Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-095-2
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ortega y Gasset diğer kitapları
Tarihsel Bunalım ve İnsan, 1992
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İnsan ve "Herkes"
Çeviri: Gül Işık
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Selçuk Demirel
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1995
6. Basım: Ocak 2017

"Eğer yapılabilseydi, ki tabii yapılamaz, bir toplumun içinde, örneğin koskoca ulusumuzda, acaba kaç kişi iki kere iki nasıl dört eder ya da güneş yarın doğacak mı diye kafa yormuştur, şöyle durup düşünmüştür yani, bunu bir istatistikle saptayabilsek ilginç olurdu. Buradan da ortaya çıkan sonuç fikirlerimizin pek büyük çoğunluğunun, fikir olmalarına ve bizi kanı gibi etkilemelerine karşın, hiç de akıl ürünü olmadıkları, göreneklerden ibaret olduklarıdır; mekanik ve anlaşılmazdırlar ve bize baskı yoluyla benimsetilmişlerdir.

...Eğer bir halkın bu korkunç çağı sağ salim atlatabilmesi isteniyorsa, alınacak önlemlerden biri, karınca kararınca, ama vazgeçilmez bir tanesi şu: O halkın içinde yeterli sayıda kişinin, tüm o fikirlerin -adlarına öyle diyelim bari- üstünde konuşulan, tartışılan, uğrunda savaşılan ve insan boğazlanan tüm o fikirlerin ipe sapa gelmez ve son derece havada kalan şeyler olduğunu anlamasını sağlamaktır." – Ortega y Gasset

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Neyire Gül Işık
Giriş

I     Benliğe Dalma ve Ötekileşme
II    Kişisel Yaşam
III   "Bizim" Dünyamızın Yapısı
IV  "Öteki"nin Ortaya Çıkması
V    Bireylerarası Yaşam Biz-Sen-Ben
VI   Ötekiler ve Ben Üzerine Başka Gözlemler
       Ufak Bir Gezinti: Üçüncü Kişi Bir Kadınsa
VII  Öteki'nin Yarattığı Tehlike ve Ben'in Yarattığı Şaşkınlık
VIII  Birdenbire "Herkes" Ufukta Beliriyor
IX   Selam Üstüne Düşünceler
X    Selam Üstüne Düşünceler
       İnsan, Kökenbilimsel Hayvan
       Görenek Nedir?
XI   "Herkes"in Söylediği: Dil
       Yeni Bir Dilbilime Doğru
XII   "Herkes"in Söylediği: "Kamuoyları", Toplumsal "Yürürlükler"
       Kamu Gücü
OKUMA PARÇASI

Gül Işık, Sunuş, Madrid, 1995, s. 7-19

İspanya'nın çağdaş Avrupa felsefesine en önemli katkısını oluşturan düşünür José Ortega y Gasset'i (1883-1955), Seçki dizimizde bir öbek deneme yazısıyla sunarken, (1) onu, çeşitli tarihsel dönem, olay ve akımların, değişik yönelişlerin farklı özelliklerini benliğinde uyumla toplayan "kavşak noktasında bir adam" olarak tanımlamıştık. Seçkimizin gördüğü ilgi üzerine, şimdi Ortega'nın toplumbilim konulu gözlem ve düşüncelerini temellendirdiği İnsan ve "Herkes"i (El hombre y la gente) (2) sunarken belli bir yerden, ünlü bir zarzuela (3) aryasının dediği gibi "Madrid'in bu huzurlu köşesi"nden yola çıkacağız:

Fortuny Sokağı, no. 53: "Ortega y Gasset Vakfı". Demir parmaklıkların gerisinde, bahçe içinde, ulu kavakların gölgesinde, önü balkonlu, birkaç basamak merdivenle çıkılan, 1920'lerden kalma iki katlı bir taş bina; caddeden yüksek duvarlarla ayrılmış, geniş, işlek Castellana Bulvarı'nın gürültüsü bile ulaşmıyor. Kavurucu İspanyol güneşi sabahın erken saatlerinde bahçenin bir yanından yükseliyor, gün boyu ayak sürüyor tepede, kavakların gölgelerini ağır ağır uzatıyor, sonra geç saatlerde bahçenin öbür yanından kayboluyor.

Castellana'nın ötesinde "la Colina de los Chopos" (Kavaklıtepe) diye anılan bir tepelikte böyle bir barış vahası daha var; zamanında, yüzyılımızın ilk otuz yılında, siyasal-toplumsal bakımdan sarsıntılı, ama kültürden yana pek zengin, pek yoğun bir dönemde İspanyol aydınlarına kucak açmış olan ünlü Residencia yurdu o günlerden bugünlere pek değişmemiş. I. Dünya Savaşı ertesinde, genç Ortega'nın sohbetlere katıldığı; çok daha sonraları, İç Savaş'ın arifesinde sokakları şiddet aldığında, (4) evinden ayrılıp, ileri yaşında, hasta hasta sığınmak zorunda kaldığı tarihsel yapı alçakgönüllü, soylu görünümünü koruyor.

Ortega'nın yerleri bunlar. Sessiz, sade, ağırbaşlı varlıklarıyla hâlâ onun "tüm yaşamımın düşü" dediği işlevi sürdürmeye, "Madridliler'de felsefeye karşı birazcık olsun ilgi uyandırmaya" çalışıyorlar.

"Ben, ben ve ortamımım," diyen, düşünceyi olanca güncelliği ve somutluğuyla yaşamdan ayrılmaz sayan Ortega'nın bir yapıtını sunarken, ortamının zaman ve mekândaki somut nirengi noktalarına yönelerek yaşantısının izini sürmek, düşünüre yaklaşmanın en gerçekçi ve anlamlı yolu. Üstelik o yapıt uzun yılların imbiğinden geçmiş, ortam koşullarının sarsıntılı değişimini izleyerek nice kez konup kaldırılmış ve son biçimini alamadan, ancak düşünürün ölümünden sonra yayımlanabilmiş bir tür "Bitmeyen Senfoni" olunca, bu, büsbütün yararlı.

"Ben, olmam gerekeni İspanya'da, İspanyol ortamında olmak zorundaydım," der Ortega. İçinde oluştuğu, felsefi ve siyasal düşüncesinde olduğu gibi gazetecilik dünyasında da en ileri konuma eriştiği İspanyol ortamı ise üç ayrı Madrid'de somutlaşır: geçen yüzyıl sonlarından 1930'lara kadar Krallık ve ilk Dikta döneminin; 1936'ya değin Cumhuriyet döneminin; kardeş kavgası kanla çözümlendikten sonra, Franco diktasının Madrid'i.

