Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13X19.5 cm, 232 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Doğru Türkçe
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Latif Demirci
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Film Doruk Grafik
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 1998
3. Basım: Ocak 2003

Birbirimizle iletişim kurup anlaşabilmek için, kuşkusuz önce iletişim yollarımız üzerinde uzlaşmaya varmamız gerekiyor. Oysa Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana dilimizin geçirdiği, kimi kasıtlı kimi maruz kalınmış pek çok değişim, Türkçenin imkânlarının artmasından çok daralmasına yol açtı.

Dilin yaşayan bir şey olduğu, belli kurallara bağlanmaya, disiplin altına alınmaya çalışıldıkça canlılığını yitireceği bir gerçek. Ancak bu, kurallar olmadığından dili daha rahat kullanabileceğimiz anlamına gelmiyor. Tam tersine, dille oynayabilmek, onu istediğimiz yönde eğip bükebilmek, kendi kişisel üslubumuzu oluşturabilmek, hatta normun dışına çıkabilmek için, önce normun ne olduğu konusunda bir fikir birliğine varmak zorundayız.

Şiar Yalçın'ın kitabı, değişik kavram ve nüansları ifade etme yeteneğinin kaybolmasına karşı duyarlılık oluşturma ve tartışma açma ümidiyle yayımlandı.

Yalçın'ın Milliyet ve Yeni Yüzyıl gazetelerindeki köşe yazılarından derlenen Doğru Türkçe, dil üzerine bir sohbet kitabı olarak okunabileceği gibi, kitabın sonunda yer alan dizinden de yararlanılarak sık yapılan Türkçe yanlışları ve ifade bozuklukları için bir başvuru kaynağı olarak da kullanılabilir.

OKUMA PARÇASI

"Tercih Etmek" ve "Yapmak", s. 14-18

Tercih Etmek

Televizyonda son günlerde sık sık izlediğimiz çocuk dergisi reklamındaki gibi, "çocukların en çok tercih ettiği dergi" demeyin, ya "çocukların tercih ettiği dergi" ya da "çocukların en çok beğendiği dergi" diyin. Çünkü tercih etmek iki veya ikiden çok şey arasında bir seçim yapmak, bunlardan bazılarını diğerlerinden üstün görmektir (bu bir beğeni, bir kanı, bir yargı olabilir). Bunun çoğu, azı olmaz. Eğer çocukların çoğunun bu dergiyi tercih ettiğini belirtmek istiyorsanız, o zaman da "bütün çocuklar veya çocukların büyük çoğunluğu falanca dergiyi tercih ediyorlar" diyin.

"Ayriyeten", "peşinen", "gün be gün", "kat be kat", "can ü gönülden", "envai çeşit" tâbirlerini kullanmayın; "ayrıca", "peşin olarak", "günden güne", "kat kat", "yürekten", "çeşit çeşit" veya "her türlü" diyin. Baştakilere Frenkçede "barbarizm" denir; halk dilinde sık sık kullanılmalarına rağmen gramer kurallarına veya yerleşmiş teamüllere aykırıdırlar. Bu kelime ve tâbirler niçin yanlıştır? Çünkü öteden beri câri olan bir kurala göre, Türkçe bir kelimenin yabancı kökenli bir ek alması veya yabancı bir kelimeyle bir terip oluşturması hoş karşılanmamış, dil uzmanları tarafından kınanmıştır. Hattâ Farsça ve Arapça kelime ve eklerin aynı tâbir içinde yer alması da caiz görülmemiştir. Bunun klasik örneği Abdülhak Hamid'in Makber mukaddimesinde kullandığı "nâkâfi" (yetersiz) kelimesinin Muallim Naci tarafından eleştirilmesi üzerine, "şair-i âzamın" buna cevap vermek için yazdığı bir kıtanın son dizesinde "Bugün ben yazdım, elbette yazar ahfâd nâkâfi" demiş olmasıdır! "Kâfi" Arapça bir kelime, "nâ" ise Farsça nefi edatı, yani olumsuzluk önekidir. Aynı şekilde, yukarda verdiğimiz örneklerde, "ayrı" Türkçe, "yeten" biraz tahrif edilmiş bir Arapça ek, "peşin" Farsça, "en" Arapça, "gün", "kat", "gönül" ve "çeşit" Türkçe, "be" edatı ve "can" Farsça, "enva" ("nevi"nin çoğulu) Arapçadır. (Üstelik "envai çeşit" abes bir tâbirdir çünkü "çeşitin çeşitleri" demektir!) Gerçi bu kurala, özellikle Arapça ve Farsça kelime ve eklerin birlikte kullanılmaması bakımından her zaman riayet edilmemiş, "nâkâfi" Hamit'ten önce pek kullanılmamış olmakla beraber (onun yerine "gayrı kâfi" denirdi), nâmahrem, nâtamam vs. gibi Farsça ek + Arapça kelime kullanılmıştır. Ama "püristler"ce bunlar da yanlış sayılmıştır. Buna karşılık, "nâmert", "nâbeca", vs., kelime de ek de Farsça olduğu için, doğrudur. Tabiî Hamid'in kehaneti tahakkuk etmemiş, ahfâd (torunlar) bugün "nâkâfi" demediği gibi, kerameti kendinden menkul dil zabıtasının şerrinden çekinerek artık kolay kolay kâfi bile diyememektedir!

