Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-186-7
13x19.5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür
Milli Edebiyatın İcat Edilişi
Özgün adı: Belated Modernity and Aesthetic Culture
Inventing National Literature
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Beril Eyüboğlu
Kapak Resmi: Avni Lifij
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 1998
2. Basım: Ekim 2015

Ulus-devletin kuruluşunda gazetelerin, edebiyatın, milli bir dil oluşturulmasının rolü, son yıllarda milliyetçilik üzerine yapılan çeşitli çalışmalarla ortaya koyuldu. Ulus-devletin tek bir para birimi saptamak, düzenli bir orduya sahip olmak gibi somut ve görünür niteliklerinin yanında "hayali", tasavvura dayanan bir boyut da taşıdığı, hatta bir ulus-devleti kuran şeyin aslında zihinlerdeki bu imge olduğu genel bir kabul gördü.

Gregory Jusdanis bu temayı Yunan modernleşmesini inceleyerek sürdürüyor. Gecikmiş Modernlik bir siyasi tarih kitabı değil yalnızca: edebiyat teorisinden geniş ölçüde esinlenen yazar, modernleşme ile dil, edebiyat, kültür arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Gazetelerin ve dergilerin, şiir yarışmalarının, üniversitelerin, dil çalışmalarının bir ulus-devlet fikrini nasıl yarattığını, ulusal bir değerler toplamının nasıl (ve neleri dışarıda bırakmak pahasına) oluşturulduğunu gözler önüne seriyor. Kitabın, Türkiye'nin ulus-devletleşmesi ve modernleşmesine bakmak açısından da önemli ipuçları sağladığını düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Teşekkürler
Giriş
Milli Kültür Olarak Eleştiri
İmparatorluktan Ulus-Devlete: Yunanlılar'ın Beklentileri
Bir Kano'nun Oluşumu: Kendilerine Ait Bir Edebiyat
Sanatın Ortaya Çıkışı ve Modernleşmenin Başarısızlıkları
Kamusal Kültür Mekânları
Sonsöz: Hikâyelerin Sonu mu?
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 9-17

Bu kitap milli kültür ve gecikmiş modernleşmeye dair bir incelemedir. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Avrupa toplumlarında meydana gelen toplumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümlere tepki olarak ortaya özerk bir kültürel kimliğin, ortak duygu ve deneyimlerin oluşturduğu bir alanın çıkmasının izini sürmektedir. Modernlikteki başat sosyo-po-litik örgütlenme tarzı olan devletin inşasında bu imgesel alanın gördüğü işlevi inceleyerek, milli kültürün icat edilmesini bu denli kaçınılmaz kılan etkenler üzerinde düşünmektedir. Başlangıç dönemlerinde milli kültürün gerçekten de edebi bir doğası vardır; zira hikâyeler şeklindeki genişletilmiş anlamında da, kurmaca şeklindeki özgül anlamında da, edebiyatın milletin aynası olmakla kalmayıp, halkı toplumsal açıdan önemli değer ve normları edinmeye teşvik ettiği düşünülür. Bu yüzden buradaki projem, edebiyatın milletlerin kuruluşundaki rolünü, kurumsallaşmasını ve sonra da telafi edici bir biçim olarak estetikleştirilmesini araştırmak olacak. Bir zamanlar kolektif kimliklerin yaratımında temel bir yeri olmuş olan anlatıların sonuçta nasıl ideolojik bir mutabakatın sağlanmasında bir araç haline geldiğini göstermek istiyorum.

Örneklerim Batı Avrupa'dan ve öncelikle de Yunanistan'dan. Almanya, İngiltere ve Fransa'daki gelişmelere de bakmakla birlikte, özel olarak Avrupa'nın çevresinde kültürün oluşumu ile ilgileniyorum. Karşılaştırmalı bir yaklaşımı benimsiyorum. Önce Batı Avrupa ülkelerinde sanat ve edebiyatın ortaya çıkışını ele alıp, sonra da bunların akılcılık, Aydınlanma ve sekülerliğe karşı genelde düşmanca bir tutum takınan, katmanlaşmış, toprağa bağlı ve kapitalist olmayan bir topluma nasıl girdiklerini izlemeye çalışıyorum. Amacım, kültürel alandaki iradi modernleşmenin içerimlerini ve modernleştirme projesinin ona hazır olmayan bir toplumdaki yazgısının ne olduğunu bulmak. Yani bu çalışma, egemen ile azınlık, çevre ile merkez, prototip ile kopya arasındaki gerilimleri içselleştirdikten sonra, taklit eden ama aynı zamanda da yaratan, takip eden ama aynı zamanda da direnen bir başka modernliği, uçlarda sürdürülen bir deneyi açığa çıkarmaya çalışıyor. Örtük olarak da bir toplumun kendini nasıl ve niçin modern ve Batılı olarak tanımladığını inceliyorum.

Yunanlılar'ın etnik, dilsel, iktisadi temellerde ve toprak temelinde bütünleşme girişimleri, Batı Avrupa dışındaki ilk modernleşme çabalarından birini oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu'nun Yunanca konuşan Ortodoks tebası daha önce benzerine rastlanmamış jeopolitik bir hesap yaparak, on sekizinci yüzyılda cemaatlerini Batı'ya yönlendirmek istediler. İktidar merkezinin artık Osmanlı İmparatorluğu, hatta Rus İmparatorluğu bile olmadığına inandıkları için, onların yerine Avrupa'nın genişleyen kapitalist devletlerine açılmaya çalıştılar. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Batı'daki farklı toplumsal, ekonomik ve siyasal yapıların farkına vardıkları ve bu yapıların çıkarlarına daha uygun olduğuna inandıkları için cemaatlerinin temelden yeniden düzenlenmesini önerdiler. Yapılması gerekli değişiklikler, bağımsız bir devlet kurmaktan yeni toplumsal davranış protokolleri geliştirmeye kadar birçok şeyi kapsıyordu. Hem devlet için bağlayıcı bir unsur olarak hem de yeni biçimlenmiş düzeni insanlara aşılamanın bir aracı olarak milli kültürün zorunlu olduğu ortaya çıktı.

