Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-191-1
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Modern Dünyada Gündelik Hayat
Özgün adı: La Vie Quotidienne Dans le Monde Moderne
Çeviri: Işın Gürbüz
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin
Kapak Fotoğrafı: Henri Cartier-Bresson
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 1998
4. Basım: Nisan 2016

Modern Dünyada Gündelik Hayat, yayımlandığı tarihten bugüne, mevcut düzene karşı gündelik hayatın kendisinden yola çıkarak muhalefet oluşturmak isteyenlere yol gösterdi. Fransa'da 1968'in hemen öncesinde yayımlanan kitap, yeni muhalefet hareketlerinin, dünyaya dair yeni bir algılama ve kavrama çabasının habercisi oldu.

Henri Lefebvre, felsefecilerin, sosyologların, antropologların bir dolayım olarak, kendisinden başka bir şeyin işareti ya da bahanesi olarak ele aldıkları gündelik hayatı eleştirel teorinin merkezine koyuyor bu yapıtında. Modern toplumun bütün gerilimlerinin yansıdığı alan olan gündelik hayat bir araştırma nesnesi haline getirilirse, hem baskılama tekniklerine hem de özgürleşme olanaklarına başka bir gözle bakılabilir. Dilin toplumsal baskıyı örtmekteki işlevi, tüketim ideolojisinin yarattığı yanılsamalar, iktidar aygıtları tarafından uygulanan terör ancak gündelik hayat içinden anlaşılabilir; çünkü çeşitli biçimlerde adlandırmaya çalıştığımız, ekonomik terimlerle, statü gruplarının hareketlilikleriyle, kendi çıkarını gözeten birey anlayışıyla incelediğimiz toplum, bu kavramsal araçları yetersiz kılacak denli karmaşıklaşmıştır. Ancak gündelik hayatı ve bu hayatın aldığı çeşitli biçimleri merkezine alan bir tarihsel eleştiri bu zorlu çabanın altından kalkabilir; varlığını sürdüren ama halihazırdaki toplum içinde göze görünmeyen muhalefetleri, direnişleri ve başkaldırı olanaklarını açığa çıkarabilir.

Henri Lefebvre'in kitabı, bugüne kadar güncelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Modern Dünyada Gündelik Hayat'ta geliştirilen teori, onu hayata geçirecek özneler bekliyor hâlâ.

İÇİNDEKİLER
1 Bir Araştırmanın ve Bazı Bulguların Takdimi
2 Bürokratik Yönlendirilmiş Tüketim Toplumu
3 Dilin Görüngüleri
4 Terörizm ve Gündelik Hayat
5 Sürekli Kültür Devrimine Doğru
OKUMA PARÇASI

"Felsefe ve Gündelik Hayatın Bilgisi", s. 18-33

Şimdi, gündelik hayata bir başka dolambaçlı yoldan yaklaşacak, ona ulaşmak için başka bir yol izleyeceğiz: felsefe.

XIX. yüzyılda, düşüncenin merkezi yer değiştirir; düşünce, ampirik ve pratik gerçekliğe, hayatın ve bilincin "verileri"ne yaklaşmak üzere, spekülasyonu terk eder. O sıralarda ortaya çıkan Marx'ın yapıtı ve sosyal bilimler, bu güzergâh boyunca sıralanırlar. Marx, diğer "nesneler"in yanı sıra, serbest rekabetçi kapitalizmin toplumsal çerçevesi içinde emekçilerin gerçek hayatını ve bu hayatın ikili yönünü, yani üretim etkinliğini ve üstesinden gelinmesi gereken yanılsamaları incelemiştir.

Felsefeyi ortadan kaldırdıklarını iddia eden pozitivizm ve pragmatizm bir yana, felsefe bu incelemeler üzerindeki egemenliğini sürdürüyor. Parçalı düşünceleri ve ayrışmış bilgileri birbirine bağlayan şey yalnızca ve yalnızca felsefedir. İnsan (öz ve varoluş) üzerine, bilinç (doğru ya da yanlış) üzerine, olanaklı ve olanaksız üzerine bir araştırma olarak felsefeyi hesaba katmamak imkânsızdır. Keşfedilen unsurlara ve parçalara değer biçmek ve bunları bağlantılandırmak için başka kaynak yoktur. Neden? Çünkü, bütünlüğü içinde, toplamı içinde ele alınan felsefe, aynı anda özgür, tamamlanmış, tamamen gerçekleşmiş ve gerçek olan, tek kelimeyle bütünsel bir "insan" tasarısı kurar. Sokrates'in "ebelik" (maieutike) yaparak doğruyu doğurtma yönteminde örtük olarak bulunan bu tasarı yaklaşık yirmi yüzyıl boyunca ayrıntılandırılmış, yeniden gözden geçirilmiş, tartışılmış, geliştirilmiş, eklemelerle, gereksiz eklerle ve abartmalarla bezenmiştir.

