Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-240-6
13x19.5 cm, 136 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayşe Kadıoğlu diğer kitapları
Vatandaşlığın Dönüşümü, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Cumhuriyet İradesi Demokrasi Muhakemesi
Türkiye'de Demokratik Açılım Arayışları
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1999

"Kitabımın temel çıkış noktası Türkiye'de demokratik bir açılımın önündeki engellerin araştırılması oldu. Cumhuriyet tarihinin oluşturduğu iradeli, misyoner vatandaş tipi belki de bu engellerin en önemlisi. Düşünce tarihi açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının Aydınlanma öncesi bir 'toyluk' varsayımı üzerine inşa edildiği görülüyor; aydınlanmamış toy zihinlere onların talepleri öncesinde vatandaşlık kostümü giydirilmiş ve yaşam, vazifelerle anlamlandırılmaya çalışılmış. Bu vazifelerin en başında da 'izlemek' geliyor.

"Bu kitaptaki yazılarımda, 'Türkiye'de liberalizm yok' ya da 'Türkiye'de bireysellik yok' şeklindeki Şarkiyatçılık kokan görüşleri aşmaya ve bunun yerine Türkiye'de bireyselliğin özgün gelişme koşullarına ve sorunlarına işaret etmeye çalıştım. Kuşkusuz benim anladığım demokrasi, bir hükümet etme biçimi, güçler ayrılığı ya da çok-partililikten ibaret değil; günümüzde demokrasinin temel meselesi bir yanda bireylerin kendilerine ait hissettikleri farklı toplulukları meşru kılarken, bir yandan da bireyin korunmasını, söz konusu topluluklarca yenilip yutulmamasını sağlayabilmektir.

"Kuşkusuz Demokrasi Cumhuriyeti karşısına alarak değil, aksine onun üzerine kurulacak bir hareketlilik. Bugün içinde bulunduğumuz durum ise irade ile muhakemenin, vatandaşlık ile bireyselliğin ve sonuçta Cumhuriyet ile Demokrasinin birbirini dışlayarak ve karşıtlık içinde evrilmesine neden oluyor. Türkiye'de iyi vatandaş olmaya niyetlenenler bu uğurda kendi bireyselliklerini yitirebiliyorlar; bireyselliğini yaşamak konusunda ısrarlı olanlar ise bir türlü iyi vatandaş olamıyor, 'Cumhuriyetin düşmanı' olmaktan kurtulamıyorlar.

"İşte asıl soru budur: Bu karşıtlığın nasıl çözülebileceği..." – Ayşe Kadıoğlu

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Giriş
I. Cumhuriyet Epistemolojisi ve Aşırı-Gerçekçi Kimlikler
II. Türk Milliyetçiliğinin Paradoksu ve Resmi Kimliğin İnşası
III. Modern Vatandaşlığın Farklı Boyutları: Yeni Bir Vatandaşlık Etiğine Doğru
IV. Laiklik ve Türkiye'de Liberalizmin Kökenleri
V. Türkiye'de Kadının İkincil Konumu: Asıl Suçlu İslam mı?
VI. Cumhuriyet Kadını: Vatandaş mı Birey mi?
Bitirirken
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

"Sunuş" ve "Giriş", s. 9-19

Sunuş

Bu kitabın oluşumundaki temel etken Türkiye'de bireyselliğin durumuna duyduğum ilgi oldu. Çünkü siyasi kültüre ilişkin bir çok sorunlu alanda Türkiye'de bireyselliğin doğasına ilişkin izlere rastladım. Türkiye'de iyi bir vatandaş olmanın ön koşulunun bireysellikten ödün vermek olduğunu ya da kendi bireyselliğini yaşamakta direnmenin iyi vatandaşlıktan mahrum olmaya tekabül ettiğini gözlemledim. Vatandaşlık ve bireysellik nosyonlarının bu birbirlerini dışlayan ve karşıt evrilmelerinin, irade/akıl ve Cumhuriyet/demokrasi nosyonları arasındaki karşıtlık ile koşut olduğunu düşünüyorum. Bu kitapta ileri sürdüğüm belki de en temel tez, Türkiye'de bireyselliğin bir tarihi olduğu. Başka bir ifadeyle Türkiye'de liberal bir gelenekten söz edilebileceği. Bu kitaptaki gözlemlerle sorunsalı "Türkiye'de liberalizm yok" ya da "Türkiye'de bireysellik yok" şeklindeki serzenişlerin ötesine taşıyıp, Türkiye'deki bireysellik geleneğini tartışmaya açmak ve sorunlarına işaret etmek istedim.

