Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-155-3
13x19.5 cm, 360 s.
Liste fiyatı: 34,00 TL
İndirimli fiyatı: 27,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Deli Dumrul'un Bilinci
Türk-İslam Ruhu Üzerine Bir Kültür Psikolojisi Denemesi
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 1997
4. Basım: Şubat 2017

Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktasının İslamiyet'in kabulü olduğu konusunda hemen tüm tarihçiler birleşir. Ancak animist-şamanist eski Türk topluluklarının İslamiyet'in zorlayıcı gücüyle karşılaştıklarında yaşadıkları ve hiç kuşkusuz ülkemizin bugününde de etkisini sürdüren sancılı/coşkulu geçiş sürecinin yeterince irdelendiği söylenemez.

Psikiyatr Bilgin Saydam, bir psiko-mitoloji denemesi olarak tanımladığı yapıtında, yöreselde evrenseli, tekilde tümeli yakalama kaygısı ile eski Türk halk edebiyatının ustalık ürünü eserlerinden Dede Korkut Kitabı'nda yer alan "Deli Dumrul Boyu"nu Türklerin tektanrılı dine geçiş sürecinde yaşananların yansıması olarak ele alıp yorumluyor.

Bireysel boyutta her ölümlünün yaşaması mümkün ve "gerekli" bir sarsıntının, bireyin dünyaya, öznel gerçekliğin dış gerçekliğe, bireysel erkin evrensel düzene çarpışının öyküsü olan "Deli Dumrul Boyu", aynı zamanda bu geçiş sürecinin kahramanları olan atalarımızın ve bizlerin de öyküsünü anlatıyor. Bilgin Saydam'ın deyişiyle "Anacıl Eylemlilik ile Ata Erki Arasında Sıkışmışlığın Kahramanı" Deli Dumrul'un serüveni günümüz Türk-İslam ruhuna dek uzanan sürecin ipuçlarını veriyor.

Kitabın bu ikinci basımı, yazar tarafından gözden geçirilmiş ve açıklayıcı notlarla zenginleştirilmiştir.

İÇİNDEKİLER
Öndeyiş
Kuramsal Çevçeve ve Yöntem

Çalışma Materyalinin Takdimi:
Kitab-ı Dedem Korkud - Deli Dumrul Boyu
Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Boyu



Birinci Bölüm
Özne-Nesne Geriliminde Bilinç ve Bilinçlilik Kavramları
Bilinç'in Taşıyıcısı Olarak Benlik/Benlik Bilinci

İkinci Bölüm
Bilincin Öyküsü Olarak Mitoloji
Birincil Düşünce Sürecinin Yaratıcı Ürünleri Olarak Masallar ve Mitler

Üçüncü Bölüm
İslamiyet Öncesi Türk İnancı ve Dünya Görüşü
Şamanist-Animist Türklerde Anacıl Ruhsal Örgütlenme: "Ak İne" ve "Han Ülgen"

Dördüncü Bölüm
Deli Dumrul: Anacıl Eylemlilik ile Ata Erki Arasında Sıkışmışlığın Kahramanı

Beşinci Bölüm
Travma ve Yaratıcılık/Şiddet ve Şefkat: "Yeni" ile Etkileşmenin Biçimleri

Altıncı Bölüm
Anacıl Yönelimden Babacıl Yönelime: Bir Bilinç Sıçrayışı Denemesi
Türk-İslam Bağdaşımı
"Eski-Yeni" Bocalaması ve Erkek-Kadın İlişkilerinde Kısırdöngü
Yüz Kırk Yılın Şafağında Umarsız Bir Deli Dumrul
Kozmik Ağacın Ötesi: Türk-İslam Mistisizmi

Sondeyiş

Notlar
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Öndeyiş, s. 7-11

Masallar, mitler, halk hikâyeleri, ortak (kolektif) bilinçdışının ürünleridir; ait olduğu topluluğun bireye sunduğu, binyıllar boyunca yaşanagelmiş, sınanmış zihin modellerini sahnelerler. Bireysel-psikolojik düzlemde rüyalarla benzerlikleri vardır. Rüyaların temel dokusu birincil düşünce süreçlerine indirgenebilir. Bu ortak ürünlerde ise, bilinçdışı dinamiklerin oluşumunu belirleyen birincil düşünce süreçleri, dış gerçekliği gözeten ikincil düşünce süreçleriyle bağlantı içinde işlenmiştir. Yani iç ve dış gerçekliklerin birbirini "doğrulayan" biraradalıkları söz konusudur. Özellikle mitler, insan ruhunun yaratıcı eylemlerle yaptığı sıçramaları, nesiller boyunca canlılığını koruyan, ileriye açık kazanımlar şeklinde yansıtmaktadır. Bu ortak ürünler, insan bilincinin gelişim öyküsünü ve bu zorlu süreç içindeki korku, kaygı, umut, coşku gibi yaşantılarını aynalar. Gerek birey ve gerek kültür olarak insanı anlamak, mitlerin müziğine kulak vermekten geçer. Yaratılış ve kahramanlık mitleri, evrenin ve insanın oluşum sürecinin, insan ruhunun eylemlerinin yansısıdır.

İnsanın bireysel gelişimi, "bilen insan" (homo sapiens) olarak insan türünün gelişim öyküsünün tekrarıdır. Bu saptama hem biyolojik, hem de psikososyo-kültürel düzlemler için geçerlidir. Mitler, "tür insan"ın binyılları kapsayan gelişimini kültürel düzlemde aktarırken, "birey insan"ın ana rahminden mezara (ve daha da ötesine) sürdürdüğü yaşam yolculuğunun serüvenine de değinmiş olur: Bu yolculuk, bilincin kendisini saran "bilinçli olmayan" içindeki varoluş kavgasıdır.

Bilinç ve bilinçlilik, uzun insanlık tarihi içinde oldukça geç döneme ait olgulardır. Veri değil, kazanımlardır. Bu kazanımlar hem bir canlı türü olarak insanın oluşumunda ve gelişiminde (soyoluş; filogenez), hem de bireysel düzeyde insanın "ruhsal doğum"unda ve "us"lan-ma sürecinde (bireyoluş; ontogenez) belirleyici ögedir. Bilincin gelişim öyküsü, insanın ve insanlığın gelişim öyküsüdür. "Beşer'in sair mahlukat'tan tefriki", doğa'dan ayrışması ve nesne'likten özne'liğe geçmesine koşut olarak, bilincin, kendisini saran "bilinçli olmayan"dan/doğa'dan tomurcuklanması, ona bir karşı kutup oluşturacak ölçüde özgürleşmesi, güçlenmesi ve zenginleşmesinin tarihi, insanlığın tarihiyle çakışır.