"Restorant" demeyin, "restoran" veya "lokanta" diyin, ya da, Fransızca bildiğinizi göstermeye meraklı iseniz, bu kelimeyi aslına uygun olarak "restaurant" diye yazın, fakat sondaki "t"yi telâffuz etmeyin. Gerçi İngilizceye Fransızcadan geçen bu kelime İngilizcede bu dilin telâffuz kurallarına göre (varsa???) "restorant" diye okunur ama bizim dilimize öteden beri "restoran" diye girmiş ve hep o şekilde kullanılmıştır. "Restorant" söylenişini ben beş-on yıldır işitiyorum.

Gelibolu'daki son feci orman yangınıyla ilgili bir haberde dendiği gibi, "yangın alanında iş makineleriyle ağaçlar sökülerek yangının sirayeti önlenmeye çalışılmıştır" demeyin, "yangın alanındaki ağaçlar iş makineleriyle sökülerek..." diyin. Yoksa mantıkan değilse bile gramer bakımından iş makineleriyle ağaçların birlikte söküldüğü (!) gibi bir izlenim verebilirsiniz. Cümlelerinizi daima böyle iltibaslara (yanlış anlaşılmalara) yer bırakmayacak şekilde kurmaya çalışın.

Birçok gazetelerde ve radyo-televizyonlarda dendiği gibi, "falanca bugün mahkeme edilecek" veya "mahkemesi bugün yapılacak" demeyin, "muhakeme edilecek" veya "muhakemesi yapılacak" diyin. Tabiî bunun yerine, temel yasalarımıza değilse bile, konuşma ve yazı dilimize yerleşmiş olan "yargılanacak" fiilini de kullanabilirsiniz. Ama mahkeme isimdir ve muhakemeyi yapacak hakimleri ya da yeri (binayı) ifade eder, muhakeme (etmek) ise fiildir ve bu bakımdan "mahkeme etmek" kesinlikle yanlıştır.

Yapmak

Yakup Kadri, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları'nda, bir yazısında "vazifesini yaptı" diye bir tâbir kullandığı için Süleyman Nazif'in kendisini bir ortaokul öğrencisi gibi payladığını ve "şu 'yapmak' fiili çıkalı birçok şey yıkıldı" diye kükrediğini nakleder.

Gerçekten de, "yapmak" yardımcı fiili son zamanlarda iyice kötüye kullanılmaya başlandı (yoksa "başladı" mı demek gerekir? Arka arkaya iki edilgen fiil olur mu? Ama "kullanılmaya başladı" da selikamıza pek uygun değil gibime geliyor. Gramercilerin düşüncelerini bekliyorum). İşte bazı yaygın örnekleri: konuşma yapmak, müzik yapmak, açıklama yapmak, hatâ yapmak, katkı yapmak, özveri yapmak, etki yapmak, hatırlatma yapmak, kesin dönüş yapmak ve "aşk yapmak"!