Her birinde kendi yönelimine uygun olarak, elinden geleni yapar Ortega –bu herkesi memnun edebildiği anlamına gelmez elbette–, kendi deyişiyle "ortamını kurtarmaya" çabalar. O bir düşünürdür; o kurtarma işleminde de elindeki tek aracı, düşünceyi kullanır. Ortamda düşünceye kulak verenler olduğu oranda, olduğu sürece başarılıdır; düşünce evresi aşılıp da iş düşünceye dayanmayan eyleme, kaba kuvvete gelince, Ortega'ya da yer kalmaz, ya o diyardan göçmek ya susmak düşer. O yüzden, başarısı da başarısızlığı da düşünen adamınkidir:

"Benim yönelimim düşünceydi, berraklığa erişme çabasıydı. Herhalde doğuştan gelen o coşkum, erken yaşımda, İspanyol ortamının özelliklerinden birinin o benim en derin gereksinimime uyarak olmam gereken şeyin kıtlığı olduğunu görmemi sağladı. Ve o zamandan beri, düşünme uğraşına olan kişisel eğilimimle, onun aynı zamanda ülkeme bir hizmet olduğu inancı yüreğimde kaynaştı. O nedenle tüm yapıtım ve tüm yaşamım İspanya'ya hizmettir. Değiştirilmesi olanaksız bir gerçek bu; hem nesnel olarak, sonuçta hiçbir şeye yaramamış olduğum ortaya çıksa bile." (5)

Ortamı yazgısıdır kişinin, çelişkili gibi de görünse, özgürlük aslında o zorunluluğu yiğitçe üstlenmektir. Gündelik gerçeğe olanca yalınlığı ve çetinliğiyle sıkı sıkıya bağlanmak, İspanyol, özellikle de Kastilya kültür geleneklerinin bir parçasıdır, ülkeyi bozgundan bozguna sürükleyen tarihsel olayların gelişimi de aydınını sıkıştırmakta, gerçekliğe zorlamaktadır; ama Ortega bunu Avrupa düşüncesi çerçevesinde, içinde yetiştiği o çevrenin temellendirmelerine kökten karşı çıkarak, eleştiri bağlamında dile getirir:

"Yaşamak bir ortamın çaresiz tutsağı olmaktır. İnsan ancak burada ve şimdi yaşar. Yaşam bir anlamda mutlak güncelliktir. Bu temel fikir Avrupa felsefesi, özellikle de en yakın hocalarımın düşüncesi bunun tersini ileri sürdüğü ve geleneksel idealizmde ayak dirediği sırada, benim tarafımdan görüldü ve dile getirildi; ben o felsefenin maskesini düşürdüm, ütopyacılığını, yani her türlü zamanın ve mekânın dışında kaldığını ortaya çıkardım. Bugün Almanya'da bu gerçeği keşfettiler, yurttaşlarımdan bazıları ancak şimdi farkına varıyorlar; ama 1914'te İspanyolca düşünülmüş olduğu yadsınamaz bir olay."

Ortega araştırmasını gözlemlere dayandırdığı gibi, yaşayan ve düşünen insan etiğini de somut yaşamın onulmaz değişkenliği üstüne temellendirir:

"Ütopyacılığa karşı savaşım şu iki gerçeği yakalamış olmamın sonucundan başka bir şey değil: yaşam –biyolojik olgu değil, insan yaşantısı olarak yaşam– kökten bir olaydır ve, yine yaşam, ortam koşullarına eştir. Her birimiz kendi ortamımızda birer kazazede olarak yaşarız. Suyun yüzeyinde kalabilmek için, ister istemez o ortamı kulaçlamak durumundayız."

Fizikötesi de bireysel konumun onulmazlığından kaynaklanan bir yansıma, bir kavramsal yapılandırmadır:

"Dahası var: Sonsuzluk, ortam koşullarından bağımsız, her yerde birden bulunabilen bir varlık fikrini insanın zihninde doğuran, onun kendi ortamına kaçınılmaz bağımlılığıdır. Belli bir zamanın ve mekânın varlığı olmak acı verir insana. Zamana ve mekâna o kölelik, sonsuzluk biçiminde yansır düşüncesine. Sonsuz olmak ister insan, çünkü onun tam tersidir."

Sonsuzluk düşlemi de böylece bir yana bırakıldığında, kendi yönelimine göre ortamını kulaçlamanın –ve kurtarmanın– yolu, düşünebilen bireyin kendini sorgusuz sorusuz içine atılmış bulduğu o ortamdaki kökten yalnızlık gerçeğini üstlenerek aydın görevini yerine getirmektir:

"Aydın pek verimli olan yalnızlığının içinde keşfettiği şeyi başkalarına bildirmek durumundadır, kendi çölsü yaşamından, insanlara kendi yalnızlıklarını haykırmalıdır. Aydın olmanın özü çölde haykıran ses olmaktır."

Aydının varlığı insanları mutlu etmek için değildir, tedirgin etmek içindir, hiç değilse başlangıçta; yaşam hafifliğe, şenliğe, özentiye yer bırakmayan ciddi bir şeyse suç kendisinin değildir elbette. (Bu noktada bir başka büyük çağdaş İspanyol'u, Yaşamın Trajik Duygusu ile Unamuno'yu anmamak elde değil):

"Bir deniz kazasından artakalmış olmanın bilinci, yaşamın gerçeğini oluşturduğundan, başlı başına kurtuluştur."

"Gerçek aydının görevi pohpohlamak ya da yüceltmek değildir, çarpık gördüğüne karşı çıkmak ve düzeltmektir; dolayısıyla yazgısı çetin, sert, hatta korkunçtur."

İnsanların çoğunun zihinsel yeteneğinin, işlerliğe geçirdiklerinin çok üstünde olduğuna inanır Ortega:

"Zihin, genelde kişiliğin bir köşesine atılmış, kullanılmadığından ötürü küflenmiş, durur. Dışarıdan hazır alıp üstünde hiç kafa yormadığı, kendi akıl makinesinin üretmediği formüllerle yaşar."

O yönelim ve o ortamla, Ortega'nın aydın yazgısı daha erken yaşta belirlenmiştir artık: 1898'de İspanyol İmparatorluğu'nun son sömürgelerini elden çıkarışından başlayıp II. Dünya Savaşı'na değin uzanan yurt ve dünya çapında korkunç tarihsel çatışmaların, büyük askeri bozgunların, yok edici rejim değişikliklerinin ortasında, modern İspanya'nın zihinsel reformunun başkişisi olarak varlığını sürdürür, yıkıntıların arasında. Üstelik Avrupa'dan kopuk, kendi kültür geleneklerine bağımlı bir dinleyici ya da okur kitlesine yöneldiğinden, herşeyden önce onun kimliğini araştırmak, hatta iletisini anlayabilecek kitleyi kendi yaratmak zorundadır. Dolayısıyla işi herşeyden önce düşünce eğitmenliğidir. Aydının işinin İspanyol ortamında örneğin Alman ya da Fransız ortamındakinden ayrı olduğunu, eğitsel temellendirmeyi zorunlu kıldığını vurgular.

Ortega'nın düşünce ve kültür eğitmenliği çabalarında aslında yalnız olduğu söylenemez; aydın olarak, geçen yüzyılda başarısız I. Cumhuriyet denemesine ileten 1868 Devrimi'yle 1936'da II. Cumhuriyet'i kanla boğan İç Savaş arasındaki İspanyol Liberalizm ve Reformculuk tarihinde yer alır.

İlk döneminde, Siyasal Program Olarak Toplumsal Pedagoji'den söz ettiği "etik idealizm" evresinde, 1910'larda, İspanya'nın tarihsel bozgundan kurtulmasının çaresini Avrupa'da arar: "Sorun İspanya'dır, çözüm ise Avrupa." Avrupalılaşma sorununu ise kültürleşme sorunu olarak görür. İspanya'nın tüm sıkıntıları sonuçta "kültürel gerçeğinin yoksullaşmasından ileri gelmektedir", ülkesi kültürel zenginliği yaratan "evrensel, kozmopolit coşkulardan yoksun"dur. İspanya'nın "yeniden yaratılmasını" eğitim yoluyla, Avrupa modelini izleyen kültürel ve etik bir canlanmaya bağlar.