Bu kitap, "Psiko-Mitoloji" olarak tanımlayacağım, ortak toplumsal eserlerin psikodinamik yorumlanması alanında bir denemedir. Psikomitoloji, yöresel'de evrensel'i, tekil'de tümel'i yakalama kaygısı içinde, evrenin yaratılışını ve insanlık tarihini, insan-kahraman'ın, "bilinçdışı/bilinç", "doğa/tin", "dişil ilke/eril ilke" ikili sistemlerinin çekim alanlarındaki eylemleri olarak görür ve yorumlar.

Bugüne dek büyük ölçüde ihmal edilmiş "Türk-İslam Psikomitolojisi"ne yönelik eserler parmakla sayılacak kadar azdır. Ülkemizde uzun süreler, "mitoloji" denildiğinde anlaşılan, Batı'nın kendi köklerini ve gelişim sürecini bulduğu Eski Yunan-Roma Mitolojisi ve diğer Akdeniz medeniyetlerinin bu mitolojiyi besleyen yanları olmuş, kendi kökenimize ait verilere pek eğilinmemiştir. Bu alanda ülkemizde en bilinen eser olan Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü (1993), "Abas"la başlayıp "Zeus"la sonlanmaktadır.(*) Batı kaynaklı, sayısız denilecek kadar çok eser, kendi kültürlerinin yanı sıra, bazı antik ya da egzotik kültürlere de ilgilerini yöneltmişler; ancak Türk-İslam Kültürü'nün özgün toplumsal ürünlerine pek eğilmemişlerdir. Kitabımın bu boşluğun doldurulmasında küçük bir katkı olacağını umut ediyorum.

Bantu Afrikalısı'nın ruhu, Eskimo'nun ruhu gibi "insan'ın ruhu"dur. Donanımı aynı, dinamikleri aynıdır. Coğrafi, tarihsel, etnik, sosyal, kültürel ve kişisel özgünlükler hep aynı "insan ruhu"nun yüzeyde farklı, derinliğinde benzer görüntüleridir. Psikolojik dinamiklerin, kültürler ötesi ve bireyseli tüm çeşitlenmeleriyle kapsayacak, anlamlandıracak şekilde evrensel geçerliğinden söz edebiliriz.

Bu çalışma, evrenselliği vurgulanan psikolojik dinamikleri, özel (tekil) bir olgu (Dede Korkut Kitabı / Deli Dumrul Boyu) bağlamında yorumlama denemesidir. İstatistiksel verilere değil, tümelin bir görüngüsü olarak algıladığımız tekil anlatılara dayanır: Tekil, tümeli içerir ve yansılar. Rakamların yüceltildiği "bilimsel" çalışmalardan farklı bir bilimsellik iddiasındadır. Bireyin tümelliği, yani "bir insan" ın, tüm insanlığı temsil ettiği varsayımından ve öznenin nesneyle (göreli) özdeşliği, yani insanın kendi dışındakileri tanımlarken, kendisini de tanımlamakta olduğu kurgusundan hareket eder.

"Deli Dumrul Boyu" bireysel boyutta ele alındığında her ölümlünün yaşaması mümkün ve "gerekli" bir sarsıntının öyküsüdür. Bireyin dünyaya, öznel gerçekliğin dış gerçekliğe, bireysel erkin evrensel düzene çarptığı; yeni bir iç-dış örgütlenme ve ilişki düzenlemesi gereksiniminin ortaya çıktığı bir karşılaşmadır.

Mitler insan doğasının kalıcı ve evrensel köklerine ait yansımalar olabilecekleri gibi, "yerel sahnenin, manzaranın, tarihin, söz konusu halkın toplumsal yapısının işlevi olarak" da değerlendirilebilirler (Campbell 1992). Çalışma materyalimiz, tarihsel ve sosyo-kültürel boyutta ele alındığında, Deli Dumrul Boyu'nun çok önemli bir sosyo-kültürel geçiş döneminde yaşanılanların yansıması olduğunu varsayabiliriz.

Hemen tüm tarihçiler tarafından, Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktası olarak nitelendirilen İslamiyet'in kabulü, bir geçiş dönemi söylevcisi/söylencisi olarak Dede Korkut tarafından "Deli" Dumrul'un "us"lanma sürecinde öyküleştirilmiştir.

"Tarihte yeni bir dönem başladığında, çoğu zaman, o dönemle ilgili bir mit de ortaya çıkar. Mit, o dönem içinde olacakların bir ön habercisi gibidir ve çağın psikolojik öğeleriyle uyum sağlayabilmek için (gerekli) bilgece öğütler içerir." (Johnson 1992)

Deli Dumrul'un şahsında, tektanrılı bir din olan İslam'ın inanç dizgesi ve İslamiyet'in(1) zorlayıcı gücüyle karşılaşan, animist-şamanist eski Türk topluluklarının yaşadığı sancılı/coşkulu geçiş sürecinin kahramanları olan atalarımızı ve kendimizi bulabiliyoruz. Ulaştıkları çözümleri, aşamadıkları çözümsüzlükleri hâlâ yaşıyor ve tartışıyoruz. "Deli Dumrul" hem Dede Korkut'un Dumrul'u, hem de günümüz Türk insanının kendi şahsında bulacağı Dumrul'dur: "İliklerimize kadar" bildiktir, tanıdıktır!

Unutmamak gerekir ki, bir mit yaşayan bir nesnedir ve her bireyin içinde yer alır. Eğer onun, içinizde örülüp biçimlendiğini fark edebilirseniz, mitin katkısız ve gerçek özünü elde edebilirsiniz... herhangi bir mitten alabileceğiniz en değerli ürün, onun kendi psikolojik yapınız çerçevesinde ne denli canlı olduğunu görme olanağıdır (Johnson 1992).

Bunu görecek olan göz, aynı zamanda gördüğünü, yaşadığını yorumlayacak olan bilincin gözüdür. Bilincin nitelik ve içeriğinin ne olduğunun bilinmesi, neyin, nasıl görüleceği konusunda bir fikir verebilmesi açısından yararlı olacaktır. "Psikomitoloji" zorunlu olarak "Bilinç" ve "Bilincin Gelişim Serüveni"yle iç içe işlenmesi gereken bir konudur. Okuyacağınız çalışma boyunca bu çizgiyi fark edeceksiniz.

Bilincin gelişim serüveni, "Dumrul'un bilinci" özeline aktarıldığında zorunlu olarak günümüzün "Türk-İslam Ruhu"na dek uzanan bir süreçle karşılaşıyoruz. Yüzyılları kapsayan bu süreç içinde, yaşadığı "geçiş şoku"nun sarsıcı-geriletici etkisiyle "eski"ye daha sıkı sarılan ve kendini bazı kalıplara hapseden Türk insanının, "yeni"yi özümsemesiyle daha ileri bilinçlilik düzeylerine ulaşma olasılığını bulabildiğine de değineceğiz.