İsterseniz bunların üzerinde biraz duralım ve "yapmak" fiilinin yerine ne ikame edilebileceğini düşünelim.

Yakup Kadri'nin kullandığı "vazifesini yaptı" pek yanlış sayılamaz; hattâ bilmediğimiz bağlamı içinde en uygun şekil o olabilir. Ama acaba bir başka bağlam içinde, meselâ "polisin bunda bir kabahati yoktu; o sadece vazifesini yerine getirdi" demek kulağa "vazifesini yaptı"dan daha hoş gelmiyor mu?

Konuşma yapmak artık günlük dilimize iyice girip yerleşti; gazetelerde, radyo ve televizyonlarda hemen hemen her gün arz-ı endam ediyor. Eskiden böyle bir tâbir kullanılmazdı. Çünkü isim-fiil "konuşma" yerine "nutuk", "hitabe" gibi isimler kullanılır ve bunlar da yerine göre "nutuk vermek" veya biraz pejoratif anlamda "nutuk çekmek" ya da "hitabe irat etmek" gibi şekiller alırdı. Politikacı Taksim meydanında niçin "konuşmaz" da illâ "konuşma yapar"? O zaman tiyatro sanatçısı niçin sahnede veya futbolcu sahada "oynama yapmasın"??? Falanca konuşmasında şunu söyledi demek dururken, falanca yaptığı konuşmada şunu söyledi demenin ne âlemi var? Meselâ bir gazetede çıkan şu haberde: "Açılış töreninde yapılan konuşmalarda Rusya'da sanayiinin (sic.) yeni bir dönemine geçildiğine ... dikkat çekildi" yerine "Açılış töreninde konuşanlardan bazıları ... dikkati çektiler" denilse bu hem daha sade hem daha güzel bir ifade tarzı olmaz mı?

Müzik yapmak tâbirine gelince, bu semantik (anlambilim) bakımından da doğru değildir. Müzik yapan besteci miymiş, keman mı çalarmış, yoksa şarkı mı söylermiş?

Açıklama yaptı yerine, falanca şunları söyleyerek konuya açıklık getirdi demek; hatâ yapmak yerine hatâ etmek, hatâ işlemek şekillerini kullanmak; özveri (veya fedakârlık) yapmak yerine özveride (veya fedakârlıkta) bulunmak; keza katkı yapmak yerine katkıda bulunmak, etki yapmak yerine etkilemek, hatırlatma yapmak yerine sadece hatırlatmak ("okuyucularımıza şu hatırlatmayı yapalım ki" yerine "okuyucularımıza şunu hatırlatalım ki") demek daha isabetli olmaz mı? Ve nihayet işçilerimiz "yurda kesin dönüş yapmak" yerine güzel güzel "temelli olarak yurda dönemezler" mi?

Gelelim örneklerin en zevklisine, "aşk yapmaya"!!! Bizim gençliğimizde böyle bir tâbir yoktu. Ama Fransızcada "faire l'amour" ve İngilizcede "to make love" her zaman vardı (Shakespeare buna Othello'sunda daha da renkli bir karşılık bulmuş, İago'nun ağzından Othello ile Desdemona için "iki sırtlı hayvanı yapıyorlar" demiştir!) Ama biz niçin âhır ömründe şehvet düşkünlüğüne kapılarak "aşk şehvet, hüsn de şehvettir" diyen Abdülhak Hamid'e hak verircesine illâ "yapmaya" dayanan bir fiilin bu fiziksel ve hayvanî veçhesini vurgulayacak yerde, fiilin duygusal ve yaratıcı yönünü ön plana alan "sevişmek" kelimesini kullanmayalım? Dante İlahî Komedi'sinin o muhteşem son dizesinde "L'amor che muove il sole e l'altre stelle" (güneşi ve öteki yıldızları döndüren aşk) diyerek aşkın evrensel anlam ve misyonunu en veciz bir şekilde ifade etmemiş miydi? Aşk yapılmaz, aşk yapar. Gelin biz de "aşk yapmak" yerine "sevişelim" ve böylece hem yapmak fiilini tahtından indirelim, hem de Yahya Kemal'in Vuslat'ında terennüm ettiği gerçek aşkın o "hazzı tükenmez" saltanatını kuralım!