Bu kitaptaki yazıları bir araya getirmeye yönelik çalışmalarım Bilkent Üniversitesi'ndeyken başladı ve Sabancı Üniversitesi'ne geldikten sonraki dönemde yoğun bir çalışma sonucu tamamlandı. Öne sürdüğüm görüşlerin tümünün sorumluluğu elbette ki bana ait. Kitaptaki toplam altı bölümün ikisi daha önce Middle Eastern Studies ve Middle East Journal dergilerinde İngilizce makaleler olarak yayımlanmıştı...

Giriş

Aydınlanma insanın kendi kendisinin üstüne yıktığı bir toyluk (olgunluğun karşıtı) durumundan kurtuluştur. Toyluk kişinin kendi anlayışını bir başkasının yol göstericiliği olmadan kullanamamasıdır. Bu toyluğu insanın kendi üstüne yıkma nedeni anlama yetisinin eksikliğinden ziyade düşünceyi bir başkasının yönlendirmesi olmadan kullanma konusundaki cesaret ve kararlılık yoksunluğudur. Demek ki Aydınlanmanın sloganı şudur: Sapere aude! ya da "kendi anlayışını kullanma cesareti edin".

– IMMANUEL KANT(1)

Bir anlayışa göre siyasetin amacı insanları mutlu etmek değildir. Çünkü mutluluk öznel bir kavramdır. Siyasetin amacı insanlara nasıl mutlu olunacağını söylemek değil, onların mutluluğu kendi tanımladıkları çizgide aramalarına izin vermektir.(2)Türkiye'de siyasetin amacı bu anlayışın tersine vatandaşlara nasıl mutlu olunacağını, onların iyiliği için ve kimi zaman da onlara rağmen tanımlamak olmuştur. Cumhuriyet tarihi böylesi seçkinci ve sınırlı bir siyaset anlayışının parametreleri içinde cereyan etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendilerine yukarıdan sunulan medeniyet projesini hayata geçirmek üzere görevlendirilmiş "izciler" olarak tanımlanmışlardır. Bu "izcilik" ya da izleme sendromu Kemalist düşüncenin imgesi olmanın ötesinde bir anlam taşımaktadır. İzleme güdüsü aslında Cumhuriyet kültürünün en cesaretlendirilen öğelerinden biri olarak bir yerde gelenekleşmiştir. Sonuçta da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının belki de en ayırt edici özelliği ister Kemalist, ister İslamcı, isterse de Sosyalist olsun "izci" olmak, büyük davaların içinde ve onların yolunda kendilerinden geçmek, kendilerini unutmak olmuştur.

Türk siyasal yapısı ve siyasal düşünce tarihi ile ilgili okumalarımda her zaman ilgimi çeken Türkiye'de izleme konusunda "irade"ye büyük bir önem verilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti gerek kurumlarıyla gerekse kültürüyle ideal vatandaşı –bir yerde faşizan çağrışımları da olan bir kavram olarak– irade sahibi vatandaş olarak tanımlamıştır. Sonuçta, Cumhuriyet'in kimi prensiplerine muhalefet eden vatandaşlara bile yer yer bu iradeli olma sendromunun sirayet ettiğini görüyoruz. Türkiye'de muhakemenin yerini irade almıştır. Yani fazla üzerinde düşünmeden farklı projeleri izleyebilme iradesi en makbul milli meziyet olarak sunulagelmiştir. Bu durumun gerek iktidar gerekse muhalefet kavramlarını ne denli sınırladığı aşikâr. Bir başka ifadeyle, Cumhuriyet Türkiyesi'nin en ideal öğrencileri soruların cevaplarını bilen ancak kendileri soru sorma alışkanlığı edinmemiş kişiler olarak yetişmişlerdir.

