Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-207-9
13.5x21.5 cm, 280 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Theodor W. Adorno diğer kitapları
Edebiyat Yazıları, 2004
Sahicilik Jargonu, 2012
Ahlak Felsefesinin Sorunları, 2012
Teori ve Pratik Üzerine, 2013
Negatif Diyalektik, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Minima Moralia
Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar
Özgün adı: Minima Moralia
Reflexionen aus dem Beschadigten Leben
Çeviri: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Garo Antikacıoğlu
Kapak Fotoğrafı: Ilse Mayer-Gehkren
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1998
8. Basım: Aralık 2014

Minima Moralia, Adorno'nun başyapıtıdır. İlgilendiği bütün alanları bu kitapta -bazen birkaç sayfalık tek bir fragman içinde- bir araya getirmiştir: Felsefe, günlük yaşam, siyaset ve işçi hareketinin tarihi, edebiyat ve müzik, psikoloji, Faşizm, ırkçılık ve savaş. Bir polemik kitabı olarak da görülebilir: Bütün bu konuları, karşılarında eleştirel bir tutum aldığı düşünce sistemleriyle (örneğin varoluşçuluk veya psikanaliz) ve Heidegger gibi düşünürlerle kimi zaman açık kimi zaman örtük bir tartışma içinde işlemektedir. Adorno'nun kendine özgü yöntemi de bu kitapta en güçlü ifadesini bulur: İlk bakışta önemsiz görünebilen tek bir olay ya da nesne (örneğin astroloji) Adorno'nun merceği altında, büyük tarihsel eğilimleri açıklayan bir şifre olarak belirmektedir. Sunuş yazısında kendisi şöyle diyor: "Kitabın her üç bölümünde de çıkış noktası, en dar haliyle özel alandır... Buradan toplumsal ve antropolojik boyutları daha belirgin olan düşüncelere geçilir; bunlar, psikoloji, estetik ve özneyle ilişkisi içinde bilimle ilgilidir. Her bölümün sonundaki aforizmalar da, bu düşünceleri felsefeye doğru geliştirir." Ama bu parçalar kitabına herhangi bir yerinden girmek de mümkündür: Amacının "her noktası merkeze aynı uzaklıkta olan bir yazıya" ulaşmak olduğunu yine bu kitabın bir yerinde Adorno'nun kendisi söylemiştir.

OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 13-17

Burada dostuma bazı parçalarını sunabildiğim kederli bilim, en eski çağlardan beri felsefenin asıl alanı olarak görülmüş ama onun yönteme dönüşmesiyle birlikte düşünsel ihmale, veciz keyfiliklere ve sonunda unutuluşa terk edilmiş bir bölgeyle ilişkilidir: Doğru yaşam öğretisi. Felsefecilerin bir zamanlar yaşam olarak bildikleri şey, önce özel yaşamın, sonra da sadece tüketimin alanı haline gelmiştir: Maddi üretim sürecinin bir eklentisi olarak onun peşinden sürüklenip giden, özerklikten veya kendine ait bir tözden yoksun bir eklenti. Yaşamın en dolaysız hakikatini anlamak isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli, en gözden ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorundadır. Dolaysız olandan dolaysız biçimde söz etmek, yarattıkları kuklaları geçip gitmiş tutkuların ucuz mücevher benzeri taklitleriyle süsleyen o romancılar gibi davranmak olur. Bir makinenin parçalarından başka bir şey olmayan insanlar, böyle romanlarda, hâlâ özne olarak davranma kapasitesine sahip kişiler gibi sunulmaktadır bize – sanki hâlâ onların eylemine bağlı olan bir şey varmış gibi. Yaşama bakışımız, artık yaşam olmadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye dönüşmüştür.

Yaşamla üretim arasındaki –ilkini ikincinin anlık bir görünüşüne indirgeyen– bu ilişki tümüyle saçmadır. Araçlarla amaçlar yer değiştirmiştir. Ancak, bu ahmak quid pro quo'nun [bir şeye karşılık bir başka şey; alışveriş] farkında olan cılız bir sezgi de henüz yaşamdan büsbütün silinmiş değildir. İndirgenmiş ve alçaltılmış öz, kendisini bir yüzeye dönüştüren büyüye karşı inatla direnmektedir. Üretim ilişkilerindeki değişmenin kendisi de, büyük ölçüde, sadece üretimin yansıma biçimi ve gerçek yaşamın karikatürü olan "tüketim alanında" olup bitenlere, demek insanların bilincinde ve bilinçdışında meydana gelen değişmelere bağlıdır. İnsanlar, ancak üretime karşı durarak, bu düzenin içinde büsbütün erimeyi reddederek insana daha yakışan bir dünyanın doğmasını sağlayabilirler. Tüketim alanının kendi kötü amaçları için savunduğu yaşam görünüşü de tümüyle silinecek olursa, mutlak üretim bütün vahşetiyle egemen olur.

Yine de, yaşam görünüşe dönüştüğü ölçüde, özneden yola çıkan bir düşünüş de yanlışlardan kurtulamayacaktır. Tarihsel devinimin bugünkü evresinde kazandığı karşı konulmaz nesnellik şimdilik sadece öznenin çözülmesine yol açtığı ve onun yerini de henüz bir yenisi almadığı için, bireysel deneyim şu anda eski özneye dayanmak zorunda kalmaktadır. Tarihsel olarak bitmiş, mahkûm olmuştur bu eski özne: Hâlâ kendi-içindir, ama artık kendinde değildir.(1) Özne hâlâ kendi özerkliğinden emindir, ama toplama kamplarının özneye açıkça gösterdiği hiçleşme şimdi öznellik biçiminin kendisini de etkisi altına almaya başlamıştır. Öznel düşünüşte, kendine karşı eleştirel bir uyanıklık geliştirdiği anlarda bile, duygusal ve çağdışı bir yön vardır: Dünyanın seyriyle ilgili bir yakınmayı andırıyordur – reddedilmesi gereken bir yakınma, ama samimi olmadığı için değil, yakınan öznenin bu yakınma halinde tutulup kalması ve böylece dünyanın seyrine kendi payıyla katılması tehlikesine yol açtığı için. Kişinin kendi bilinç durumuna ve deneyimine sadakati, bireyseli aşan ve yapılmış olduğu maddenin adını koyan o sezişi inkâr ettiği ölçüde, her an sadakatsizliğe dönüşme olasılığıyla yüklüdür.