Girişilen anlamlandırma ve yorumlama çabasının son ürünü, tam ve mutlak olmaktan çok uzaktır. Günlük yaşamın sığ ve dar bilincine, uzak/anlamsız görünen bir alanın anlaşılması yönünde bir denemedir: Vurgulanması gereken nokta, bazen aynı olguya ait birbiriyle çelişir görünen yorumların, bilinçdışı için hiç de çelişki içermediğidir. Herşey başka türlü de yorumlanabilirdi. Karşıtların biraradalığı ve çokanlamlılık bilinçdışının temel özelliklerinden biridir. Aklın (bilincin) yolu bir olabilir; ancak gerçeğin (gerçekliğin)(2) yolu çoktur: Bilinçdışının yansımaları çok zengin, zengin olduğu kadar da "çokanlamlı"dır. Bu nedenle yorumlanması (bilinç tarafından ele geçirilmesi) hiçbir zaman tam olmayacak, yalnızca bazı karanlık köşeleri aydınlatılabilecektir.

Çözümlemeci yöntemlerle çalışan psikoterapistlerin çok iyi bildiği gibi, bireysel bilinçdışının ürünü olan rüyaların, en net ve açık olanlarının bile yorumlarında karanlıkta kalacak noktalar olacaktır. Bu olasılık, insanlığın oluşturduğu kültürlerin ortak ürünlerinde çok daha yüksektir. Gerçi bazı ana hatlar belirgindir; ancak yine de, anlamlandıran ve yorumlayanın "bilinç" olduğunu göz önünde tutarsak, oluşturulacak yorumların, bilinçdışının muazzam kitlesine göre çok dar kalan bilinç kalıplarına sıkıştırılamayacağı ortadadır. C. G. Jung'un ifadesiyle, "sonlu olan, sonsuz olanı hiçbir zaman kavrayamayacaktır" (Jung 1931). Sorun oluşturan bir diğer nokta, dillerin ayrılığıdır. Bilinçdışı kendini resimlerle ifade eder; bilinç sözle konuşur. Resmin çokanlamlılığı, bütünsel algılamaya imkân vermesi, sözü, resmin anlatılmasında ulaşılması güç bir amaçla karşı karşıya bırakır. Bu çokanlamlılığı, bilince yabancı gelen, karşıtların birlikteliğini (bazen aynılığını), sözün resimle aynı yoğunlukta ifade edebilmesi çok zordur.

Notlar

(*) Abas: Poseidon ile su perisi Arethusa'nın oğlu; Zeus: Tanrıların tanrısı, tanrıların babası (Erhat 1993). Yukarı

(1) İslam ve İslamiyet arasında ayrım yaparken A.Y. Ocak'a atıfta bulunuyorum: "İslâm, doğrudan doğruya esasları Kur'ân-ı Kerim'e dayalı olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilâhî mesajı belirleyen bir terimdir, ki bu bizzat Kur'ân'da da bu çerçevede kullanılmıştır... İslâmiyet ise, bu ilâhî mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu, yaşanılan, kültürleşen biçimidir" (Ocak, 1996). Türkler Müslüman Araplar'ın şahsında ve onların "cihad" anlayışı bağlamında İslamiyet'le karşılaşmışlar; "İslamiyet" pratiğini ilk olarak, kendilerine yabancı bir tarih ve kültürün temsilcilerinde görmüşlerdir. İslamiyet teriminde vurgulanan bir sosyal yaşam biçimi ve aidiyet ("ümmet") bağlayıcılığıyken, İslam daha "bireysel" bir kapsam gösterir; "ilişki"ye gönderme yaparken, bu ilişkiyi "kulun Allah'a teslimiyeti" şeklinde tanımlar. İslamiyet öncesi Türk toplulukları kendi sosyokültürel devamlılıklarında ilk anda ortaya çıkan kopuşu, sonraki yüzyıllarda "İslam"la buluşmalarında aşabilmişler; "Türk-İslam Ruhu" olarak tanımlayabileceğimiz "bağdaştırmacı" (syncrétique) bir inanç sistemini inşa edebilmişlerdir. Bu konu ilerki bölümlerde ayrıntısıyla ele alınacaktır. Yukarı

(2) Gerçekliği, öznel değerlendirmeden bağımsız varolduğu düşünülen "nesnel gerçek"ten farklı olarak, "öznel gerçek-lik", yani "nesnenin özne üzerindeki etkinliği" olarak ele alıyorum. Özneyi etkileyen her şeyin "öznel" gerçekliği söz konusudur: Varsanı (halüsinasyon), sanrı (hezeyan) gibi patolojik olgularda ya da inanç sistemlerinde varlığı sorgulansa da, özne için, etkisi altında kaldığı nesne, bütünüyle gerçek'tir; zira etkin'dir. Özetle, özne için "gerçeklik", etki alanında bulunduğu nesnelerle etkileşiminin dinamiklerinden oluşan, kurgusal/eylemsel bir örüntüdür. Bu nesneler iç ya da dış nesneler olabilir. İçerisi ve dışarısı arasındaki ayrımı yapan, öznenin merkezi kurumu ve "bilinç"in taşıyıcısı olan "benlik"tir. Kendi iç gerçekliği ve ortak bilincin "gerçek" olarak kabul ettiği dış gerçeklik arasında ayrım yapabildiği ve iç gerçekliğini, ortak bilincin normları dahilinde dış gerçekliğe uyumlu olarak değerlendirdiği sürece birey, ait olduğu grupla/kültürle büyük çatışmalar yaşamaz. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yavuz Erten, “ ‘Deli Dumrul’dan Konuşmak”, Gazete Pazar, 17 Mayıs 1998

"Türk-İslam Ruhu" üzerine bir kültür psikolojisi denemesi olarak takdim edilen eserde Saydam, Dede Korkut'un Deli Dumrul öyküsünü psikanalizin ve analitik psikolojinin çeşitli kuramlarının yardımıyla çözümlüyor. Öykünün doğduğu zaman ve yerin özellikleri Türklerin İslamiyet'I kabul dönemini yansıtmakta. Bu yüzden Saydam'a göre, Deli Dumrul'un kişiliğinde, bu kişiliğin karşılaştığı krizde ve bu krizden çıkışında, Türklerin İslamiyet'e geçiş döneminde yaşadıkları karmaşayı görmek mümkün.