Aydınlanma bir süreç olmaktan çıkıp bir proje olarak sunulduğunda, demokrasi kültürü de izleme yetisi, yani irade ile koşut bir gelişme göstermiştir. Türkiye'de iradenin muhakeme üzerindeki zaferini simgeleyen en ironik örnek, Auguste Rodin'in Düşünen Adam heykelinin bir kopyası için seçilen mekân olsa gerek. ABD'de kimi üniversitelerin bahçelerine yerleştirilen bu heykel, çıplak bir düşünme anını simgeler ve Rodin her ne kadar kendi döneminin muhafazakârlarından biriyse de, bu heykel elbette ki Aydınlanma süreci ve felsefesi ile yakından ilintilidir. Düşünen Adam'ın Türkiye'de bilinen en popüler kopyası bir akıl hastahanesinin bahçesinde bulunmaktadır. Kanımca bu durum, yapıt açısından bakıldığında çıplak bir düşünme anının ve muhakemenin Türkiye'de pek cesaretlendirilmediğine tipik bir örnek oluşturuyor.

Muhakeme yetisinin gelişmemiş olması, Türkiye'de siyasal kültürün içselleştirilmiş bir edim olarak özgürlük olgusuna yabancı kalmasına neden olmuştur. Bu kültür olsa olsa dışarıdan konulmuş denetimlerin gevşemesiyle ortaya çıkan serbestlik olgusuna aşinadır. Murat Belge bu anlamda "Türk kimliği özgür değildir, ama zaman zaman serbestleşme fırsatı bulabilmektedir," derken, bunu yatılı okulda çocukların öğretmen ortalıkta görünmezken azarak yastık kavgası yapmasına benzetir.(3) Türkiye'de siyasetin alanı da bu çerçevede cereyan eder. Zaman zaman serbestleşen ortamda yastık kavgası yaparcasına yapılan usulsüz ve yolsuz yordamsız bir siyaset geleneği vardır. Aslında siyasetin özgürlük odaklı değil de serbestlik odaklı olarak cereyan etmesi, siyasetin vatandaşlar nezdinde pek revaçta olmayan bir alan olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nde siyasal alan ve bu alanın aktörleri olan siyasal seçkinler hep bir meşruiyet krizi ile halleşmek durumunda kalmışlardır. Siyaset bir edim olarak, siyasetçi de bir aktör olarak, devletten türemediği takdirde Türkiye Cumhuriyeti'nde hiçbir zaman tam anlamıyla bir meşruiyet kazanamamıştır. Devletin meşruiyeti, siyasetin meşruiyetini her zaman gölgelemiştir.

Kanımca Türkiye Cumhuriyeti, eğer Fransa'daki Cumhuriyet dönemlerine atıfla dile getirilirse, sürekli bir "Üçüncü Cumhuriyet" sendromu yaşamaktadır.(4) Üçüncü Cumhuriyet Fransası'nın en temel üç özelliği şu şekilde özetlenebilir. Birincisi, parlamento dışı siyasetin yaygınlaşması. Bu duruma en tipik örnek General Boulanger'in güruhlara hitap eden "at üstünde adam" imgesiyle popülerlik kazanması olmuştur. General Boulanger 1889'da Paris milletvekili seçildiğinde kitleler sokaklara dökülerek onun hükümeti devralmasını istemişlerdi. Güruh psikolojisi sorunlara parlamento dışında çözüm aramanın önkoşullarından biridir. Bu durum Türkiye'de de sık sık hukuk devleti kavramının ayaklar altına alınmasına varan bir zihniyete çanak tutmuştur. İkinci olarak, Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet siyasal skandallerle dolu bir döneme işaret eder. Türkiye Cumhuriyeti tarihi de siyasetçilerin zaten kurumsallaştırmakta güçlük çektikleri meşruiyetlerini zedeleyen çeşitli siyasal skandallerle bezenmiştir. Siyasal skandallerin artık sıradanlaştığı bir ülkede zaten kolay kolay skandal de olamamakta, ancak sürekli skandal durumu siyasetin meşruiyetini iyice zedelemekte, siyaset gitgide daha açık bir şekilde kirli bir alan olarak tescillenmektedir. Vatandaşın siyasal alana güvenmediği bir ülkede de parlamento dışı siyaset arayışları süreklilik kazanmaktadır. Üçüncü olarak, Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet'in en belirgin özelliklerinden biri siyasetin –özellikle Dreyfus davasında netlik kazanan– tali karşıtlıklara ve kutuplaşmalara indirgenmesidir. Türkiye'de de siyasal kimlikler bir cemaat olgusu çerçevesinde tanımlanmaktadır. Yani eğer siz bir siyasal konumu eleştiriyorsanız, mutlaka kendinizi onun karşısında tanımlamış olursunuz. Dolayısıyla ya Dreyfus yanlısı ya Dreyfus karşıtı misali, ya Doğucusunuzdur ya Batıcı, ya sağcısınızdır ya solcu, ya laikçisinizdir ya İslamcı gibi... Bu ortamda ille de mevcut takımlardan birini tutmak zorundasınızdır.(5) Böylece, kendini farklı kimliklerin eklemlenmesinden kurtaran siyasal alan, rakipler yerine birbirini her an yok etmeye hazır düşmanların ve fundamentalist düşüncelerin çarpışmasına sahne olur.