Felsefeye göre gündelik hayat, felsefi olmayan gibi; ideal (ve kavramsal) olana kıyasla ise gerçek dünyaymış gibi görünür. Felsefi hayat gündelik hayat karşısında üstünlük iddia eder; aslında soyut ve orada olmayan, mesafeli, kopuk bir hayattır. Felsefe gerçeğin esrarını çözmeye giriştiğinde bir süre sonra kendisindeki gerçeklik eksikliğini saptar; bu değerlendirme onun özünde vardır. Kendisini gerçekleştirmek ister ve başaramaz; felsefenin felsefi hayat olarak kendisini aşması gerekir. Peki felsefenin insanıyla gündelik hayat içindeki insan hep ayrı yerlerde, ya da birbirlerinin zıddı olarak mı var olacaklar? Felsefi bir bakış açısından yola çıkarak böyle bir ayrıma varmak imkânsızdır, çünkü felsefe "her şeyi", dünyayı ve insanı düşünmek, sonra da kendisini gerçekleştirmek ister. Keza, felsefenin gündelik hayata dair hem beyhude hem de radikal bir eleştiri olduğu düşünülürse, felsefe tarafından belirleyici bir bilinç ve tanıklıkla donatılan gündelik insan açısından da imkânsız bir ayrımdır bu.

Felsefeci, felsefeci kimliği dolayımıyla tamamlanmış bir aklın vücut bulmuş hali olmayı istediği andan itibaren, bir hayal dünyasında yaşamaya başlar. İnsanın olanaklarını felsefi araçlarla gerçekleştirmek istediğinde, bu araçlara sahip olmadığını görür. Felsefe, felsefi olmayanı dışlayarak, kendisini tanımlanmış ve tamamlanmış bütünlük olarak ilan ettiğinde, ancak kendi çelişkisini gerçekleştirir ve kendi kendisini ortadan kaldırır.

Felsefi saflıkla, saflıktan uzak olan gündelik hayatı kesin bir biçimde ayıracak mıyız? Gündelik hayat, bilgelik tarafından yüzüstü bırakılmış, kendi acı kaderine terk edilmiş şey olarak mı düşünülecek? Işıklı derinliğin dünyanın üzerinde parıldamasını engelleyen bir duvar olduğu mu söylenecek? Ya da kaçınılmaz bayağılığın,varlığın arka yüzünün, gözden düşmüş olan hakikatin, "neyse o olarak" hakikate ve varlığa ait olduğu mu söylenecek? Bu dünya bayağılık olarak, pratik bir bayağılık ve bayağı bir pratik olarak var olduğu ölçüde, felsefe ya gereksiz bir şeydir, ya da felsefi olmayan dünyanın dönüştürülmesinin temeli ve başlangıç noktasıdır.

Şu halde açık kalan bir tek yol var önümüzde: Ondaki ikiliği, düşkünlüğü ve verimliliği, sefaleti ve zenginliği göstermek için gündelik hayatı felsefeden yola çıkarak betimlemek ve çözümlemek. Bu da gündelik hayatın özünde bulunan yaratıcı etkinliği, tamamlanmamış yapıtı ortaya çıkaracak olan devrimci bir kurtuluş tasarısını gerektirir.

Öyleyse felsefeden, onun dilinden, en iyi geliştirilmiş kavramlarından yola çıkacak, fakat bunları felsefi olmayan dünya ile karşılaştırmak için spekülatif sistematikleştirmelerden koparacağız; hem felsefecinin yabancılaşmasını hem de kavramsal açıklıktan yoksun olan, körlemesine ve el yordamıyla arayan, çok sınırlı bir varoluş içine hapsolmuş bulunan felsefeci olmayanın yabancılaşmasını eşzamanlı olarak aşmaya çalışacağız. Gündeliklik kavramı felsefeden gelir ve felsefe olmadan anlaşılamaz. Bu kavram, felsefe için ve felsefe tarafından, felsefi olmayanı belirtir. Fakat felsefi olmayanı düşünmenin ve ele almanın tek yolu, bir felsefe eleştirisi geliştirmektir. Gündeliklik kavramı, gündelik hayattan gelmez; gündelik hayatı yansıtmaz; daha ziyade, felsefe adına, onun, olanaklı kabul edilen dönüşümünü ifade eder. Bu kavram yalıtılmış felsefeden değil; felsefe olmayan üzerine düşünen felsefeden doğar; bu ise, kuşkusuz, felsefenin kendisini aşma çabası içinde ulaştığı en üst basamaktır!