Saydam'a göre, "hemen tüm tarihçiler tarafından, Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktası olarak nitelendirilen İslamiyet'in kabulü, bir geçiş dönemi söylevcisi/söylencisi olarak Dede Korkut tarafından 'Deli' Dumrul'un 'us'lanma sürecinde öyküleştirilmiştir." (s. 9) Yazar çok zengin ve çok iyi sentezlenmiş psikolojik kuram katkısıyla bu geçiş sürecini "Ana Tanrıça" efsaneleri ile "Baba Tanrı" inanışı arasında oluşan eksene oturtur. Dumrul "ana" ve "baba" arasında ne çocuk, ne yetişkin, ancak "deli"kanlı bir varoluştadır. Psikanalizde "ayrılma, bireyleşme" süreci olarak adlandırılan bu geçiş, Saydam tarafından, insanlığın tarihsel düzlemde "Doğa"dan "Tin"e yolculuğunun bir mikro-yansımasıdır. Saydam bu olgunun sosyal, dini, psişik, vb. Oluşumlarda göründüğünü ileri sürmekte ve "anacıllık" ile "babacıllık" arasındaki bir gerilim olarak tanımlamaktadır.

Yeni psikoloji eserlerinin çok az sayıda olduğu ülkemizde, Bilgin Saydam'ın eseri bugüne kada yazılmışların içinde en iyilerinden biri olarak her türlü övgü ve takdiri hak etmekte. Okumamak ve kendimizi bu 'diyalog'un içinde yer almaktan mahrum etmek büyük kayıp.

Devamını görmek için bkz.

Roche Dergisi, Sayı 1, Kış 1998

Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktasının İslamiyet'in kabulü olduğu konusunda hemen tüm tarihçiler birleşir. Ancak animist-şamanist eski Türk topluluklarının İslamiyet'in zorlayıcı gücüyle karşılaştıklarında yaşadıkları ve hiç kuşkusuz ülkemizin bugününde de etkisini sürdüren sancılı/coşkulu geçiş sürecinin yeterince irdelendiği söylenemez.

Psikiyatr Bilgin Saydam, bir psikomitoloji denemesi olarak tanımladığı bu yapıtında, yöreselde evrenseli, tekilde tümeli yakalama kaygısı ile eski Türk Halk Edebiyatı'nın ustalık ürünü eserlerinden Dede Korkut Kitabı'nda yer alan "Deli Dumrul Boyu"nu Türklerin tektanrılı dine geçiş sürecinde yaşananların yansıması olarak ele alıp yorumluyor.

Bireysel boyutta her ölümlünün yaşaması mümkün ve "gerekli" bir sarsıntının, bireyin dünyaya, öznel gerçekliğin dış gerçekliğe, bireysel erkin evrensel düzene çarpışının öyküsü olan "Deli Dumrul Boyu" aynı zamanda bu geçiş sürecinin kahramanları olan atalarımızın ve bizlerin de öyküsünü anlatıyor. Bilgin Saydam'ın deyişiyle "Anacıl Eylemlilik ile Ata Erki Arasında Sıkışmışlığın Kahramanı" Deli Dumrul'un serüveni günümüz Türk İslam ruhuna dek uzanan sürecin ipuçlarını veriyor.

M. Bilgin Saydam çalışmasındaki yaklaşım tarzını şöyle ifade ediyor: "Psikolojik dinamiklerin, kültürler ötesi ve bireyseli tüm çeşitlenmeleriyle kapsayacak, anlamlandıracak şekilde evrensel geçerliğinden söz edebiliriz. Bu çalışma, evrenselliği vurgulanan psikolojik dinamikleri, tekil bir olgu bağlamında yorumlama denemesidir. İstatistiksel verilere değil tekil anlatılara dayanır… Rakamların yüceltildiği "bilimsel" çalışmalardan farklı bir bilimsellik iddiası...

Devamını görmek için bkz.

Barlas Özarıkça, “Deli Dumrul'dan Deli İbrahim'e”, Cumhuriyet Kitap, 2 Temmuz 1998

İki ucu açık bırakıldığında zaman uzak geçmişle uzak gelecekte sürüp giderken her birimiz için hayat, ne yapmışsak, ne yapıyorsak o'dur; geçmişten bugüne ne yaptığımız uzaysal ve dünya tarihselliğindeki toplumsal koşullara bağlıdır, bu benden önce kurulmuş hakîm genel koşullar birey olarak benim tercihim değildir, dayatılmıştır, bu koşullar bana ait (benim yarattığım) değildir; o duruma yalnızca kendi durumumuzu, olumlu, olumsuz kendi tavrımızı katmışızdır.

Büyük Program da bana ait değildir. Gelimli gidimli, ölümlü olmayı kabul edip etmeyeceğim bana sorulmamıştır. Dolayısıyla artık hiçbir zaman demokratik (!) olamayacak bu ilişkide kurulmuş âlem nizamınakarşı sorumluluk hissetmem mümkün değildir. Doğanın kendisi tecavüzkâr, saldırgan, yıkıcıdır; eğer doğaya dalkavukluktan vazgeçip kişiselleştirebilseydik, onun bir yanıyla manik depresif olduğunu söyleyebilecektik. İlkel Erkek onun ateşini sidiğiyle söndürebileceğini sanmıştır. Her fiziksel aşk, dişil organların yaraya benzer görünüşlerine karşın fiziksel gizlere, fiziksel tiksinmeye karşı kazanılmış bir zaferdir. Hayat; üremenin tüm aşmalarında olduğu gibi zulüm ve tüketme eylemlerinden oluşur. Eril, doğanın vekili olan dişil tarafından yutulmaktan korkmuştur. Bilinçli veya bilinçsiz, insan yaşadığı evrenin kurallarını, gezegenin, doğanın koşullarını kendi hayatında örneklemiştir. Bu örneklemenin kavimle, kabileyle, ulusla, etnik grupla, boyla, sopla aidiyeti yoktur.

