Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-209-3
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Paul Virilio diğer kitapları
Enformasyon Bombası, 2003
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hız ve Politika
Dromoloji Üzerine Bir Deneme
Özgün adı: Vitesse et Politique
Çeviri: Meltem Cansever
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin, Haldun Bayrı
Kapak Fotoğrafı: Cesar Baldaccini
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1998

Paul Virilio, ressam, vitraycı, kent tasarımcısı... kitabının bir noktasında şunu söylüyor: "Bugün yeryüzünü kasıp kavuran ekonomik savaş, ilan edilen savaşın, gelecek olan hızlı ve kısa hücumun henüz yavaş ilerlemekte olan bir safhasından başka bir şey değildir; çünkü savaşın olmadığı durumda sınıfsal iktidar olarak askeri gücü pekiştiren de bizzat bu ekonomik savaştır."

Virilio'ya göre, yaşadığımız toplumun bütün yapıları hareket yeteneğinin, hücumun, çarpışma ve caydırmanın, hızla ilerleme ve sızmanın egemenliği altındadır. Ortaçağ kalesi, toplar, zırhlı savaş araçları, proletaryanın hem kent içinde hem asker olarak hareketlendirilmesi, banliyöler, gecekondular, yollar ve trafik, derken atom bombası, sonra füzeler, nükleer başlıklar... Hep hızlı, daha hızlı, en hızlı... Askeri sınıf ve mühendisler tarafından örgütlenen hız toplumu, bütün bu edimleriyle askeri bir toplumdur; politika da, çeşitli hareket hızlarının totaliter biçimlerle denetlenmesinden başka bir şey değildir... Kendi kendisini yok etmeye doğru hızlanan bir hız...

Hız ve Politika 1977 tarihli; henüz Berlin duvarı yıkılmamış, Körfez Savaşı ise hayli ileride. Ama geleceğe dair bir uyarı olduğu kadar, bir hatırlatmadır da bu kitap: "Tüm gençliğimi İkinci Dünya Savaşı sırasında çok güç koşullarda geçirdim. Kendimi bir savaş çocuğu olarak görüyorum. Radyonun uzaklarda olduğunu anons ettiği Alman birliklerini, birkaç saniye sonra penceremden görmek, beni hız, zaman ve mekân kavramları üzerine çok düşündürdü... Savaş sırasında oturduğum Nantes şehri, birkaç saniye içinde yerle bir olurken, penceremden görünen yoğun kent dokusu yerini uzak tepelere bıraktı... Çocuk dünyamda, zaman içinde sürekliliği, istikrarı, 'değişmezliği' simgeleyen koskoca şehir yok olunca, tüm mutlak doğruları sorgulamaya başladım; kitaplarım böyle çıktı ortaya..."

İÇİNDEKİLER
Birinci Bölüm: Dromokratik Devrim
1 Sokak Üzerinde Haktan Devlet Üzerinde Hakka
2 Yol Üzerinde Haktan Devlet Üzerinde Hakka

İkinci Bölüm: Dromolojik İlerleme
1 Mekân Üzerinde Haktan Devlet Üzerinde Hakka
2 Pratik Savaş

Üçüncü Bölüm: Dromokratik Toplum
1 Güçsüz Bedenler
2 Metabolizma-Taşıtların Denetlenmesi
3 Proletaryanın Sonu
4 Eksiksiz Bir Güvenlik

Dördüncü Bölüm: Olağanüstü Hal
OKUMA PARÇASI

"Eksiksiz Bir Güvenlik", s. 115-123

General-Başkan Costa-Gomes, Portekiz'deki olayların başlangıcında, "devrim halktan daha hızlı gider," diyordu.

Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Basit olarak söylersek, son tahlilde Batı'nın sözde devrimleri temelde halkın değil, askerlik kurumunun işi olduğu için. Ekonomik liberalizm, sızma hızları düzeninin liberal çoğulculuğundan başka bir şey değildir; kuşatılmış burjuvazinin modeline, hantal Marksist mobil-machung'un yegâne şemasına (malların, kişilerin, fikirlerin hareketinin açık, planlı denetimi) karşı Batı, uzun zaman lojistik hiyerarşisinin çeşitliliğini, otomobile, yolculuğa, sinemaya, çeşitli etkinliklere yatırılan bir ulusal zenginlik ütopyasını öne sürdü... Jet sosyetelerin ve şipşak bilgi bankalarının kapitalizmi haline gelen bir kapitalizm, gerçekte soğuk savaş stratejisine bağımlı tüm bir toplumsal yanılsama'dır. Bu konuda yanılmayalım: Drop-outs(*), beat-generation, otomobil sürücüleri, göçmen işçiler, turistler, olimpiyat şampiyonları, seyahat acenteleri, vb.; askeri-sınai demokrasiler ayrım gözetmeksizin tüm toplumsal kategorileri, hız düzeninin, devletin (kurmayların) her geçen gün, yayadan füzeye, metabolizmasal olandan teknolojik olana kadar hiyerarşisini giderek daha çok denetim altına aldığı hız düzeninin meçhul askerleri haline getirmeyi bildiler. 60'lı yıllarda zengin bir Amerikalı toplumsal başarısını kanıtlamak istediğinde "en büyük Amerikan arabası"nı değil, daha hızlı, devri düşürülmemiş "küçük bir Avrupa arabası"nı satın alırdı. Başarmak, daha büyük bir hızın gücüne erişmek, kendini yurttaşlık eğitiminin teksesliliğinden kurtulmuş hissetmektir. Topyekûn savaştan bu yana artık gerçek anlamıyla yabancı, dış savaşlar yoktur; sıcak bir Amerikan yazı sırasında Philadelphia belediye başkanının çok güzel söylediği gibi: "Şimdi sınırlar şehirlerin içinden geçiyor." Ayrım gözetilmeksizin yol, sokak, hepsi birden bir sınırın oluşturduğu çölün birer parçasıdır. Berlin duvarı 1977 yazında mayınlar ve görsel-işitsel sistemler alanındaki son gelişmelerden yararlandı; tam bir yüz yenileme harekâtıydı bu! Belfast'tan sonra Beyrut da bize Filistinli göçmenlerin baskısı altında çöken eski komünal kenti gösterdi; orada eski bir kuşatma hali/sıkıyönetim değil, sürekli ve belli bir amacı olmayan bir olağanüstü hal yaşandı. Şehirde hayatta kalmak için kendi semtinin stratejik durumu hakkında radyodan gün be gün haber almak gerekiyordu; herkes, hareket özgürlüğünü sağlamak için tıka basa silah dolu otomobilini bir hücum taşıtına dönüştürmek zorundaydı; şiddet artık yalnızca üniformadan belli olmamakla kalmıyor, aynı zamanda savaşçılar soyguncular gibi yüzlerini örtüyor, muhtemel komşuları ya da toplumsal ortakları tarafından tanınmak istemiyorlardı... Yerli savaşçıya, "serbest savaşa" bir tür dönüştü bu, kitlelerin silahlanma konusundaki belli bir teknolojik azgelişmişliğinin bir tür telafisi, kentleşmeden uzaklaşmaya paralel olarak yurttaşların yanlış bilgilendirilmesine ilişkin yeni bir gelişme... Amerikan devleti, krizdeki New York'a yardım etmeyi reddettiğinde hastaneler ve okullar kapanır, sosyal yardımlar azaltılır, şehir artık temizlenmez; bu, kentin kendi banliyösünde erimesidir, sivil korkunun gelecekte halka dayalı olarak kendi kendini yönetmesidir... Halk savaşı, savaş alanında hayatta kalma biçimlerinin bir var olma biçimi haline gelmesine geniş ölçüde katkıda bulunmuştu. Modern devlet, kendi hesabına, yeni lojistik devriminde bu formülü yeniden kullanır: 1975 sonbaharında Fas kralı İspanyol Sahrası'nı geri almak istediğinde oraya ordularını yollamaz, Fas ordusunun zırhlılarının önünde yürümeleri için şehirlerden toplanan ve çöle silahsız bırakılan sefil kitleyi, "barış yürüyüşçüleri"ni yola çıkarır... Söz konusu olan şey savaş alanında askerler arasında olmaktan çok siviller arasında çözülmesi gereken bir ekolojik meseleymiş gibi görünür. Filistin sorunuyla birlikte halk savaşı aniden dünya çapında bir işleyiş kazanır. Askeri baskının güçlü merkezlerinden kurtulmak için en geniş toprakları yaygın bir biçimde içine almaya dayanan taktik, onlar için hiçbir anlam taşıyamazdı, çünkü mücadelelerinin asıl nedeni tam da coğrafi topraktan yoksun olmaktı. Böylelikle dünya havaalanlarının saat dilimlerine gerçek anlamıyla yerleşmekte gecikmediler; hiçbir yerden gelmeyen meçhul savaşçılar artık stratejik alan bulamadıklarından taşıma zamanının göreliliği içindeki stratejik zaman içinde savaştılar. Son tahlilde stratejik olmayan herhangi bir yol mevcut olmadığı için, bundan böyle gerçek anlamıyla sivil havacılık da yoktur. Amerikan S.S.T.'si ya da daha yeni olarak Concorde gibi süpersonik uçakların yasaklanması ve hararetli polemiklere yol açmış olmaları doğaldır; bunların yüksek performansları askeri açıdan pek katlanılabilir değildir ve burjuva kentinin sokaklarında 20'li yılların otomobil hücumu olgusunu nükleer statükonun vektörleri üstünde yeniden yaratmışlardır.