Bu projenin en çarpıcı başarılarından biri, Yunanistan'ın hikâyesinin o zamanın güçlü ülkelerinin ana anlatısı içine sokulmasıydı. Avrupa'nın dört bir yanına dağılmış olan Yunanlı entelektüeller egemen kültürlerle nasıl başa çıkılacağını ve ev sahiplerine kendi ülkelerini nasıl sunacaklarını öğrendiler. Ama bunun bir bedeli de oldu: Sonunda işi Osmanlı tahakkümünün yerine kültürel, ekonomik ve aynı zamanda siyasal olarak Batı'ya bağımlılığı koymaya vardırdılar. Yunan devleti kapitalist sistemle bütünleştikten sonra, söz konusu bölgelerle bağlantılı olarak gerçekten de kıyıda kalmış bir bölge haline geldi ve bu kalıp sonraları bağımsızlıklarını kazanmış eski Üçüncü Dünya sömürgeleri tarafından da tekrar edildi. Bekleneceği üzre Yunanistan bazı gözlemciler tarafından ilk Üçüncü Dünya ülkesi olarak nitelendi (Kaklamanis 1989: 15).

Yunan seçkinlerinin peşine düştükleri ilk modern özellik milli birlikti. Şüphesiz bu, modernleşmenin tek özelliği değildir. Modernlik bu bağlamda genellikle, Batı Avrupa toplumunun on altıncı yüzyıl civarında biçimlenmeye başlamış ve onu önceki dönemlerden ve çağdaşı olan diğer toplumlardan ayırmış olan yapısal özelliklerin ifadesidir. Bu özellikler endüstriyel genişleme, siyasal iktidarın kullanımı üzerine getirilen anayasal kısıtlamalar, sivil bürokrasilerin yükselişi, kent merkezlerinin büyümesi, okuryazarlığın ve kitlesel eğitimin yaygınlaşması, sekülerlik, içsel psikolojik benliğin ortaya çıkışı ve işlevsel farklılaşmayı içerir. Önceki özelliklerin bazılarını içine alan son kategori, siyaset, ekonomi, bilim, hukuk, eğitim ve dinin kurumsal alanları birbirlerinden kopup özerk sistemler haline geldikleri zaman ortaya çıkar. Özerk bir estetiğin ve ayrı bir sanat kurumunun ortaya çıkışı (bu çalışmanın iki ilgi konusu) bu sürecin bir parçasını oluşturur.

Yunan toplumunun modernleşmesi terimiyle, on sekizinci yüzyılın sonlarında entelektüel ve tüccar seçkinlerin Yunanca konuşan Ortodokslar'ı milli bir cemaat olarak adlandırma, Yunan topraklarını Osmanlı denetiminden kurtarma ve Yunanlılar'ı Batılı olarak tanımlama girişimlerini kastediyorum. Bu seçkinler, toplumsal, idari ve toprağa dayanan yeni bir bütünlük yaratmaya çalışarak bir kumar oynuyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki etnik-dinsel kimliklerin yerine geçen milli kültür, yerel bağlılıkları ve dilsel farklılıkları imgesel bir alan içinde uyumlaştırarak yeni devlet için bir meşrulaştırma kaynağı işlevi görüyordu. Milliyetçi projelerin hepsinde denemese de çoğunda olduğu gibi, bu simgeler ve anlamlar alanı gerçek bağımsızlıktan önce gelen bir şey olarak görülüyordu. Özetle, milli birlik, ona siyasal olarak ulaşılmazdan önce söylemsel olarak yaşanıyordu.

Ama Yunanistan'ın modernleşmesi, seçkinlerin planlarını başka yerlerde olduğundan daha fazla izlemedi. Yerel çevrenin olasılıkları, toplumsal ve kültürel farklılıklar ve Batı'ya yönelik yapısal bağımlılık buna izin vermedi. Yunan halkının büyük çoğunluğu kendisini Avrupalı görmüyordu. Ademi merkeziyetçi ve feodal bir topluma belirli siyasal ve kültürel kurumlar ithal edildi; bu kurumlarla bütünleşme gücünden yoksun ve Batı'nın hayat ve düşünce tarzına şüpheyle bakan bir toplumdu söz konusu olan. Bu yüzden de Yunanistan'ın modernleşmesi "eksik" bir modernleşmeydi. Gecikmiş modernleşme, özellikle de Batılı olmayan toplumlarda, sözde doğru yoldan saptığı için değil Batılı prototiplerin asıllarına sadık bir biçimde çoğaltılması için zorunlu olarak "tamamlanmamış" kalır. İthal edilen modeller Avrupa'daki muadilleri gibi işlev görmezler. Çoğunlukla dirençle karşılanırlar. Bu nedenle modern olma projesi, içinde bulunulan yere göre değişir. Birçok modernlikten söz etmenin mümkün olmasının nedeni de budur. Ama çevre ülkeleri Batılı asılları ile yerel gerçeklikler arasındaki uyuşmazlığı yapısal bir yetersizlik olarak içselleştirirler. Modernliğin yokluğu bir kusur olarak görülür. Sonuçta, Batı'yı yakalama yönünde harcanan "eksik" çabaların akabinde yeni bir modernleşme aşamasına geçme çağrıları yapılır. Oysa, ortada bir kusur varsa bu modernliğin olmayışı değil, modernliğin yerel şartlar ihmal edilerek ülkeye sokulmasıdır.

Çalışmam modernleşme teorilerindeki Avrupamerkezciliğin ve zamanmerkezciliğin, yani bu teorilerin Batı kültürüne ait özellikleri başka zamanlara ve başka kültürlere yansıtmalarının eleştirisiyle başlıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası siyasal düzende bu düşünüş tarzı, modernleşmeyi Batılı paradigmaların tamamen yeniden üretilmesiyle sona erecek karşı konulamaz bir süreç olarak gören kalkınma politikalarına yol açtı (Tipps 1973: 207). Mesela sosyal bilimciler dikkatlerini, azgelişmiş olarak kabul ettikleri Üçüncü Dünya'ya yönelttiklerinde, Üçüncü Dünya'nın modernlik yolunda Batılı ülkelerle aynı hattı izleyerek teknolojinin "nimetleri"nden yararlanmalarını umuyorlardı. Benimsedikleri Darwinci teoriler toplumsal evrimi, bütün geleneksel özelliklerin terk edilmesiyle ve "ileri" toplumsal sistemlerin yaratılmasıyla son bulacak, giderek karmaşıklaşan öngörülebilir bir ilerleme olarak görüyordu (Hoogvelt 1978: 14; Roxborough 1979: 13). Bu ülkelerde Batılı toplumsal, ekonomik ve siyasal kurumların yerleşmesini öngörüyorlardı. Gelenekle modernliği birbirlerinin tam karşıtı olarak tanımladıklarından, ilk durumdan ikincisine geçişi tek çizgi üzerinde gerçekleşen bir şey olarak görüyorlardı. Batı'nın tarihinin tekrar edilebileceği ve bütün ülkelerin benzer gelişme aşamalarından geçecekleri inancıyla Avrupa deneyimi Batılı olmayan ülkeler için de genelleştiriliyordu (de Souza ve Porter 1974: 9).