Ama Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda Avrupa'nın toplumsal ve kültürel gelişimi o modeli tartışılabilir kılacaktı; Kitlelerin İsyanı'nı yayımladığı 1930'larda ileri çağdaş toplumları niteliksiz, sıradan insanın egemen olduğu, "kişiliksizleşmiş, eleştiri yoluyla özdenetim yapamaz olmuş" toplumlar olarak görüyordu:

"Kendinde hayale sığmayacak kadar geniş bir gerçekleştirme gücünün varlığını duyan, ama neyi gerçekleştireceğini bilemeyen bir çağda yaşıyoruz. Çağımız herşeye egemen, ama kendine egemen değil. Kendini kendi bolluğunun içinde yitip gitmiş duyuyor (…) Her zamankinden fazla olanağın, bilginin, tekniğin bulunmasına karşın, çağdaş dünya, gelmiş geçmiş dünyaların en talihsizi görünüyor."

Sanatın oyuna dönüştüğü, yeniden çocukluğu baştacı eden, çocuklaşan o dünya amaçsızlaşmıştır sanki: Bilim ve tekniğin sunduğu büyük olanaklardan yararlanamamaktadır, yaşam düzeyinin yükselmesine karşın, varlığının özünü, anlamını yitirmiş gibidir. Bundan derin bir kültür bunalımı doğmaktadır: Kültür gereken düşünce berraklığını ve özgüveni sağlayamaz olduğundan, birey uğruna yaşamaya –ve tabii ölmeye– değecek nedenlerden, kanılardan yoksun kalmıştır. Kitlesel insan, yaşamında herhangi bir tasarım bulunmayan, varlığını dalgalanmaya bırakmış biridir; bu nedenle, elinde muazzam bir güç bulunmasına karşın hiçbir şeyi yapılandırmamaktadır.

Aydın etiği, akılcılık, nesnellik ve fikir berraklığı tutkusu, bireylerarası diyalog yoluyla toplumu yüceltme kaygısından ötürü Aydınlanma Çağı'nın ve Kant'ın mirasçısı sayılan Ortega için de, tüm İspanyol aydınları gibi, İç Savaş'ın patladığı 1936 yazı, geri dönülmez bir dönüm noktası, bir bakıma sonun başlangıcı oldu: Ortamı Cehenneme dönmüştü, öyle de kalacak; Ortega, çeşitli girişimlerine karşın, bir daha eski özgür düşünce eğitmeni rolünü üstlenemeyecekti. Önde gelen Ortega uzmanı Pedro Cerezo Galán, "Ortega, bir aydın olarak, 1936'da, İspanya'nın toplu ölümüyle öldü," (6) der.

Ancak yaşam sürüyordu, İspanya sürgünde de olsa, darmadağın, çaresiz de olsa yaşıyordu, çoğu aydında yakında birşeylerin yeniden filizleneceği umudu da yaşıyordu. Ortega kolay kolay kendini bırakanlardan değildi; o durumu, etkisini yitirse de etkin olmasını, tarihsel olayların ve yaşın getirdiği olgunlukla, İspanyol, Avrupa ve dünya insanına yönelmesini ve çağrılarını yinelemesini, konferanslarında "30'lu ve 40'lı yıllarda tanık olduğu siyasal ve askeri bunalımların Avrupa kültürüne olan inancını yıkamayacağını" belirtmesini engellemedi. Nitekim o tarihi izleyen yirmi yıl, düşünürün ömrünün muhasebesini yaptığı en verimli dönemlerinden birini oluşturdu. Bir başka çağdaş uzman, Amerikalı Rockwell Gray, "Ortega'nın eğer yalnızca 1936 öncesi yapıtlarını dikkate alacak olsak kişiliğinin boyutlarında daralma olur," (7) diyor. Aslında düşünsel özgünlük, sistemli inceleme ve yapılandırma gücü, güvenli özgürlükle birlikte bitmişti elbette. Ne var ki savaş ve savaş sonrası yılların ortamında Ortega'nın iletisi de, sunuşu da, kişiliği de yeni bir anlam kazanıyordu: sürgünde ve diktada aydın olmanın, sürgüne ve diktaya karşın varolma ve dile getirme kaygısının anlamını.

İç Savaş başladığında Ortega ilkin Paris'e gitti; yaşamında yüzyılımızın ilk yarısındaki birçok aydınınkine benzer çetin ve tedirgin bir sayfa açılmıştı. 1939'da Victoria Ocampo, Eduardo Mallea gibi aydınların başı çektiği, kendisini 1928'de de çağırmış olan "Sanat Dostları" grubunun çağrısına uyarak bir kez daha Arjantin'in yolunu tuttu. Ne var ki sürgün ve hastalık bir yana, ortam orada da çok değişmişti, Buenos Aires hâlâ Latin Amerika başkentlerinin en kültürlüsü, Avrupa'ya en yakın olanıydı ama, siyasal sarsıntılar bitmiyor, hükümet bu arada Avrupa'da patlak veren savaşta Müttefikler'in yanını tutanlarla Mihver yanlısı aşırı milliyetçiler arasında el değiştiriyordu.

Üç yıl kaldığı Arjantin'de, o halkın yaşantısına ilişkin gözlemlerinin yanı sıra, uzaklardan kendi yerle bir olmuş yoksul ülkesine ve birbirlerini amansızca boğazlayan Avrupa ülkelerine bakarken güncel siyasal konularla arasına mesafe koydu, evrensellik kaygısı ağırlık kazandı. Düşünceleri insan yaşamının sistematik felsefesi üstünde giderek derinlik kazanıyordu. Çabasını uzun yıllardır kafasında evirip çevirdiği odaklar üstünde yoğunlaştırdı.

Oraya varışından hemen iki ay sonra "Benliğe Dalma ve Ötekileşme"yi yayımladı, "İnsan ve Toplum Üstüne Altı Ders" başlıklı bir kursun ilk bölümüydü bu.

1940 Ekimi'nde Buenos Aires'te şunları söyledi:

"Beş yıldır dünyada dört dönüyor, daha önceki on yılın çalışmalarını topladığım iki kocaman kitabın doğum sancılarını çekiyorum. Birisi Tarihsel Aklın Şafağı başlığını taşıyor, felsefe notlarımı içeren kocaman bir yapıt; öbürü İnsan ve "Herkes" başlığını taşıyor ve kocaman bir toplumbilim yapıtı. Gelgelelim felek son düzeltilerini yapmamı engellemekten keyif alıyor sanki; hani şu hem hiçbir önemi olmayan hem çok önemi olan son cila, eseri perdahlayıp pırıl pırıl yapan o hafif su zımparası vardır ya... Bu beş yılı bir kıtadan öbürüne, bir ülkeden öbürüne avare dolaşarak geçirdim, sefalet çektim, insanı ecelle senli benli eden uzun hastalıklar çektim, şunu söylemeliyim ki, eğer onca fırtınada boğulmadımsa, beni hayatta tutan hiçbir şey kalmadığı zamanlar o iki kitabı bitirme hayali beni hayatta tuttuğu içindi. Daha sonra, yaşamıma göçmen kuşlar gibi, biraz dinginlik, biraz sağlık geri döndüğünde de, kitaplıklardan uzaklarda buldum kendimi, böyle olunca da son düzeltileri yapmam olanaksız; sonuçta onları ne zaman tamamlayabileceğimi şimdi hiç mi hiç bilmiyorum."

