Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-249-9
13x19.5 cm, 272 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kimlik Yanılsaması
Özgün adı: L'illusion identitaire
Çeviri: Mehmet Moralı
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin
Kapak Resmi: Mustafa Horasan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 1999

Bugün Eski Yugoslavya'dan Orta Afrika'ya, Hindistan'dan Türkiye ya da Cezayir'e dünyanın pek çok bölgesindeki çatışmalar kimlik mefhumu etrafında düğümleniyor. Ölümcül güçlerini sözde bir "kültürel kimliğin" muhakkak bir "siyasal kimliğe" denk düştüğü varsayımından alıyor bu çatışmalar: Geçmişte bir yerlerdeki saf, bozulmamış bir kültürel öze atıfta bulunarak kendilerini dayatıyorlar; insanların dışına çıkamayacakları değişmez kimlikleri olduğu yanılsamasını yayıyorlar. Değişmez bir gerçeklik gibi sunulan, oysa yalnızca ideolojik ve tarihsel birer kurgudan ibaret olan kimliklerin elinde oyuncak ve esir olmaya mahkûm muyuz?

Jean-François Bayart, iflah olmaz bir "kültürelciliğin" ürünü olarak gördüğü kimlik yanılsamasını siyaset ve ideoloji ile ilişkilendiriyor. Çok geniş bir coğrafya üzerinde dolaşarak kimliklerin nasıl farklı simgeler etrafında ama benzer yollar izlenerek inşa edildiklerini sergiliyor.

Kimlikler yok. Gerçekte yalnızca tanımlanabilir faillerin –aşırı milliyetçi Sırplar, Afrika'da Hutular, Hint milliyetçileri ya da İslamcılar, vs.– rasyonel bir biçimde uyguladığı kimlik stratejileri ile büyülenerek ya da dehşete düşerek bir türlü terk edemediğimiz kimlik düşlerimiz ve kâbuslarımız var

Saç, sakal, kıl politikalarına, parka ya da türbana, hilallere, Atatürk rozetlerine, orak-çekiçlere ya da kurt başlarına mahkûm olmadığımızı göstermek için yayımlıyoruz Kimlik Yanılsaması'nı.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Birinci Kısım: Yeni Beaujolais Şarabı Geldi!
     I. Geleneklerin Dansı: Küreselleşme ve Kültürel Kapanma
     II. Kültür: Fırlatılıp Atılacak Bir Kelime mi?
İkinci Kısım: Yapışkan Bakışlı Baykuşlar
     III. Hayali Siyasal Cemaat
     IV. Siyasal Tahayyülün Maddi Bir Nitelik Alması
Sonuç: Modernliğin Çelişkili İcadı
Teşekkür
Notlar
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-13

Bu deneme, yetmişli yılların sonlarından bu yana Fondation Nationale des Sciences Politiques (Ulusal Siyasetbilim Vakfı) içindeki Centre d'Etudes et de Recherches Internationales (Uluslararası İnceleme ve Araştırmalar Merkezi) çevresinde geliştirdiğim bir düşünceden doğdu. Kültürel temsiller ve siyasal pratikler, siyasal eylemin popüler tarzları, siyasal tahayyül, kısaca benim "aşağıdan siyaset" ve "siyasetin dillendirilmesi" diye adlandırılmasını önerdiğim olgular arasındaki karmaşık ilişkiler bu düşüncenin ana temasını oluşturuyor. Bunları incelemek için, genelde üzerlerinde doğrudan çalışmalar yapmış olduğum Aşağı Sahra Afrikası, Türkiye ve İran toplumlarına dayandım; ama birçok meslektaşımın da yardımıyla, özellikle Güney ve Doğu Asya, Kuzey Afrika ve Avrupa'daki farklı durumlar üzerinde de karşılaştırmalı irdelemelere girmekten kendimi alıkoymadım.