Temel başlangıç

Oval Ofisi'nde teknolojiyi, buluşları yönlendiren, nükleer silahlara kanser araştırmalarından fazla bütçe ayırıp böbürlenen Mr. Başkan'la, iktidar, buyruk vermek arayışını çılgınlık olarak gören, şefliği kabul etmesi için kabul edene kadar sopayla dövülen Zuni yerlilerinin reisi arasında temel başlangıçta, kökte hiçbir fark yoktur. Kwakiutl yerlileri, zenginliği yok etmek niyetiyle topluyorlardı. Yaşamanın anlamı, zenginliklerin biriktirilmesi değildi. Oysa bugünkü küresel kapitalist zihniyet, her yerde aynı insan doğasını yücelten sonsuz miyopluğuyla bu durumu etnolojik tuhaflık sayıyor, akıl yürütmelerinde yerkürenin üçte ikisini unutuyor, bazı insan gruplarında ekonomik güdülenmenin bulunmadığını fark etmiyor, hem de bugünkü hallerine bakıp kendilerine benzeşmeyen insan gruplarını gerilikle-mongollukla-barbarlıkla-azgelişmişlikle yargılamaya cüret edebiliyordu. Büyük Program'ın içinde kendilerine göre programlarla, pazar içinde pazarlarla, sınırsızca genişleme eğilimi gösteren bir piyasa ve meta üretimine maruz kalmayı, meta fetişizmini, insanın yaptığı ile hissettiği arasındaki mesafeyi kaybedişini sorgulamadan, hile içinde hilelerle dolu planlarının ucunda hükmediyorlardı.Bu Büyük Program'da bir kalleşlik vardı; bu programı kabul etmek, onaylamak mümkün değildi; sırf bu nedenden dolayı, baskın veren haydut gibi yağmalıyor insanlar. Ürktükçe, verilen kaderi (ölümü) gördükçe hem birbirlerine hem de yaşadıkları dünyaya acımasızca saldırıyorlar. Çünkü programın kendisi, yani evrensel yapı, terör içeriyor. İnsan programın mutlaklığına inat ölümsüzlük, ötehayat icat ediyor. Bizzat yarattığı dinlerin yazılı metinlerine kovulduğunu, iyi, kötü ruha karşın kötü olan tarafından ele geçirildiğini biliyor.

Evet, kılıçla İslam'a zorlanan Oğuz Türkleri için, Arap, Azrail'in ta kendisiydi.

Korkut Ata (Dede Korkut) Deli Dumrul'da öncelikle bunu anlatır.

Deli Dumrul'un Bilinci adlı kitabında "Kavrayan, kavradığını ideolojik bir zorbalıkla tahrif eder" diye yazan nörolog-psikoterapist profesör Sayın Bilgin Saydam "Hayatın sırrının çözülecek bir problem değil, tecrübe edilecek bir gerçeklik" olduğunu söyleyen ama "Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman geçtiği yolu görmek için içimdeki göze döneceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbirşey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım" diyemeyen (Çöl Gezegeni Dune, Frank Herbert) insan nesliyle karşı karşıyadır. Kendi mitosunda, Orta Asya geçmişinde, fizik gücü yüksek (Keltler, Germenler gibi güçlünün Yiyeceği etle besleniyor, kısrak sütü içiyorlardı), kılıcı keskin, cesur, biraz deli canlı, saf yanıyla telkine ve kandırılmaya müsait, ruhsal durumu değişken, dürtüselliği, kolay öfkelenmesiyle çocuksu bir yiğitti. Berrak zihinli, bilge, fedakâr, planlı davranabilen, iyi olduğu kadar kötü de olabilen kadınından farklıydı.

Göçebe düzenden yerleşik düzene geçmenin dayatılan önkoşullarından biri babacıl dünya görüşüydü. Söz konusu, doğadan ayrılmaktı. Doğa, kendisinden ayrı bir nesne görünümüne bürünüyordu. Bilincin gelişim serüveni sudan, yerden göğe, dişilden erile doğru kayıp yansıyacaktı. Hayat sudan çıktığından dolayı su, annenin temel sıfatını taşıyordu. Eski Türk topluluklarında erkek-baba imgesinin yüceltilmeye zorlayan yanı yoktu. Bunun farkında olan erkek-baba, iyi kadın anayla ilişkisini bu şekilde kabul etmişti. Zorda kaldığında bilge, esirgeyici kadın anayla ilişkisini bu şekilde kabul etmişti. Zorda kaldığındabilge, esirgeyici kadın anadan yardım talep edebilmekte, bunu bir sorun olarak yaşamamaktaydı. İslam ise, doğal aidiyeti reddetmekte, inanç birliği kan birliğini lağvetmekte, babacıl sisteme zorlarken ibadetin sınırladığı, kulluğa dayanan kimlik vaat etmektedir. (Saydam, ümmet anlayışına bağlı sistemden iteleyerek birey kurgulamaya uğraşıyor! Hem kul hem birey!) Bu vaat edişte, Hıristiyan mitolojisindeki Cehennem'in görevlendirilmiş ürkütücü efendisini, İslam'da rahmetten uzaklaştırılmış Tanrı'nın kötü ve isyankâr meleği Şeytan'ı tercih hakkı yoktur. Nedense hiçbir sahnede Azrail ile Şeytan eskrim yapmazlar. İkisinin de işleri güçleri insanladır. Tanrı'nın hüvviyet ve hürriyetinde Azrail ile Şeytan birbirleriyle çekişmezler. Tanrı'nın bu ceza memurları, galibi insan olmayacak bir oyunda hayatı körler locasına dönüştürürler. İnsan serbest, bireysel seçime kalkışıp Şeytan'la ilgilenirse, sınavı başından kaybetmiş sayılacaktır. Tek Tanrılı inanç sisteminde sadece doğanın kendi başına gerçekliğine değil, bireysel inisiyatife de yer yoktur. Pek beğenilen post modernistlerin bir bilinç montajına yer vardır. Her türlü bilinci tahakkümcü sayan post modernist, içeriği de aktarımı da zorba olan bu bilinçten huylanmamaktadır. Yeni sunulanın lehine özerkleşme, özgünleşme, bilinçlenme atağına zorlanan Deli Dumrul; anneden ayrıldıkça, uzaklaştıkça -dine, İslam dünyasına itildikçe, kendi eski imgesini revizyona sokmak durumundaydı. İslamlaşan Türk erkeğinin bilinci, çok uzun bir sıçrama yapmak zorundaydı.

Bir uçurum

O her düşüşte, her sıçrayışta, Deli Dumrul ile Osmanlı Padişahı Deli İbrahim'in paylaştıkları travma neydi?

Saydam'a göre, Deli Dumrul'da anlatılan erişkinliğe geçiş döneminde, ana babadan ayrılmayla birlikte ruhsal yeniden doğuma, çoktanrılı sistemden tektanrılı sisteme geçişin öyküsüdür. Dış gerçekliğin temsilcisi baba reddedilirken oidipal çatışmanın ortasındaki çocuk galibiyetini dünyaya ilan etmek istemekte, ama bu balon dış gerçekliğin otoriteleri tarafından söndürülmekte, yenilgi hemen kabul edilmekte, baba otoritesinin simgesel davranışlarına kendisine Silahlı Kuvvetler emriyle dayatılan İslam Kültürü kabul edilerek itaat edilmektedir; böylece bir kez daha ona hayatı yaşama hakkı verilmektedir. Dr. Saydam'ın tanımlamasında, Bilinç, kendinin ve nesnelerin bulundukları ilişkiler içinde farkındalığıdır. Çoğu ilişkilerin yaşantılanması ise, bilinçdışı düzeydedir; bilinçdışı yaşantılar, benlik ve bilincin işlevinde büyük değişiklikler yaratacak ölçüde bilinci etkiler. İç tasarımların ilişki dinamiklerinden başka bir şey olmayan iç yaşantılar, bilincin kendisi değil, nesnesidir. Özne, dış gerçeklikle ilişki içinde kendi iç gerçekliğini oluşturur.