İşte, yöntemi Minima Moralia'nınkini de belirlemiş olan Hegel de her düzeydeki öznelliğin sırf kendi-için-varoluşuna karşı geliştiriyordu savlarını. Yalıtılmış her şeyden nefret eden diyalektik teori, aforizmayı da düpedüz benimseyemez. En fazla, Tinin Fenomenolojisi'nin önsözünden alınma bir deyimle, birer "söyleşi" olarak hoş görebilir böyle özdeyişsel biçimleri. Ama bunun zamanı geçmiştir. Yine de, bu kitap ne sistemin dışarda hiçbir şeyin kalmasına izin veremeyen bütünsellik iddiasını unutacaktır, ne de yine sistemin kendisinin bu iddiayı çelmelediğini. Hegel, başka her durumda tutkuyla savunduğu ilkeye özneyle ilişkisinde hiç saygı göstermemiştir: Konunun içinde olmak ve "hep ötesinde olmamak", "konunun içkin içeriğine nüfuz etmek." Eğer bugün özne kayboluyorsa, aforizmalar da "uçucu ve geçici olandaki özsel ve zorunlu olanı görme" görevini üstlenmek durumundadırlar. Hegel'in pratiğine karşı ama düşüncesine uygun olarak, negatiflik üzerinde ısrar eder aforizmalar: "Tinin yaşamı, ancak kendini mutlak parçalanmışlıkta keşfettiğinde kendi hakikatine erişir. Tin, bir şeyin boş, geçersiz ya da sahte olduğunu söyleyip başka bir şeye geçen, bir pozitif olarak negatiften yüz çeviren bir güç değildir. Tin ancak negatifin yüzüne dimdik baktığında, yuvasını orada kurduğunda bir güç haline gelir."(2)

Hegel'in kendi sezişine ters düşmek pahasına bireyi küçümseyişi, bir paradoks gibi görünse de, liberal düşünüşle zorunlu içiçeliğinden kaynaklanıyordur aslında. Bütün karşıtlıkları boyunca iç uyumunu koruyan bir bütünlük anlayışı, sürecin yöneltici uğraklarından biri olarak gördüğü bireyleşmeye, bütünün kuruluşunda yine de daha önemsiz bir rol vermeye zorlamıştır onu. Tarih-öncesinde(3) nesnel eğilimin insanları aşarak, hatta bireysel nitelikleri ortadan kaldırarak kendini ortaya koymasının ve genelle tikel arasındaki barışın –düşüncede kurgulandığı halde– tarihte şimdiye değin hiçbir zaman gerçekleşmeyişinin bilinci Hegel'de bir çarpılmaya uğrar: Huzurlu bir aldırışsızlıkla bir kez daha tikelin tasfiyesi lehinde kullanıyordur oyunu. Yapıtının hiçbir noktasında bütünün önceliğine kuşkuyla yaklaşmaz. Hegel'in mantığında olduğu gibi tarihte de kendi üzerinde düşünen yalıtılmışlıktan yüceltilmiş bütüne geçişin tartışmalı niteliği ne kadar artarsa, varolanın meşrulaştırılması olarak felsefe de nesnel eğilimin zafer alayına o kadar büyük bir şevkle katılır. Bireyleşme denen toplumsal ilkenin sonunda yazgısallığın zaferine dönüşmesi de felsefeye bu açıdan yeterli vesile sunuyordur. Hegel, hem burjuva toplumunu hem de onun temel kategorisi olan bireyi hipostazlaştırırken,(4) ikisi arasındaki diyalektiği yeterince çalıştırmamıştır. Bütünlüğün kendini üretmek ve yeniden-üretmek için tam da üyelerinin birbirine karşıt çıkarları arasındaki bağlantıları kullandığını klasik iktisatın yardımıyla görebilmektedir elbet. Ama birey kategorisinin kendisi, Hegel için çoğu zaman indirgenmez bir veridir: Tam da bilgi teorisinde çözdüğü, ayrıştırdığı şey. Oysa bireyci bir toplumda geçerli olan, genelin kendini tikellerin karşılıklı etkileşimi aracılığıyla gerçekleştirmesinden ibaret değildir; birey de özünde toplumdan yapılmıştır.

Bu yüzden, toplumsal analizin bireysel deneyimden öğreneceği çok şey vardır, Hegel'in teslim ettiğiyle karşılaştırılamayacak kadar çok; öte yandan, büyük tarihsel kategoriler de, işlenmesine yardımcı oldukları onca suçtan sonra, sahtekârlık şaibesinden muaf sayılamazlar artık. Hegel'in felsefesinin şekillenmesinden bu yana geçen yüz elli yıl içinde, karşı çıkış gücünün bir kısmı yeniden bireye geçmiştir. Bireyin deneyim zenginliği, iç farklılaşması ve canlılığı, Hegel'de karşılaştığı o ataerkil ve küçümseyici ilgiye sığamayacak kadar büyüktür bugün: Toplumun toplumsallaşması bireyi ne kadar zayıflatmış ve temellerini çürütmüşse bu zenginlik ve canlılık da o kadar artmıştır. Bireyin çürüme dönemindeki öz-deneyimi ve karşılaştıkları, bir kez daha bilginin kaynaklarından biridir şimdi – o birey ki, hiç tınmadan kendini pozitif bir biçimde egemen kategori olarak kurguladığı bütün bir dönem boyunca bu bilgiyi sadece karartmak ve bulandırmakla kalmıştı. Farklılığın silinmesinin başlı başına bir amaç ilan edildiği bu totaliter korolar döneminde, kurtuluşun toplumsal gücünün bile bir kısmı geçici olarak bireysel alana çekilmiş olabilir. Eğer eleştirel teori orada oyalanıyorsa, sadece suçlu bir vicdanla yapmıyordur bunu.