Gündelik hayat, "yaşanmışlığın" ve düşünmenin düşük bir derecesi –yaşanmışlığın ve düşünmenin henüz birbirinden ayrılmadığı, algılanan her şeyin geniş bir evrenin parçası olduğu, dünyanın tüm şeylerin toplamı olarak görüldüğü bir derece– olabilir mi? Bu sadece tecrübeye ilişkin, "dünya"yı ve "evren"i bir kapsayıcı olarak, geniş bir kap olarak, dev bir çerçeve olarak gören, felsefi düzeyi hayli düşük bir yorum mudur? Nihayet, gündeliklik, modern felsefenin Physis,(*) Tanrısallık, İnsanlık gibi ciddi konularının alanına eklenmesi yakışık almayan bir önemsiz nesneler topluluğu mudur? Felsefi geleneği bu şekilde sürdüren ve felsefelerini bir engel haline getiren felsefecilere her fırsatta karşı çıkacağız; böyle felsefeler, bu "dünya"nın dönüştürülmesine yönelik her türlü tasarıyı yasaklar, önemsiz olan ve ciddi olan ayrımını benimserler; kesin bir biçimde Varlık, Derinlik ve Töz'ü bir tarafa, olayları, görünüşleri ve belirtileri diğer tarafa koyarlar.

Görünürde basit etkinlikler bütünü olarak, canlı varlıklardan (doğada, Physis'den doğan bitkiler, hayvanlar) oldukça farklı ürünler ve yapıtlar bütünü olarak gündelik hayat, yalnızca doğanın, tanrısal olanın ve insani olanın mitoslarının göremedikleri bir şey değildir yalnızca. Gündelik hayat bir ilk anlam küresi, üretici (yaratıcı) etkinliğin yeni yaratımları olanaklı kılacak bir biçimde hazır tutulduğu bir zemin midir? Bu alan, bu zemin, ne felsefecilerin öznelliği tarafından belirlenmiş (veya üstbelirlenmiş) bir şey olarak, ne de kategoriler halinde (giyecekler, yiyecekler, mobilyalar, vs.) sınıflanmış nesnelerin nesnel (veya nesnesel) betimlenmesi olarak özetlenebilir. Bunlardan daha öte ve daha başka bir şeydir o: Ne bir düşüş yönüdür, ne de bir engelleyici ya da durdurucudur; aynı anda hem bir alan hem de bir ara istasyondur, bir aşamadır ve bir atlama tahtasıdır, anlardan (gereksinimler, iş, zevk; ürünler ve yapıtlar; edilgenlik ve yaratıcılık; araçlar ve amaçlar, vs.) oluşan bir andır, olanaklı olanı (olanaklar bütününü) gerçekleştirmek için kendisinden yola çıkmanın kaçınılmaz olduğu diyalektik bir etkileşimdir.

Bu konuşma, felsefecilere kendi terimlerini kullanarak seslenmektedir. Mesele, bir zorlamalar ve belirlenimler (gereksinimler; parçalı işler; parçalanmış bilgiler; biyolojik, coğrafi, ekonomik, tarihsel-politik belirlenimcilikler, vs.) toplamının nereye kadar özgürlük tarafından yaratılmış bir "dünya", bu özgürlüğün gelecekte yaratacağı daha da büyük bir yapıtın habercisi olan bir dünya olarak görülebileceğidir. Felsefeci kendi hakikatini kurmak amacıyla bu parçaların, bu belirlenimciliklerin ve zorlamaların üstünden atlasa da, meseleyi hiçbir şekilde çözmüş olmayacaktır. Felsefi yabancılaşmaya, yani gerçekliği olmayan hakikate, hâlâ ve her zaman gündelik yabancılaşma, yani hakikati olmayan gerçeklik tekabül edecektir.