Bana bu yazıyı ilham etmiş olan sayın Dr. Bülent Aksoy'a teşekkür eder ve bir gün Ankara'ya "geliş yaparlarsa" (!) kendileriyle tanışmaktan ve görüşmekten mutluluk duyacağımı buradan duyurmak isterim.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Füsun Akatlı,”Anadilin sınırlarında bir nöbetçi”, Virgül, Sayı 9, Haziran 1998

Şiar Yalçın bir dil uzmanı olmadığını söylüyor. "Aslında hukukçuyum fakat çocukluğumdan beri merakım dil, yazı ve edebiyat olmuştur. Bu merakım dolayısıyla Türk dili üzerinde pek çok kitaplar okudum, Arap harflerini öğrendim, eski edebiyatımızı derinlemesine inceledim. (...) Böylece dil ve edebiyat konularında, bir uzman kadar olmasa da, küçümsenemeyecek bir bilgi ve birikim edindim." diyor. İngilizce ve Fransızcayı anadili kadar, Latince dahil birkaç Batı dilini de okuduğunu anlayacak kadar bildiğini gene kendisinden öğreniyoruz. Hemen ardından Fransızların bir deyimini aktarıyor: "Körler ülkesinde tek gözlüler kraldır." Bu deyim ülkemizde yalnızca Türkçe, dil konularında değil, birçok başka konuda, doğrusuyla eğrisiyle fikir üreten, kalem oynatan pek çok kişi için uygun düşebilir. Ama Şiar Yalçın'ı okuduktan sonra onun "tek gözlü"lerden olduğuna inanmak için, ya gözsüz ya çok açıkgöz olmak lazım! Her tevazua hemen inanacak kadar teşne olanlar, kendileri yükselmeye çalışacak yerde, yüksektekini kendi yanlarına çekmeyi (öyle göstermeyi) yeğleyen açıkgözlerdir çünkü. Abdurrahman Çelebilerin kol gezdiği ülkemizde bu ada hiç lâyık olmadığını "eserinde" gösteren biridir Şiar Yalçın hiç kuşkusuz.

Dil sorunumuzun tutkulu bir sahiplenicisi olarak, Doğru Türkçe'de dile getirilen şikâyetlerin pek çoğu ile benim de sık sık kulağım, beynim tırmalandı, isyanım doruklara çıktı. "Hukuku, evrakı, erzakı, teşviki, merakı" yerine "hukuğu, evrağı, erzağı, teşviği, merağı" denmesine ve öyle yazılmasına nasıl tahammül edeceğimi bilemedim. Ayrı veya bitişik yazılması gereken 'da'ların ve 'ki'lerin bir türlü gerektiği gibi yazılamamasının acısını yalnızca zavallı öğrencilerimden çıkarabildim. En beğendiğim köşe yazarlarının "Damokles" yerine "Demokles" yazdıklarını, en yakınlarımın, uyarılarıma rağmen "kuzin" yerine "kuzen" dediklerini görüp sineye çektim. Olur olmaz yerlerde karşıma çıkan apostroflar gözümü oydu. Uzatma (ya da inceltme) işaretleri kaldırılmış diye bir tevatür çıktı; kim, ne zaman, niçin, ne hakla kaldırmışsa o işareti, hiçbir kural tanımayanların bu tevatüre mal bulmuş mağribî gibi sarılarak dilimizin âhengini mahvetmelerine dinleyici kaldım. "Adalet eski bakanı", "Paris eski büyükelçisi", "sözde Ermeni soykırımı" gibi tamlamalı kalıpların ağızlara çıkmamacasına yerleşmesiyle çileden çıktım, mücadele ettim. İnsanların tane ile sayılması gaf(let) idi elbet; ben resmî bir ağızdan, insanların üstelik kesirle de ifade edilebileceğini, "Sıvas'ta otuz küsur vatandaşımızın katledildiğini" duydum. "Gözaltına alma"nın "gözlem altına alma" şeklinde düzeltildiğini(!) "infâz"ın "öldürme" anlamına geldiğini(!) dinlerken televizyonumu kırmak istedim.