Çalışmamın yazımına, araştırmamın ilk bakışta hayli soyut olan kavramlarının ani ve trajik bir anlam kazandığı bir zamanda başlamamı tayin eden kader olsa gerek: eski Yugoslavya, Kafkaslar, Cezayir ve Afrika'nın Büyük Göller bölgesindeki savaşların onlara yüklediği bir anlamdı bu. Bu çatışmalar kimlik mefhumu etrafında düğümlendiler. Ölümcül güçlerini sözde bir "kültürel kimliğin" illa ki bir "siyasal kimliğe" denk düştüğü varsayımından alırlar bu çatışmalar; bu siyasal kimlik de aslında aynı ölçüde yanılsama taşır. Aslında bu "kimlik"lerin her biri, olsa olsa kültürel bir inşa, siyasal veya ideolojik bir inşa, yani eninde sonunda tarihsel bir inşadır. Kaçınılmaz olarak kendisini bize dayatan doğal bir kimlik yoktur. Eski bir Fransız deyimi olan ve bir ülkedeki yerlileri tanımlamakta kullanılan "doğal sakinler" (naturels) sözü yanıltıcıdır. Antropologlar ve siyasetbilimciler tarafından günümüzde kullanılmakta olan "asli kimlik" terimi de aynı şekilde başarısızdır. Gerçekte yalnızca tanımlanabilir failler –aşırı milliyetçiliğe kaymış Sırp komünist aparatçikler, Rvandalı aşırılık taraftarı Hutular ve bunların yandaşları– tarafından rasyonel bir biçimde uygulanan kimlik stratejileri ile bizi büyüledikleri veya dehşete düşürdükleri için bırakamadığımız kimlik düşleri ve kâbusları vardır. Ama, nihai acımasızlıkları açığa çıkmadan çok evvel yararsızlıkları belli olan böylesi kehanetlerin de esiri olmaya mahkûm değiliz: Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde, uluslar ve "ulusal ekonomiler"den kurulu bir Avrupa'nın işlemeyeceği görülmüş ve Adolf Hitler'den "mantıklı bir Wilsoncu milliyetçi" diye söz edilebilmiştir.

Entelektüel sorgulamanın amacı da zaten "kendi kendisinden kopmak"tır: "Sadece bilgi edinmeyi sağlayıp, bir şekilde ve olabildiğince bilgi sahibinin yolunu kaybetmesini, şaşırmasını sağlayamayacaksa, bilgi peşinde koşmanın ne anlamı olabilir ki?" Yüzyılın sonuna yaklaştığımız şu anda, düşünen yurttaşı başka tatsız şaşkınlıklara düşmekten kurtaracak bir entelektüel "şaşırma"dan daha acil bir şey yoktur. Günümüzde, kimlik yanılsaması sorununu gündeme getirmeyen herhangi bir uğraş yok gibidir. Toplumların arasındaki engellerin kalkması gibi genel bir harekete –"evrenselleşme", "küreselleşme"– dinsel, ulusal veya etnik olabilen özgül kimliklerin keskinleşmesi eşlik etmektedir. Folklorik Schaben giysileriyle fotoğraf çektiren Heidegger'in paradoksu da zaten buydu.

Gündelik tartışmalara, gazete yazılarına konu olan olguların çoğunun altında evrensellik eğilimi ile özgüllüklerin öne çıkarılması arasındaki diyalektik ilişki yatar: pazar ekonomisinin ve demokratik düşüncenin Batı dünyasının ötesine yayılması, ticari alışverişlerin yoğunlaşması ve küresel boyutta bilgi akışının duyulmadık ölçüde hızlanması, göç akımının gemi azıya alması, Avrupa'da ırkçılığın uyandığının kabullenilmesi, bir dizi çatışma sırasında ortaya çıkan "etnik arındırma" operasyonları, Meksika'daki Chiapas yerlilerinin talepleri, Rusya'da Vladimir Jirinovski çılgınlığı, ABD'deki "siyasal doğruculuk" ve çokkültürcülük modası, Hint milliyetçilerinin iktidarı ele geçirmeleri veya İslamcılar'ın kavgaları. Hem rasyonel hem düşsel olan, birbirinden ayrı duran bütün bu tezahürler, evrenselleşme ve onun karşıtı olan kimliksel geri çekilmenin çeşitli veçhelerini daha iyi anlamaya iter bizi.

Bu ise kültür kavramının, toplumlardaki ortak yorumlar tarafından yapılan alışılagelmiş tanımlarının siyasal bir eleştirisini gerektirir. Japonya'nın ve diğer yeni sanayileşmiş Uzakdoğu ülkelerinin başarısının itici gücü, Konfüçyüs düşüncesi midir? Batı'nın dünyanın geri kalanına dayattığı, kendi insan hakları ve demokrasi tanımı değil midir? Afrika kültürü, çok partili düzenle bağdaşabilir mi? İslam Kuzey Afrikalılar'ın ve Türkler'in Batı Avrupa'yla bütünleşmesinin önünde bir engel midir? Sürekli tosladığımız bir dizi belirsizlik, belki de bir dizi belirlilik duruyor karşımızda.