Ama böyle bir denemenin tartışmalı bir yönü olduğunu da inkâr edemem. Bu kitabın büyük kısmı savaş sırasında, düşünmenin zorunlu olarak düşüncelere dalmak ve seyretmek anlamına geldiği bir dönemde yazılmıştı. Beni kovan şiddet, böylece kendisini tam olarak anlamamı da engellemiş oluyordu. Sözü edilemeyecek kadar korkunç kolektif olaylar karşısında bireysel konulardan hâlâ söz açabilmenin de bir suç ortaklığı içerdiğini kendime itiraf edememiştim henüz.

Üç bölümde de çıkış noktası en dar haliyle özel alandır: Göçmen aydının özel alanı. Buradan toplumsal ve antropolojik boyutları daha belirgin olan düşüncelere geçilir; bunlar, psikoloji, estetik ve özneyle ilişkisi içinde bilimle ilgilidir. Her bölümün sonundaki aforizmalar da, bu düşünceleri felsefeye doğru geliştirir, kesin ve kapsayıcı olma iddiası taşımadan: Hepsinin amacı, kurcalanması gereken bazı noktaları belirtmek veya daha sonraki bir zorlu düşünme çabası için küçük modeller sunmaktır.

Bu kitabın yazılmasının dolaysız vesilesi, Max Horkheimer'in 14 Şubat 1945'te kutlanan ellinci yaş günüydü. Kompozisyon, dış koşullar nedeniyle ortak çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldığımız bir dönemde yapıldı. Şükran ve sadakati, bu kesintiyi yok sayarak göstermeyi amaçlıyor kitap. Bir iç diyaloga tanıklık ediyor: Hiçbir düşünce yok ki burada, onu kâğıda geçirmeye vakit bulmuş adam kadar Horkheimer'e de ait olmasın.

Minima Moralia'nın özgül yaklaşımı, paylaştığımız felsefenin kimi yönlerini öznel deneyim açısından sunma çabası, parçaların, parçası oldukları felsefenin taleplerini tam olarak yerine getirmemelerini de zorunlu kılıyor. Biçimin bağlayıcı olmayan ve bağlantısız niteliği, belirtik teorik tutarlılığın reddedilmesi, bunun bir ifadesidir. Aynı zamanda, bu azla yetiniş, ancak iki kişi tarafından gerçekleştirilebilecek bir işin sadece biri tarafından inatla sürdürülmesinin doğurduğu haksızlığı da bir ölçüde hafifletebilecektir belki. Öte yandan, bu ortak çabadan bugün de vazgeçmiş değiliz.

Notlar


(1) "Kendinde" (veya "kendinde-olmak") ve "kendi-için" (veya "kendi-için-olmak"). Hegel bu terimleri çoğu zaman bir karşıtlık ilişkisi içinde kullanmıştır. Bir şey, başka şeylerle veya kendisiyle ilişkilerinden bağımsız olarak alındığında "kendinde-şey"dir. Bu durumda, belirlenmiş bir niteliği de yoktur; en fazla, henüz ilişkiler içinde gerçekleşmemiş olan gizil bir niteliği veya nitelikleri olabilir. "Kendi-için-olmak", fiilen veya zihinsel olarak bir ilişkiler dünyasına adım atmakla gerçekleşir. Bu ilişkiler bir sınırlanma veya belirlenme de getirir. Örneğin bir insanın manav olması, manav olmayan başkalarının bulunmasına bağlıdır; herkes manav olsaydı hiç kimse manav olarak belirlenmiş olmazdı. Bu, manavlığın bir meslek olarak başkaları tarafından tanınması demektir. Ama daha önemlisi, kişinin kendini (başkalarına oranla) manav olarak tanıması, kendi-için de manav olması, manavlık gizilgücünü gerçekleştirmesi demektir. "Kendinde" ve "kendi-için" karşıtlığı böylece "gizil-gerçekleş-miş", "örtük-belirtik" ve "bilinçsiz-bilinçli" gibi karşıtlıklarla da örtüşür. Hegel'de "kendinde-şey", mantıksal ve kronolojik açıdan temeldir ve "kendi-için-şey"den önce gelir. Oysa burada Adorno bir tersyüz olma durumuna işaret etmektedir: Özne (ve içerdiği özgürlük deneyimi) hâlâ kendi-içindir, kendini bir özne saymaktadır (sanmaktadır), ama bu özneliğin gerçekleşmesini sağlayan temeli (nitelikleri) çoktan yitirmiştir. Yukarı
(2) Phänomenologie des Geistes, Werke 3, Frankfurt 1970: 52 ve 36. Yukarı
(3) Adorno, "tarih-öncesi" kavramını Marx'taki anlamıyla kullanır. Buna göre tarih-öncesi, yazılı tarihten önceki zamanları değil, insanlığın henüz "zorunluluk alanından özgürlük alanına" geçmediği komünizm-öncesi bütün çağları belirtir. Yukarı
(4) Hipostazlaştırma: Yunanca hypostasis sözcüğü, dayanak veya temel anlamına gelir. Felsefede de yine temel veya töz anlamında kullanılmıştır: Kendisine oranla her şeyin ikincil veya türevsel olduğu bir mutlak dayanak. Adorno, sözcüğün fiil haline olumsuz bir anlam yükler: Hipostazlaştırma (a) göreli ya da ilişkisel olan şeyin mutlaklaştırılması ve (b) belli bir süreç içinde sadece bir an ya da bir boyut olan şeyin süreçten koparılarak hareketsizleştirilmesidir. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