Modernleşmenin bütün savunucuları bu belirlenimci yaklaşımı benimser. Yunan entelektüel ve tüccar seçkinleri Yunanlılar'ın Batılı olacağını umuyorlardı. Onlara göre modernlikle Batı eşanlamlıydı. Onlar da Avrupa paradigmalarına göre tanımlanan ekonomik, toplumsal ve siyasal birliğe ulaşmayı umarak Avrupa'nın durumundan genelleme yapıyorlardı. Yunanistan örneği, Üçüncü Dünya'nın modernleşmesini savunan tezin tamamının altında yatan ikici düşünüş tarzının daha en baştan beri mevcut olduğunu gösterir. Modernlikle ilk karşılaşması, Yunan toplumunun ideolojik karşıtlıklarla (Doğu-Batı, geleneksel-modern, arı dilci-halkçı, klasik-çağdaş, etniklik-devlet) dolu bir akıntıya kapılmasına neden olmuş, bu da istikrarsızlığa ve bazen de şiddete yol açmıştır. Bu gerilimleri, sadece hayali bir biçimde de olsa, çözebilmek için bir başka modern yapı olan özerk estetik ithal edilmiştir.

Yunanlılar'ın görece erken yaşadıkları modernleşme deneyimi öğreticidir, çünkü bir anlamda Hollanda, İngiltere ve Fransa'dan sonraki böylesi bütün projeler gecikmiş projelerdir. Bu prototiplerden saptıkları için bazı ortak özellikleri paylaşırlar. Örneğin, Alman modernliği iç koşulların bir ürünü olmaktan çok Fransız tahakkümüne verilen bir cevaptı. Bir aydınlanma teorisi olarak yukarıdan dayatılan iradi bir edimdi. Ertelenmiş modernleşme bir modelin özelliklerini elde etmek için telaşlı bir çaba içine girmeyi gerektirdiğinden merkezi planlamayı zorunlu kılar. Kanada buna iyi bir örnek oluşturur. 1867'ye kadar bir İngiliz sömürgesi olan Kanada yirminci yüzyılda kültürel ve ekonomik olarak ABD'ye bağımlı hale gelmiştir. Kanada bu iki devin etkilerine karşı ulusal bütünlüğünü olumlamak için birlikten yana tavır alan kültürel kurumlara yatırım yapmıştır: Kanada Radyo-Televizyon Kurumu, Kanada Milli Sinema Kurulu, Milli Araştırma Konseyleri. Federal hükümet bu güne kadar Amerikan hegemonyasına direnmenin bir aracı olarak kültüre yüklü bir fon ayırmıştır. Kültür milli birliği savunduğu için modernleşmede vazgeçilmez bir rol oynar. Ama kültür, Almanya ve Yunanistan örneklerinde olduğu gibi, birliğe siyasi ve idari anlamda ulaşılmadan önce birliğin imgesel olarak algılanmasını sağlar çoğunlukla. Milli bir fikir olarak Almanya'nın kökenleri, çeşitli eyaletlerin bireylerinin ortak bir anlatıya katılmalarına izin veren bir milli edebiyat kültürü yaratmış olan Alman Bildung'undadır.

Modernlik hem Batılı hem de Batılı olmayan toplumlar tarafından gecikmeli olarak yaşanabilir. Ancak Batılı yazarlar ikinci tür toplumları tartışırken kendi konumlarıyla ilgili bazı sorunlarla, en önemlisi de kendi dillerinin şimdiliğiyle, kendi modernliklerinin geliştirdiği yorumsamayla karşı karşıya kalırlar. Biz, Foucault'nun gözlemlediği gibi, kendine modern adını vermiş bir çağda yaşıyoruz. Aufklärung'un (Aydınlanma) mirasçıları olarak kendi "söylemsel şimdi-liğimizi" sorunsallaştırıyoruz (1986: 89). Söylemimiz "kendi yerini bulabilmek, kendi anlamını beyan edebilmek ve bu 'şimdi' içinde uygulayabileceği hareket tarzını belirleyebilmek için kendi 'şimdi'liğiyle hesaplaşır" (90). Başka çağ ve kültürlere geziler yaptığımızda bile yine de kendimizi arıyor ve şu tür sorular soruyor olabiliriz: "Benim şimdim nedir? Bu şimdinin anlamı nedir? Ve bu şimdiden bahsettiğimde ne yapıyorum?" (90). Bu sorular bizi çoğunlukla eleştiriye götürür. (Heyhat, hâlâ eleştirinin ufku içinde yazıyoruz!) Modern olandan kaçamasak da en azından yarattığı etkiler üzerinde düşünebiliriz.

Bu çalışma boyunca milli kültürün oluşturulmasından, bu projenin bağlamsal, tarihsel ve yoruma açık doğasını vurgulamak amacıyla, bir imalat, icat ve inşa olarak bahsediyorum. Kendi anlatımımın da, bilinçli olarak yalan söylediği için değil ama eldeki konuyu burada kabaca belirttiğim varsayımlardan yola çıkarak kavramaya çalışan geçici bir çaba olduğu için, bir "kurgu" olduğunu söylemeye gerek yok. Bütün hikâyeler gibi bu anlatı da retorik sanatına ait mecazlardan yararlanıyor ve milli edebiyatın üretiminde yer alan temsil unsurlarını tartışmayı ummama rağmen, dışlama ilkeleri tarafından belirleniyor. Açıklamamın evrensel olarak geçerli olma gibi bir iddiası yok, ama eleştiri teorisi, kültürel çalışmalar ve karşılaştırmalı edebiyat hakkında yapılmakta olan çağdaş tartışmalara iki şekilde müdahalede bulunuyor: Birincisi, çevresel ya da Batılı-olmayan geleneklere dair güncel algılama tarzlarına karşı çıkan bir eleştiri geliştiriyor; ikincisi de bu gelenekleri kendi kendilerini temsil etmeye teşvik etme amacıyla farklılıkları yapıcı bir biçimde öne çıkarmaya çalışıyor.

