; daha da ileri giderek, kimi kültürel ürünlerin salt bir biçim yaratma arzusuyla, özümsenmeden bir tüketim nesnesine dönüştürülmesine de göndermeler yapıyor. Yani, bugünlerde yine çokça konuşulan, sosyal medyada paylaşılan ve belli bir atmosferin içine oturtularak edebiyat güzellemelerinin yapıldığı fotoğraflar gibi.

Diğer yandan Löwenthal, bir vitrin dönüşümünden de bahsediyor; bunu modern çağın yüksek sanatında uzun süredir sanatçının eseri üzerinde tek başına sürdüğü mutlak otoritesinin, popüler kültür ve sanat arasındaki ilişkilenmenin kuvvetlenmesiyle önce sarsılmasına sonra da yavaş yavaş yok olmasına bağlıyor. Goethe ve çağdaşlarının, seyirciyi etkin bir konumlanmaya çağrısının, aslında onların aklındakine çok uygun olmasa da, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte 19’uncu yüzyılda gerçekleşmeye başladığını görüyoruz. Ne var ki, bu vitrin değişimi, yani kitlelerin yeni araçlarıyla popüler kültürü yüceltme yetkinliği, artık sosyolojik bir araştırmanın da bu konuya dâhil edilmesini kaçınılmaz kılıyor. Amerikan kültürünün en büyük eleştirmenlerinden, 19’uncu yüzyılın en önemli Fransız eleştirmen ve tarihçileri arasında yer alan Alexis de Tocqueville ve Hippolyte Taine gibi isimler için, kendilerini önceleyen dönemlerde popüler kültür eleştirilerinin merkezinde ahlakî değerler olması bir sorun yaratıyordu. Bu sorun da ancak popüler kültür fenomenini ahlakî bir incelemeden uzaklaştırmakla mümkün olacaktı. Yani Löwenthal’e göre, eserin vitrini tamamıyla yeniden şekilleniyor; vitrinin örgüsü sanatçının tekelinden çıkıyor ve artık sanatçı, izleyici kitle, kitle iletişim araçları ve eleştirinin bu araçlarca mümkün kılınan yeni olanakları ışığında vitrinde yeni ve yatay bir örgütlenmenin bir parçası oluyor. Ayrıca, eleştiri kıstasında da ahlakî olandan sosyolojik ve psikolojik olana doğru alınan bir yol söz konusu. Löwenthal’in popüler kültür öncesi sanattan bahsederken kullandığı şu sözler, ikili arasındaki çalışmalarda gözlenen değişim için de hayli şey söylüyor:

“…sanatçıyı etkileyecek daha az kitle iletişim aracı ve diğer iletişim kanalları mevcut olduğu için, belki de sanatçının (bilinçli ya da bilindışı biçimde) kendi standartlarını koyması daha olasıydı. Dahası, sanatçıya destek büyük oranda seçkinlerden geldiğinden dolayı, izleyicinin entelektüel ve estetik ölçütleri ile sanatçınınkilerin birbirinden fazla uzağa düşme olasılığı zayıftı.” [4]

Öte yandan bu sosyolojik ve psikolojik unsurların göz önüne alınması, şüphesiz ki Löwenthal’in de yazdığı dönemde, hatta daha da öncesinde, sanat ve kitle kültürünün de reddedilemez bir gerçekliğe sahip olduğunu defalarca göstermişti. Walter Benjamin de ünlü “The Storyteller” (Hikâye Anlatıcısı) makalesinde Rus gazeteci Nikolai Leskov’u yeni bir sanatçı örneği olarak sunar, devrimci bir hareket olarak kitle kültürünün sanata dönüştürülmesi gerekliliğini öne sürerek, bu hikâyeyi Löwenthal’in ele aldığı tarihçenin tam tersinden okuyarak açımlar. Benjamin’e göre Leskov’un takındığı tavır, bir gazeteci olarak komünlerde yaşaması ve Sovyetlerin üretim biçimine doğrudan katkıda bulunmasını savunur. Öte yandan Leskov, işçi birliklerinde gazeteler çıkmasına önayak olur ve işçilerin bu gazeteler içerisinde yazınsal emek üretmesini de sağlar. Yani, kitle iletişim araçlarını popüler olanın değil, politik olanın hizmetine sunduğu için, yeni bir sanat anlayışının müjdecisidir Benjamin için.

Löwenthal’in betimlediği değişim ve yeni ilişkilenmeler ağı, aslında edebiyat içerisinde de edebî ürünlerin konusu olarak bir süredir çeşitli taşlamalara maruz kalıyordu. Witold Gombrowicz’in Ferdydurke (1931) romanının hemen başında, kitabın 30 yaşındaki kahramanı uyanıp da kendini 17 yaşında bulduğunda edebiyat ve sanat çevrelerine dair eleştirileri, artık kimi yazarların bile yüksek sanat ve onun toplumsal imlerinden ne kadar rahatsız olduğunu gösteriyor. [5] Romanda yüksek sanat sosyetesinden, bu cenabın eleştirmenlerinin züppeliğinden ve bu toplum içerisinde yozlaşmanın ve bu topluma ait sanatçı olmanın kurallarının –yani Gombrowicz’in deyimiyle “olgunluğun”– karşısına konumlanan metaforik gençleşme –yani “toyluk”– duruşu edebî sanat içerisinde popüler olana değilse de “profesyonelliğe” bir başkaldırı olarak okunabilir.

Tüm bu örnekler ışığında, popüler kültür ve sanat arasındaki tartışmalı teğetler, açık ki ilk gündeme geldiği andan beri oldukça çetin bir şekilde devam ediyor. Fransız Devrimcilerinden tutun, Alman Romantiklerine, oradan 19’uncu yüzyıl İngiliz eleştiri dergilerine kadar her yerde karşımıza çıkan bu tartışma, Löwenthal’in olması gerektiğini iddia ettiği gibi, günümüzde artık interdisipliner bir alana taşınsa da henüz birinin diğerine üstün geldiğini söylemek hayli güç.

Notlar


[1] Vitrinde Yaşamak, Nurdan Gürbilek, Metis, İstanbul (2016) s.104. Metne dön.
[2] Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum, Leo Löwenthal, çev. Beybin Kejanlıoğlu; Metis, İstanbul (2017) s.63 Metne dön.
[3] A.g.e., s.60 Metne dön.
[4] A.g.e., s.21 Metne dön.
[5] Ferdydurke, Witold Gombrowicz, çev. Işık Ergüden; Ayrıntı Yayınları, İstanbul (1996). Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.