4 Mart 1976'da dönemin İçişleri Bakanı Michel Poniatowski, "Güvenlik bölünmez!" diye belirtiyordu; ama daha kesin konuşmak için şöyle söylemeliydi: Bundan böyle güvenlik bölünemez. Tıpkı üç ay sonra Cumhurbaşkanı Giscard d'Estaing'in Askeri Okul'da yaptığı bir konuşmada, "güvenliğimizin üstün araçlarının yanında güvenliğin bir tür mevcudiyetine ihtiyacımız var, yani bu güvenlik ihtiyacına bağlı olarak düzenlenmiş bir toplumsal bünyeye ihtiyacımız var," diye belirtmesi gibi. Kısa bir zaman sonra, D.O.M.- T.O.M.'dan(**) sorumlu devlet bakanı Olivier Stirn 25 Ağustos tarihli bakanlar konseyinde, "Soufrière yanardağının püskürmesi tehdidi altında kalan Basse-Terre Adası sakinlerinin boşaltılması, liberal toplumun ani tepkisinin yaratacağı olanakları gösterdi," diye belirtir. Daha sonra görüldü ki bu tür olaylardaki sivil ve toplumsal koruma âfetle eşzamanlı değildir, koruma âfetten önce gelir ve gerektiğinde âfeti yaratır.(1)

Aslında güvenlik ihtiyacının iktidar tarafından bilinçli olarak yıldırıcı biçimde manipüle edilmesi, nükleer stratejinin gelişimi sonucunda demokrasilerin karşı karşıya kaldıkları yepyeni sorunları eksiksiz olarak cevaplamaktadır. Nükleer stratejinin yeni veçhelerine, ABD'de, savaş alanındaki siyasi stratejisini tamamen yenilemekte olan nükleer devletin yeni tecrit politikasını örnek gösterebiliriz. Kitle iletişim araçlarıyla araba ve buzdolabı ihtiyacının hayali olarak yaratılması gibi, Birlik'i de ihtiyaca göre yeni bir oybirliği üzerinden tekrar yaratmak söz konusudur... Normal olarak yeni bir tüketim türüyle, tedricen ilk sıraya yerleşen ve tüm mal sisteminin vardığı son nokta haline gelen korunma ihtiyacı tüketimiyle sonuçlanan ortak bir güvensizlik duygusu yaratılacaktır. Raymond Aron geçtiğimiz günlerde liberal toplumu kendini uzun zamandır fazlasıyla iyimser olarak göstermekle suçlarken yaklaşık olarak bunları söylüyordu! Güvenlik ihtiyacının bölünemez yükselişi, daha şimdiden yurttaşın yeni bir robot resmini çizmektedir, ama bu resim tüketerek ulusu zenginleştiren yurttaşın değil, başta güvenliğe yatırım yapan, korunmasını en iyi şekilde yöneten ve sonuçta daha az tüketmek için para ödeyen yeni bir yurttaşın portresidir. Yine de bütün bunlar göründüğünden daha az çelişkilidir. Kapitalist toplum başından beri korkunun politikasını, serbest bırakılmasını ve sosyal güvenliği tüketim ve konfora sıkı sıkıya bağlı tuttuğundan, zorunlu hareketin tersi, görmüş olduğumuz gibi yardımdır; hareket savaşından itibaren güçsüz bedenlerin sakatlığı askeri emekçinin talepleri üzerinden toplumsal bir istikrar kazanır. Versailles Barış Antlaşması'nın yardım konusuyla yakından ilgilenmesinin nedeni, Ulusal Savunma'nın kaçınılmazlığının yardımı gerektirmesi ve bundan böyle genel savunmanın bir parçası olarak devletlere planlı bir sosyal çalışmayı kabul ettirmesindendir. Gilbert Mury'nin belirttiği gibi, ilk gerçek sosyal yardım görevlileri tarafsız değildir çünkü özellikle Albay de la Roque'un "Fransız Sosyal Partisi"nde boy gösterirler. Büyük Britanya'daki yeni "sosyal güvenlik" öncülerinin (örneğin 1942'de Sir Beveridge) bunu topyekûn savaşın bir hedefi haline getirdiklerini ve sosyal güvenliğin Avrupa kıtasında faşist ya da Pétainci etkiler altındaki benzer hareketlerle (örneğin Ulusal Yardım) zaten karşılaşacağını hatırlatmak iyi olur. Ayrıca, personeli eskiden sivil nüfusların denetimi ve bastırılması işleriyle uğraşan faşist muhbirlik güçlerinin üyelerinden bazılarının bu harekete katıldıklarını, yeni sosyal yardım personeliyle bütünleştirildiklerini görmek ilginçtir; günümüzde, eskiden adi suçlardan tutuklanmış kişilerin tecrübelerinden yararlanılmasını andırmaktadır bu durum. Bu normalleştirme teknisyenlerinin faaliyetleri devlet yönetiminin hegemonya hedeflerinden ayrılamaz olduğundan, "sosyal emekçi"nin görevleri artar ve fırsatlara göre değişiklik gösterir. Burada ve şimdi bir vasi, animatör, eğitimci, vb. olarak tanınan bir şahıs başka bir yerde başka görevler üstlenir: Sömürgeler bağımsızlık kazandıklarında "yerli işleri", "sosyal işlere" dönüşür; Portekizli sömürge birlikleri kendi ülkelerinde bir "sosyal iletişim bakanlığı" kurarlar; lafı ağzında geveleme alışkanlığı olmayan general Pinochet ise Şili'de düpedüz "sivil işleri" kurar!