Kısacası Türkiye'de demokratik açılım imkânlarını aramak, demokrat olmak zor zanaattır. Çünkü örneğin, liberal demokrat yapının tam olarak işlerlik kazanmadığı ortamlarda radikal demokrasiyi savunmak, kendi içinde önemli bir risk barındırır. Radikal demokrasi özcü bir düşünce yapısından sıyrılmayı, takım tutma güdüsünü yenmeyi gerektirir. "Aynı"lık değil de "farklılık" üzerine kurulmuş bir siyasal dinamik talep eder.(6)

Liberal demokrasiler, adı üstünde hem liberal hem demokratik olma gibi bir iddia içindedirler ve bu yüzden de şizofrenik bir yapıları vardır. Liberal demokrasilerin bu muğlak yapısı iktidar ve usul arasındaki gerilimde gözlemlenebilir.(7) Bir yanda usul, yapısı gereği kamuya açıklık ve katılımcılık ilkelerini öne çıkarırken, diğer yanda iktidar kapalılık, gizlilik ve dışlayıcılık ilkelerine sığınır. Siyasal skandaller iktidar uğruna usul'ün çiğnenmesi sonucu oluşur. "Devletin iktidarını güçlendirmek adına" türlü çeşit hukuksuzluğun akla uydurulmaya, aklileştirilmeye çalışılmasının nedeni de budur. Usul ile iktidar arasındaki gerilimli denge kimi ülkelerde daha usul odaklı, kimi ülkelerde ise daha iktidar odaklıdır. Birinci tür yapılarda (örneğin ABD ve İngiltere gibi reformcu gelenekten gelen ülkelerde) bireysellik ve liberal etik ön plana çıkarken, ikinci tür yapılarda (örneğin Fransa gibi devrimci gelenekten gelen ülkelerde) kamu yararı ve devletin varlık nedeni (hikmet-i hükümet) liberal etiğe önceliklidir.

Türkiye gibi ülkelerde ise liberal demokrasinin hem liberalliği hem de demokratlığı şaibelidir. Türkiye'deki rejim daha ziyade kamu yararının ve hikmet-i hükümetin liberal etiğe öncelikli olduğu devrimci yapıları andırır. Bu tip yapılarda edilgen vatandaş, bireye önceliklidir. İşte kitaptaki yazılar da temelde Türkiye'de Aydınlanma sürecini yaşamamış, kararları kendi vermeyen ancak verilmiş kararları, çizilmiş yörüngeleri izleme iradesi olan vatandaş olgusunun, muhakeme sahibi bireye öncelikli olduğu savını ortaya koymaktadır. Kitabın temel çıkış noktası Türkiye'de demokratik bir açılımın önündeki çeşitli engellerin araştırılması oldu. Cumhuriyet tarihinin oluşturduğu iradeli, misyoner vatandaş tipi belki de bu engellerin en önemlilerinden biridir. Demokrasi aslında Cumhuriyeti karşısına alarak değil, aksine onun üzerine kurulacak bir hareketliliktir. Şunu da belirtmeliyim: Bu kitaptaki yazılarda demokrasi bir hükümet etme biçimi ve bir ideal tip olarak ele alınmamakta, demokrasi kavramı salt güçler ayrılığı ve dengeleri ya da çokpartililik gibi teknik kavramlardan ibaret değil, bunun ötesinde toplumu da içine alacak bir biçimde düşünülmektedir. Demokrasi ile –radikal demokrasi bağlamında– liberal demokrasinin ilk günlerindeki hareketliliğe dönüş kastedilmektedir. Günümüzde radikalleşmiş hali ile demokrasinin temel sorunsalı, bir yanda bireylerin kendilerini içinde tanımladıkları toplulukları meşru kılmak iken bir yandan da bireyin korunmasını, söz konusu topluluklarca yenilip yutulmamasını sağlamaya çalışmaktır.