"Marcel Proust için", "Çimenli Tümsek" ve "Suda Balık", s. 21-24

Marcel Proust için. — Yeteneklerinden ya da zayıflıklarından ötürü, sanatçı ya da düşünür olarak "entelektüel" uğraşlara dalan zengin aile çocukları, "meslektaş" gibi tatsız bir sözcükle anılan kişilerle geçinmenin hiç de kolay olmadığını göreceklerdir. Sorun sadece bağımsızlıklarının kıskanılması, niyetlerinin ciddiyetinden kuşkulanılması ya da egemen güçlerin gizli temsilcisi olarak görülmeleri değildir. Çok köklü bir hıncı yansıtsalar da, bu tür kuşkuların çoğu zaman hiç de temelsiz olmadığı ortaya çıkar sonuçta. Ama direncin asıl kaynağı başka yerdedir. Bugün zihinsel konularla uğraşmanın kendisi de "pratikleşmiş", departmanları ve giriş kısıtlamalarıyla katı bir işbölümünün geçerli olduğu bir ticari faaliyet haline gelmiştir. Para kazanmanın getirdiği alçalmadan tiksindiği için zihinsel uğraşı seçen varlıklı kişi, bu gerçeği kabul etmeye yatkın olmayacaktır. Bunun için de cezalandırılır. Bir "profesyonel" değildir; bu yüzden, kendi konusunu ne kadar iyi bilirse bilsin, hevesli amatörler sınıfına yerleştirilir rekabetçi hiyerarşi içinde; ve kariyer yapmak için de at gözlüğü takmak, en katı, en duyarsız uzmandan bile daha uzmanca davranarak kendi konusunun içine hapsolmak zorunda kalır. En çok öfke uyandıran şey, ekonomik durumu sayesinde bir ölçüye kadar gerçekleştirebildiği işbölümünü askıya alma isteğidir: Toplumun dayattığı işlemleri onaylamaya çok yatkın olmadığını sezdirir bu istek, oysa otoriter yeterlilik anlayışı da bu türden tuhaflıklara izin vermez. Resmi bir sözleşmeye bağlı olmadan çalışan zihni ortadan kaldırmanın yollarından biridir düşüncenin departmanlaştırılması. Üstelik hiç zor değildir bunu yapmak, çünkü sırf yaptığı işten zevk almakla bile işbölümünü yadsımış olan kişi, bu çalışmanın standartları açısından birtakım açıklar vermiş olacaktır, kendi üstünlüğüyle bağlantısız olmayan açıklar. Böylece korunur düzen: Bazıları başka türlü yaşayamayacakları için oyuna katılmak zorunda kalır, başka türlü yaşayabilecek olanlar da oyuna katılmak istemedikleri için dışarda bırakılır. Bağımsız aydınların terk ettiği sınıf, kendi taleplerini tam da kaçakların sığındığı alanın içinden ortaya sürerek öcünü almaktadır sanki.

Çimenli tümsek.(1) — Anababalarımızla ilişkilerimiz, sıkıntılı bir dönüşüm geçiriyor. Ekonomik iktidarsızlık, bir zamanlar sahip oldukları o heybetli, ürkütücü otoriteyi de aldı onlardan. Bize zorla benimsetmeye çalıştıkları gerçeklik ilkesine,(2) kolay vazgeçmeyenler karşısında her zaman gazaba dönüşebilen o ciddiyet ve ayıklığa isyan etmiştik. Oysa şimdi genç olduğunu iddia eden ama bütün tepkilerinde eskilerden çok daha yetişkin, çok daha kaşarlanmış olduğunu gördüğümüz bir kuşak var karşımızda – o asık yüzlü, otoriter ve sarsılmaz gücünü, hiçbir çatışmaya girmeksizin kendi isteğiyle teslim olmuş, feragat etmiş olmasından alan bir kuşak. Belki tarihin her döneminde hissettiği bir şeydir insanların: Babalar kuşağının fiziksel gücü azaldıkça iktidarı da aşınıp zararsızlaşır, ama aynı anda genç kuşak da daha gençlerin soluğunu duymaya başlar ensesinde: Düşmanca karşıtlıklarla bölünmüş bir toplumda, kuşaklar arasındaki ilişki, dipteki kaba gücün varlığını gizleyemeyen bir rekabet ilişkisidir hep. Ama bu, Oidipus karmaşasından değil, düpedüz baba katilliğinden esinlenmiş bir modele doğru geriliyor bugün. Nazilerin simgesel canavarlıklarından birinde, çok yaşlılar öldürülmüştü. Böyle bir ortam, anababalarımızla aramızda, geç varılmış ama artık aldanıştan uzak bir karşılıklı anlayışın doğmasını sağlar, tıpkı mahkûmlar arasında olduğu gibi. Bu gecikmiş anlayışı gölgeleyen tek şey, geçmişte henüz ellerinde bir şeyler varken bize yaptıkları yardımın, gösterdikleri şefkatin bir benzerini, şimdi kendimiz de güçsüz olduğumuz için, onlara gösteremeyeceğimizden duyduğumuz korkudur. Onlara uygulanan şiddet, onların uyguladığı şiddeti unutmamıza yol açar. Başvurdukları ussallaştırmalar, kendi özel çıkarlarını genel çıkar olarak aklamak için başvurdukları o çok nefret ettiğimiz yalanlar bile, onlarda hakikate uzanmak isteyen bir eğilim olduğunu, her türlü kuşkuya karşı aşılanmış çocuklarının büyük bir iç rahatlığıyla yadsıdığı bir karşıtlığı çözmeye çabaladıklarını ortaya koyar. Yaşlı kuşağın eskimiş, tutarsız, güvensiz düşünceleri bile, sonrakilerin parıltılı budalalığından daha verimli bir diyalog zemini sunar bize. İhtiyarlarımızın o nörotik tuhaflıkları, ruhsal sakatlıkları bile, bu hasta sağlıkla, bu kural haline getirilmiş çocuksulukla karşılaştırıldığında, bir kişilik sağlamlığı, insanca çabalar sonucunda elde edilmiş bir özellik olarak görünür. O zaman dehşetle farkına varırız: Geçmişte, dünyayı temsil ettiği için ailemizle çatışırken, çoğu kez, kötü bir dünyaya karşı daha da kötüsünün gizli sözcülüğünü yapmışızdır aslında. Burjuva ailesini aşmaya yönelen siyaset dışı çabalar, çok zaman, onun daha da dallanıp budaklanmasını sağlamakla kalır; ve bazen de, toplumun lanetli üreme hücresi olan aile, aynı zamanda bir başka topluma ulaşmak için verilebilecek en ödünsüz çabaların da besleyici hücresiymiş gibi görünür bize. Aile tarihe karışır ama sistem ayakta kalırken, aileyle birlikte sadece burjuvazinin en etkili organı değil, bireyi baskı altında tutsa bile onu güçlendiren, hatta belki onu yaratan direnç de ortadan kayboluyor. Ailenin bitişi, muhalefet güçlerini de felce uğratıyor. Yükselen kolektivist düzen, sınıfsız toplumun bir karikatürüdür: Burjuvaziyle birlikte, bir zamanlar anne sevgisinden güç alan Ütopyayı da tasfiye etmektedir.