Birkaç yıl önce Fransa'da sosyal yardım görevlileri ekonomik refah döneminin tam ortasında, "biz de diğerleri gibi emekçiyiz, çünkü toplumsal-üretici aygıtın tamir edici üyeleriyiz," diyorlardı. 68'den sonra ise daha az kararlı görünüyorlardı: "Sosyal yardım görevlileri, sosyal çalışma kavramının anlam belirsizliğini şiddetle hissederler ve bunun içerebileceği yanlış anlamalara karşı duyarlıdırlar." Gerçekten de, yeni hayatta kalma ekonomisinde artık (belli ölçülerde işe yaramaz hale gelen) bir bolluk toplumuna katılmak söz konusu değildir. Berlinguer bunu 1977 Ocağı'nda belirtmişti: "Sistemi değiştirmek ve yeni bir gelişme modeli kurmak için kemer sıkmayı isteyen biziz." Ve tuhaf bir biçimde bunun hemen ardından taşımacılık sistemine, "şehirlerin yeniden düzenlenmesiyle bireysel otomobil mitinin yeniden gözden geçirilmesine" atıfta bulunur. "Taşımacılık sorununa getirilen çözüm, işletmelerin niteliğinin değiştirilmesi çerçevesinde devlet mekanizmalarının radikal bir biçimde değiştirilmesini getirmeliydi." Böylece hareketli kitlenin taşıtsal iktidarı her yandan baskı altında ve sınırlı kalır; hız ya da yakıt kısıtlamalarından bireysel taşıtın düpedüz yok edilmesine varana kadar araba miti, emekçinin, lojistik devletin esas tarihi temsilcisinin mitiyle aynı zamanda yok olmaya mahkûm olur. Biliyoruz ki Enrico Berlinguer tarafından salık verilen kemer sıkma, İtalyan Komünist Partisi içinde bile feci sonuçlara yol açtı; bu konuda Sparta rejimi ile çeşitli karşılaştırmalar yapıldı. Ama herhalde yalnızca Lykurgos sisteminin sonundan, üyeleri yüzyıllardan beri yalnızca "Hücum'a geçmek" üzere eğitilen ve bu iş aniden ellerinden alınınca artık ne yapacaklarını bilemeyen bir "toplum"un doğal ya da meşru örgütlenme yokluğu içinde bozulup dağılmasından söz etmek daha doğru olmaz mıydı? Batılı'nın elinden otoyu ya da motoyu alın, ona, M.I.S. Bloch'un kehanetini gerçekleştirmekten başka yapacak ne kalır? Daha 1897'de şöyle diyordu Bloch: "Savaş, ordulardan hiçbirinin üstünlüğü ele geçirme olanağı olmadığı için berabere biten bir tür oyun haline geldiğinden, bu ordular birbirleri için hep bir tehdit oluşturacak ama son darbeyi indirmekten aciz bir şekilde karşı karşıya duracaklardır. İşte gelecek: çarpışma değil açlık, kıyım değil ulusların iflası ve tüm toplumsal sistemin çöküşü." Pek sağlam olmayan dengesi düşüncesizce girişilen her iş tarafından tehdit edilen bir bütün içinde güvenlik, bundan böyle hareket yokluğuyla bir tutulabilir: İradelerin ortadan kaldırılmasından davranışların yok edilmesine kadar uzanan ve en iyi, en açık ifadesini işsizliğin yükselişinde bulan proleterleştirme. Sosyal işler yeniden bölüştürülür, fiziksel ve zihinsel özürlülerin performansları, sakatların olimpiyat rekorları gözler önüne serilir, bedenlerin hareket etmekteki yetersizliklerinin pek de önemli bir sorun olmadığını öne süren yeni inanç kabul ettirilir. Yine tuhaf bir biçimde, bu insansever girişimlerin arkasında ordu vardır. Sıfırdan başlayarak geri zekâlı çocuklar için onları psikiyatri hastanelerinden kurtarma amacını taşıyan merkezler kurmuş olan köy papazı rahip Oziol'un anılarını yeniden okuyalım: "Ziyaretçiler zaman zaman merkezdeki çocuklarımızdan birinin 'orduda' olduğunu söylediğimizde şaşırıyorlar. Bunun anlamı, zavallı küçük geri zekâlı çocuğumuzun askerliğini yapıyor olması değildir; bununla işaret ettiğimiz şey, daha sonra da bize birçok yardımda bulunan Askeri Sandık'ın bize armağan etmiş olduğu binadır yalnızca." Bu merkezlerin korkunç formülü olan "beşikten mezara!"yı ortaya atan, aynı ulusal askeri sandığın müdürü general Malbec'tir. Ordu hiçbir zaman başka bir şey yapmamıştır zaten...