İçinde bulunduğumuz dönem liberalizmin yeni versiyonlarının içlerinde bulundurdukları antidemokratik eğilimlere işaret etmektedir. Liberalizm, ahlaki, siyasal ve ekonomik olmak üzere temelde üç boyut çerçevesinde irdelendiğinde günümüzde geçirdiği dönüşüm daha açık görülebilmektedir. Birinci olarak, liberalizmin ahlaki boyutu kişisel, sivil ve sosyal haklar temeline oturmaktadır. Kişisel, sivil ve sosyal haklar on yedinci yüzyılda mutlakiyetçi devlet karşısında gelişen yasal sistemlerde ifadesini bulmuş, mahkemelerin gelişmesi ile gündeme gelmiştir.

Liberalizmin siyasal boyutu ise on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda modern parlamenter sistemlerin gelişmesiyle belirmeye başlamıştır. Liberalizmin siyasal boyutu liberal demokrasi nosyonuna ilişkin tartışmaları içerir. Bu bağlamda da seçme/seçilme hakkı, katılım, temsil, halk egemenliği, anayasallık, güçler ayrımı gibi son derece önemli ve zaman zaman birbiriyle çatışan olgular gündeme gelir. Örneğin John Locke (1632-1704), on yedinci yüzyılda temsilin ve parlamentonun önemini gündeme getirirken, oy kullanma hakkını sadece mülk sahiplerine özgü bir hak olarak görmüştü. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde ve oy verme hakkı mülk sahiplerinin ötesine geçip tüm vatandaşlara ait bir hak olarak belirdiğinde ise, çoğunluğu sınırlamanın önemi gündeme gelmiştir. Çünkü herkesin oy hakkına sahip olduğu ve dolayısıyla kendi çıkarlarını kollayabildiği bir noktada "ortak iyi"nin korunması ve kayırılması önem kazanmıştır. On sekizinci yüzyılda halk egemenliğini gündeme getiren Jean Jacques Rousseau (1712-1778), temsili demokrasinin karşısında doğrudan, katılımcı demokrasiyi savunmuş ve dolayısıyla da ademi merkeziyetçi bir yapılanmayı gündeme getirmiştir.

Liberalizmin üçüncü, yani ekonomik boyutu ise pazar mekanizmasının önemini, bireysel ekonomik edimlerin özgürleşmesini ve ürünlerin mübadelesine konulan tüm sınırların kaldırılmasını gündeme getirir. Bu boyut –tabiri caizse– liberalizmin ahlak-sız boyutudur. Ekonomik özgürlükler gerek neoklasik iktisatçılar gerekse de faydacı kuramcılar tarafından dile getirilmiştir.

Bu üç boyutta, vatandaşlık kavramının yeniden tanımlanması ele alındığında, öncelikle mutlakçı devlet ile mücadele sırasında ve egemenlik kavramı oluşurken vatandaşlık kavramının içinde var olan hareketliliğin ona yeniden kazandırılması söz konusu olmaktadır. Ayrıca liberalizmin ekonomik boyutunu derinleştiren neoliberal akımların etkisiyle, refah devletine ilişkin haklarından kopartılmaya çalışılan liberal vatandaşın bu haklarının katılımcılık ilkesi çerçevesinde yeniden tesis edilmesi gündeme gelmektedir. Bu kitapta vatandaşlık kategorisinin yeniden tanımlanmasına yönelik kuramsal yaklaşımlar bu düşünceler eşliğinde kaleme alındı.