Suda balık. — Tekelci sanayinin her şeyi kuşatan dağıtım aygıtınca yerinden edilen dolaşım alanı, bu iflastan sonra, tuhaf bir ikinci yaşama kavuştu. Aracı mesleklerin ekonomik temelleri yok olurken, milyonlarca insanın özel yaşamı da acentelerin ve aracıların yaşamına dönüşüyor; tüm özel alan, ortada bağlanacak hiçbir iş olmadığı halde, her bakımdan ticari faaliyeti andıran bir sürecin içine çekiliyor. İşsizinden memuruna, yatırımlarını temsil ettiği kişilerin her an gazabına hedef olabilecek kamu görevlisine kadar, bütün bu tedirgin insanlar, her yerde hazır ve nazır olduğunu sandıkları yürütme gücüne ancak duygudaşlıkla, gayretkeşlikle, işe yarayarak ve bezirganca davranarak yaranabileceklerine inanıyorlar: Bir "bağlantı" olarak görülmeyen hiçbir ilişki kalmayacak yakında, ilkin "muteber" olup olmadığına bakılmayan hiçbir arzu kalmayacak. Bir dolayım ve dolaşım kategorisi olan bağlantılar kavramı, gerçekte dolaşımın asıl zemini olan pazardan çok, kapalı ve tekelci hiyerarşiler içinde bulmuştur gelişme ortamını. Ama şimdi bütün toplum hiyerarşikleştiği için, geçmişte özgürlüğün hiç değilse görüntüsünün varolduğu her yerde bu kirli bağlantıların ürediği görülüyor. Sistemin akıldışılığı, bireyin ekonomik yazgısı kadar asalak psikolojisinde de ifadesini buluyor. Eskiden, mesleki ve özel yaşam arasındaki o çok suçlanan burjuva işbölümüne benzer bir şeylerin hâlâ varolabildiği bir dönemde –bir işbölümü ki kayboluşuna sevinelim mi üzülelim mi bilemiyoruz şimdi– özel alanda pratik amaçlar güden adama yontulmamış bir sonradan görme olarak bakılırdı. Bugünse, belirgin bir art niyet sahibi olmadan özel faaliyetlere dalmanın bir terbiyesizlik, "ecnebilik", hatta küstahlık olduğu düşünülüyor. Suçlanan bir tutum haline geldi bir şeyin peşinde olmamak: Bu yağmada başkalarına yardım edilmesine de ancak karşılığında bir şeyin istenmesi koşuluyla izin veriliyor. Sayısız insan, mesleklerin tasfiyesinden bir meslek yaratıyor kendine. İyi insanlar bunlar, herkesle kaynaşan, herkesin sevdiği makul insanlar, bütün rezillikleri insanca bir hoşgörüyle bağışlayan ve standartlaşmamış her türlü dürtüyü de derhal duygusal olarak damgalayan sağduyulu insanlar. İktidarın bütün koridorlarını, bütün girdisini çıktısını bilirler, en gizli niyetlerini sezerler ve gönüllü propagandistliğini üstlenirler, geçimlerini de bundan çıkarırlar. Bütün siyasal kamplarda rastlanır onlara, hatta sistemin yadsınmasının fazlaca veri alındığı ve bu yüzden de kendine özgü bir konformizmin, gevşek ama incelikli bir konformizmin serpildiği muhalif kampta bile. Belli bir iyi kalplilikle sempati toplarlar, başkalarının işlerine gösterdikleri o sevecen ilgiyle – spekülasyon haline gelmiş diğerkâmlık! Zekidirler, şakacıdırlar, duyarlı tepkileri vardır: Eski bezirganın zihniyetini, bir gün öncesinin psikolojik keşifleriyle süslemişlerdir. Her konuda yeteneklidirler, aşkta bile, ama inanmadan. Aldatırlar, ama içgüdüsel bir tepkiyle değil, ilke gereği aldatırlar: Kendilerini de başkalarına kaptırmak istemedikleri bir kâr olarak değerlendirdikleri için aldatırlar. Bir çekme-itme ilişkisi vardır zekâyla aralarında, bir dostluk-nefret bağlantısı: Düşünceliler için hem kışkırtıcı bir konudurlar, hem de onların en büyük düşmanıdırlar. Çünkü direncin son sığınaklarına da gizlice sızarak, aygıtın taleplerinden hâlâ muaf kalabilmiş saatleri kirletenler de onlardır. Gecikmiş bireycilikleri, bireyin son kalıntılarını da zehirlemektedir.

Notlar


(1) İyi bilinen bir Alman şarkısının sözlerine gönderme: Der liebste Platz den ich auf Erden hab' , / das ist die Rasenbank am Elterngrab [Yeryüzünde sahip olduğum en sevgili toprak / Anababamın mezarı olan çimenli tümsektir]. Yukarı
(2) Freud'un metapsikolojisinde, zihnin işleyişini yöneten iki ilkeden biri. Öteki –ve daha temel olanı– haz ilkesidir. Gerçeklik ilkesi, haz ilkesinin işleyişini sınırlar ve değiştirir: Dış dünyanın gerekleri (ki buna bireyin sağ kalma zorunluluğu da dahildir) hazzın ve doyuma ulaşma çabasının en dolaysız ve kestirme yollara girmesini önler, doyumu erteler ve/veya dolaylı yollara zorlar. Haz ilkesi, bilinçdışında hüküm süren ilkedir; gerçeklik ilkesiyse zihnin bilinçli kesiminin bilinçdışından ayrışmasının ifadesidir. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Edward Mitchell, "Auschwitz.com'dan Sonra Şiir Olabilir mi?", Virgül, Sayı 23, Ekim 1999

Minima Moralia herhalde Adorno'nun en kolay erişilebilecek ama yine de en çetin yapıtıdır. Adorno'nun Nazi Almanyasından kaçmış bir mülteci olarak yaşadığı Los Angeles ve New York'ta 1944-47 yıllarında yazılmış olan kitap, kısa denemelerden oluşur; okurdan akademik bir felsefe eğitimi istemeyen, kısalıklarıyla ayartıcı parçalardır bunlar. Çetindirler, çünkü hiç sulandırılmamışlardır. Tersine, deneme biçimi Adorno'nun muhakemesinin manzarasını daha da arıtıp etkisini şiddetlendiriyordur.