Batılı olmayan kültürlerdeki modernlik tartışmalarının ideolojik sonuçları olduğunun farkında olduğum için burada bazı noktaları belirtme ihtiyacı duyuyorum: Ben modernliği bir ideal olarak koymadığım gibi bir model olarak da dayatmıyorum. Dahası, modernlik ve gelenek gibi terimleri kullanmak zorunda olsam da bunların birbirine karşıt olduklarını ima etmek istemiyorum. Niyetim bu karşıtlıkları pekiştirmek değil, bu yüzden de onları "ihtiyatla" kullandığımın anlaşılması gerekiyor. Gelenek ile modernlik arasındaki kopukluk, daha önce de belirttiğim gibi, modernleşme projesinin bir işlevidir; modernleşme projesi modern toplumların geleneksel unsurları tamamen ortadan kaldırdığını ve ters yönde de, geleneksel toplumların hiçbir modern özellikleri olmadığını varsayar. Ben bu kavramlara ayrı değil aralarında bir süreklilik olan, birbirlerine taban tabana zıt değil diyalektik biçimde bağlantılı olan kavramlar olarak bakmak istiyorum (Rudolph ve Rudolph 1967). Örneğin, Voltaire ve Korais gibi bazı Aydınlanma düşünürleri dinle modernliğin bağdaşamayacağını düşünmüş olsalar da, din sık sık bir modernleşme aracı olarak işlev görmüştür (Werblowsky 1976: 31). Geleneksel yapılar modernleşmeye kolayca teslim olmaz, yeni kurumlarla bir arada yaşarlar. Ancak "gecikmiş" toplumlar geleneksel ve modern yapılar arasında bir huzursuzluk nöbeti yaşarlar. Örneğin Almanya'nın yirminci yüzyıl tarihi aşırı sanayileşme ile "modern öncesi" güçlerin bir arada var olduğuna işaret eder. Modernlik başarısızdır, çünkü Batılı klonların yaratılmasına ve yerli pratiklerin tamamen ortadan kaldırılmasına çok nadir olarak yol açar. Yerel olan genellikle yabancı olana karşı kendisini savunur.

Benimkine benzer çalışmaların nihai amacı ıslah edilmiş bir simgesel mekânın sınırları içinde alternatif teorilerin formüle edilmesidir. Bu teoriler evrenselleştirilmemiş olsalar da minör ya da çevresel paradigmalar sorunsalına dayanacaklardır. Marjinal disiplinlerde çalışanlar beşeri ve sosyal bilimlerin sınırları içinde hapsolup sadece birbirleriyle (ve de anlamsız bir) iletişim kurmak istemiyorlarsa, başkalarının dilini konuşup onların soru ve cevaplarıyla sınırlı kalmak istemiyorlarsa, kendi pratiklerini incelemeli ve kendi teorik bunalımları hakkında tartışmalıdırlar. Cary Nelson'ın dediği gibi, yalnızca kendi kendini eleştirebilen, teorize edilmiş bir disiplin içinde "etkili bir genel toplumsal eleştiri yapılabilir" (1987: 48). Yazarlar kendi durumları (bu gecikmiş modernleşme de olabilir, sömürgecilik de, ırkçılık vs. de) üzerinde düşünerek bu tür teoriler yaratabilirler.

Örneğin, Ashfort, Griffiths ve Tiffin, Kanada'nın kültürel mozaik deneyiminin çizgisel milliyetçilik modellerinin yerini alacak edebi melezlik ve mekânsal çoğulluk söylemleri yaratabileceğini ileri sürerler (1989: 36). İradi modernleşme olgusu aynı zamanda, bu olgunun Avrupa ile yerel kültür arasındaki gerilim, yerel kültürün aşağılık duygusunu içselleştirmesi, Avrupa düşüncesinin Batılı ideolojilerin ithaline karşı direnmek amacıyla kullanılması ve gecikmişliğin içerimleri gibi sorunlar etrafında teorileştirilmesine yol açabilir. Bu tür söylemler kendi metin, temsil, yorum, yazar, değer, anlam, okuma ve kanon kavramlarını ve bunların yanı sıra Batı'nın eleştiri çerçevesi içinde tasarlanması mümkün olmayan başka kavramları da geliştireceklerdir. Batı'nın hegemonyasına karşı verilen cevaplar olmanın yanı sıra kendi özgül tarihsel durumlarının da ürünü olan bu teoriler kendi paradigmalarının gelişimini daha iyi açıklayacak bir konumda olacaklardır.

"Alternatif" bir teori geliştirme çabası olmayan bu çalışma sadece, ileride böylesi bir teorinin oluşmasına zemin hazırlayabilmek için kültürel farklılıkların haritasını çıkarmaktadır. Bu çalışmanın kurumsal yuvası, Anglosakson dünyada yeni bir alan olan modern Yunan Edebiyatı çalışmaları alanıdır. Modern Yunan kültürü Batı akademilerinde ikircikli bir konum işgal etmiş, bir yandan Yunan kültüründe antik Yunan toplumunu berraklaştıracak malzemeler arayan klasikçilerin ilgisini çekerken, öte yandan da yine aynı kişiler tarafından bırakın "modern"liği, tam anlamıyla Avrupalı olarak bile görülmemiştir. Bu önyargı, etnik çalışmaların oluşturduğu epistemolojik getto içine yerleştirilmiş, "egzotik" kültürlerle ilgilenen kişiler için zayıf bir seçenek konumunda olan, ama aynı zamanda, tam da bu "egzotizm"i sayesinde üniversitenin çoğulculuğunu kanıtlayan alanın kendisinin de karşılaştığı bir önyargıdır. Bu kitabın projesi kısmen bu duruma verilen bir tepki ve bu durum hakkında bir düşünme denemesidir. Bazı modern Yunan Edebiyatı uzmanlarının (örneğin Herzfeld 1987 ve Lambropoulos 1988), modern Yunan Edebiyatı'nın etnik çalışmaların bir diğer ilginç örneği olarak işgal ettiği statüyü sorgulayıp onu disiplinler arası tartışmalara katılabilecek teorileştirilmiş bir alan haline getirme çabalarıyla bağlantılıdır.