Siyaset alanındaki kimliksel geri çekilme, entelektüel, hatta ahlaki sorgulamaların cılızlaşmasıyla el ele gitmektedir. General de Gaulle'ün eski bir bakanı, mecliste "Onlar Siyah, biz ise Beyazız. İşte bu yüzden de (Rvanda'ya) müdahale etmememiz gerekir," demiştir. Cumhuriyetin bir askeri yargıcı, kaçak bir avcıyı yargı kararı olmadan öldüren lejyonerlerin davasında hafifletici nedenlere başvurmuştur, çünkü suç Orta Afrika'da, yani "başka bir gezegende" işlenmiştir. Bir kültür bakanı, Jurassic Park filminin "Fransız kimliğini tehdit ettiği" görüşündedir. Eski bir başbakan ve müstakbel devlet başkanı, Afrika'da kabilecilik nedeniyle demokrasinin kaçınılmaz bir şekilde başarısızlığa uğrayacağına karar vermiştir. Ve Amerikalı saygın bir siyasetbilimci olan Samuel Huntington ciddi ciddi, 21. yüzyılın "uygarlıkların çatışması" tarafından belirleneceğini söylemiştir.

Şaşırtıcı olan bu tür saçmalıkların çürük bir diş çekermişçesine güvenle ortaya atılması değil, kamuoyunda yapılan tartışmalarda sonunda bu tartışmalara egemen olacak kadar hızlı bir şekilde çoğalmasıdır: "Kültürel ve tarihsel değerlerin göreliliği düşüncesi toplumda beylik bir inanç haline gelmiştir; bu inancın yanı sıra kültürlerarası iletişimin ilkesel olarak imkânsız olduğu, hatta insanların farklı türlere ve alt-türlere ait olduğu düşüncesine de sık sık rastlanabilir." Eskiden beri süren, yakıcı bir tartışmadır bu. Tartışmanın gidişi araştırmacının yalnızca inançlarını değil, yirmi yıldır farklı toplumları gözleyerek vardığı kimi sonuçları da sarstığı vakit araştırmacıya düşen şey, bir polemikçi, bağlı bir entelektüel, bir filozof (hatta bir yeni-filozof) olarak değil, siyasal olguyu analiz eden bir kişi olarak bu tartışmaya katılmaktır.

İlerideki sayfaların, Nietzscheci bakarsak, mütevazı bir gayesi vardır: kültürler ve siyasetler arasındaki ilişkileri kültürelcilik karşıtı bir biçimde sorunsallaştırmaya çalışarak kimlikçi saçmalığı zayıflatmak. Siyasal eylem, açıktır ki, aynı zamanda kültürel bir eylemdir. Sorun burada değil. Ne var ki kültürelcilik bu eşanlamlılıkla başa çıkma yeteneğinden yoksundur, çünkü kültürleri tözcü bir biçimde tanımlar ve bunlarla siyasal eylem arasında dışsal bir ilişki, tek yönlü bir nedensellik biçimi olduğunu varsayar. Tüm bir entelektüel geleneğin kültürde bir açıklık ve evrensellik ilkesi gördüğünü bilmiyor değilim. İlk aydınlanma filozoflarının eleştirileri Kantçı mirası tamamen reddetmez ve "halk ruhu"ndan (Volksgeit) henüz açıkça söz etmeyen Herder gibi milliyetçilik-öncesi ve kültürelcilik-öncesi bir konumda kalır. Gerçekten de, kültürün bir tekillik ve aidiyet ilkesi olması yüzünden bir dışlama ilkesine dönüşmesi, milliyetçiliği ve daha kötü şeyleri beslemesi daha sonra, Alman romantizmiyle gerçekleşmiştir. Kültür fikrinin değişmesinin yardımcı olduğu (veya mümkün kıldığı) siyasal sonuçları dışarıda bıraksak bile, kültürün iktidar ve birikim pratikleriyle olan ilişkilerini anlamakta büyük güçlükler çekiyoruz bugün.