Son olarak, kitabın bölümlerinin ana sorunsalları şöyle özetlenebilir:

"Cumhuriyet Epistemolojisi ve Aşırı-gerçekçi Kimlikler" başlıklı birinci bölümde, Türkiye Cumhuriyeti'nde var olduğu öne sürülen ve Cumhuriyet'e muhalif akımların da düşünce yapısına sinmiş bir Cumhuriyet epistemolojisinden söz edilmektedir. Günümüzde kimlik tartışmaları, bu bölümde Cumhuriyet epistemolojisi olarak ifade edilen modernist tavırdan nasiplerini almışlardır. Bu bölümün temel sorunsalı Tanzimat döneminin sonlarında modernleşme hareketleri ile birlikte gündeme gelen ve Cumhuriyet döneminde "geleneğin icadı" sürecinden ayrılmayı ve geçmişten kopuşu imleyen bir sıçrama ile Türk siyasal kültürüne yerleşen inşa edici zihniyet ile Türk modernleşmesinde imajların her zaman ön plana çıkması arasında bir ilişki kurulmasıdır. Sonuçta, Türkiye Cumhuriyeti'nde at arabası genellikle atın önüne bağlanmış, yani imajların modernliği modernliğin kendisinden daha önemli olmuş, modern etikten önce modern imajlar gündeme gelmiştir. Cumhuriyet döneminde kotarılan, inşa edilen kimliklerin (modern kadın ve erkek kimlikleri) en önemli özelliği, sahte ile sahicinin birbirine karıştığı bir aşırı-gerçekçi durumu çağrıştırmalarıdır. Bu durumun bugün en önemli uzantısı, modernliğin bir eleştirisi olarak gündeme gelen çeşitli İslamcı söylemlerin de aslında Cumhuriyet epistemolojisinden nasiplerini alarak, inşa edici ve modernist bir tavır içine girmiş olmalarıdır.

İkinci bölümde Fransız ve Alman tipi milliyetçiliklerden yola çıkılarak Türk milliyetçiliğinin temelindeki Medeniyetçi ve Kültürcü sentez ele alınmakta ve bunun yarattığı çelişkilere işaret edilmektedir. Türk milliyetçiliği, Fransız ve Alman milliyetçiliklerine ilişkin literatürden yola çıkılarak açımlanmakta ve aslında Türk milliyetçiliğinin bu her iki milliyetçilik tipinin de özelliklerini içinde barındırdığı sonucuna varılmaktadır. Buna göre Türk milliyetçiliği hem Aydınlanma felsefesinin hem de Romantizm'in temel prensiplerini içinde barındırır. Kısacası hem Medeniyet'i hem de Kültür'ü benimser. Buna göre Batı hem taklit edilecek hem de tenkit edilecektir. Türk milliyetçiliğinin içinde barındırdığı çelişki, Batı medeniyetinin maddi yanını taklit ederken manevi yanını tenkit etmek ve özgün kültürel değerlere sahip çıkmak misyonudur. Türk milliyetçiliğinin temelinde (genelde Doğu milliyetçiliklerinin çoğunda olduğu üzere) mevzu düzeyinde, Batı'nın etkenliği ve Doğu'nun edilgenliği arasındaki farka bağlı özcü bir ayrım vardır. Bu ayrım milliyetçilik sorunsalına yansıdığında edilgen Doğu, etken bir özne haline gelmektedir. Bu makalede sözü edilen çelişki, işte Türk milliyetçiliğinin bu mevzu ve sorunsal düzeyleri arasındaki farktan kaynaklanır. Bunun sonucu olarak, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında, devlet seçkinlerine Türk resmi kimliğinin tanımlanmasında artan önemde bir rol düşmüştür. Çünkü ancak, "Doğulu gibi konuşup, Batılı gibi davranan" devlet seçkinleri, tenkit ettikleri Batı'yı aynı zamanda taklit etme ikilemini içlerinde barındırabilmişlerdir. Böylece Türk resmi kimliği, Türklerin milliyetçi bir bilince uyanmaları sürecinin bir sonucu olarak oluşmaktan ziyade, yukarıdan devlet seçkinlerince kotarılan bir proje olarak gündeme gelmiştir. Bu kimliğin kotarılması esnasında, devlet seçkinlerinin takındığı İslam'dan hazzetmeyen tutum sonucunda merkez ve çevre kültürleri birbirinden kopmuş ve çevrenin her başkaldırışı sonuçta daha da merkezileşen bir rejim getirmiştir.(8)