"Benliğe Dalma ve Ötekileşme" aslında düşünürün toplum ve toplumsal üstüne savlarını berraklaştırma çabasından çok, İspanyol Cumhuriyeti'nin yok edilmesine, uluslararası ilişkilere şiddetin egemen olmasına, kültürdeki kökten sahteleşmeye, Avrupa'nın benliğinden uzaklaşıp "ötekileşerek" manevi bağımsızlığını ve kişiliğini yitirmesine, yeniden barbarlığın eşiğine varmasına karşı dolaylı tepkisini dile getirir. Savaş İspanya'da mart sonlarında bitmiş, ancak eylül başlarında Avrupa'yı sarmışken, Ortega'nın mutlak güvensizliği insan yaşamının tek güvenilir yanı sayması, kültürün insan ruhunun kalıcı, ilerleyici, değişmez kazanımı sayılmasına karşı çıkması yerinde ve doğal geliyor insana. (Aslında o önermelerin bizim deneyimlerimizde de yankı bulmadığı söylenebilir mi?) O durumda aydının görevi, bireyi durup düşünceye dalmaya; kendi benliğine sığınarak, insan soyunun binlerce yıllık çabayla edindiği "iç dünyası"nda kendisine gereken gücü aramaya; düşünceyi yerleşik bir mal değil, bir gündelik fetih alanı saymaya özendirmektir;

"Düşünmek için yaşamayız, tersine: hayatta kalabilmek için düşünürüz."

Buenos Aires konferanslarında beliren –ve sizlere sunduğumuz yapıtta yer alan– en önemli nokta, aydının 1940'ların başındaki ivedi göreviydi:

"Eğer bir halkın bu korkunç çağı sağ salim atlatabilmesi isteniyorsa, alınacak önlemlerden biri, karınca kararınca, ama vazgeçilmez bir tanesi şu: O halkın içinde yeterli sayıda kişinin, tüm o fikirlerin, üstünde konuşulan, tartışılan, uğruna savaşılan ve insan boğazlanan tüm o fikirlerin ipe sapa gelmez ve son derece havada kalan şeyler olduğunu anlamasını sağlamaktır."

1942'de Ortega Avrupa'ya döndü, ama İspanya'ya değil, Portekiz'e. Lizbon'daki evinden ömrünün sonuna değin vazgeçmeyişi, üç yıl sonra Madrid'e döndüğünde de iğretiliği üstünden atamadığının kanıtı. 40'lı yılların Madrid'i İç Savaş sonrası temizlik hareketlerinin dehşetiyle sinmiş, dış dünyaya kapılarını sımsıkı kapatmış, kültür açısından hiçbir olanak vadetmeyen bir ortamdı. Yine de denedi Ortega: 1945'te öğrencisi Julián Marías ile birlikte, yüksek öğrenimi vaktiyle "Üniversite'nin Misyonu"nda önerdiği doğrultuda yeniden örgütlemek amacıyla Estudios de Humanidades'i (İnsan Bilimleri İnceleme Merkezi) kurdu. Düşünce özgürlüğünden yoksun bırakılmış, kaskatı bir bürokrasiye bağlanmış yasacı faşist üniversite çağında, girişim başarısızlıkla sonuçlandı elbette. Ortega yılmadı: İlle de Madridliler'e düşünmenin erdemlerini öğretecekti. İki dost, üç yıl sonra "pek sınırlı bir dinleyici kitlesine yönelik" araştırma, seminer ve konferans merkezi olarak tasarladıkları Instituto de Humanidades'i (İnsan Bilimleri Enstitüsü) kurdular. Ortega'nın olayı tanıtırken kullandığı ürkek anlatım, ortamın ağır siyasal baskısını sezdiriyor:

"Kamuya yönelmiyoruz, kamuyu aramıyoruz. Tümüyle özel bir araştırma grubu kurmak isteniyor; ne ulusal yaşam üstünde en ufak bir etki yapmak, ne de izleyici toplamak amacındayız. Birkaç kişi gelsin, bir köşecikte çalışalım istiyoruz."

Yine de Enstitü'nün "evrensel tarihin yeni bir yorumu"nu konu alan ilk kursuna 650 kişi kayıt yaptırdı – insanlar yine de tutunacak bir dal arıyordu, kuşkusuz. Yüksek sosyeteden hanımlarla beylerden tutun, İspanyol yazınının o efsaneleşmiş kişisini dinlemeye can atan üniversite öğrencilerine değin, toplumun pek farklı kesimlerinden gelme, karmakarışık bir izleyici kitlesi. Konuşmacı o kitleyi ilgilendirecek, oyalayacak, köşeye sıkıştıracak sohbet tonunu korumak, Arnold Toynbee'nin tarihsel ilerleme konulu incelemesine getirdiği açık eleştiriyi ve ulaştığı felsefi sonuçları neredeyse aralara sıkıştırmak durumundaydı. Yine de çağrısını yapmaktan geri durmadı:

"Tüm büyük halklar her türlü hakkın çiğnenmesine katkıda bulundular, bugün artık kimsenin hakkı yok, hak diye bir şey kalmadı çünkü (…) Benim politikayla ilişkim yok, söylediğim şeylerin hiçbiri politik nitelikli değil, ancak politikadan çok daha derin, çok daha ağır (…) Buradan yeryüzünün güçlülerine çağrıda bulunuyorum, yaptıkları, hâlâ da yapmakta oldukları korkunç şeyin tam bilincine varsınlar diye: İnsan ortamlarında Hukuk'u yok ettiler."

Bu arada İspanyol toplumundan ve Madrid'in yozlaşmış kültür ortamından eleştirilerini esirgemeyen Ortega, çok geçmeden resmi çevrelerin hışmını öylesine üstüne çekti ki, enstitüsünü ikinci yılın sonunda kapatmaktan başka çare bulamadı.

Ancak 1949-50 kışında "İnsan ve 'Herkes'" başlığını taşıyan ikinci kursunda, ilk kez daha 1934'te Valladolid'de aynı adla değindiği, sonra Buenos Aires'te geliştirdiği felsefi sosyolojinin daha da genişletilmiş sunuşunu yaptı. İlkini Barceló Tiyatrosu'nda 1300 kişilik bir dinleyici kitlesi önünde okuduğu on iki konferans, Ortega'nın kafasında uzun süre olgunlaştırdığı, birey ve toplum odaklı fikirlerini içeriyordu. Aslında düşünür bunlara 8 konu başlığı daha eklemişti,(8) ama ne o zaman, ne de 50'li yılların başlarında Almanya ve İsviçre'de toplumbilimi yeniden ele aldığında geliştirebildi onları. Tüm Yapıtları'na eklenen son biçiminde "metnin öngörülen planın tümünü kapsamadığı, yazarın son günlerine değin üzerinde çalıştığı" vurgulanıyor; sizlere burada sunduğumuz metnin sohbet zorunluluğundan ileri gelen birçok yinelemeleri ve dolambaçlarının yanı sıra, palimsest niteliği de böylece belirtilmiş oluyor.

Konferansların metni Ortega'nın ölümünden sonra ilk kez 1957'de kendi Revista de Occidente dergisi basımevinde kitaplaştırıldığında(9) nasıl karşılanmıştı acaba? İşte resmi makamların zekâ ve kültüre düşman oldukları o çağda, María Riaza'nın Cuadernos Hispanoamericanos dergisinde yayımlayabildiği ürkek ve duygulu satırlar:

"İnsan ve 'Herkes' Ortega'nın ölümünden sonra basılan ilk yapıtı. Artık bir daha tamamlanamayacak gri ciltlerin yanında yeni bir kitabı daha. Kitapların öyle sessizce yan yana sıralanışları beni, bu kitabı oluşturan sözcükleri Ortega'nın o sözcüğe verdiği kesin ve derin anlamla dile getirdiği Barceló Tiyatrosu günlerine götürdü. Yapıtın ortaya çıkışı, benim ve benim gibi o deneyimi yaşamış birçok İspanyol'un yürek telini titretti. Hem o titreme yüzeysel bir heyecandan daha fazla bir şey; artık bir daha 'söylenemeyecek' sözcükleri algılamaya, düşüncelerimizi o kalıplara dökmeye hazırlanmanın derin heyecanı."