Böyle bir çaba ne kadar yararlı görünse de, bu denemenin yegâne amacı ideolojik, siyasal ve akademik kültürelciliğin eleştirisi değil. Siyasal eylemle kültürel eylem arasındaki ilişkilerin yeni bir sorunsallaştırmasını sunan bu çalışma, aynı zamanda devletin doğuşunun daha iyi anlaşılmasına da katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bruce Berman ve John Lonsdale önemli bir eserlerinde, bilinçli biçimde bir siyasal denetim aracının yaratılması olarak devletin "inşa"sı ile, isimsiz kitlelerin karşılaşmaları ve uzlaşmalarının kargaşası içinde yürütülen çatışmalı, irade dışı ve hayli bilinçsiz tarihsel bir süreç olarak devletin "oluşması" arasında bir ayrım yapılmasını önerirler. Önceki çalışmalarımı bilen okurlar, benim özellikle olayın bu ikinci yönüyle ilgilendiğimi anlamışlardır. İşte ilerideki sayfalarda da bu yaklaşım geçerlidir. Siyasal eylemin içindeki kültürel boyutun sorunsallaştırılması, devletin "oluşması" hakkındaki analizimizi geliştirmemize ve bazen çelişkili de olsa, genelde modernlik diye adlandırdığımız şeyin ortaya çıkması üzerine düşünmemize yardımcı olabilir.

Bunu yapabilmek için Tocqueville ve Weber'den ilham almış olan tarihsel sosyolojinin ara sıra kenara atılan kimi kazanımlarını yeniden ele almak ve bu yaklaşımın, özellikle tarihçi ve antropologların elinde ne kadar zenginleşebildiğini görmek yararlı olacaktır. Aynı zamanda, kimlik saçmalığına dair bu kritik çalışmayı yorumlamanın üçüncü bir yolu da, burada, bulgusal gücü zaman içinde hiç de körelmemiş olan ilk siyasetbilim eserlerinden bazılarına geri dönmeye davet çıkarıldığını görmektir. Bu, kendini beğenmiş bir akademizme kapanmak değil, yeniden yapılan bu tür incelemeler sayesinde yorumlayıcı tahayyülde bir artış sağlama meselesidir. Çünkü Tocqueville'in Démocratie en Améri-que (Amerika'da Demokrasi) yapıtının önsözünde yazdığı gibi, "yepyeni bir dünyaya yeni bir siyasetbilim gereklidir." Üstelik, bu temel yazılara dikkatle bakıldığında, yazarların sordukları soruların birbirine çok benzediği hayretle görülecektir. Entelektüeller ise, karşıt olmaktan çok tamamlayıcı olan bu yaklaşımlar arasına duvar çekmek ve canlı düşünceleri okullarda dondurmak için bıkıp usanmadan uğraşmışlardır. Foucault'yu Spinoza'ya, Weber'e, Troeltsch'e ve Elias'a bağlayan çizgileri izlemek, bu kitabı okumakta kullanılabilecek yollardan biridir.

Devamını görmek için bkz.

"Yeni Beaujolais Şarabı Geldi!", s. 17-21

14 Aralık 1988 tarihli sayısında, Douala'da yayımlanan La Gazette, Kamerun'un batısındaki yüksek platolarda, "Bayangamba'daki güzel bir şenlik günü"nü anlatıyordu. Tanınmış bir işadamı olan Bay Sohaing André, "fowagap"lıkla, yani doğduğu kasabanın reisinin başdanışmanlığı payesiyle şereflendirilmişti. Ama bu "çok yönlü bir tören"di ve üç olayı içermekteydi: Bay Sohaing aynı zamanda hem evliliğinin 23. yıldönümünü, hem bölgesinde yaptırdığı özel kilise şapelinin teslimini, hem de "Beaujolais dostu" olarak taçlandırılışını kutluyordu. Gazete yazısı, "Tüm davetliler için kesinlikle unutulmayacak bir gündü. Bayangam'dan ayrılan davetliler, yumuşak bir iklime sahip, çok güzel bir bölgedeki şirin bir köyün anısını da beraberlerinde götürmüşlerdi. Ve hepsinin dilinde şu söz vardı: teşekkürler, fowagap Sohaing André!" diye bitiyordu.