Üçüncü bölümde ise kuramsal düzeyde ve Türkiye'ye atıfla vatandaşlık kavramını irdelemeye çalıştım. Günümüzde vatandaşlık kavramının yeniden gündeme gelmesinin temel nedeni küreselleşmedir. Bugün vatandaşlık kavramı ulus-devlet ile iç içe geçmişliğinden kurtulma aşamasındadır ve demokratik kuramın geçirdiği dönüşümlere koşut olarak yeniden ele alınmaktadır. Bu yeniden ele alışın bir ucu, vatandaşlık kategorisinin cemaat tipi dayanışmaların yüceltilmesi yoluyla özel alana kaymasını içerirken diğer ucu insan hakları anlayışının vatandaşlık kategorisinin yerine ikame edilmesini gerektirmektedir. Vatandaşlığın yeniden tanımlanması kamusal alanın farklı kimliklere açılmasını ya da başka bir ifadeyle kamusal alan ile özel alan arasında yeniden bir eklemlenmeye gidilmesini içermektedir. Bu bölümde, modern vatandaşlık kategorisinin farklı veçhelerinden (örneğin millet ve devletlerin oluşumunda izlenen sıra ve vatandaşlık, liberal-bireyci ve Cumhuriyetçi yaklaşımlar, etkenlik/edilgenlik ve kamusal alan/özel alan eksenlerinde vatandaşlık) yola çıkarak Türkiye'de modern vatandaşlık kategorisi irdelenmekte ve vatandaşlık tartışmalarının giderek etik bir düzleme doğru kaydığı saptanmaktadır.

Dördüncü bölümdeki savlar bu kitaba başlığını veren kategoriler çerçevesinde öne sürülmüştür. "Laiklik ve Türkiye'de Liberalizmin Kökenleri" başlıklı bu bölümde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bireyselliğin ne anlama geldiğine ışık tutulmakta ve liberal akımların kökeninde yer alan iki düşünürün (Prens Sabahattin ve Ahmet Ağaoğlu) düşünceleri arasındaki farklar irdelenerek Türkiye'de bireyi vurgulayan bir düşüncenin nasıl İttihatçı, iradeli, izleyen vatandaşı öne çıkaran düşünce akımları ile öncelendiğine işaret edilmektedir. Sonuçta, Türkiye'de vatandaş bireye öncelikli olmuş, birey ise muhakemesini iradesine teslim etmiş bir yörüngeye oturtulmuştur. Kısacası Türkiye'de liberal akımlar bile söz konusu iradeden, izleme güdüsünden paylarını almışlar ve böylelikle de bireyselliğin gelişimi sekteye uğramıştır. Böyle bir yörüngede gelişen kültürel yapı içinde doğal olarak Cumhuriyet'e içkin bir irade, demokrasiye içkin bir muhakeme üzerinde kolaylıkla prim yapabilmiştir.