Gerçek anlamıyla felsefî denemelerdir bu parçalar. Adorno'nun ithaf yazısında söylediği gibi, bir zamanlar felsefenin asıl alanı olup da şimdi unutulmuş bir şeyle, "iyi yaşam öğretisi"yle ilgilidirler. Adorno'nun üstlendiği görev, modernliği bireyin küçülmüş alanı içinden düşünmektir -küçülmüştür, çünkü çoğaltılabilir bir ikon durumuna yükseltilmiş olan toplumsal özne, ancak hesaplanabilir şeylerin hesaba katıldığı bir toplumda, kullanıldıktan sonra yerine her zaman yenisi konulabilen bir nesne durumundadır. Kitabın alt başlığı da buradan gelir: Sakatlanmış bir yaşamdan yansımalar/düşünümler.

Denemeleri her noktada belirleyen tasa, bireysel özerklik sorunu ve Aydınlanma'nın tutulmamış vaadidir: Aklın üstünlüğü akıldışına yol açmış ve insanın doğa üzerindeki tahakkümü de insanın insanlar üzerindeki tahakkümünü güçlendirmiştir. Adorno'nun "Aydınlanma" ile kastettiği, bilginin araçsal kullanımı yoluyla dünyanın gizemden arındırılması, batıl inançtan kurtuluş ve doğa karşısında kazanılan zaferdir. Akıl asıl hükümranlık talebini ancak on sekizinci yüzyılda, Aydınlanma Çağında ortaya sürebilmişse de, Adorno daha uzun, daha eski bir tarihsel dinamikten söz etmektedir; Homeros'un Odysseia'sıdır bu dinamiğin edebî paradigması: Bireysel köksüzlük ve kurnazlığın o tuhaf biçimde modern ve İlyada'dan o kadar farklı destanı. Bir dostun vaktiyle Odysseia hakkında söylediği gibi: "Düşün ki Odysseus sorumlu olduğu bütün adamlarını yitirmiş olarak dönüyor eve. Bir dilenci kılığına bürünmüş olarak, son on yılda zaten olduğu şeyin kılığında dönüyor. Yaptığı ilk şey bir başka dilenciyi dövmektir, sonra da bütün tâlipleri öldürüyor, hem de onun Troya'ya yaptığının binde birini kendi evine ve ailesine yaptılar diye öldürüyor."

Odysseus tanrıları alt eder, rakiplerini yener, doğanın dehşetleri ve iğvâlarıyla başa çıkar, ama sadece bir birey olarak zafer kazanmıştır. Toplumun ayak uydurması için aradan iki binyıl geçmesi gerekecektir. Odysseus'un kurnazlığının o darphanede yeni basılmış homo economicus için pozitif bir örnek haline gelişi ancak modern çağın şafağında gerçekleşir.

Adorno, bireysel özerklik projesini savunmaya devam eder. Aydınlanma'yı, batıl doktrin ve batıl otoriteden özgürleşme vaadine sadık kalmaya çağırır. Ama bireyleşme sürecinin özünde toplumsal olduğunu da aynı keskinlikle görüyordur: Sadece dış biçiminin toplumsal olduğunu değil, iç dinamiğinin de egemen sistem tarafından belirlendiğini. Modernlik için, liberal pazardır sistem; elinde rekabetin kırbacıyla, sonunda her şeyi üretim süreci altında içeren pazar. Yöresel olanın kökü kazınır; başkalık etkisizleştirilir. Pazar geliştikçe, içine sızdığı toplumdan ayırt edilmez hale gelir. İdeoloji örtüsü öyle incelir ki, onu yırtmakla kazanılabilecek yeni bir şey, edinilebilecek yeni bir görüş bile kalmaz. Örtüyü kaldırdığımızda bulduğumuz şey, zaten başından beri bağıra bağıra ilan edilen şeydir: Bireysel çıkar için çalışmak, genel çıkara hizmet etmenin en iyi yoludur. Şu var ki genel olan hiç de bireyde içeriliyor değildir. Tersine, tikel olan genele özümlenmekte, nitelikler işlevlere ve birey de sisteme bütünleştirilmektedir. Eğer erdem kavramı bir zamanlar zanaatkârın hünerinde ya da kişinin kendi işi üzerinde düşünme yeteneğinde yaşadıysa, saatle ayarlanmış modern sanayinin hünersizleştirilmiş devinilerinde ikisine de yer yoktur. Aynı şey meslekler (professions) için de söylenmelidir: "Profesyonalizm"in, sıfatların bu en pozitifinin tek anlamı, hepimizin doğru olduğunu bildiği şeyi sistematik biçimde inkâr etmektir bugün.
(...)

Adorno'nun karşılığı, eleştirel özneyi geliştirmektir: Tikelle genelin, özneyle nesnenin karşılıklı hareketinin bireyin bilincinde iz bırakmasını sağlayan yoğun bir öznellik geliştirmek. Minima Moralia kavramsal bir şema sunmaz. Stratejisi, bir dizi an ve izlek üzerinde düşünmek ve böylece öznenin dünyasına nüfuz ederek onun öğelerini beklenmedik durumlarda, beklenmedik bir netlikle yakalamaktır. Deneyim parçaları burada toplumsal kavramların ve tarihsel gelişim çizgilerinin tahliliyle kaynaşır. Bu kısacık çapraz denemelerin elde ettiği biçim ve içerik bütünlüğünün, erek ve sonuç uyumunun başka bir metinde eşi bulunamaz.