Deli Dumrul; dediği dedik, kestiği kestik, düdüğü düdük hükümran Kanuni Sultan Süleyman'ın da Deli İbrahim'in de atasıdır. Her ikisi de Arap kavuğuna taktıkları kuş tüyleriyle ata kültürünün, köprülerin başlarını tutsalar da kurumuş-kurutulmuş nehir misali silinmiş belleklerinin, ata yaşantılarının bilinçdışı mirasçılarıdırlar. Bir yabancı yaşantı, Arap yaşantısı ve tarzı İslam'a geçişte Kuran'dan önce de var olmuş Türk kavminin temel özelliklerini işgal etmişse, kendilik nesnesi ilişkilerine ulaşmasını engellemişse, kendiliğin güvende hissettiği bütünleştirici nesne ilişkiler ağından zorla koparmışsa öncelikle travma mekanizması çalıştırılmış demektir. Şimdilerde aynı mekanizma, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna karşı, Batı'yı ezberlemiş yeni düzenci ile kitabı hatmetmiş Arap hizmetkârının ittifakında da çalıştırılmaktadır. Tanrı varsayım, Olan ile Olmayan arasında yalpa vuruyor. Fakat Azrail (Ölüm) ve dünya hayatı gerçek. Dünya şirin, can tatlı! Olan, Olmayana ayak bastığında kendi benzeşiğini arıyor. Olmayan, bizim içimizde bulunmayan bir şey; dışımızda bir şekilde, bir halde mevcut. Olan-Olmayanı tanımlayabilmek için benzeştirmek zorunda. Nedir ki her tür benzeştirme, Olmayanı bize özünden kaybettiriyor. Bize gelmeden kalktığı yerde kayboluyor. Seziyor, duyumsuyorum, çevremde bir yerde Olmayan dolanıyor. Olmayan, Olanı sürekli etkiliyor. Nasıl etkiliyor, biliyor muyum? Hayır. O halde neye göre evet, neye göre hayır? İstifimden benzetme yapmalıyım. Makbul nasıl maktûl oldu sorusu, Sultan Süleyman'la birlikte gözdesi Vezir İbrahim Paşa'yı, karısı Hürrem'i hatırlatır. Onlar Olan'ın içindeydiler, şimdi haklarında tüm bilinenlere karşın Olan'ın uzağındalar, sanki hiç yaşamamışlar. Mimarları Sinan da İbrahim gibi Rum kökenlidir, sultana Süleymaniye Camisi'ni yapmıştır, cami orada durmaktadır, Olan bir şeydir. Eser, mağrur hükümdarın totem döneminden, şamanlıktan kalma putperestçe hevesi miydi? Stanislaw Lem ise, hiç gitmediği, hiç gidemeyeceği, yalnız hayal edebileceği Aden gezegenini, başka gezegenleri ve oradaki yaratıkları yani Olmayanı anlatmıştır. Bildikleriyle bilinmeyeni, gördükleriyle görmediğimizi anlatmış, dünyalıların diliyle zekâmıza sergilemiştir. Henüz hiç mevcut olmayana düşleyerek ulaşmıştır. Orada, yazarın hayal ederek ulaştığı yerde bizim sınırlarımız zorlanmıştır. Bilinmeyen gezegenden mevcudiyetini yaşayarak bildiğimiz dünyamıza döndüğümüzde geleceğin mitolojisi olan bilimkurguya zihinsel algılama tarzımı Kutsal Kitaplar'a karşı da çalıştırdığımda Türklerin İslamlaşması kuşkuyu, insanın gerçeği arama çabasını içermiyordu. Bu durum, realiteye vicdani bir hayatı ketleyen şey olarak çıkıyor. Psikiyatrist Saydam'a göre, insan ilkelleştikçe paranoid, olgunlaştıkça depresif özellikler sergiliyordu. Varlığıyla ilgili gerçekten mahrumdu insan; ama insan gerçekten mahrum olduğu için ahlaki varlıktı. Din ve günümüzün çağdaş düşünce akımları vicdani tembellik yaratıyordu. Çünkü fetvacılık, hazırcevaplılık vicdanı otomatikleştiriyordu, vicdanı şeyleştirme eğilimindeydi. İnsanda trajik olan vicdanidir. Vicdani olan trajiktir. Din ise trajikliği bastırır, insanın dünyadaki gelimli gidimli varlığını trajikleştirmeden çözüm bulma eğilimi taşır. Bilgelik; anlamak, anladığına boyun eğmek olur. İnsan başka çaresi olmadığı için olgunlaşır. Yani insan keyfinden olgunlaşmaz, çaresizlikten olgunlaşır. (Saffet Murat Tura, Virgül, Sayı 6) İnsan gerçekten yoksundur, nasıl becerirse becersin, doğruyu seçmelidir; Deli Dumrul'un fark etmediği budur.

Kuşlar daldan dala, insanlar fikirden fikre, yazıcılar kitaptan kitaba atlıyor. Yıldızlar orada, duruyorlar gibi; durmuyorlar. İlk patlamanın hızıyla hâlâ ilerliyorlar. O halde geçmişte herhangi bir noktayı, yaşanmış olduğu için, değişmezlik ve bozulmazlık gereksinimiyle kerteriz alabilir miyiz?

Acı verici bilinç

Elbette çok merak ediyorum. Balkonda pipo içip apartman çangıl çungulundan göğe baktığımda benimle birlikte gelmiş, geçmiş, geçmekte olan insanların uzaydaki bu oyunda niçin rol aldıklarını. Eskiler umman diyordu, biz diyelim ki sonsuz, diyelim ki evren, genişliyor veya genişlemiyor, milyarlarca ölü varsa, var idiyse, milyarlarca hayat niçin rol aldı? Bilinç acı verici. Geri çekilmek, acı duymamak istiyor, bundan dolayı masal uyduruyor. Kendi masalının rehavetiyle yaşayıp giden insanlara, bir karşı ses, İblis'i olumsuz nitelendiriyor; demiş ki, insanın ruhtan ayrı bedeni yoktur, beden denen ruhun parçasıdır, giriş yerleri beş duyu tarafından fark edilir, enerji tek hayattır ve bedenden gelir, akıl enerjiyi sınırlayıp dıştan çevreleyendir, enerji hazdır.

Sınırlayanın, maddi, manevi alanları sınırlamadaki niyeti neydi?