Genel amacım pek dolambaçsız: İşlerin her zaman böyle olmadığını ve bu yüzden de değiştirilebileceğini göstermek. Gecikmiş modernleşmenin bir örneği olarak bir çevre ülkesinde milli bir edebiyatın inşa edilmesi hakkında yazmayı tercih ederek, Batı kültüründeki mevcut pratiklerin bir gerçeklik değil, bir olumsallıklar alanı oluşturduklarını ve ne bugünümüzü ne de geleceğimizi bu alana rehin vermek zorunda olmadığımızı göstermek istiyorum. Sadece mevcut ideolojilerin yarattığı terör yüzünden başka alternatif olmadığına inanıyoruz. Johannes Fabian'ın kültürel antropoloji alanında gözlemlediği şey eleştiri için de kesinlikle geçerlidir: "Bilgiyi sunmanın yöntemleri, kanalları ve araçları da en az bilginin içeriği kadar önemlidir" (1983: 116). Edebiyattan önce ne yapıldığı üzerinde odaklanarak, edebiyatın başka bir kültürde nasıl kurumsallaştığını inceleyerek, mevcut edebiyat bilgisinin "yöntemleri, kanalları ve araçları"nın bütün insanlık tarafından paylaşılan zamanaşırı şeyler değil son iki yüz yıllık Batı Avrupa kültürünün ürünleri olduğunu anlayabiliriz. Edebiyat ve eleştiri kurumlarına tarihlerini ve ötekiliklerini geri verirsek, evrensel olarak itibar gören edebiyat yapıtlarına verdiğimiz ve bireyselmiş gibi görünen tepkilerin, apaçık hakikatlere gösterilen masum tepkilerden öte bir şey olduklarını kavrayabiliriz.

Şimdi kitabın beş bölümünde ele alınan konuları özetleyelim. 1. Bölüm'de açıkladığım gibi, bu çalışma kendi değerlerini evrenselmiş gibi göstererek başka toplumlarda da yeniden üretilmelerini sağlamaya çalışan Batı düşüncesinin totalize edici stratejilerinin yeniden değerlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Örneğin, eleştiri pratiğinin de eleştiri teorisinin de uluslararası ölçekte ideolojik bir mutabakat oluşturmaya çalıştıkları ölçüde bir milli kültür gibi işlediklerini ileri sürüyorum. Eleştiri teorisi ve pratiği, ortak ilgiler ve kolektif miras fikrini öne çıkararak kültürel farklılıkları (estetik olarak) aynılaştırmayı ister. 2. Bölüm'de Yunan seçkinlerinin milli dayanışmanın temeli olarak hizmet görecek kolektif bir kimlik yaratarak, kendi cemaatlerini modern ve Batılı olarak tanımlama projesini kaba hatlarıyla anlatıyorum. 3. Bölüm milli anlatının oluşumunda edebiyat kanonunun rolüyle ilgili. Teorik kanon kavramını inceledikten sonra, şiir ve nesir antolojilerini araştırarak bir milli edebiyatın ortaya çıkışının izini sürüyorum. Bu girişimi toplumsal, siyasal ve ekonomik altyapıyı modernleştirme girişimleriyle bağlantılandırıyorum. 4. Bölüm'de Batı Avrupa'da özerk bir estetiğin ortaya çıkışını araştırıp bunu Yunanistan'daki gelişmelerle karşılaştırıyorum. Bu da Batılı modellere muhalefet ve modernleşmenin başarısızlıkları hakkında bir tartışmaya bağlanıyor. 5. Bölüm edebiyat söyleminin toplumsal mekânlarını, edebiyatın ortaya çıktığı ve milli mutabakatın tertip edildiği bir kamusal alanın bileşimini inceliyor...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Martha Klironomos, “Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür”, Virgül, Sayı 24, Kasım 1999

Batı Avrupa'nın kıyılarında, Yunanistan'da millî kültürün gecikmiş modernleşmesine ve biçimlenmesine ilişkin bu çalışmada Gregory Jusdanis, Aydınlanma sonrası döneme özgü toplumsal, siyasal ve iktisadî kargaşa ortamında özerk bir kültürel millî kimliğin ortaya çıkışını incelemek üzere Yunanistan örneğine başvuruyor. Kitapta Yunanistan, etnik, dilsel ve iktisadî bütünleşme çabasının, toplumsal, siyasal birliği ve toprak bütünlüğünü sağlama savaşımının tarihte Batı Avrupa dışında gelişen ilk modernleşme deneylerinden biriyle sonuçlanmasından ötürü veri sağlayıcı bir örnek olarak kullanılıyor.

XVIII ve XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun batılılaşan Yunan seçkinleri Avrupa'yı yeni iktidar merkezi saymış, devrime giden yolu açmışlardı. Kapitalist olmayan, katmanlaşmış, toprağa bağlı cemaatlerini yeniden yapılandırırken de, bağımsız bir ulus devlet ile sivil toplum yaratmak için gereken kurumlaşmayı oluşturmak üzere Batının prototiplerini taklit etmeye çalışmışlardı.

Ancak bu girişimler sorunlu sonuçlar yarattı; Batının siyasal ve kültürel kurumlarının gecikmeli gelişine toplumsal-iktisadî alandaki eşdeğer dönüşümler eşlik etmedi. İcra, kuram ve ideoloji düzlemlerindeki modernleşme arayışı bakımından Yunanistan, Jusdanis'in belirttiği gibi, bazı milletlerin sömürgecilik sonrası deneyimleriyle karşılaştırılabilecek öğretici bir "erken örnek" niteliği taşır: Yunanistan örneği, Batılı olmayan toplumlarda oraya ait olmayan kavramsal modellerin uygulamaya konmasından, kaçınılmaz olarak o toplumun aydınları arasında ateşli tartışmalar yaratan bu çabadan ötürü doğan güçlükleri serimler. Modernleşmenin bu başlangıç aşamasında batılılaşan Yunan seçkinlerinin geliştirdikleri programa tepki olarak, kapıya dayanmış bu siyasal ve toplumsal değişime muhalif olan diğer Yunan aydınları ile din adamları, Aydınlanma, akılcılık, laiklik ideallerinin yayılmasına karşı -Batıya özgü bu kavram ve davranışları "Doğu"nun geleneksel düsturlarına aykırı addederek- mücadele verdiler. İşte Jusdanis'in çalışması da, "egemen ile azınlık, çevre ile merkez, prototip ile kopya arasındaki gerilimleri içselleştirdikten sonra, taklit eden ama aynı zamanda da yaratan, takip eden ama aynı zamanda da direnen" bir toplumun "kendini nasıl ve niçin modern ve Batılı olarak tanımladığı" üzerinde duruyor (s. 10).