Son olarak, Şiar Yalçın'ın Camus'den alıntıladığı, bütün yazarların ve aydınların şiar edinmesi gereken nefis bir cümleyi aktarmak istiyorum okurlara. Bu aynı zamanda Doğru Türkçe adlı başucu kitabının da özü sayılabilir: "İnsanın gerçek anayurdu anadilidir. Ben anadilimin sınırlarında nöbet tutarım."

Devamını görmek için bkz.

Aytekin Hatipoğlu, “İş işten geçse de…”, Yeni Yüzyıl, 1998

Kimilerine göre iş işten geçti; biz dilimizi kaybettik ve bu, felaketin habercisidir. Kimilerine göre de hiç böyle bir sorunumuz yok, dilde olup bitenleri böyle değerlendirmek, çağdaş hayata akıl erdiremeyen, geçmişin değerlerinde direnen, yaptırımcı zihniyetin işi. Bu tartışma süredursun, dilde bir şeyler olduğu çok açık. Doğru Türkçedeki yazılar da gösteriyor ki, bugün konuşulup yazılan Türkçe, bir "yanlışlar torbası"na dönüştü. Doğru Türkçe, dil ve dil yanlışlarıyla ilgilenenler için yalnızca yanlışlardan bir derleme değil, doğru ile yanlışı ayırmak için de bir klavuz.

Selahattin Özpalabıyıklar, “Benim Türkçem senin Türkçeni döver!”, Virgül, Sayı8, Mayıs 1998

Belki de bu yazıyı yazmak gerekmiyor artık: Öyle ya, Şiar Yalçın bir süredir "Doğru Türkçe" yazılarını yazmıyor: Dilinde tüy bittiği halde sözünü dinletemedi.Belki de sakalı olmadığı için. Ama bıraktığı izler (hem olumlu hem de olumsuz; ama korkarım daha çok olumsuz olanları) sürüyor, sürecek de... Dolayısıyla bu yazının her şeye rağmen bir işlevi olacak.

Belki de en önce şunu söylemem gerekiyor: Ben "Öztürkçe"ci değilim.Hatta bir vakitler (eski) TDK'nın -her ne kadar bu konuda yazmamış, sadece konuşmuş olsam da- en hızlı muhaliflerinden biri olduğumu söyleyebilir(d)im.

Ama bu, yeni TDK'nın yanlısı olduğum ya da en azından muhalifi olmadığım anlamına gelmiyor: "yeni" TDK, birazcık aklı, izanı ve insafı olan -bu hayli duygusal ve "alttan çalıştığı" için "kinik" diyebileceğim ölçütüm ilk anda biraz sonra Şiar Yalçın'da eleştireceğim "despot, buyurgan, dayatmacı tavır"dan benim de kendimi kurtaramadığım gibi bir izlenim uyandırabilirse de, kazın ayağı öyle değil, dikkatli okuyun, göreceksiniz- herkesin rahatça göreceği gibi, bir "tepki kurumu"ndan başka ya da öte bir şey değil; yayımladıkları Türkçe Sözlük ve İmlâ Kılavuzu bile "eski" TDK'nın yaptığı ne varsa hepsine karşı çıkmak, hepsini yerle bir etmek amacına yönelik, tıpkı belediye başkanlarımızın yaptığı gibi; bu yüzden bu yeni TDK ile nerdeyse hiçbir ortak noktam olmadığına memnunum.

Dolayısıyla "Yaşayan Türkçe"ci de değilim; o şey, her neyse, Tercüman'ın sayfalarında öldü gitti. O zaman da yaşamıyordu zaten.