Gerçekten de "söz" gerçeği, bugünü ve tarihiyle, büyük yer tutuyor yapıtta, çünkü Ortega'ya göre aydın, görevini ancak sözün ortaklığı üstüne yapılandırarak gerçekleştirebilir: Dil, bir çalışma gerecinden öte, bir varoluş koşuludur aydın için, kavramları saydamlaştırmanın, ortak yaşamı aydınlatmasının tek yoludur. Yazarın kökenbilim konusundaki ısrarı, anlamların izini ta dilin en derin kökenlerine değin –çoğu kez varsayımsal düzlemde– sürmesi, kavramların ilk, özgün, canlı işlevini yakalayabilme kaygısından ileri geliyor. Dili savruk ve hor kullanmaya alıştırılmış okurun bu kökenbilim tutkusunu gereksiz, önemsiz bir oyun olarak görmemesini; onu, dille yaşamın temel birlikteliğini yakalama kaygısı niteliğiyle benimsemesini dileriz. (10) Ortega'nın, felsefenin yaşayan dile kök salması, dili tüm özgün olanaklarını yeniden fora ederek kullandırması gereğini coşkuyla vurguladığı unutulmamalı.

En önemlisi, bu yapıtın –ve yazarın tüm yapıtlarının– dolambaçları keyifle izlenirken, Ortega'nın gücünün hazır, rahat yanıtlar sunmakta değil, sorgulamakta ve irdelemekte olduğu unutulmamalı. Ortega'nın okuruna asıl değerli armağanı düşünce eğitimi oluyor: Zihnin yolunu izlemeyi, kavramları düğüm düğüm çözmeyi gerektiren, sabır isteyen bir uğraş.

Niçin mi göstermeli o sabrı?

"Düşünmek, yaşama egemen olma yolunda yapabileceğimiz, yapmak zorunda olduğumuz tek denemedir de onun için" diye yanıtlıyor Ortega:

"Düşünce, insanoğlunun kendi kendisinin efendisi olması için tek yoldur (…) Günümüz insanı giderek o efendiliği yitirmekte ve bizde sanki insanlık düzeyinin altına düşüyormuş gibi bir izlenim uyandırmakta."

Notlar

(1) José Ortega y Gasset, Tarihsel Bunalım ve İnsan (Hazırlayan ve çeviren Neyire Gül Işık), Metis Yayınları, İstanbul, 1992. Yukarı

(2) İspanyolca hombre adının Türkçe'de insan ya da adam olarak karşılanabilmesi, gente'nin ise genelde insanlar, ahali, halk olarak karşılanması nedeniyle, başlığın çevirisi bizi hayli düşündürdü. Sonunda, yapıtın içeriği, yazarın verdiği tanımlamalar ve diğer dillere çeviriler göz önüne alındığında İnsan ve "Herkes" olanaklı aktarımların en uygunu olarak görüldü. Yukarı

(3) Özgün İspanyol türü operet. Yukarı

(4) Ortega'nın yaşam öyküsü ve çağının tarihsel olayları üstüne daha ayrıntılı bilgi için Ortega y Gasset Seçkimize gönderiyoruz. Aynı zamanda bkz. Gül Işık, İspanya, Bir Başka Avrupa, Metis Yayınları, İstanbul, 1991. Yukarı

(5) Buradaki alıntıların çoğu düşünürün Tüm Yapıtları'nın 1932 baskısına kendi Önsöz'ündendir (Espasa-Calpe, Madrid). (Vurgulamalar çevirmenindir). Yukarı

(6) Bu Sunuş'un hazırlanmasında yararlanılan yapıtı: Pedro Cerezo Galán, La voluntad de aventura, Ariel, Barcelona, 1984. Yukarı

(7) Bu Sunuş'un hazırlanmasında yararlanılan yapıtı: Rockwell Gray, An Imperative of Modernity. An Intellectual Biography of José Ortega y Gasset, Kaliforniya Ün., 1989. Yukarı

(8) Ortega'nın öngördüğü konu başlıkları şunlardı: XIII. Devlet, XIV. Devlet ve Yasa, XV. Hukuk, XVI. Toplum Biçimleri: Boy, Kabile, Halk, XVII. Ulus, XVIII. Uluslararası, XIX. "Hayvan Toplumu" ve İnsan Toplumu, XX. İnsanlık. Yukarı

(9) El hombre y la gente'yi Espasa-Calpe yayınevinin "Austral" dizisindeki (Madrid, 1972) biçimiyle ve Alianza yayınevi (Madrid) 1980 baskısıyla karşılaştırılmış olarak sunuyoruz. Yukarı

(10) Ortega'nın kökenbilimsel düşüncelerini aktarırken yabancı sözcükleri ve köklerini elden geldiğince ve önemi olduğunca çevirerek aktardık; çevrilmesini olanaksız ya da gereksiz gördüklerimizi okurun metindeki titiz irdelemeyi izleyebilmesi için oldukları gibi bıraktık. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Giriş, s. 21-27

Geçen ilkbaharda verdiğim "İnsan ve 'herkes' konulu dersler"i bıraktığım yerden yeniden ele alırken, o derslerde neye ulaşılmış olduğunu açıkça belirlemek ve burada gözönünde bulundurmak gerekiyor. Önceki dizide varılmış ve aydınlatılmış kavramların şimdi dinleyicilerimin zihninde hazır bulunmasını sağlamak açısından zorunlu olan özeti bu yılın dizisini oluşturan dört derse yüklememek, toplumbilim öğretiminin yeni konularına dosdoğru dalabilmek için, en vazgeçilmez olan noktaları bu sayfalarda toplamanın yararlı olacağını düşündüm.

Günümüzde yaşanan tarihsel sıkıntıların önemli bir bölümünün ancak toplumbilimin aydınlatabileceği sorunlar konusunda açıklık bulunmayışından ileri geldiğini; sıradan insanın bilincindeki o açıklık eksikliğinin de toplumbilim kuramının içinde bulunduğu acınacak durumdan kaynaklandığını belirtmekle işe başlamıştım. Politika, devlet, hukuk, topluluk ve topluluğun bireyle ilişkisi, ulus, devrim, savaş, adalet, vb.nin –yani şu son kırk yılda en çok sözkonusu olan şeylerin– ne olduğu konusunda iyi niyetle fikir edinmek isteyen bir kimsenin günümüzde yararlanabileceği toplumbilim öğretilerinin yetersizliği, en basit toplumsal olguları toplumbilimcilerin kendilerinin de yeterli ciddiyetle, derinine, yani köklerine inerek çözümlemiş olmayışından kaynaklanmaktadır. Saydığımız kavramlar toplamının hepten belirsiz ve çelişkili oluşu bundandır.

Aslına bakarsanız, toplumun ne olduğunu ivedilikle açığa çıkarmak durumundayız; çünkü bu yapılmadıkça sözkonusu kavramların hiçbiri açık seçik bir içerik kazanamaz. Ancak şu da var ki, ilkin toplumun belirtilerini, toplumun dışavurumu sayılan olayların hangileri olduğunu, nelerden oluştuğunu açık seçik görmedikçe de toplumun ne olduğu hakkında aydınlık bir görüntüye ulaşmanın yolu yok. İşte bundan ötürü, toplumsal denilenin genel niteliğini belirlemek zorundayız.