Bizim entelektüel sınıflandırmamıza göre durum son derece açıktır. Afrika'da, bir üçüncü dünya ülkesindeyiz. Yerli gazetenin yazar müsveddesi, saf anlatımıyla bize bir âdeti aktarıyor: Önemli bir yerli kendi köyünün geleneksel reisi tarafından onurlandırılıyor ve dolayısıyla "eylemleri", "eserleri" ve "dikkat çekici hareketleri"nden dolayı ödüllendiriliyor. Kuşkusuz bu saygın kişi kapitalist bir patron, fazlasıyla inançlı bir hıristiyan ve görüldüğü kadarıyla tekeşliliğe bağlı iyi bir kocadır. Ama onun kişiliğinin derinliklerinde Afrika hâlâ canlıdır. Çalsın tamtamlar.

Gene de bu röportaj dikkatli okuyucuya geleneksel kültürün canlanmasının çok ötesinde bazı şeyler anlatmaktadır. Öncelikle, bu durumda hangi kültürden söz edilmelidir? Kamerunlu Bamilekeler dilleriyle olduğu kadar siyasal örgütlenmeleri itibarıyla da çok karışık bir cemaat oluştururlar. Kökenleri de birbirinden farklıdır ve artık klasikleşmiş olan bir etnik oluşum örneği sunarlar: Bamileke toplumu, Amerika'da kullanılan anlamıyla (frontier) bir "sınır" toplumudur; göçmenlerden, değişik yerlerden gelmiş bir nevi öncüler topluluğundan oluşmuştur. Ülkenin geri kalan kısımlarında "dinamizmi" nedeniyle övülen veya çekinilen bu insan grubunun ekonomik ethos'u da kendi içinde farklılıklar göstermektedir aslında. Bay Sohaing'in gösterdiği cömertlik de kimseyi yanıltmamalıdır: Bu hareket aslında, bir ölçüde, diğer Bamileke mensuplarının birikim karşıtı pratiklerini doğru bulmayan girişimcilerin tutumluluk ahlakına atıfta bulunmaktadır.

"Geleneksel" olana gelince, Bamileke reisliğinin –ki bu, aynı düzeydeki diğer birçok Afrika kurumunun aksine, sömürgeciler tarafından tesis edilmemiştir– 18. yüzyıldan beri yaşadığı değişim hiç de az değildir. Toplumlarının dünya pazarıyla bütünleşmesi, sonrasında da sömürgeci işgali sayesinde reisler genelde kendilerini çevreleyen eşraf ve halk meclislerinin denetiminden kurtulabilmişler, kendi iktidarlarını geliştirmişler ve hatırı sayılır zenginliklere ulaşmışlardır. Ellili ve altmışlı yıllardaki ulusal hareketler ve askeri öğrencilerin isyanı reisleri neredeyse ortadan kaldırmıştır. Sarayların çoğu yakılmıştır. Buna karşın, reislik kurumu kelimenin tam anlamıyla yeniden inşa edilmiş ve reisler Batı kültürüne yanaşan yeni bir seçkin tabaka tarafından korunmuştur. Bamileke ülkesinde, birçok Afrika toplumunda olduğu gibi hem geleneksel kabile reisi hem vali, daha da önemlisi işletme yöneticisi olmak olağandır. La Gazette muhabirinin yazdığı gibi: "Modernliğe açılmanın geleneklere bağlılıkla uyum içinde olması için her şey yapılmaktadır." Gelenek ne durağan ne de genel kabul görmüş bir şeydir. Değişimle öyle veya böyle uyum sağlamakta ve yerli halkta bile çelişkili yorumlara neden olmaktadır: 1990'da çok partili düzene geçilmesinden sonra, Bamileke bölgesi cumhurbaşkanına muhalefetin odaklarından biri olmuştur ama, reisler ve işadamları, rejimin güçlü siyasal, mali ve polisiye baskılarının da ağırlığıyla, kendilerini cumhurbaşkanının 1992 seçimlerindeki adaylığını desteklemek zorunda hissetmişlerdir.

Sonra, Kamerun geleneğine karşı olan başka bir gelenek parçası da vardır ortada. Mavi önlüklerine sarınmış kırmızı yüzlü Beaujolais bağcıları "Bayangam'ın kırsal ortamında ... cemiyetlerinin köklü âdetlerine uygun olarak görevlerini" yapabiliyorlardı. Buram buram "Fransız toprağı" kokan bağcıların, tüylü giysiler giymiş yerel dansçılardan aşağı kalır yanları yoktu. Bay Sohaing'in düzenlediği şenlik, "Leopold Sédar Senghor'un(*) pek sevdiği o alma ve verme toplantısının" somut bir örneği gibiydi, diye sürdürüyor şiirsel bir dille muhabirimiz: "Bir yanda Beaujolais sahilinin temsilcileri Fransa'nın derinliklerinden gelme bazı gelenekleri tropik güneş altında sürdürmeye çalışırlarken, diğer yandan Kamerunlu ev sahipleri Bamileke ülkesinin zengin ve canlı mirasının bazı yönlerini ortaya koyuyorlardı."