Millî kültür, böylesine köklü bir değişimin getirdiği talepleri karşılamak üzere, yeni düzenin kurulmasını sağlayan önemli bir araç olarak, o dönemdeki ve sonraki aydın kuşakları için temel bir toplumsal bütünleştirici olarak hizmet görmüştü. Jusdanis'in çalışması, Avrupa'nın kıyısında bir millet kurmaya ve bir millî kültür biçimlendirmeye yönelik, XVIII. yüzyıldan XX. yüzyıla uzanan ideolojik projeye ilişkin geniş ölçekli tartışma çerçevesinde, edebiyatın üstlendiği etkin rol üzerinde yoğunlaşır. Edebiyat, Avrupalı aydınlarca da Yunan aydınlarca da "millet"e ayna tutan bir yaratım uzamı olarak, aynı zamanda da bir halkın ortak değerler ve inançlara sahip olmasını sağlayan bir araç olarak görülür genelde. Jusdanis ise, millî "anlatı"ların böylesi ortak kimlikleri icat etmekle kalmadığını, aynı zamanda ideolojik mutabakatı kolaylaştıran -hatta pekiştiren- bir araç olduğunu öne sürer.

Ancak Jusdanis, egemen Batı Avrupa milletlerinin yanı sıra çevresel konumda yer alan Batılı ve Batılı olmayan milletleri ve azınlıkları da dikkate alan karşılaştırmalı bir yaklaşımla, bunlar arasında, yalnızca edebiyatlarındaki tarihsel gelişim, metalaşma ve kurumsallaşma açısından değil, millî kültürlerinin biçimlenişinde edebiyatın rolü açısından da ortaya çıkan aslî farklılıkları belirler. Edebiyatın işlevinin böyle tarihselleştirilmesi ve kültürel özelliğinin yeniden değerlendirilmesi, edebiyatın Avrupa'daki güzergâhı açısından da aydınlatıcıdır -edebiyat uzmanları Batıdaki edebiyat öğretimi ve yayılımında izlenmiş olan bu güzergâhı çeşitli disiplinlerde kullanılabilecek yegâne prototip olarak görürler genelde. Jusdanis ise, birçok edebî, felsefî ve kuramsal kaynağa dayanarak, Avrupa'da XVIII. yüzyıldan XX. yüzyıla değin sanat ile edebiyatın evrimi ile statüsünün ele alınan topluma bağlı olarak ne gibi farklı eğilimler geliştirdiğine dair genel bir tablo sunar. Edebiyatın Almanya, İngiltere, Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkışını inceledikten sonra Yunanistan'daki gelişimini izler. Yelpazenin iki ucunda edebiyat, egemen kültürlerdeki özerk bir estetik nesne ve/veya ticarîleşmenin bir ürünü statüsü ile çevre kültürdeki ideolojik ve telafi edici dolayım statüsü arasında gidip gelir.

Jusdanis'in çalışması, belirli bir edebiyat geleneğini salt Batıya özgü prototiplerin bir türevi olarak görmektense (modern Yunan edebiyatı ile diğer Batılı olmayan gelenekler böyle görülür genelde), öncelikle kendine özgü benzersiz ilerleyişinin ölçütlerini çıkarmak üzere bu geleneği yeniden incelemenin yolunu hazırlar. Birinci bölümde, yakın zamanda hem Amerikalı araştırmacılar hem de dünya ölçeğinde Üçüncü Dünyalı araştırmacılar, feministler ve azınlık mensubu eleştirmenler arasında dile getirilen bir uslamlamayı açımlar Jusdanis; bunlar "farklı geleneklerin etnografik sapkınlıklar olarak değil ayrı bir gelişim çizgisinin örnekleri olarak ele alınmasını önermektedirler. Dahası, Batı söyleminin Batılı olmayan kültür ürünleriyle ya ilgisiz olduğunu ya da bu ürünlere dayatılmaması gerektiğini savunurlar" (s. 26). "Almaşık deneyimler almaşık teoriler ve metodolojiler talep eder" der Jusdanis (s. 27); bu bakımdan, yukarıda anılan eleştiri çevrelerinden bazılarının, hatta bütün kültürlerin ihtiyaçlarına cevap vermek gibi bir kaygısı olmayan -ya da tüm kültürlere birden hitap etmeyen- postmodern kuramların görüşünü paylaşır. Ama daha önemlisi, çevrede kalan cemaatleri inceleyenlerin millî kimlik meselesini düşünürken hem nesnelerinin konumunu hem de toplumlarının gecikmişliğini nasıl "kıyıda"lıktan kurtarıp avantaj sağlayan bir bakış noktası haline getirebileceklerini, millî kimliğin hem kendi başına hem de bu icatta edebiyatın oynadığı rol bakımından nasıl eleştirilebileceğini gösterir. Böylesi bir eleştiri, tür ve uygulama olarak Batıya özgü "edebiyat" ve "eleştiri" kavramlarını irdeler sözgelimi. Jusdanis Avrupa ürünü edebiyat kuramlarının "onları üreten geleneklerin dışında otomatik olarak geçerli" olmadıklarını belirtir ve ekler: "Eleştirmenler, Ortadoğulu toplumların romanının gelişiminin Batılı paradigmaları izlediğini ya da bu toplumların modernliğin girişinden önce düzyazı geleneğine sahip olduklarını varsayamazlar." (s. 31)

İkinci bölümde, batılılaşan Yunan seçkinlerinin -mesela Adamantios Korais (1748-1833) ile Iosipos Misiodax'ın (1730-1800)- XVIII. yüzyıl sonu ile XIX. yüzyıl başı Yunan Aydınlanmasına koşut olarak geliştirdikleri, bağımsız bir devlet kurup bu devleti Batı Avrupa'ya yönlendirme projelerini serimler Jusdanis. Bu seçkinler, toplumları Osmanlı İmparatorluğu çizgisinden ayrılıp evrilirken, millî birliğin gelecekteki temelini oluşturacak olan yeni bir ortak kimlik yaratarak topluluklarını Batılı bir toplum olarak yeniden tanımlamak üzere etnik-dinsel kimliklerini dönüştürmeye çalışmışlardı. Ne ki, yönerge ve buyruklarını, Avrupa Hellenizmince yeniden şekillendirilmiş pagan ve dünyevî klasik Hellas modeline dayandırmışlardı. Dural bir tarihsel modele gösterilen bu bağlılık, modern bir Yunan millî kimliği anlayışının geliştirilmesi konusunda ciddi kısıtlamalar getirdi -konuya ilişkin düşünsel tartışmaları bugün bile etkilemeyi sürdüren bir meseledir bu. Jusdanis'in belirttiği gibi bu strateji "özerkliğin yitirilmesi" ve "yerel değerlerin bastırılması"yla sonuçlandı (s. 51).