Bu zengin öznellik çakımlarını sunarken Adorno bize ilk beklediğimiz şeyi vermekten kaçınır. Biyografisini esirger bizden. Karşılaşmamızı kişiselleştirecek bazı anlatı parçaları ararız Minima Moralia'da -Amerika'ya geçişiyle ilgili bir anektod, Los Angeles'te Brecht ile rastlansal bir buluşma, kendi kayıp ve acısına bir değini... Ama ustalıkla devreye sokulan bazı çocukluk anıları dışında, Adorno'nun biyografisini bulamayız denemelerde -tıpkı bir bestecininkini de müziğinde bulamadığımız gibi. Bu ketumluk, daha eski bir aydın kuşağının disiplinli tevazuuna da bağlanabilir; ama projesinin gerektirdiği budur. Adorno, Hollywood'un "mülteci" dramını vermez bize; dolaysız röportajlarda ve santimantal tanıklıklarda bulmaya alıştığımız o "sahiciliği" vermez. Kendi öyküsünü bizden esirgemekle, bizi de sahte tanışıklıktan ve bunun verebileceği rahatlamadan esirger.

Ortaya çıkan, tanışıklık değil, altüst edici bir mahremiyettir. Öyle ki, denemelerin yazılışının üstünden yarım yüzyıl geçtiği halde, hâlâ en beklemediğimiz yerlerden yakalıyorlardır bizi. İzlekler tanıdık görünebilir -o tarihten bu yana epeyce sömürülmüşlerdir- yine de Adorno'nun düşünüş biçimi ve sunuş tarzı okuru el değmemiş düşünsel bölgelere sürükler. Buna dürüstlük dememiz gerekiyor, bilginin, emeğin ve vicdanın ürünü olarak dürüstlük.

Denemeler rahat durmazlar. Modernliğin dikiş yerlerini kurcalar, neden ve sonuç, zorunluluk ve konvansiyon, kategori ve deneyim gibi görünüşleri, yanılsamaları didiklerler. Alttan alta sürüp giden ve dikkatle okuduğumuzda bile tam sabitleştiremediğimiz bir diyaloglar dizisi belirir denemelerde, çatışan, kesişen diyaloglar. Adorno'nun yöntemi ısrarlı biçimde diyalektik, ısrarlı biçimde ironiktir -üstelik, mantığın despotizminden kaçma çabasının diyalektiği bu despotizmden münezzeh kılamayacağını, tam da bu çabanın onu mantıkla içli dışlı olmak zorunda bırakacağını kabullenirken bile diyalektiktir. Adorno'nun sözdizimsel ve anlamsal oyunları bizi aynı anda iki yöne birden yöneltir. Okurun kendini beğenmişliği, o çok okurca kibir, burada yetersiz bir kılavuzdur, çünkü ayak basacak sağlam bir zemin bulamıyordur. Tam biz onu onaylamaya, hayranlığımızı mırıldanmaya başladığımız anda, Adorno'nun daha demin bertaraf ettiğini sandığımız düşüncede bir değer bulduğunu ya da görünüşte olumlu bir sonuca giden bir muhakemeyi geçersizleştirdiğini farkederiz. Yine de okur bir saldırı karşısında değildir. Otoritenin hücumu değildir maruz kaldığımız; nesnellik iddialarına çoğu zaman eşlik eden o "yandaşlık-ya-da-karşıtlık" baskısını hissetmeyiz. Öte yandan, günümüzde pek sevilen yapıbozum tekniklerinde olduğu gibi, güneşin altında çürümeye bırakılıyor da değilizdir.

Adorno'nun toplumsal eleştirisinin büyük kısmı medyayı hedef alır. Elli yıl önce, reklamcılık, Hollywood, radyo ve yayıncılıktan oluşan bulamacı "kültür endüstrisi" olarak adlandırmıştı, tüketimciliğin alanını genişletmekten başka bir amacı olmayan bir endüstri. Hiçbir iş "show" işinden ayrı duramazdı. -Üstelik, televizyon çağından, video çağından önceydi bu, web'den önce.

Eskiden farklı seçenekleri kavramak ve özerk bir sanat yaratmak mümkündü; şimdiyse kültür endüstrisi toplumsal öznenin tüketimi için kitsch yaratıyor sadece. Kitsch sanat, kitsch duygular, ve her yerde kitsch iktisat. Bireycilik Çağında, bireysellik kitle üretiminin damgasını taşıyor. Geçmişin yüksek burjuvazisi, bir sınıf olarak yükselmekte olduğunun bilinciyle, hem verecek bir şeyi hem de saklayacak bir şeyi olduğuna inanıyordu; bugünün lumpen burjuvalarıysa kendilerini sadece kredi-kartı-teslim birimleri olarak görmekteler. Deneyim, medyanın kılavuzluğunda, paketlenmiş duygu ve sahte olumlama katmanlarının içinden geçirilirken, hep bir sonraki sayıyı bekliyor; tikelliğinden boşaltılmış yaşamsa bir hiçlik olarak nicelenmiş durumda. Yaşam tarzı gibi sözcüklerin peşimizi bırakmadığı şu günlerde, ikisinden de pek az kaldığını söyleyebilirdi Adorno.

Adorno'nun yaşam dediği şeye erişme imkânımız kalmamış da olabilir. Tikellik duygumuz, tikeli duyma ve anlama yeteneğimiz, mübadele ilkesinin durmak bilmeyen denkleştirmeleriyle geçersiz kılınmış durumda. Vicdan ki Adorno için son derece hedefli ve kasıtlı bir sözcüktü, iğrenmenin bellekte bıraktığı bir iz olmaktan öte pek bir anlam taşımıyor artık.

Modernlik, sanat ile teknik arasındaki o tanımlayıcı bölünmeyi yaratırken, kendinden sanat aracılığıyla kaçınmak, kendi kurucu ilkesi olan mübadelenin içeremediği bir başkalığı açığa çıkarmak istemişti. Adorno sanatın duyarlıklarımızı yeniden biçimlendirme potansiyelini savunur ama dikkatimize lâyık olması için sanatın da önündeki bütün seçenekleri kavraması gerektiğini söyler. Sanat kendi üretilişinin koşullarını aşmalı ve farklı algılara, farklı kavrayışlara yol açmalıdır. Ne var ki pazarla dolayımlanan dünya, seçeneklerin görülmesine ve anlaşılmasına imkân vermeyecek kadar türdeş ve yekparedir bugün. Öte yandan, Sfenksgil bütünü, insanlar denen nesnelerinin bütün komplolarından çok daha büyük olan o sahte Başkalığı temsil etmek de imkânsızdır.