Ancak, toplumsalın kendine özgü bir gerçeklik olduğu da belli değil. Yalnızca başka gerçeklerin bir birleşimi ya da sonucu olabilir, tıpkı cisimlerin gerçekte moleküllerin, moleküllerin de atomların birleşiminden başka bir şey olmayışı gibi. Eğer hemen her zaman sanıldığı gibi –ki bunun sonuçları XVIII. yüzyılda büsbütün ağır olmuştur– toplum yalnızca bilinçli bir iradeyle "birleşerek toplumlaşan" bireylerin yarattığı bir eserse, dolayısıyla toplum "ortaklık"tan başka bir şey değilse, kendine özgü, sahici bir gerçekliği yok demektir, o zaman toplumbilim diye bir şeye de gerek kalmaz. Bireyi incelemek yeterli olacaktır.

Şimdi, herhangi bir şeyin tam anlamıyla ve kesinlikle gerçeklik olup olmadığı sorusunu yanıtlamanın tek yolu, felsefi çözümleme ve yordamın radikal araçlarından yararlanmaktır.

Çünkü yapılması gereken şey, özgün gerçeklikler –yani artık bir başka gerçekliğe indirgenemeyecek gerçeklikler– toplamı içinde, bizim belirsiz bir deyimle "toplumsal olaylar" diye adlandırdığımıza karşılık veren bir şey var mı diye araştırmaktır.

Bunu başarabilmek için, bütün diğer gerçekliklerin şu ya da bu biçimde içinde yer aldıkları temel gerçeklikten yola çıkmak durumundayız. O temel gerçeklik bizim, her birimizin yaşantısıdır ve her birimiz, yaşantımızın oluşturduğu o ortamda, toplumsalın başka herşeyden ayrı ve indirgenemez bir şey olarak görünüp görünmediğini çözümlemesi gereken kişileriz.

Yaşantımızın alanında biz –Tanrı denen aşkın sorunu bir yana bırakacak olursak– mineralleri, bitkileri, hayvanları ve öteki insanları buluruz; bunlar birbirine indirgenemezler, dolayısıyla sahici birer gerçekliktirler. Toplumsal, yalnızca insanlara özgü bir nitelik olarak görünür. Aslında hayvan toplumlarından da –arı kovanı, karınca ve termit yuvası, sürü– söz edilir ama, işin ayrıntısına girmeksizin, insanın gerçekliğinin hayvan gerçekliğine indirgenememiş olması, en azından şimdilik, toplum sözcüğünü "insan toplumu"ndan ve "hayvan toplumu"ndan söz ettiğimizde eşanlamlı sayamamamız için yeterlidir. Dolayısıyla:

1) Toplumsal, insan eylemlerinden ya da davranışlarından oluşur – insan yaşamının bir olgusudur. Ancak insan yaşamı herkesin kendi yaşantısıdır, bireysel ya da kişisel yaşantıdır ve herkesin olduğu ben'in belli bir ortamda –genelde dünya diye adlandırdığımız şey– varolmak durumunda bulunması, o anda varolduğu güvencesinden yoksun bulunması, o varoluşunu güvence altına alabilmek için hep –maddeten ya da zihinsel olarak– bir şeyler yapar durumda bulunmasıdır. O uğraşların, eylemlerin ya da davranışların tamamı işte bizim yaşamımızdır. Çünkü ancak kendim için ve kendi amaçlarım doğrultusunda yaptığım şey, dar ve ilkel anlamıyla insani sayılabilir; başka bir deyişle, insani olay her zaman için kişisel bir olaydır. Bu demek oluyor ki:

a) bende tam anlamıyla insani olan şeyler, ancak kendi düşündüğüm, istediğim, duyumsadığım ve bedenimle uyguladığım, benim yaratıcı öznesi olduğum şeyler, ya da onunla aynı kapıya çıkan, benim ben olarak başımdan geçenlerdir;

b) dolayısıyla, ancak bir şeyi kendi hesabıma, anlamının bilincine vararak düşündüğümde, düşünüşüm insani olarak nitelenebilir. Yalnızca benim için bir anlamı olduğundan ötürü, yaptığım, yani anladığım şey insanidir;

c) dolayısıyla, her insani edimde, edimin kaynağında bulunan ve bu nedenle ondan sorumlu olan bir özne vardır;

d) bunların sonucu olarak, çevremdeki herşeyle –mineraller, bitkiler, hayvanlar, öbür insanlar– beni doğrudan ilişkiye sokan insani yaşantım, özünde yalnızlıktır. Dişim ağrıdığında canı yanan yalnızca ben olabilirim. Sahiden düşündüğüm –yani salt birilerinden duyup da öylesine yinelemediğim– şeyi yalnız ben ya da yalnızlığımın içinde ben düşünmek durumundayım.

Ama toplumsal olay yalnızlık içinde insani yaşamımızın bir davranışı değildir, öbür insanlarla ilişki içinde bulunduğumuz ölçüde ortaya çıkar. Yani dar ve ilkel anlamda insan yaşamı değildir;

2) Toplumsal olay insan yaşamından değil, insanların birlikte yaşamalarından doğan bir olaydır. Birlikte yaşamak dediğimizde, iki bireysel yaşantı arasındaki ilişki ya da karşılaşmayı anlıyoruz. Örneğin ana-babayla çocuklar, sevgililer, arkadaşlar diye andıklarımız bir biçimde birlikte yaşayan kimselerdir. Ortak yaşamda hep, bir bireyin o niteliğiyle –yani yaratıcı ve kendi etkinliğinden sorumlu, yaptıklarını kendisi için anlam taşıyor diye, o anlamın bilincinde olduğu için yapan bir özne– kendisiyle aynı özelliklere sahip bir başka bireyi etkilemesi sözkonusudur. Belirli bir birey olarak baba, yine belirli ve eşsiz bir birey olan oğluna yönelir. Ancak, ortak yaşam olayları, kendi başlarına ele alındıklarında toplumsal olay sayılmazlar. "Birliktelik ya da iletişim" diye adlandırılması gereken şeyi oluştururlar: bir bireylerarası ilişkiler dünyasını.

Ama bambaşka bir dizi olayı ele alalım, selam verme, trafik memurunun belli anlarda karşıdan karşıya geçmemizi engellemesi gibi. O olaylarda insan, eylemi –el vermemiz ya da memurun yolumuzu kesme hareketi– kendi tasarladığı ya da içinden geldiği için, yani sorumluluğunu üstlenerek yapıyor değildir; öteki insana yönelişi de belli bir birey oluşundan ileri geliyor değildir. İnsan o tür eylemleri özgün iradesi olmaksızın, çoğu kez de isteğine aykırı olarak yapar. Hatta –selamda açıkça görüldüğü gibi– yaptığımız şeyi, el vermeyi, anlamayız, bizim için bir anlamı yoktur, bir tanıdığa rastgeldiğimizde yapmamız gereken niçin başka bir şey değil de budur, bilmeyiz. Çünkü o eylemlerin kaynağı biz değiliz; biz onların salt uygulayıcısı oluruz, tıpkı konulan plağı seslendiren gramofon ya da belli mekanik hareketlerini uygulayan robot gibi.

O eylemlerin kaynağındaki asıl özne kimdir peki? Ne kendi icadımız ne de irademizin ürünü olduklarına göre, neden yaparız onları? Bir tanıdığa rastladığımızda el veririz, çünkü öyle yapılır. Polisin karşıya geçmemizi engellemesi aklına öyle estiğinden ya da kendi isteğine uyduğundan değildir, öyle buyruk aldığındandır. Ama o yapılanların kaynağındaki sorumlu özne kimdir? İnsanlar, ötekiler, "herkes", topluluk – yani: belirgin olarak hiç kimse.

İşte bunlar öyle eylemlerdir ki, bir yandan insanidirler, çünkü zihinsel tavırlardan ya da insana özgü davranışlardan oluşmaktadırlar; öte yandan, kişide ya da bireyde oluşmadıkları gibi, kişi ya da birey onları istiyor değildir, sorumluluklarını taşımamaktadır, çoğu zaman onları anlıyor bile değildir.