Avrupalı öncellerini izleyen Yunan aydınları millet oluşturma çabasının başlangıç aşamasında, eğitim ve basın yayın alanlarında gerekli kurumsal mevziler de oluşturulurken, "millet" tasavvurunu yerleştirmek üzere dil, edebiyat ve sanatın geliştirilmesini teşvik ettiler. Bir arada alındıklarında bu etmenler, yazarın deyişiyle "bir millî bilinç belirleyip kod"larlar (s. 68). Eski düşünürlerin icadı olan beylik laftan -"bireylerin yurttaşlar haline getirilmesi gerektiği" iddiasından- yola çıkarak "bir milletin kültürel aygıtı"nın ne kadar büyük bir önem kazandığını incelikle kanıtlar Jusdanis (s. 68). Benedict Anderson'ın millî bilinci yaratmak için gereken en temel bileşenin yerel dil olduğu sonucuna vardığı çalışması Hayali Cemaatler'e atıfta bulunarak şunları söyler: "Kısmen matbaanın da yardımıyla yerel dillerin kodlanması insanları kendileri hakkında yeni biçimlerde düşünmeye teşvik eden bütünlüklü mübadele ve iletişim alanları yarattı. Artık kendilerini, ... 'derin yatay bir yoldaşlık'la ve aynı dil cemaatinden olma hissiyle bağlanan bütünleşmiş gruplar olarak görebiliyorlardı." (s. 69)

Yunanistan'da dil sorunu ile bu sorunun millî kimlikle bağlantısı, açıkça dayatılan ikidilliliğin gelişiminden ötürü fazlasıyla zorlu bir seyir izledi. Aydınlar, özel birer edebiyat geleneği sunan iki kanattan ve iki dilsel kayıttan hangisinin, arı dilin mi halk dilinin mi, öncelikli tarihsel model olarak Hellen modelinin mi Roma modelinin mi seçileceğine, "millet"in kendine has karakterini en iyi neyin dile getirdiğine karar verirken, Yunanistan'ı XX. yüzyılın ikinci yarısında bile uğraştıracak olan bir tartışmanın çerçevesini daha XVIII. yüzyılda belirlemiş oldular.

Millî kimliğin oluşumunda dilin canalıcı bir öğe olmasına bağlı olarak, XIX. yüzyıl Yunan aydınları açısından edebiyatın daha da önemli bir rol üstlendiğini hararetle savunur Jusdanis ve Johann Gottfried Herder'in 1767 tarihli hükmünü kesinler: "Bir dilin ruhu aynı zamanda bir milletin edebiyatının da ruhudur." (s. 76) Açıklaması şudur: "Dil millî kültürün doğuşu için şart olan genişletilmiş iletişim alanlarını üretirken, edebiyat da milletin kimliği hakkında hikâyeler yaratıyordu." (s. 76) Temel anlatılar toplamı olarak edebiyat, bir cemaatin üyelerinin ortaklıklarını görmelerini sağlayan tohumları içermesinden ötürü toplumsal bütünlüğü pekiştirir. Ancak Jusdanis, aydınların "inançlarda bir tekbiçimliliği teşvik etme" çabaları çerçevesinde "aşkın bir temel kimlik alanı" varsaymakla "edebiyatı milliyetçiliğin hizmetine" koştuklarına işaret eder (s. 77-8). Aydınlar böyle yapmakla edebiyatın "oluşmasına yardımcı olduğu millet ve kimlik üzerinde eleştirel olarak düşünme potansiyelini ortadan kaldırırlar"; edebiyat genelde "olumsuz bir işlev de görmek -millî bütünlük de dahil bütün bütünlükleri eleştirmek- istediği için aynı anda hem kimliği dolayımlayarak hem de onun üzerinde belli bir mesafeden düşünerek paradoksal bir konum işgal eder" (s. 77).

Jusdanis üçüncü bölümde edebiyatın millî kimliğin biçimlenmesindeki rolüne ilişkin incelemesini derinleştirirken edebî kanonun ideolojik işlevine bakar. Jusdanis'e göre kanon, bir cemaatin kökenlerinin, sürekliliklerinin ve ortak deneyimlerinin izini sürmesini sağlayan bir "kurucu anlatılar" derlemesidir. Ama aynı zamanda, "millî ve toplumsal çıkarlar" tarafından dolayımlanan bir yazılar bütünüdür; "millî kimliği temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda ... bu kimliğin üretilmesine katılır da" (s. 79). Jusdanis "kanon" kavramının filolojik ve kutsal metinlerle ilintili kökenlerine değindikten sonra, kavramın bugünkü kuramsal biçimine bakarak Yunan millî edebiyatının ortaya çıkışındaki kanon oluşumunun sonuçlarını inceler, bu arada başka edebiyatlardan da pek çok örnek sunar. Bu inceleme, metinlerin eleştiri kurumu çerçevesinde nasıl ele alındıklarını ve nasıl hâkim sanatsal üretim, değerlendirme, beğeni ve yorumlama ölçütleriyle uzlaştırıldıklarını araştırmayı gerektirir; zira metinleri üniversite, yayınevi, dergi ve gazete gibi kurumsal mevzilerdeki kullanımlara uyarlamanın yolu budur. Jusdanis, kültürel milliyetçi söylemlerin gelişimini izlemek üzere, son birkaç yüzyılda yayımlanan ve arı dil/halk dili çekişmesine konu olan temel şiir ve düzyazı antolojileri hazırlanırken Yunan aydınlarının sergiledikleri tavırları gözden geçirir, bunları kanon oluşumunun ana göstergeleri olarak inceler.