Hasan Bülent Kahraman'ın "Yahya Kemal Rimbaud'u Okudu mu" adlı kitabında, ısrarla üzerinde durduğu sorun, Osmanlılıktan Cumhuriyet Türkiyesi'ne geçişte yaşanan bellek kaybı, kopukluktur; oysa bu kopukluk Türkler'in İslama zorla geçiştirilişlerinde dikâlâsıyla yaşanmıştı. Bu kopukluk, yedi yüz yıllık aradan sonra Türkler'e Türkçe'yi yeniden keşfettiren Mustafa Kemal'i eleştirmek gerekçesiylegöz ardı edilse de, hâlâ, Alevilik, Bektaşilik ve/ya tarikatlar çevresinde bir şekilde yaşamaktadır. Ana/ata kültürü kopukluk yaşantısını da özümseyerek kopuş sonrası nesillere aktarılmıştı. Pagan Türk, kendisini kamufle edecek yolları bulmuştu. Osmanlı sultanları, Saray, göçebe Türk'ü bir yere yerleştirip dini vasıta kılarak daha sıkıdüzende yönetip vergisini almak, savaşlarda ölümüne kullanmak (harcamak) istiyor; yanı başında kendisine rakip başka soylu bulunmasın diye Hıristiyan köle/kul oğlanları (ne tesadüf) yönetime, askeriyeye istihdam ediyordu. Dr. Saydam'ın teşhisiyle narsistik şişinme içindeki Deli Dumrul, olağanüstü evren ile olağan evren arasındaki gerilimde pes etmiş, Azrail karşısında panikleyerek korktukça bilincini yaşaması için feda etmişti. Ne vahim farkındalık tecellisi ki, hem H.B. Kahraman hem de baskın profesörlük titriyle (kimilerine) etkileyici unvan taşıyan Saydam'ın kitaplarını yazarken üstlerinden okuya okuya geçtikleri veri, bilgi ve orijinal birikim-altyapı tabanı Batı'nın Platoncu Şark Dairesi'ni dışlayıp, cemaatçi beşeri antik zihniyeti dışlayıp, antikite Doğu'yu kovup rönesansı Orta Çağın reddi değil (Luther'den Erasmus'a) uzantısı üzerine kurduklarının unutulmasıdır. Bizim belleğimizde, Çin ne idiyse Arap da oydu. Yoksa bir hatırlama noksanlığı, Deli Dumrulluğun son varyantını, karma kültür Türk ama meçhul-ün neseb entelekyasında mı fotoğraflamaktadır? Ne diyor Yahya Kemal? "...İyi nesir, hani Yûnanîler'in bilhassa ve bilhassa Lâtinler'in nesir, nihayet vârisleri olan Avrupalılar'a mîras bıraktıkları nesir, hulâsa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir Araplar'da da yoktu, Acemler'de de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem'in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca da, kendi millî kusûrumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Mâzimizi muhayyilenin bütün kudretiyle kâğıtların üzerine enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, kayıd ve tescîl bile edemedik... Çok kötü yazmamızın sebebi, İran nesrinin nesirde modelimiz oluşudur. Hâkikatin ta kendisi budur ki yalnız Latin nesrine mensup olan milletler iyi yazmayı bildiler." Rönesans bireyi bulabildiyse, analitik-çözümleyici mantığıyla, serbest yorumlayıcılığıyla içinden Doğu'yu-Platon'u attığı içindir. Bir başka profesör, Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu'nun Devleti Batı'nın Cumhuriyeti var diyerek yazıyor. Yine bir başka profesör, Bahaeddin Ögel, Dumrul sözcüğünün Arapça yazılım yanlışından geldiğini, aslının Tuğrul/Toğrul/Togrıl olabileceğini, Türkçe'de Dumrul diye bir sözcüğün bulunmadığını yazmakta ve Müslümanlığın kabul edilişinden, Dede Korkut geleneğinden önceki bir Oğuz-nâme parçasından söz açmaktadır. Dikkat uyandırıcı bir parçadır bu: "Selim oğlu Karaman'ı sevüb, Tanrı yaradan, Ulu Sultan budağı, altın köprü yapan, Azrayille savaş kılan, salkum salkum don giyen, sakar atın oynadan, Tokuş Koca oğlu Toğrul Sultan..."

Birey olmak

Birlikte varoluş insanlığın nihai ütopyası ise, iç dinamiklerin dış gerçekliğe yansıtılmasıyla meydana gelen toplumsal ürün olan mitlerin; Mutlak Bilinç-Doğru-Gerçek savındaki dinler tarafından bertaraf edilmesiyle kendiliğe ait içeriklerin, dinamiklerin yeniden içselleştirilip bütünleştirilmesi Merkezi İrade için boşaltılacaktır. Mitler insana denenmiş öznel eylemlilik seçenekleri sunuyor, mit kahramanları da dünyevi ardılı olarak kendisi ve öteki arasındaki ilişkilerin fark edilmesini sağlıyor idiyse, içselleştirmenin ardından dışsallaştırma sürecinin ilerdeki dönemlerinde özne edilgen konumdan etken konuma geçiyor idiyse, tam bir teslimiyet talep eden Müslümanlıkla tüm psikolojik mekanizmalar durdurulmayacak mı? Müslümanlıkta herkesin kendisinden sorumlu olması, durdurulmuş psikolojik mekanizmalara rağmen birey olmaya yetebilecek miydi? Her şeyin, sellerin, depremlerin, felaketlerin, hastalıkların, ölümün, suçların, cinsel ilişkilerin, uygun davranışların, yanlış davranışların cevabı orada vardı. Cevap tartışılamaz, hatta yorumlanamaz kesinlikteydi. Mitojenik ve mitolojik olma benlik bilinçliliğinin hem nedeni hem de işlevi iken, kendisi olmayan üzerinden kendiliğin tanımlamasına ulaşabileni, kendisi olmayan nesnelerle ilişkisi içinde eylemlerini biçimlendirebileni, yani Benlik iddiasındakini lanetleyen, Tanrı'ya eş koşma gören Müslümanlık; her insan bir mit kahramanıdır sözünü ve mitolojinin mecazi cevaplarını sindirebilecek miydi? Bu sorunun karşılığı, Dumrul'a deli denilerek sonuçlandırılacaktır. Hamlet deli miydi?Ya da seçkin yazarımız A. Turan Oflazoğlu'nun oyunlaştırdığı "Bana saltanat gerekmez, kardeşim sağ olsun" diye haykıran İbrahim niçin deliydi? Değirmenlere saldıran Mancha'lı Don Quijote deli miydi? Neden korunmak için deli rolü oynuyorlardı.? Erkek veya kadın, kendi kişisel, coğrafi, tarihsel sınırlılığının dışına çıkmayı başarabilen, insanlık için genel geçerliliği olan duygu, düşünce, davranış şemalarını kişiliğinde yaşayabilen, evrensele yayabilen mit kahramanı; doğum yeri bilinç dışında, kendisiyle kendisi gibi olmayanın arasındaki uçurumdaydı. Duha Koca Oğlu Deli Dumrul "Bre Azrail aman" diyerek, yabancı korkusuyla birlikte dikeyliğin güçlü simgesi olan dağ yüksekliğinden, o uçuruma, alelade kitle tabanına düşmüştür.