Aynı şekilde, törendeki Afrika'ya özgü modern unsurlara karşılık gelen başka bir modernlik parçası da söz konusudur. Beaujolais Dostları'nın Kamerun'daki varlığı güçlü bir girişim duygusuna, seksenli yılların yeni mezhebi olan ihracat ve uluslararası piyasanın fethine karşı duyulan sağlam bir bağlılığa da işaret ediyordu. İki gün önce Akva Sarayı bahçelerinde –Bay Sohaing'dir bu bahçelerin sahibi– Beaujolais Dostları "yüzlerce davetliye" yeni Beaujolais şarabını tattırmak üzere toplanıp, "cemiyetlerinin köklü âdetlerine uygun olarak" aynı şekilde "görevlerini yerine getirmişlerdi."

Her halükârda gelenek ve modernlik alternatifi burada pek yerine oturmuyor. Fransız bağcılık gelenekleri yeni bir icattır. İlk içki biraderliği, Tastevin Şövalyeleri adı altında 1934'te, Nuits-Saint-Georges'da kurulmuştu. Biraderliği kuran Burgonyalılar'ın meselesi, ABD'deki içki yasağı, 1929 buhranı ve Avrupa'daki ekonomik korumacılığın güçlenmesinin neden olduğu zararlara karşı koymaktı. Ocak ayında, bağcıların piri şerefine düzenlenen bayramı takip eden cumartesi günü, her sene başka bir kasabada, kâh Nuits tarafında, kâh Beaune tarafında yapılan "Saint Vincent Tournant" kutlamaları, Tastevin Şövalyeleri tarafından, pek de gizleyemedikleri ticari tanıtım kaygılarıyla ilk kez ancak 1938'de düzenlenebilmişti. Bordeaux şarabı biraderliklerinin kuruluşu daha da yenidir: Bordeaux Şarap Akademisi ve La Commanderie du Bontemps de Médoc et des Graves (Médoc ve Graves Şarapları Birliği) 1950'de kurulmuştu. Yani, La Gazette'in bu törenlerle ilk defa karşılaşmadığını, Commandeur du Grand Conseil de Bordeaux ve Chevalier du Coteau de Champagne(**) ünvanlarına sahip olduğunu belirttiği Bay Sohaing, modern bir tüccar folkloruna dahildi. Zaten Fransa'da şarabın tarihi sürekli bir yenilenmenin tarihidir. Tüketimi de Fransız kimliğinin sabit bir göstergesi değildir: Bütün ülkeye yayılması ve birayla elma şarabının yerini alması da seferberlik ve vesikalar sayesinde, Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşmiştir; yüzyılın yarısından sonra şarap tüketiminin ilerlemesi devam etmiş, niceliğinin azalmasına karşın niteliği yükselmiştir.