Beşinci bölümde ("Türkiye'de Kadının İkincil Konumu: Asıl Suçlu İslam mı?") kadınların görüntüsünü ön plana çıkarmanın sadece siyasal İslam'a özgü olmadığı savından hareketle, bu eğilimin Tanzimat ile başlayan modernleşme hareketlerine kadar geriye götürülebileceği öne sürülmektedir. Kadınlar, modernleşmeye ilişkin düzenlemelerin getirilmesiyle birlikte modernleşme projelerinin vitrininde yer almaya başlamışlardı. Cumhuriyet döneminde bu gelenek sürdürülmüş, kadınların kamusal görünürlüğü ön plana çıkarılmış ve kadınlar modernlik görüntüsünün başlıca unsurları olarak gündeme gelmişlerdir. Kemalist modernleşme projesinin ön plana çıkardığı kadınlar aile içi cinsiyet rollerinde bir değişiklik olmamasına karşın kamusal alana çıkmışlar ve kostüm moderni (modernes de robe) durumuna gelmişlerdir. İslam'da kadının konumu üzerine farklı tezler Batıcı ve İslamcı tarihyazımına bire bir bağlıdır. Bu bölümde ayrıca her iki tarihyazımının ortak yanılgılarına da yer verilmektedir. Batıcı tarihyazımı, Ortadoğu ve Akdeniz bölgesindeki medeniyetlerin birbirinden kopukluğu varsayımından hareket eder ve böylelikle aralarındaki sürekliliği ve etkileşimleri belirsiz kılar. İslamcı tarihyazımı da aynı yanılgıya İslam öncesini Cahiliye olarak nitelendirerek ve böylelikle İslam öncesi toplumlar arasındaki ilişki ve süreklilikleri gözardı ederek düşmektedir. Bu noktada, Abbasi döneminde (750-1258) getirilen düzenlemeler ile İslam'ın etik ve ruhani özelliklerinden ziyade siyasal ve yasal düzenlemelerinin ön plana çıkması (yani içtihad kapılarının kapanması) etkili olmuştur. Böylelikle İslam medeniyeti tarihten kopartılarak ele alınagelmiştir. Oysa kadınların durumu ele alınırken Batılı ve İslam medeniyetlerinin iç içe geçmişliğinin farkında olmak son derece önemlidir. Günümüzde gözlemlenen laikçi-İslamcı çatışmasına zemin hazırlayan da bu iki tarihyazımı arasındaki kopukluktur. Bu çatışmayla halleşmenin yolu her iki görüşün tarihsel kökenleri arasındaki sürekliliğin öneminin vurgulanmasından geçmektedir.

Altıncı ve son bölümde ise çok kısa, ancak bu kitabın oluşumuna etkisi açısından önemsediğim bir yazı var: "Cumhuriyet Kadını: Vatandaş mı, Birey mi?" Bu bölümde, Kemalist, Sosyalist ve İslamcı davaların kadının bireyselliğini hep arka plana itelediği savı öne sürülüyor. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye'de kadının durumu esaretten modern görüntüye ve sonra da vatandaşlık statüsüne doğru evrilmiştir. Bu süreç içinde kadının cinselliğini teslim eden ve onu aile dışında bir kişi olarak ele alan bir bireyselliğe rastlanmamaktadır.

Notlar


(1) Immanuel Kant, "An Answer to the Question: What is Enlightenment?", Hans Reiss (der.), Kant's Political Writings, Cambridge University Press, Cambridge, Londra, New York, New Rochelle, Melbourne, Sydney, 1970, s. 54. Yukarı
(2) Hans Reiss, "Introduction", a.g.e., s. 25. Yukarı
(3) Murat Belge, Türkiye Dünyanın Neresinde?, Birikim Yayınları, 1993, s. 115. Yukarı
(4) Bu konuyu ele aldığım kısa bir yazı için bkz. Ayşe Kadıoğlu, "Türkiye'de Yaşanan Hizipleşme ve Dreyfus Meselesi", Birikim, 59, Mart 1994, s. 98-101. Yukarı
(5) Türkiye'de küçük erkek çocuklara en sık sorulan sorunun "Sen hangi takımı tutuyorsun bakayım?" olduğunu oğlum sayesinde bizzat tesbit ettim ve bu sorunun da izleyici bir zihniyeti temsil ettiğini düşünüyorum. Yukarı
(6) Radikal demokrasi kuramları konusunda bkz. Fuat Keyman, "Radikal Demokrasi Kuramları: Geç-Modern Zamanlarda Demokratik Yönetim", Defter, 11/33, Bahar 1998, s. 191-223. Yukarı
(7) Bu konuyu daha önce yazdığım kısa bir yazıda da ele almıştım: "Türkiye'de Demokratlık Zor Zanaat", Yeni Yüzyıl, 28 Şubat 1997. Yukarı
(8) Tekrardan kaçınmak amacıyla bu kitaba dahil etmediğim bir başka yazıda bu süreci "milletini arayan devlet" ifadesiyle izah etmeye çalışmıştım: "Milletini Arayan Devlet: Türk Milliyetçiliğinin Açmazları", Türkiye Günlüğü, 33, Mart-Nisan 1995, s. 91-101. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.