Bu yazıyı okuyacak olanların göreceği -şans eseri (Şiar Yalçın buna ne der acaba: "şans" Fransızcadan, "eser" Arapçadan; ama "şans eseri" Türkçe!) başka yazılarımı okumuş olanların da zaten bildiği- gibi, yazım (imlâ) yaklaşımlarımızdaki ve sözcük seçimlerimizdeki farklılıklar dışında, apostrof kullanımı (ya da "kullanmayım"ı) gibi pek çok konuda Şiar Yalçın'la aynı kanıdayım. Ama bu onda gördüğüm ve yanlış, olumsuz olarak nitelediğim kimi özellikleri eleştirmemi engellemez, engellememeli tabii.

Şimdi "sebeb-i te'lif"e gelebiliriz: Doğru Türkçe: Şiar Yalçın'ın Milliyet ve Yeni Yüzyıl gazetelerindeki köşeyazılarının ve bu yazılarından derlenen kitabının başlığı. Şimdi bir düşünün: "Doğru Türkçe" ibaresinde bir zamanların "Yaşayan Türkçe"sindekine (tabii, "Öztürkçe"dekine de) benzer bir, deyim yerindeyse (ya da "tâbir câizse"), despot, buyurgan, dayatmacı tavır yok mu? "Benim bildiğim, kullandığım, [dahası] vazettiğim bu Türkçe'dir doğru olan [tabii büyük bir ihtimalle böyle bir devrik cümle kurmayacaktır Şiar Yalçın da "YaşayanTürkçe"ciler de ya, neyse!]; ötekiler [işte düğüm noktası da burda bence: "Bir ben varım, bir de öteki; yani aslında öteki yok!"] yanlış Türkçe!" demeye gelmez mi bu?

Bu konuda rasgele birkaç örnek:

"Bugün konuşma dilinde hemen hemen her çevrede çok sık işlenen bir hatâya değinmek istiyorum. 'Bir yere gidecek misiniz?' diye bir soru sorulduğu zaman, çok kimsenin cevabı 'yok' oluyor. Oysa, doğrusu [vurgu benim - S.Ö.] 'hayır'dır."

" '...' demeyin, '...' diyin." (Ben de Şiar Yalçın gibi diyeyim: " 'Diyin' demeyin, 'deyin' deyin.")

"Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı gibi makam adlarından sonra, [burdaki virgül gereksiz: ifadeye rekâket veriyor - S.Ö.] ekin önünde apostrofa gerek olmadığını belirten yazımıza rağmen [vurgu benim - S.Ö.], 'Başbakan'ın' gibi daha da büyük bir garabete geçenlerde hem de Milliyet'in bir alt manşetinde rastladık..."

"... dilde halkın ve halk diyince de çoğunluk iradesinin hâkimiyeti diye bir şey yoktur. Dilin, insanların kişisel beğeni ve iradeleri dışında oluşan kendine özgü objektif kuralları ve gelenekleri vardır." Ha şunu bileydiniz!

Başa dönüyorum: Şiar Yalçın kitaptaki ilk yazısında, özellikle Arapçadan dilimize geçen "hukuk", "eflak", "emlak", "evrak", "şerik", "melik", "merak", "erzak", "teşvik" gibi kimi sözcüklerin sonlarındaki "k" ünsüzünün sözcüğün -i ve -e halinde, daha doğrusu iki ünlü arasında kaldığında, genel kuralın tersine yumuşamaması, yani ötümlüleşmemesi konusunu işliyor; iyi de ediyor: "Bu söylediğim genel bir kuraldır fakat her kural gibi istisnaları vardır. Meselâ 'felek' de yabancı (Arapça) kökenli bir kelime olmasına rağmen, o kadar halka mal olmuş ve günlük dilimize girmiştir ki, onu yabancı bir kelime sayıp 'feleki' demeye ne dilimiz ne gönlümüz razı olur. (...) Buna karşılık aynı kelimenin çoğulu olan ve daha çok şiirlerde -meselâ Yahya Kemal'in 'Esrâr-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevî /Eflâke perr ü bal açan efkâr söylesün' beytinde geçen 'eflâk' genel kural, daha doğrusu genel yumuşama kuralının genel istisnası gereğince, ek alırken 'eflâke' diye yazılır ve öyle okunur."