Sosyal yardımın yeniden bölüştürülmesi, sonuçta, daha 1914' te eski Prusya devletinin yapmış olduğu gibi özürlüyü işler hale getirmeyi hedeflemektedir. Hükümetin jurnalcilikle polisin yardımcısı haline gelen yurttaşlara verilen ödüller konusunda ısrarlı olduğu bir dönemde mali yardım bir ücret, bir aylık biçimini alır. Bölünemez güvenlik, emekliliğinin ve gelirinin düşüklüğüyle ekonomik sistem dışında bırakılan hırçın ihtiyarda son bir proleter, toplumsal bütünün çılgın çalkantısı ortasında hareketsiz duran bir tür dikkatli nöbetçi görmeye başlar. Sokaklarda bileğinde en fazla bir kol saati büyüklüğünde, dinleme merkezlerinden birine bağlı elektronik alarm sistemi taşıyan yaşlı kişilerle, öte dünyaya ait bu varlıklarla karşılaşılmaya başlanır. Gilbert Cotteau, çeşitli faaliyetler gerçekleştiren ama işe başlarken yine Ordu'nun (özellikle hava ordusunun) mali yardımına başvurmuş bir vakıf olan "Fondation Delta 7" ile birlikte bu tür sosyal çalışmaların başlatıcısıdır. Bu vakıftan bombardımanlar yüzünden sağırlaşmış olan ve işitme cihazları dağıtılan Vietnamlı çocuklar, Poitiers ve Paris'te polis terminaline bağlı alarm sistemiyle donanmış telefon cihazını bedava alan yaşlılar gibi kişiler yararlanıyordu. Operasyonun ardında Sosyal Yardım Daireleri Ulusal Birliği, Sağlık Bakanlığı ve ayrıca İçişleri Bakanlığı vardı.

Yaşlı insanların güvenliği için büyük bir kampanya başlatan afişler, görsel-işitsel ekipmanlar, tüm bu beyin yıkayıcılar, bu propaganda gereçlerini bedava alabilmek için basit bir sipariş yeterli olduğu için, tıpkı polis seferberliği emirleri gibi evlere, kulüplere, yurtlara geniş çapta dağıtıldı.

Diğer toplumsal tabakalar söz konusu olduğunda ise güvenlik ihtiyacının manipüle edilmesi değişik biçimler alır: Antikçağ' dan beri değerli maden, değerölçüsü-altın "sığınak-değer"dir; kaygının çaresi ve dolayısıyla bireysel güvenlik simgesi olan bu "güvence" değeri, bilindiği gibi serbest bir biçimde bir dizi mübadele sistemine aktarılmıştır. Buna karşılık para sisteminin temel değer ölçüsü olarak sığınak-altın'ın günümüzde yeniden tartışma konusu edilmesi, Fransız Devrimi'nden biraz önceki Law Bankası olaylarını hatırlatır. Altın tartışması "sosyal 'güvenlik'"in sarsılmasına katkıda bulunur; burada, nükleer statükonun tam ortasında, Sparta devletinde savaşsızlığın sonuçlarından biri olarak değerli madenlerin kullanımının reddedilmesine yol açan nedenleri yeniden görüyoruz. (Nüfusun atılganlığını tamamiyle savunma alanında kullanma kaygısı taşıyan devlet, bireyleri, Lakedaimon savaş makinasına tam olarak bağlanma dışında güvenlik içinde yaşama yollarından yoksun bırakır.)

Üretim kodunun kendisi her zaman "tüketimin sonsuz toplanma yeri"ni hedef alır ama tüketim, eksiksiz güvenliğin tüketimi haline gelir; savunma tepkilerinin ütopik kullanımı, üretimin estetik ve niteliğinin değişimine yol açar; işletme reformu, iktidarın buna verdiği anlamdan tamamen başka bir anlam taşır. Dolayısıyla, pazarda "aynı kalitede adsız ürünler"in ortaya çıkışının neredeyse tamamen gözden kaçması bana önemli bir olaymış gibi geliyor: Firmaların cafcaflı markaları ortadan kaybolduğundan, kitlesel tüketim malları tasarruf bahanesiyle beyaz, "anonim" ambalajlar içinde sunulur. Bunların promosyonu çok büyük bir anti-reklam kampanyası tarafından üstlenilir; bunlar, bize söylendiğine göre "serbest ürünler", yani artık eski çığırtkan pazarlamanın kuşkulu yöntemlerine başvurmayan ürünlerdir. Bundan böyle tiksinti çekicilikten daha çok sattırır, yeni toplumsal varoluşu koruma nesneleri çevresinde düzenleyen şey tiksintidir. Firmalar tüketicileri koruma komitelerince reklam faaliyetlerini azaltmaya davet edilmişlerse bunun nedeni, diğer üretim güçlerinin kendi faaliyetlerini, yukarıda sözü edilen IHEDN'nin (Ulusal Savunma Yüksek Öğrenim Enstitüsü) üyeleri gibi, haber verme ağı içinde geliştirmek istemeleridir: İç pazar savaşından sonra askeri pazar savaşı. Askeri sınıfı ya da daha kesin olarak silahlanma alanında teknolojik ve sınai bir gelişmeyi, artık demokratik ittifakın tüketim/üretim sistemi yoluyla değil, nesneler sistemi yoluyla doğrudan halk oylamasıyla seçmek söz konusudur; Mario Soares'in 1976 Nisanı'nda Portekiz seçimlerindeki yenilgisinden sonra belirttiği gibi: "Politikacılarla yönetmeye ihtiyacım yok, bunu pekâlâ askerler ve uzmanlarla yapabilirim." Yeni Çinli yöneticiler aynı ifadeyi sürdürür; "askeri sosyalizm" Peru'da ya da geçtiğimiz yıl [1976] Portekiz'de doğmadığı gibi 30'lu yıllar civarında Berlin'de ya da geçen yüzyılda Bismarck, 3. Napoléon ya da "sosyal emperyalizm" ile de ortaya çıkmamıştır. Siyasi burjuvazinin partnerinin dışarıda bırakılması, sırf bilimsel ve teknolojik spekülasyona dayanan stratejik bir hayalin gerçekleştirilmesinden başka bir şey değildir; askerileştirilen uluslar bundan böyle ordu (General Gallois'nın sözüyle, yaşamak için gerekli asgari güç) olmadan da yapabilirler.