Halk dili projesi yetkesini pekiştirirken, 1930'larda ağırlık kazanan ve Yunanistan'ın modernleşme girişiminden kaynaklanmış meselelerle uğraşan bir yazarlar kuşağının getirdiği edebiyat eleştirisi çerçevesinde önemli bir gelişme çıktı ortaya. 1922'den sonra devletin yayılmacılık programının ortadan kalkmasıyla birlikte Yunan liberal burjuva aydınları "Yunanlılık" (ellinikotita) idealini savunmaya başladılar; bu idealden, estetik bir bilinç taşıdığı varsayılan Yunan kültürünün -topraklardan etnik yapıya değin- tüm kendine has özelliklerinin bir bileşimi anlaşılıyordu. Jusdanis'e göre Yunanlılık ideali yerli, kadim bir Yunan doğası tanımlamaya çalışmıştı ve "modernlikle ilk karşılaşmadan beri Yunan kimliğini tanımlayan çelişkilerin uzlaştırılmasını sağlıyordu: Doğu ve Batı; yerel ve kozmopolit; dinsel ve seküler; geleneksel ve modern; devlet ve millet; Romalı ve Helen" (s. 123). Edebiyatın simgesel dünyasında, 1930'ların söz konusu yazarları açısından "Yunanlılık", bütünleşmiş bir millî bilincin tasarlanmasında telafi edici bir ölçüt işlevi görüyordu. Kaldı ki Jusdanis'e göre Yunanistan'da edebiyatın telafi edici rolü de, "Batı Avrupa'da olduğu gibi sanayileşmenin yarattığı toplumsal parçalanmaya tepki olarak değil, Yunan kültürünün modernlikle karşılaşmasından sonra ortaya çıkan ideolojik çelişkilere tepki olarak gelişmişti" (s. 134).

Kitabın dördüncü ve beşinci bölümlerinde, Yunanistan'daki gelişimle karşılaştırmak üzere Batı Avrupa'da edebiyatın ortaya çıkışına bakar Jusdanis, Yunanistan ile Batı Avrupa'daki kamusal alan evrimini bir arada inceler. Jusdanis'in de belirttiği gibi Aydınlanma sonrası dönemde edebiyat, bireyleri orta sınıf değerleri ile İngiliz, Fransız ve Alman kamu yaşamındaki millî kültür değerleri çerçevesinde toplumsallaştırmakta etkili olduğu için değerli sayılıyordu. "Edebiyat", bireyleri ortak bir toplumsal deneyimde birleştirerek ve paylaşılan kimlik duygusunu yücelterek "kamusal normların, uzlaşımların ve simgelerin kolektif olarak içselleştirilmesini sağlıyordu" (s. 179).

Millet oluşturma projesinde özel bir yeri olduğu için, toplumsal ayrımlaşma sürecinde evrilip özerk bir kurum niteliğini kazanan ilk sanat edebiyat olmuştu. Uzlaştırma ve toplumsal birlik vaatlerinden ötürü de, XIX. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş, sanayileşmenin ve bireysel parçalanmanın kötü etkileri karşısında sığınılabilecek estetik bir korunak haline gelmişti. Jusdanis Yunanistan'da edebiyatın benzer bir seyir izleyerek gelişmediğini ve benzer bir özerklik kazanmadığını ileri sürer; bunun nedeni, Yunanistan'da kamusal alanın farklı bir gelişim göstermesi ve XIX. yüzyılda modernleşmenin düpedüz "başarısız" olmasıdır. 1930'ların millî özerkliği "Yunanlılık" kavramına dayanarak tasarlayan yazarlarında görüldüğü gibi, aydınlar XX. yüzyılın hatırı sayılır bir kısmında da edebiyatı Yunanistan'ın kendine has millî kimliğini tanımlama projesiyle ilişkilendirmeyi sürdürdüler.

Sorunlarına içtenlikle eğilen, bilgisel bakımdan incelikli bir biçemle kaleme alınmış olan Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, konunun uzmanları kadar uzman olmayanları da ilgilendirecek bir çalışma. Çevresel konumdaki Yunanistan'ın kamusal alandaki kendine has gelişimiyle bağlantılı gecikmiş modernleşme ve millet oluşturma deneyimine ilişkin tartışma, kültür siyaseti ve toplumun evrimi açısından benzer sorunlarla karşılaşılmış bölgeleri inceleyen öğrenciler ve araştırmacılar için özellikle öğretici. Jusdanis'in çalışması, edebiyat, sanat, eğitim gibi kültür kurumlarının oluşumuna ve rolüne ilişkin genel sorunlar ile dil, okuma ve okuryazarlık gibi özel sorunları bütünleştirmesinden ötürü, pedagoji, tarihsel ve toplumsal dilbilim, düşünce tarihi, toplumbilim ve insanbilim uzmanları için yararlı olabilecek bir kitap.

Edebiyat alanında ise, "edebiyat" ve "eleştiri" düşüncelerinin temelinde yatan değişken, farklılaşan filolojik ve bilgisel kabulleri vurgulamak, kültürlerde edebiyat ile millî kimlik arasındaki ilişkiyi incelemek üzere ileri sınıfların okuma listelerine eklenmesi gereken bir çalışma bu. Ayrıca yayıncılığın kurumsal gücünün ve Batıdaki başat uygulamalarının incelenmesi bakımından zengin bir bilgi kaynağıdır Jusdanis'in çalışması; keza Batı edebiyatında beğeni, değer ve kanonlaştırma gibi, eski Yunandan başlayıp Kant estetiğine uzanan güzellik anlayışları ve sanat kuramları gibi yan konular açısından da önem taşır. Çeşitli uygulamalar için başvurulabilecek bir kaynaktır: Karşılaştırmalı edebiyat araştırmalarında Batı edebiyatının kabullerini çözümlemekten, bir yerel edebiyatta dönemleştirme ve tür sınıflamasının nasıl yapıldığını incelemeye, belirli bir kültürde metinselliğin nasıl bir evrim geçirdiğini yeniden değerlendirmeye değin pek çok uygulamada kullanılabilir. Bütünlüğünde bakıldığında ise, yetkinliğinden, kapsamlılığından ötürü önemini uzun süre koruyacak bir çalışmadır bu.

Çeviren: Berna Ülner

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.