Walt Whitman'a atfedilen şu söz sık sık anılır: "Büyük izleyiciler yoksa büyük şairler de olmaz." Adorno'ya göre, izleyici yoktur. Bir izlerçevre, bir kamu (public) yoktur artık -sadece tanıtım ("publicity") vardır. Ve aslında sanatlar arasında da sadece şiir, şairin en özel dünyasına çekilerek, pazarın bir parçası olmaktan kaçınabilmiştir. Geri çekilmekle, içe çekilmekle, sahte bir kamuyu reddetmekle, kendinden bir şeyleri koruyabilir şiir.

Bilimciliğin sesi ki her zaman iktidarın mazeretçisi olmuştur, Adorno'nun geçip gitmiş bir tasavvura fazlaca bağlı kaldığını öne sürecektir. Buna göre, Adorno'nun diyalektiği, yaşamın kımıldatılabilir olduğunu, tarihsel olduğunu öğretmelidir: Amansız bir tarih, yaşamı sadece belli bir yöne sürüklerken bile diyalektik bunu, demek aslında yaşamın kımıldatılmaz ve tarih-dışı olduğunu, öğretmelidir. İlerleme yolu üzerindeki canavarlıklar da sadece bazı rastlansal sapmalardan ibarettir: Güney ve Kuzey Amerika'daki yerlilere uygulanan soykırım -ki ABD'de köleleri özgürleştirmek için verilen bir savaşa da şıkça bitişiyordur- toplumsal nesneler kulübünün dıştalama hakkını kendine sakladığını gösterir ve bu da tam olmasını istediğimiz gibidir; yirminci yüzyılın kitlesel kırımları da Göring'in dostlar arasındaki mizahsız şakaları kadardır. Balkanlardaki etno-temizlik haritacılığı yerini daha üstün bir gücün saldırgan zoruna bırakırken, toplulukların meşrubat tercihlerine göre yeni sınırlara kavuşturulmasında bir olumluluk payı bulmamız bekleniyordur. Bu noktada Sfenks'in sözünü kabul etmemiz gerekir, çünkü mübadele ilkesinin inatçı topraklara yayılışının tarihsel hakikati de budur. Çitleme Kanunlarının İngiltere'ye ettiğinin aynısını, Balkanlara sol-kroşe-sağ-direkt katliamları ve ardından gelen NATO misillemesi edecektir. Prozac Enternasyonalinin daha tatsız, daha karanlık yüzünü belli belirsiz sezebildiğimiz bir ortamda, toplumsal özneler olarak felce uğramış durumdayız: Ne benimseyebildiğimiz ne de reddebildiğimiz iflas etmiş bir kültürü öylesine taşıyıp gidiyoruz. -Minima Moralia'nın uyuşmuş bir tanışıklıktan çekip alarak duyulabilir kıldığı da işte bu felç halidir.

Adorno, Auschwitz'den sonra şiir olabilir mi diye sormuştu vaktiyle. Hangi sanat böyle bir gerçekliği hayal edebilirdi? Şurası kesin ki hiçbir sanatın kurtarıp onaramayacağı bir gerçeklikti bu. Ve onu önleyememiş olmak da her türlü ifadeyi susturmalıydı. Ama Adorno sonradan tavrını değiştirdi: Kurbanın çığlık atma hakkını yadsımış olmak istemiyordu. Denebilir ki, şiirin geri çekilmesine izin verilmişse bile, çığlık henüz para getiren bir işe dönüşmemiştir.

Minima Moralia şiir değil. Yine de bu denemelerdeki estetiğin bedene işleyen, dokunsal bir etkisi vardır. Adorno'nun negatife ilişkin o keskin bilinci, sahte evetlemeleri deşip öteye geçen ve bizi bir an için pozitifliğin bulanık sularından çekip alan metinlerde bulmuştur ifadesini. Bir kurtarılma ve onarım vaadi sunmaz bu denemeler, ama Adorno için kurtarılmanın imkânsızlığı bile onun nasıl bir şey olabileceğini hayal etme yükümlülüğünü getirir:

...her şeyi kurtarılmanın bakış açısından görünecekleri biçimleriyle düşünmek... Keyfiliğe ya da cebre kaymadan, sadece nesnelerle temas yoluyla böyle perspektiflere ulaşmak - düşüncenin görevi sadece budur... Ama düşüncenin böylece altına girdiği yükün yanında, kurtarılmanın gerçekliği ya da gerçekdışılığı sorusu da pek önemsizdir.

Düşünsel ve estetik alanda gerçekleştirdiklerine rağmen, eleştirisinin açıklığı ve programatik bir tarzda ilerlemeyi reddetmesi, Adorno'nun etkisini kısıtlamıştır. Yapıtı, araçsal kullanıma karşı dirençlidir. Ernest Gellner gibi önde giden aydınlar, tanımlanmış bir programın eksikliğini eleştirdiler (böyle bir program, sabit bir hedef tahtası oluşturacaktı herhalde). Başkaları, Frankfurt okulunun eleştirel kuram projesinin çevresinde bir hareket örgütleme imkânı göremediklerinden yakındılar. Hannah Arendt de, cildi henüz Heiddegger'in sert yatak çarşaflarının kızarıklığını üzerinden atamamışken, Adorno'yu faşizme karşı duramayacak kadar çelimsiz olduğu gerekçesiyle defterden siliyordu.

1960'larda Adorno'nun yapıtı Yeni Sol içinde önemli bir yankı buldu ve böylece Adorno da çağrışım yoluyla 1968 öğrenci isyanının gazileri arasına katılmış oldu, oysa bu hareketleri onaylamadığını gizlemiyordu. Daha yakın dönemde, Adorno'nun yapıtının üniversite aydınlarının giriştiği o büyük kuram yağmasından payını aldığını görüyoruz, Altına Hücum yıllarını anımsatan bir yağma. Ama "düşünme üzerinde eleştirel biçimde düşünme" şiarı, çoğunlukla yapıbozumculuğun eleştirel olmayan tekniklerini yeğleyen ve anlamın maskesini düşürmeye yönelen akademik kariyeristlere zor gelecekti. Adorno ise, yaşasaydı eğer, şuna benzer bir şeyler söyleyebilirdi: Anlam beslenip büyütülmelidir ve zaten maskesi düşürülecek pek bir şey de kalmamıştır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.