Göçebelik ve yerleşik düzen

Çin'i fethedip Çinlileşen-Batı Asya'yı fethedip İslamlaşan, Balkanları fethedip (Bulgarlar gibi) Slavlaşan, Hıristiyanlaşan, Batı Asya'da İranlılaşan, Mısır'da, Suriye'de Araplaşan Türkler nerede göçebe hayat tarzlarını terk edip yerleşik düzene geçtilerse (Roma'nın Ortadoğu'ya pagan gelip Hıristiyan dönmesi gibi) oranın yerli halkı tarafından Bir Bilinç-Bir Benlik Bilinci devşirmesine uğratılmıştır; Selçuklulardan önce Bizanslılar tarafından Anadolu'ya yerleştirilip Hıristiyanlaşan Hazarlar, Alanlar, Kumanlar, Peçenekler, Oğuzlar gibi 24 Oğuz boyundan diğer Türk boyları da bin yıllık Hıristiyan Rum diyarında Anadolulaştıkça ve Anadolu'yu Türkleştirdikçe Bizans ve Müslüman eleğinden (M.S. 1050-1450) geçmişlerdir. Toprağa yerleşmedikçe kendilerine yetecek üretimi yapabilen, kış, kışlak ihtiyaçlarını köylerden tedarik edebilen, üretim fazlasını özellikle at ve eti pazarlarda satabilen, yüzyıllardır hayat stili ve iktisadi biçim olarak savaşmayı tercih eden,ordularını beslediği takdirde kendi soydaşlarının yağma tehdidine karşı Hıristiyan köylüleri koruyan, bazen onlarla birlikte devlet güçlerine karşı dayanışma yapan, yerleşiklerle dış evlilik ilişkisi kuran göçebe Türkmen'le bu iç içe geçmenin öbür yüzünde, çoğunluğu Elence konuşan ve Hıristiyan olan Anadolu halkının önce İslamlaştırılması sonra Türkleşmesi yani Müslüman Türk olanlardan kimilerinin aslen Hıristiyan Rum olduğu gerçeği de vardır. Bu gerçeğe diğer nüfus yapı parçalarını da katabiliriz. Göçebe hayattaki katı doğa koşullarında ve dış düşmanların varlığında bir gruba ait olmadan tek başına var olmanın imkânsızlık tecrübesinde bu kültürel melezlenme olgusunda Türkler, Yabancı Bilinci'yle defalarca karşılaşmışlar; erkek çocuk,kadın ananın erkekliğinin uzantısında eril erkin paylaşımı olarak erkekler topluluğuna sunulmuştu. Oysa geçmişin saf dönemlerinde hayat doğada, doğanın gücünün kontrolündeydi; göçebe Türk için doğa saygı gösterilmesi gereken kutsal bir güçtü; doğa ne verirse kabulleniliyor, besleyiciliği, koruyuculuğu azaldığında, başka bir yerde, yine doğa ananın kucağında, mülkiyeti yeryüzünün tüm canlılarına ait toprakta aranmak üzere göç ediliyordu. Ne zaman ki Selçukluların uç beyi Kayı Boyu, nüfus yapısı çeşitli bin yıllık Roma topraklarında 600 yıllık nüfus yapısı çeşitli Osmanlı İmparatorluğu'nu kurdu, merkezi otorite, Şalvarı şaltak Osmanlı/ Eğeri kaltak Osmanlı/ Ekende yok biçende yok/ Yemede ortak Osmanlı tarafından Türkler "Etrak-ı bi-idrak" oluverdi.

Günümüze gelindiğinde, kitle tabanında, ikinci doğamızda, yani ilk insandan bu yana yarım milyon yılda iradi kolektif örgütlenmeyle güvenliğimiz ve rahatlığımız için yarattığımız toplumsallıkta bize (Türkiye'ye) düşen örgünün ilmiğinde, sosyal ve şahsi hücrelerimizde alttan alta Deli Dumrul'un bilincini hissettiğimizi itiraf etmenin hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü dolu veya boş hayatlarımızı gizlemek için mistik bir cilayla kullandığımız zihinsel donanımın havai fişekleri olan muskalardan, tılsımlardan, yeni insanın yeni ürün metalarıyla büyülendiğimiz kadar istila altında sıkışmışlığın kahramanı Deli Dumrul'u unutmuş gibi yapmak zorundaydık. Şimdilerde "Bre Azrail aman! Batı kapitalizminin birliğine yoktur güman!" mı demeliydik? Ortaçağın feodal lordlarının yerini para lordları almış, karmaşık bir hakimiyet sistemi kurmuşlardı. Onların bu sisteminde, ikinci doğanın özelliği olan hiyerarşi, eşitlikçi ilişkilerden komuta ve itaat çerçevesinde kurumlaşan toplumsallıkta insanlığı, belirli statü modellerine sürüklemişti. Sonuçta, insanların ürettikleri ve tükettikleri metalara benzeştikleri yalnız kalabalıkta bencilliği, tüketimciliği, kariyerizmi, karşılıklı kuşkuyu, çok geçici ilişkileri yaşıyor olduk. Farkına varılmadan eskisinden yararlanarak Yeni Kitabı Mukaddes metinleri yazılmaya başlanmış, yeni metinlerin yeni azrailleri, kapıcılar onu görmeden, çavuşlar onu duymadan, görür gözleri görmez oldurtarak, tutan elleri tutmaz oldurtarak, ağızların içini buz gibi dondurtarak, kemikleri toz gibi oldurtarak canların enerjisini alıp, içeriye dalıp özgürlüğü değil, tahakküm mirasını tekrarlamışlardı. Artık Deli Dumrul, anne-eşde simgeleşen ilk doğasını, can bulduğu doğasal ruhunu, yaratıcılığını iktidarın izni ve buyruğu altındaki bilince kurban verebilirdi.

Türkocağı Caddesi'ne gidip gelirken belediye otobüslerinde, şehiriçi vapurlarda günlerdir okuduğum M. Bilgin Saydam'ın Deli Dumrul'un Bilinci adlı kitabını çantama koyuyorum. Çevremdeki insan tiplerine bakıp gülümsüyorum. Sorsalar nedenini söylemeyecek, 'Türk-İslam Ruhu Üzerine Bir Kültür Psikolojisi Denemesi"ni okudunuz mu diye soracağım.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.