O olumsuz nitelikleri gösteren, kişilikten yoksun, belirlenmesi olanaksız, hem "herkes" hem "hiç kimse" olan, herkes, topluluk, toplum diye adlandırdığımız bir özne hesabına yaptığımız o eylemler işte bireysel yaşantıya indirgenemeyen, gerçek anlamda toplumsal olaylardır. O olaylar ortak yaşam çerçevesinde ortaya çıkarlar, yine de salt ortak yaşam olayları değildirler.

Öyle düşünülür diye düşündüğümüz ya da öyle söylenir diye söylediğimiz şeyler; öyle yapılır diye yaptığımız şeyler görenek olarak adlandırılır.

Oluşturucu toplumsal olaylar göreneklerdir.

Görenekler, bireyin, şu ya da bu biçimde, şu ya da bu oranda, başka çaresi olmadığından ötürü benimseyip uyguladığı insani davranış biçimleridir ve birlikte yaşadığı çevresi tarafından ona zorla benimsetilmiştir: "başkaları", "herkes"... toplum tarafından.

Bu derslerde açıklanacak olan toplumbilim öğretisi açısından, en ileri görenek örnekleri istenirse, şu özellikleri taşımaları yeterlidir:

1. Bir toplumsal baskıdan ötürü yerine getirdiğimiz eylemler olmaları. O baskı, bizim, eğer beklenen biçimde davranmayacak olursak çevremizin bize karşı uygulayacağı maddi ya da manevi yaptırımları zihnimizde canlandırmamızla oluşur. Görenekler mekanik olarak benimsetilen şeylerdir.

2. Tam içeriği, yani onları yerine getirirken ne yaptığımız bizim için anlaşılmaz olan eylemlerdir. Görenekler akıldışıdır.

3. Onlarla aynı zamanda birer baskı oluşturan davranış kalıpları biçiminde karşılaşırız; bizim dışımızda oldukları gibi, başka herkesin de dışındadırlar, çünkü tıpkı bizi etkiledikleri gibi, başkalarını da etkilerler. Görenekler bireydışı ya da kişiliksiz gerçekliklerdir.

Durkheim, 1890'larda, 1. ve 2. özellikleri toplumsal olayın oluşturucu nitelikleri olarak sezinlemişti, ama onları açık seçik görmek şöyle dursun, düşünmeye bile girişmedi. Şu kadarını söyleyeyim, 2. özelliği görmemekle kalmadı, tam tersini düşündü, yani, asıl akla uygun olanın varsayımsal ve mistik nitelikli bir "toplumsal bilinç"ten ya da "topluluk ruhu"ndan kaynaklanan bir toplumsal olgu olduğunu. Üstelik toplumsal olgunun göreneklerden ibaret olduğunu ve göreneğin ne olduğunu da fark etmedi. Oysa akıldışılık burada belirleyici özelliktir. O özellik iyi anlaşıldığında, öbür iki özelliğin –birey üstünde baskı oluşturmak ve bireyin üstünde ya da bireydışı olmak– Durkheim'ın algıladıklarıyla ancak deyim olarak örtüştüğü ortaya çıkıyor. Buna karşın, şunu da saygıyla belirtmekte yarar var, toplumsal olayın niteliğini sezinlemede doğruya en çok yaklaşan yine Durkheim olmuştur.

Görenekleri izledikçe robot gibi davranırız, toplumun ya da topluluğun izdüşümünde yaşarız. Ama toplum ya da topluluk ne insani ne de insanüstü bir şeydir, yalnızca salt göreneklerin mekanizmasıyla etkili olur, kimsenin sorumlu ve bilinçli yaratıcı öznesi olmadığı göreneklerin. "Toplumsal yaşam ya da topluluk yaşantısı" göreneklerden ibaret olduğuna göre de, insani bir yaşam değildir, doğa ile insan arasında bir şeydir, bir yarı-doğadır ve tıpkı doğa gibi akıldışı, mekanik ve ezicidir. "Topluluk ruhu" diye bir şey yoktur. Toplum, topluluk, koskoca bir ruhsuzluktur, çünkü doğalaşmış, mekanikleşmiş, neredeyse mineralleşmiş insanlıktır. Bu nedenle, toplumun toplumsal "dünya" diye anılması yerindedir. Gerçekten de insan kendini "insanlık"tan çok, "insanlıkdışı ortam" içinde bulur.

Buna karşılık, toplum bir düzenek niteliğiyle ele alındığında, dört dörtlük bir insan üretme makinasıdır.

Görenekler birey üstünde başlıca şu üç tür etkiyi yaparlar:

1. Tanımadığımız, dolayısıyla bizim için bildiğimiz belli kimseler olmayan kişilerin davranışlarını öngörmemizi sağlayan davranış kalıplarıdır. Bireylerarası ilişki ancak bireysel olarak tanıdığımız kimselerle, dolayısıyla yakın çevremizdekilerle olasıdır. Görenekler bizim tanımadığımız, yabancı kimselerle neredeyse birlikte yaşam sürmemizi sağlarlar.

2. Belli bir dizi edimi –fikirler, kurallar, yordamlar– baskı yoluyla benimseterek, bireyi bulunduğu çağa ayak uydurmaya zorlarlar ve ona, istese de istemese de, geçmişte biriktirilmiş olan mirası aktarırlar. Toplum geçmişi hazineleştirir.

3. Kişinin davranışlarının büyük bir bölümünü otomatikleştirip, yapması gereken hemen herşeyin programını kendisine hazır olarak sunmakla, onun kişisel, yaratıcı ve gerçekten insani olan yaşamını belli doğrultularda yoğunlaştırabilmesine olanak bırakırlar ki, bireyin başka türlü gerçekleştiremeyeceği bir şeydir bu. Toplum, insanın gelecek karşısında bazı güçlükleri aşarak rahatlamasına, yeni, akla uygun ve daha kusursuz şeyler yaratmasına olanak sağlar.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mehmed Ali Çalışkan, "Aç gözlerini ey insan", Arka Kapak, Mayıs 2016

New York Times meydanında tek başına bir adam. Işıklı tabelalar, dev ekranlar, meydanı çepeçevre saran bütün o renkli dünya tek bir adam için: David Aames. O bu dünyada ezel ebed bir yalnız. New York’ta henüz akşam olmamış, ama günün ışığı reklam panolarının kendilerini gösterebileceği kadar azalmış, David meydanda bir uçtan diğer uca koşuyor. Panik ve telaş içinde... Bu garip yalnızlığa anlam vermeye çalışıyor.

Bu sahneyi Vanilla Sky (Vanilya rengi gökyüzü anlamına geliyor) filmini izleyenler hatırlayacaktır. Birazdan David uyanacak, çünkü bu bir rüya. David Aames’in hikayesi aslında bir yalnızlık hikayesi. Ve film boyunca bize eşlik edecek olan insanoğlunun yalnızlık trajedisi bu güçlü rüya alegorisi ile başlıyor. İnsan bu dünyada yalnız, hem de yapayalnız.