Seksenli yıllardaki Kamerun bağlamında, yeni Beaujolais şarabının tadılması töreni, sömürge tarihçilerinin "işlemsel yanlış anlaşılma" dedikleri olguya karşılık gelmektedir. Fransız bağcılar satış yapmaya gelmiş ve yerli âdetler karşısında şaşkına dönmüşlerdi: "Beaujolais delegasyonu üyelerinden Bay Chevrier, ortamın etkisiyle, şenliğe başından sonuna kadar renk katan Bayangam reisliğinin kadınlı erkekli dansçılarına katılmakta tereddüt etmedi." Ardı ardına gelen biraderlik törenlerine rağmen ağız tadının hassaslaşmadığı anlaşılan Bay Sohaing –Bordeaux şarabından Beaujolais'ye, ne düşüş ama!– sadece kendi ülkesinde veya yabancı ortaklarına karşı değil, kendi bölgesinde de bir meşruiyet edinme uğruna Batı'nın kültürel simgelerine başvuruyordu. O kitsch haliyle sahne, şeytancasına "postmodern"dir; bize James Clifford'un söz ettiği "farklılığın yeniden icadını" canlı canlı yakalama fırsatını verdiği de şüphe götürmez: Evrenselleşme ve küreselleşme kültürel bir tektipleşme anlamına gelmemektedir. Ama, "Siyahlar" ve "Beyazlar" aynı şarabı içmekte, aynı dinsel inancı paylaşmakta, aynı dansları yapmaktadırlar. Az bir zaman önce bir kısmı sahip, bir kısmı da köleydi, belki de bir gün derilerinin rengi yüzünden yeniden karşı karşıya geleceklerdi. Bay Sohaing'in taçlandırılmasından birkaç yıl sonra, Batı bölgelerinde hayli güçlü olan Sosyal Demokrat Cephe, François Mitterand'ın Başkan Biya'yı desteklemesini protesto amacıyla Fransız mallarının –Beaujolais dahil– boykot edilmesi çağrısında bulunacaktı. Ama 1988 Kasımı'nın o güzel gününde henüz her şeye dostluk ve karşılıklı anlayış egemendi. Bu bakış açısından, Gramsci'yi de taklit ederek diyebiliriz ki yeni Beaujolais tarihsel Fransız-Afrika blokunun "organik" içeceğidir (ve benim gibi bir sömürge anlaşması düşmanı için, bir tropikal başkentteki Novotel'de sirke gibi bir Beaujolais şarabına tahammül etmek zorunda kalmaktan daha aşağılayıcı bir şey olamaz).(***)

Geleneksel kültür kavramının Bayangam'daki danslı toplantının Fransız veya Kamerunlu versiyonlarını anlamada bize pek yararı olmaz. Ama gene de Bay Sohaing'in iktidar ve toplumsal yükselme stratejisiyle Beaujolais üreticilerinin ekonomik eylemlerinin açıkça kültürel bir boyutu vardır: Bağcılar folklorik kostümler giyerler, reisliğin ileri gelenleriyse yeni-müslüman diyebileceğimiz giysiler; kadınların giydiği kocaman yeni-britanik şapkalar ise, Bayangam dışında kuşkusuz alaylı bakışlara hedef olurdu. Bay Sohaing'e gelince, o takım elbise giymiş, kravat takmıştı. Sık sık taşkın bir hal alan, her zaman değişken olan bu tür kültürel pratikler, halkların ekonomik veya politik anlayışları bağlamında onları şeyleştirmeden nasıl anlaşılabilir? "Uygarlıklar"ın karşılaşmasını kaçınılmaz bir "çarpışma" gibi düşünmekten nasıl vazgeçilebilir? Kültürlerin kaynaşmasını, evrenselleşmeyi ve küreselleşmeyi, yabancı âdetlere ve temsillere bağlanmanın kaçınılmaz bir şekilde öz veya doğruluk kaybına yol açacağı basit bir sıfır sonuçlu oyun gibi görmekten nasıl kaçınılır? Kimlik saçmalığını yıkmak için cevaplamak durumunda kalacağımız sorgulamalar işte böyle şeylerdir. Bunları şöyle toparlayabiliriz: Kültür ve siyaset arasındaki ilişkileri, kültürelciliğe düşmeden nasıl değerlendirebiliriz?

Notlar

(*) Leopold Sédar Senghor, Senegal'in bağımsızlığını ilan etmesinden sonraki ilk devlet başkanıdır. Fransa ile iyi ilişkiler sürdürmeye çalışmış, "Afrika sosyalizmi"nin önde gelen savunucularından olmuştur. (ç.n.) Yukarı

(**) Söz konusu şarapçılık dernekleri, ortaçağ şövalye biraderliklerinin örgütlenmesini taklit ederek üyelerine o dönemin ünvanlarını vermişlerdi. (ç.n.) Yukarı

(***) Dürüst olalım: Kuşku yok ki Fransız-Afrika ilişkilerinin asıl organik içeceği şampanyadır. 1989'da Afrika 15 ila 20 milyon dolarlık şampanya ithal etti. O zaman Kamerun en çok şampanya ithal eden Afrika ülkesiydi. Bol miktarda şampanya içen Bamilekeler, onu alaycı bir ifadeyle "ülkenin suyu" diye adlandırmakla, Marksist İtalyan yazarın onların durumunu tarif eden eserini gayet iyi anladıklarını belli ediyorlardı. Sömürge sonrası tarihsel blok kavramı üzerine bkz. J.-F. Bayart, L'État en Afrique (Afrika'da Devlet), Paris, Fayard, 1989, bölüm VII. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.