Katkım olsun için (Şiar Yalçın kızacak ama, "olsun diye" ve "olması için"in yanında "olsun için"in de doğru olduğunu düşünüyorum ben; ayrıca güvenilir birkaç yazarımızda da gördüğümü hatırlıyorum bu ibareyi) söylüyorum: Bu sözcüklerde ünsüz yumuşamasını engelleyen, galiba, sözcük sonundaki o ünsüzden önceki ünlünün uzun oluşu: "erzâk", "melîk" (her ne kadar kısa "i"li "melik" şekli de varsa bile), "merâk", "erzâk" gibi.

Bitiriyorum: Bu yazıların önemini, yararını görmezden (ya da "görmezlikten"; ama zinhar "görmemezlikten" değil - Şiar Yalçın "ne derse desin"; bu da benim "Doğru Türkçe"m!) geliyor, hiçe sayıyor... falan değilim; sadece Şiar Yalçın'ın -velev ki (sanıyorum bu da bir galat-ı meşhur: doğru kullanımının "velev" olduğunu sanıyorum) doğruları söylerken olsun- tavrında gördüğüm bir olumsuzluğa dikkat çekmek istedim. Hepsi bu kadar: "İşte bu kadardır ol hikâyet / Bâkîsi dürûg-ı bî-nihâyet"! Vesselâm!

Devamını görmek için bkz.

Bülent Somay, “Dilimizi sokan bal arısı”, Virgül, Sayı 6, Mart 1998

Şuursuz bir protoplazma yığınından "insan" olmaya geçişteki en önemli adımlardan biri dil öğrenmektir kuşkusuz. Günümüz insanı "dil"i hazır bulur gözlerini açtığında; öğrenmesi, ezberlemesi gereken bir dizi kural yığını gibidir dil. Dil de her canlı varlık gibi değişir, gelişir; ancak "canlı" teşbihi, bir hayvana yapılan bir benzetmeden ziyade, dev bir bitkiye yapılan benzetme gibidir: Çok ağır hareket eder dil, yavaş yavaş güneşe döner, yılda, onyılda birkaç santim hesabıyla köklerini yayar. O yüzden de, kısa ömürlü, dikkatleri çabuk dağılan insanlar nasıl bitkilerin hareket etmediğini sanırlarsa, dilin de cansız, hareketsiz olduğunu sanırlar.

Bitki teşbihini biraz daha ilerletelim: Dil, bir hayvan gibi kendini savunamaz; bir bitki gibi hantal, ama bir bitki kadar da dayanıklıdır. Dalını, gövdesini baltayla keser, köküne kezzap dökerseniz, kendini savunmaya kalkmaz, size pençe ya da boynuz atmaya çalışmaz; ama bir kenarda canlı bir kökü bile kalsa, o kökten kendini yeniden üretir, yaşamaya devam eder.

Bu tür hunharca saldırılara uğrayan dilleri öğrenmek kolay değildir. Eski kurallar tamamen ölmemiş, yeni kurallar tamamen yerleşmemiştir. Bu arada o dilin dışındaki diller, dışarıdaki dünya yaşamaya, gelişmeye devam ettiği için, bir sürü yeni kavram ortaya çıkar. Kurallarından bir türlü emin olamayan dil, bu gelişmelere cevap veremez, o kavramları ortaya çıktığı biçimiyle alır, içermeye çalışır.

Burada Türkçenin hikâyesini anlatmaya çalıştığımı söylemeye gerek yok: Devrim küstahtır, küstah olmaya da hakkı vardır. Fransız Devrimi kendisine yeni bir takvim yaratmaya çalıştı; kendisini yepyeni bir başlangıç olarak görmek istiyordu çünkü. O takvim uzun ömürlü olamadı; tarihin küstahlığa tahammülü yoktur: "Germinal"in hangi ay olduğunu hatırlayanınız var mı? Birçok başka devrim, takvimden dile kadar her şeyi kendi suretinde değiştirmeye çalıştı: Tarihi kendisiyle başlatmak ister devrim. Bu çabaya itiraz etmek mümkün değil, ama başarılı olanı da görülmedi bugüne dek.