Clausewitz için siyasi devlet daha o zamandan, "elektrik yükünün tamamen boşalmasını engelleyen, iletken olmayan bir ortam"dır. Böyle bir formülde askeri sınıfın tutkusunun niteliği tamamen açığa çıkar ve atomik durum çok iyi yansıtılır... "Bonaparte (general/devlet başkanı) ile savaş bir dakika bile kaybedilmeksizin yürütülüyor ve tepkiler neredeyse hiç hafiflemeden birbirini izliyordu. Bu olgunun bizi, tüm kesin çıkarsamalarıyla birlikte savaşın asıl kavramına götürmüş olması doğal ve gerekli değil midir?" Dinamik etkililik, devlet makinasının başlıca özelliğidir; dromolojik ilerlemenin nihai aşaması olan nükleer devlet, kavramı bir arada tutan gücü stratejik hesaplayıcı sayesinde sağlar. Bu nihai savaş makinasının karşısında, bu makina tarafından denetlenen son proleter-askerin, yani yok olmuş bir ordunun yüce önderi Cumhurbaşkanı'nın bundan böyle iradesiz olan bedeni durmaktadır. Başkanın bedeni iki ateş arasında kalmış eski savaş mükelleflerininkine benzer. Son eylemi yine Hücum olacaktır.

Notlar

(*) Toplum dışında kalanlar. (ç.n.) Yukarı

(**) D.O.M.-T.O.M.: Denizaşırı Vilayetler - Denizaşırı Topraklar. (ç.n.) Yukarı

(1) Bakan, 20 Kasım 1976'da aynı neşeyle şunları söyleyecekti: "Soufrière meselesi sona erdi!" Basına göre bu "boşa çıkan volkanik püskürme", kesin bir fatura çıkarılmasa da, Ekim ortasında yaklaşık iki yüz milyon franga mal olmuştu bile (France-Soir). Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yaşar Çabuklu, “Hız ve Politika”, Virgül, Sayı 21, Temmuz-Ağustos 1999

Virilio'nun Fransızcada 1977'de yayımlanan kitabı hızın tarihine eğiliyor ve onun modern ve -kısaca da olsa- postmodern kapitalizm dönemlerindeki gelişmesini inceliyor. İşin temeli dolaşım. Ancak yazar bu konuda ekonomi politiğe, özellikle de meta dolaşımına pek yer vermemiş kitabında. Virilio'ya göre toplumsal düzen insan ve mal dolaşımının denetimine dayanır. Kapitalizm öncesi feodal serflik hareketsizlik ve toprağa bağlılık anlamına geliyordu. 1789 burjuva devriminin getirdiği seyahat özgürlüğü aslında bu serflerin topraktan kopup büyük şehirlere işgücü olarak gitmesinin önünü açmak için getirilmişti ve bir anlamda toprağa bağlı nüfusu harekete zorluyordu. Burjuvazinin niyeti proletaryayı evcilleştirilmiş bedenler yığını haline getirmekti ve fabrika bu amaç için uygun bir yerdi. Ancak işçi sınıfı sokağa döküldüğünde bir motor, hücum makinası, hız üreticisi haline geliyordu. İşsizler için de Paris başıboş dolaşılan bir yörüngeler sahasıydı. Burjuvazi topraktan kurtarıp hareket kazandırdığı bu kitleyi hem yönlendirmek hem de denetlemek zorundaydı. Sonraki yüzyılda Faşizm sokağın, denetim dışı kitlenin gücünü farketmiştir. Goebbels "sokağı fetheden devleti de fetheder" demekteydi. Naziler iktidarı ele geçirdiklerinde proletaryaya spor ve taşımacılık sundular. Hitler 170.000 Almanı Volkswagen sahibi olmaya ikna etmişti. Nasyonal-Sosyalist Otomobil Topluluğu yarım milyon otomobilciyi bünyesinde toplamaktaydı. Mekaniği, trafik bilgisini öğrenen on binlerce insan sanki bir idman kampında gibiydi. Harekete olan bu yatkınlıktan savaşa yatkınlığa geçiş pek de zor değildi. Hız dünyaya ve yönlendirildiğinde düşmana karşı yapılan sürekli bir hücum anlamına geliyordu. Sokak serseriliği ve gangsterlik de başıboş hareket biçimleri olarak faşizme destek sağlıyorlardı. Faşizmin hayat alanı olarak adlandırdığı şey aslında hücum alanıydı. Olimpiyatlardaki Alman atletlerin peşlerinde koştukları hız ve mesafe rekorları aynı zamanda hücum rekorlarıydı. Kendisini fırlatan beden Führer'e bağlı, onun iradesinin parçası olan bir bedendi. Virilio'ya göre hızı, dinamizmi, hareketi, makinalaşmayı öven İtalyan Fütürizmi de esas olarak bir savaş sanatı önermekteydi. Fütürizmin teorisyeni Marinetti dinamik edimleriyle zaman ve mekânı yok etmeye muktedir metalik bir beden düşlemekteydi.