Film başına gelen talihsiz bir kaza sonucu yüzü sakatlanan ve eski yakışıklı ve neşeli günlerini kaybeden zengin genç David’in hikayesi. David, eski yüzüne kavuşabilmek için sayısız operasyon geçiriyor ancak hiç biri tam anlamıyla başarılı olmuyor. Sevgilisinden ayrılıyor, işleri bozuluyor, hırçınlaşıyor, insanlar tarafından terk ediliyor. Filmdeki bu talihsiz akış, belirli bir süre sonra hızla daha mutlu bir hikayeye dönüyor, tam dibe vurduğunda David için her şey rast gidiyor, ameliyatlar işe yarıyor,

yüzü düzeliyor, sevgilisine tekrar kavuşuyor, işi yoluna giriyor vs. Filmdeki bu mutlu hikayenin arkasındaki gerçeği ise biz sonlara doğru öğrenebiliyoruz. Aslında filmin yarısından itibaren gerçek hikayeyi değil, David’in arzuladığı bir hikayeyi seyretmişiz. Özel bir beyin şirketi ile anlaşıp vücudunun dondurulup uyutulduğu ve David’in beynine her şeyin daha iyi olduğu yeni bir hikayenin yaşatıldığını anlıyoruz.

Filmin adı şimdi daha iyi bir anlam kazanacak çünkü Vanilla Sky aslında David’in çok beğendiği bir resim tablosu. Ressam gökyüzünü vanilya renginde resmetmiş; belki tatlı bir hüznü yansıtsın, biraz yalnızlık, biraz trajedi andırsın istemiş. David de kendisine sunulan bu yeni yaşamda farkında olmadan vanilya rengi bir gökyüzünün altında yaşıyor. Etrafında gördüğü diğer her şey gibi hatta kendisiyle konuşup iletişim kuran diğer tüm insanlar gibi bu gökyüzü de David’e özel. Gökyüzü David’in kendisine ait. Kimseyle paylaşamadığı kimseyi ortak edemediği, altında sadece kendisinin bulunduğu vanilya rengi bir gökyüzü. Aslında hikaye tam burada bize bir alan açıyor, durup kendi gerçekliğimizi kendi gökyüzümüzü düşünmek için.

Kendi gökyüzümüzü düşünmeye başladıysak ispanyol filozof Ortega Y Gasset’ye geri dönelim. İnsan ve "Herkes" adlı eserinde Gasset kendi ontolojisini kurarken tutkulu bir dille tek gerçeğe yani insana yöneliyor. Gerçeklik tam olarak insanın kendi iç dünyasında yaşadığı bir uzay-zamandır. Ve iç dünyamızda bize özel varolan bu gerçekliği bir başkasıyla paylaşamayız. Gasset, “İnsan ve Herkes”te iki kere ikinin dört etme örneğinden yola çıkar, herkesle paylaşıma açık gibi duran bu matematiksel ve mantıksal olgunun, bizim zihnimizde berraklaşırken, iki kere ikinin dörde gittiği bize ait eşsiz bir zihinsel tecrübeye dönüşürken ortaya çıkan varoluşun nasıl hiç kimseyle paylaşılamayacak bir yalnızlık içerdiğini net bir şekilde ortaya koyar. Gasset’de bu trajik yalnızlığın adı kökten yalnızlıktır.

İşte bu kökten yalnızlıkta herkesle ortak bir gökyüzü altında yaşadığımızı zannederiz ama gördüğümüz mavi sadece bize ait bir mavidir. Sosyal bilimlerde veya sinirbilimde artık bir klişe haline geldi, tekrar etmeden biz de geçmeyelim, mavi renginin veya başka bir rengin bizim algıladığımız biçimiyle diğer insanlarla özdeş olduğuna ilişkin elimizde hiç bir kesin kanıt yoktur. Kendi mavimizle baş başayız, diğer insanlar kim bilir nasıl bir mavi algılıyor. İşte David’in vanilya rengi gökyüzü kendi mavisini başkasıyla paylaşamayan ve başkalarının mavilerine kör doğan insanoğlunun acıklı hikayesini anlatıyor.

İnsan için en büyük trajedi bu kişisel tecrübenin paylaşıma kapalı olması. Yine aynı şekilde belki de cennetimiz, herkesle ve belki de Tanrı’yla şeyleri aynı tecrübi uzay-zamanda paylaşmamız olurdu. Rüzgarın her birimizin tenine temas etmesi veya yağmurun hepimizi aynı şekilde ıslatması gibi, hakikatin her birimizin idrakine akarken, içimizde kıvrılıp yürürken yarattığı o biricik tecrübeyi herkesle aynı şekilde yaşayıp birbirimizin gözünün içinde aynı aydınlanma ışığını görebilmek insan için mutlak huzur olarak nitelenebilirdi. Ölünce uyanacağımız şey bu mu acaba? Kaf dağının ardında daha önce hiç görmediğimiz bir rengi anlatabilmek gibi, hakikati aynı tecrübenin varoluşuyla paylaşabilmek. Tanrı’nın mavisine kavuşmak.

David’in uykusu bir alegori; insanoğlunun tarihsel uykusuna gönderme yapıyor. Hepimiz gerçekle iç içe yaşadığımızı zannediyoruz, oysa hakikate çok uzağız, sanki Tanrı bizi hakikatten koparıp dünyaya atmış gibi. Tıpkı David’in dünyadan koparılıp uyku kabinine atılması gibi. David uykusunda hakikat zannettiği ama beyniyle makinenin uyumu sonucu ortaya çıkan bir yalana inandı. Tabii ki yalan gerçeğin karşısında hep zayıftır, David’in eski gerçek hayatının parçaları beynindeki yeni yalanı taciz ediyor, mutlu hayatını zihinsel bir ızdıraba dönüştürüyor, eski gerçekleri rüyalarını kabusa çeviriyor. Bu alegori de Platon’un fiziksel dünyasında gerçek zannettiğimiz cisimlere bakarken idealar dünyasındaki hayatımızdan hatırladığımız gerçek parçalarının (idealar) bize rehberlik etmesini tasvir ediyor gibi. Filozofun, gerçekle temas ettikçe, ızdırabı artacaktır. Şeyler ona artık mutluluk vermez çünkü onların yalan olduğunu bilir.

O zaman sahneye peygamberin girmesinin zamanı gelmiştir. David’i gerçek zannettiği hayat konusunda uyaracak, bu hayatın onun seçimiyle ona yaşatılan bir yalan olduğunu, etrafındaki her şeyin onun beyni tarafından veya onun beyni için üretilen, her bir görüntünün, her bir uzay-zaman parçasının ona hizmet eden bir kurgu olduğunu ona hatırlatacak ve ona tercih sunacak bir peygambere ihtiyaç var: Ya ölüme koşup sefil, talihsiz, mutsuz ama gerçek olan gerçeğe uyanacak ya da bu koca yalanın içinde yaşamaya mutlu uykusuna devam edecek.

New York’un bir gökdelenin tepesindeyiz. Peygamber tüm gerçeği anlattı. David seçimini yapacak. Sevgilisi Sofia sıcak tebessümü ile orda duruyor. David’in zihni ne kadar iyi bir kadın istiyorsa o kadar iyi Sofia. Yüzündeki ifade muhteşem, belki de bu yalan dünyanın en sahici yüzü. Sofia gülümsuyor, yalana katlanabilmenin belki de en iyi yolu olan aşkı gösteriyor. Vanilya rengi gökyüzünün altındayız, gökyüzü hüzün taşıyor, David’in trajedisini, yalnızlığını taşıyor, vanilya bulutlar yağmur olup boşalsa, Tanrı ağlıyor zannedeceğiz. Yağmur yağmayacak, Tanrı ağlamayacak, çünkü David kendine ait bu gökyüzünü istemiyor, herkesin aynı şekilde gördüğü mavi gökyüzünün altında sefil ve mutsuz hayatını yaşamak istiyor.

David koşuyor, vanilya gökyüzünün altında, kendini boşluğa atıyor.

Aç gözlerini ey Adem, bak bu bizim gökyüzümüz, bu mavi ikimizin, aç gözlerini, hakikate hoş geldin.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.