Kemalist "devrim" de, kendisini bir milat olarak yerleştirmeye çalıştı tarihe; yeni bir dil yaratmak istedi. Eski dili biraz tahrip etti, yeni dil için bazı öncüller getirdi. Ama o "devrim"in benzini bitince, dil de ortalık yerde kaldı. Yarı soyunuk, yarı giyinik. Zaman zaman ayıp yerleri görünür halde. Dünyada yeni kavramlar çıktı, "yeni" dilin bunları karşılamaya nefesi yetmedi, aynen devralındı o kavramlar. Eski dil zaten yabancıydı "televizyon"a, "otomobil"e, "radar"a, "rock"a ve "café"ye.

Sonunda geldiğimiz yerde, hâlâ terkedilememiş Arapça ve Farsça kelimeler, kimi "uymuş" ama kimi de uymamış "yeni" sözcükler, Fransızca ve İngilizceden devralınmış, ama nasıl yazılacağı ve nasıl okunacağına dair bir fikir birliğine varılamamış kelimelerden oluşan bir dil kaldı elimizde. Dilin kaynakları farklı farklı olduğu için, gramer ve telaffuz konusunda tek bir otorite de yoktu. Otorite sevdamdan söylemiyorum bunu: Keşke bir otorite olsaydı da onunla tartışarak, isyan ederek, isyanın yetmediği yerde boyun eğerek kendi gündelik ve yazınsal dillerimizi yaratabilseydik. Ama elimizde karmaşa var şimdi yalnızca.

Şiar Yalçın bu otorite boşluğunda, pek de hevesli olmadan, yalnızca son zamanlarda medyanın da başıboş ve şuursuz katkılarıyla iyice alıp yürümüş olan bu kargaşa tahammül sınırlarını aştığı için, "tek kişilik bir akademi" olma angaryasını üstlenen bir yazar. Onun dili doğru kullanma uyarıları birkaç yıldır sistemli bir biçimde sürüyor -medyanın yarattığı kaosu gene medya içinden geri çevirmeye çalışıyor. Onun bu gayretini sınırlı ölçüde paylaşan bir de Hakkı Devrim var "Dil Yâresi" köşesinde. Ama Şiar Yalçın hem daha uzun süredir yapıyor bu işi, hem de daha kapsamlı bir biçimde.

Yalçın, hem Türkçeye en çok kelime ödünç veren iki Avrupa dilini (İngilizce ve Fransızca) iyi bildiği, bu dillerden çeviriler yaptığı ve gramerlerine vakıf olduğu için, hem de yazılışı ve okunuşuyla "Eski Türkçe"yi, bu dilin kavramlarının etimolojisini iyi bildiği için, bu angaryayı yıllardır layıkıyla üstlenmeyi becerdi. Onun uyarılarına katılırsınız, katılmazsınız; ben yaklaşık yüzde yetmişine katılıyorum. Önemli olan katılmak ya da katılmamak değil zaten: Düşünmek. Demokles yazarken, dahi anlamındaki "de"leri bitişik yazıp "de" anlamındaki "dahi"leri "dâhi" diye okurken, "Eski Türkçe"den yaptığımız alıntıları keyfimizce yazıp, keyfimizce okurken, arada bir Şiar Yalçın'a danışmakta fayda var.

Yalçın'ın çabası, Türkçeyi içine düştüğü kaostan kurtarmakta yeterli olamaz tabii ki. Ama artık güvenebileceğimiz bir otorite de kalmadığı için, kişilerin çabalarından başkaca bir umudumuz yokmuş gibi görünüyor. Eğer bir gün bu ülkenin aydınları içinde bulunduğumuz dil karmaşasının ciddiyetini gerçekten farkeder ve devletten bağımsız, kendi inisiyatifleriyle bir "Dil Kurultayı" toplamaya kalkışırlarsa, bu kurultayın başkanlığına, ya da en azından fahri başkanlığına adayım şimdiden bellidir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.