Virilio reel sosyalist ülkelerin de hareketi bir kitle manipülasyonu aracı olarak gördüklerini söylüyor. Bu "hareket ettirici diktatörlükler", büyük totaliter şenlikler, resmî geçitler, jimnastik gösterileri düzenleyerek zorunlu bir kamusal fiziksel egzersizi dayatmaktadırlar. Sosyalizm malların, kişilerin ve fikirlerin hareketlerinin planlı denetimi haline gelmiştir. Ancak Virilio tarihteki devrimci ayaklanmaların hızı ve hareket biçimleri konusunda yeterince açıklayıcı olamıyor. Acaba bu ayaklanmalar iktidarınkinden farklı hız biçimlerini ortaya çıkardılar mı? Kitapta bu soruya açık bir cevap yok. Ama kitabın ana eğilimi her türlü hızın iktidarın bir parçası haline geldiği yönünde.

Kitap boyunca hızın aldığı biçimleri askerî ihtiyaçlara bağlı olarak açıklayan yazar, postmodern kapitalizmde yurttaş seferberliğinin belli bir modelinin son bulduğunu söylüyor. Artık savaş alanında ve siyasi hayatta proletaryanın kinetik enerjisine ihtiyaç kalmamıştır. "Bundan böyle proleterin hayvani bedeni, kendisinden önceki diğer evcil türlerin bedenleri gibi değer kaybetmiştir" (s. 97). Yazar yeni toplumda ordunun geleneksel rolünün yanı sıra sivil faaliyetlere de katıldığını belirtiyor; kurtarma çalışmaları, çevre kirliliğine karşı mücadele, arkeolojik sitlerin korunması, sportif ve kültürel gösteriler, sağlık, doğal afetler karşısında yardım vb. Ordu bir kamu hizmeti sunucusu olarak ortaya çıkmaktadır aynı zamanda. Postmodern kapitalizmde toplumsal birliğin yeni tarzda bir konsensus temelinde yaratılması gerekmektedir. Bu ise "...yeni bir tüketim türüyle, tedricen ilk sıraya yerleşen ve tüm mal sisteminin vardığı son nokta haline gelen korunma ihtiyacı tüketimiyle sonuçlanan ortak bir güvensizlik duygusu" yaratarak mümkündür (s. 118). Toplumun güvenlik ihtiyacı iktidar tarafından manipüle edilmekte, başta güvenliğine yatırım yapan, korunmasını en iyi şekilde yöneten yeni bir yurttaş tipi yaratılmaktadır. Böylece toplum yurttaşların da katılımıyla bir güvenlik alanına dönüşmektedir: "...askeri-sınai demokrasiler ayrım gözetmeksizin tüm toplumsal kategorileri, hız düzeninin, devletin (kurmayların) her geçen gün, yayadan füzeye, metabolizmasal olandan teknolojik olana kadar hiyerarşisini giderek daha çok denetim altına aldığı, hız düzeninin meçhul askerleri haline getirmeyi bildiler" (s. 115-116). Yeni toplumla ilgili karamsar tespitlerini sürdüren Virilio hız arttıkça özgürlüğün azaldığını, otomasyonun gitgide kendi kendine yetmeye başladığını, hız sayesinde toprakla teması azalan Batı'nın daha hızlı olduğu için kendini yoksul ülkelerden üstün gördüğünü, başarının daha büyük bir gücün hızına erişmekle eş tutulduğunu, yol ve cinselliğin yeni alaşımının çabucak unutulan cinsel çarpışmalar biçiminde ortaya çıktığını, yeni silahların eriştiği hızın mekânların uzaklığını ve stratejik değerini önemsiz hale getirdiğini söylüyor.

Virilio'nun görüşleri yer yer Foucault'nun görüşlerine yakınlaşıyor. Foucault akıl hastalığıyla, cinsellikle, tıpla, hapsedilmeyle bağlantılı olarak bedenin tarih boyunca nasıl ehilleştirildiğini incelemiş, her türlü muhalefeti asimile eden bir iktidar anlayışına varmıştı. Virillo genel olarak hızın, özel olarak da bedenin hızının sonuçta iktidarın hizmetine girdiğini ileri sürerken direnç noktaları üzerinde durmuyor. Örneğin toplum dışında kalanların, beat-generation'ın, otomobil sürücülerinin, turistlerin, seyahat acentelerinin hızlarını bir arada sayabiliyor. Ama 1914'te, anarşizan eğilimli Bonnat çetesinin soygunlarda kullandığı ve o dönemin koşullarına göre çok süratli olan (70 km.) bir araba mülkiyete ve kamu güvenliğine karşı ciddi bir tehlike teşkil etmekteydi. Hippilerin yolculuk düşkünlüğü dönemin ev/iş merkezli, yerleşik orta sınıf yaşamına karşı bir tepkiyi ifade ediyordu. Hippilerin hareketi, Amerika'nın otoyollarında uzun süren, sabit hızlı, telaşsız bir yolculukken Punk sıkışık şehir ortamında kesintili, hızlı, durmalı kalkmalı bir hareketi benimsemişti. Genet ve toplumdışı birçok insanın sürdüğü yersiz yurtsuz, gezgin yaşamın hareketi, gittikleri coğrafî mekânları, süpermarket raflarındaki ürünler gibi tüketmek isteyen paket tur turistlerininkinden çok farklıdır. Deleuze, Françis Bacon'ın resimlerindeki "atletizmi", Beckett'in gezginini, hareket halindeki toplulukların "savaş makinesini", Nietzsche'nin "göçebe düşüncesini" muhalefet noktaları olarak görmüş, "arzu akışları"nın önemini vurgulamıştı.

Kitabın önemli bir eksikliği de hız ve hareket ile cins rolleri arasındaki ilişkiye hiç değinmemesi. Aksiyonun, hızın, aktifliğin, hareketin erkeklere özgü nitelikler olarak algılanması tesadüfi değil. Türkiye'de 1970'lerde moda olan porno filmlerin isimlerine bir göz atmak, hız ve hareket ile erkek cinselliği arasındaki ilişki hakkında bir fikir verebilir: Beş Dakikada Beşiktaş, Kartal Pendik, Gittik Geldik, Tak Fişi Bitir İşi.

Öte yandan vurmak, yarmak, girmek, çizmek, sahip olmak gibi cinsel birleşme anlamında kullanılan deyimler kadın bedeninin bir hücumun nesnesi olarak ele alındığını düşündürüyor. Toptan tüfeğe savaş silahlarının eril bir iktidarı temsil ettiği, savaşın her zaman tecavüzü de beraberinde getirdiği de konunun diğer bir yanı.

Bir de gündelik hayattaki hız var. Postmodern kapitalizm gençliği, dinamizmi, enerjiyi, formu, "light" olmayı, hızı, sınır tanımamayı öne çıkararak toplumsal yaşamı bir idman kampına dönüştürdü. Yaşlanıp "hizmet dışı" kalana kadar standartlaştırılmış hareketleri tekrarlayıp duran, zaman zaman "servise alınan" (hastahane, terapi, tatil) otomatlardan oluşan bir toplum. Modern kapitalizmde bireyin hareketi, hızı, ritmi bir özsaygı ve narsisizm temelinde gerçekleşiyordu. Postmodern toplumda bireyin narsisizmi de yokolmaya başlamış, öznenin bedeniyle ve ruhuyla sindirdiği, içselleştirdiği metalar ve işaretler dünyasının kendini tekdüze bir biçimde yineleyen ritm ve hareketi hızın şahsiliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu aynı zamanda bireyin kendi kişisel tarihi boyunca doğal olarak oluşan hızın ve ritmin yabancı bir güç tarafından deformasyona uğratılması, bedenin ve ruhun yeni bir hız biçiminin kişisel tarihin önceki dönemiyle kurulabilecek bir sıcaklığı, devamlılık duygusunu ortadan kaldırması anlamına gelmektedir. Ama zaten hızın yeni "light" biçimi tam da bunu amaçlamıyor mu? Kendini topraktan, tarihten, ruhtan, acıdan, yaşamın ağırlığından, sorumluluktan, etikten ayırmış "cool" bir hız. Temassızlığın, değmemenin, dışlamanın, kayıtsızlığın hızı bu.

Kendi bireysel hızımızı muhalif kitlesel hızların peşine takarak kendimizi muzaffer hissettiğimiz, belki de avunduğumuz bir tarihsel dönemi -dünyada ve Türkiye'de- geride bıraktık. Postmodern kapitalizm toplumun muhalif hızını asimile ederek yerine tüketimin ve simülasyonun hızını koydu. Bu tür bir hızdan uzak durarak daha insanî, kişisel tarihimizden kopuk olmayan ve bu nedenle de daha sahici bir ritm bulabilmemiz mümkün. Yüzyıldan uzun bir süredir kapitalizmin insafına terkettiğimiz, onun pozitivist ve rekabetçi değerleriyle yoğrulmuş egomuzu "terbiye etmenin" zamanı gelmedi mi? Yavaşlık ve hızlılık arasındaki farkın göreceli olduğunu görmek çok mu zor? Yeni tarzda bir hafiflik duygusu yavaş ve telaşsız ama üstlenilen bir hayatla niye çelişsin. Masamın üstünde duran Efendisizler dergisinin 6. sayısında yayımlanan "Zamanı Yavaşlatın" başlıklı yazıdaki bir cümle gözüme takılıyor: "...iki nokta arası kısa mesafe olan doğruyu çöpe attım. Hiperboller ve daireler çizdim."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.