Sorunsal (felsefecilere seslenmeyi sürdürürsek) açıktır. Bir ikilem söz konusudur: Ya (felsefi) akıl ve (toplumsal) gerçeklik arasında bir birlik kurma yolunda, yani felsefenin gerçekleştirilmesi yolunda Hegel'den daha ileri gidip felsefi olan ve felsefi olmayan, üstün ve aşağı, manevi ve maddi, teorik ve pratik, "eğitimli" ve eğitimsiz ayrımını artık kabul etmemek, o andan itibaren sadece devletin, politik hayatın, ekonomik üretimin veya hukuksal ve toplumsal yapının değil, aynı zamanda gündelik hayatın da dönüşümünü tasarlamak; ya da yeniden metafiziğe, Kierkegaard'çı iç sıkıntısına ve umutsuzluğa, Nietzsche'nin üstesinden gelmek istediği nihilizme yönelmek, mitoslara geri dönmek ve sonunda felsefenin kendisini, kozmogonik ve teolojik mitosların sonuncusu haline getirmek.

Yapmamız gereken şey, bu konumun antik felsefenin sorularına bir yanıt olup olmadığına bakmak; felsefenin ve felsefi olmayan gündelik hayatın birbirlerine göndermede bulunan, eşzamanlı olarak birbirlerini denetlemeye çalışan bir anlam taşıdıkları bağlamda, felsefenin, felsefi olmayan dediği şeyi tanımak için bir referans sistemi olarak alınıp alınamayacağını incelemektir. Böyle bir devrimci konum, tarihin, toplumun, bölünmüş etkinliklerin ve işlerin tümünün özünde bir akılcılık olduğunu kabul etmez mi? Felsefe tarafından belirtik hale getirilen ve gündelik hayat içinde örtük olarak bulunan bu akılcılık nereden gelir? Bu anlam nereden doğar, nereden gelir? Hegel'in yanıtı açıktır: Akılcılık, Akıl'dan, Fikir'den, Tin'den gelir. Marx'ta ve Marksizm'de de bunun kaynağı oldukça açıktır: Akıl pratikten, emekten ve emeğin örgütlenmesinden, üretimden ve tüm genişliği içinde alınan yaratıcı etkinliğin özünde bulunan düşünceden doğar. Fakat "tarih"e ve "toplum"a bir anlam (yukarıda sözünü ettiğimiz şeye özdeş bir anlam) atfetmek, aynı zamanda onları anlamsızlıklardan, korkunç bir şiddetten, saçmalıklardan, açmazlardan sorumlu kılmak demek değil midir? Kim ki "sorumlu"dan bahseder, "suçlu"dan bahsediyor demektir. Sorumluluğu kime yüklemek gerekir? Varoluşun suçsuz olması için, bir anlamının ve yönünün olmaması gerekir. Şu halde Nietzsche'ci hipotez, yani aşama ve an olarak, üstesinden gelinmesi gereken durum olarak nihilizm gözardı edilemez. Eğer Hegelci ve Marksist yönelimi, yani akılcı olanın felsefe aracılığıyla gerçekleştirilmesini kabul edersek, buradan gündelik hayatın eleştirel çözümlemesi doğar. Olayların anlamsızlığının ardında değerler, bir bakış açısı, bir anlam olduğunu savunan Nietzsche'ci hipotezi kabul etmemiz durumunda, gündelik hayatın çözümlenmesi ve dönüştürülmesi bu nihilizme bağlanır: Bu bir başlangıç edimidir.

Burada başka ikilemleri de dile getireceğiz. Kişi kendisini (pratik enerjilerini, toplumsal varlık olarak her bireyin sahip olduğu enerjileri) ya mevcut ideolojileri, kurumları –devlet veya falanca kilise, şu ya da bu felsefi sistem veya şu ya da bu politik örgütlenme– güçlendirmekte kullanacak ve bu arada bu "üstyapılar"ın kurulmasına ve sürmesine zemin oluşturan gündeliği sağlamlaştıracak; ya da "hayatı değiştirmeye" çalışacaktır. Başka bir deyişle, kişi ya gündelik hayatı istedikleri gibi yönlendirdiklerini iddia ederek onun üstünde yükselen mercileri mutlaklar haline, Platoncu İdealar haline getirecek; ya da bu kendilikler (devlet, kiliseler, kültürler, vs.) görelileştirilecek, onlara töz niteliğinin verilmesi (tözün, insani gerçekliğin gizli varlığının onlarda bulunduğu düşüncesi) reddedilecek, değerleri düşürülecek, onların küçümsedikleri ve bir tortu olarak görerek üzerine oturdukları şeyin, yani gündelik hayatın değeri artırılacaktır. Ya bu tortunun yok edilmesine çalışılacak, ya da bu tortu ortadan kaldırılamaz bir şey olarak, soyut biçimlerin ve somut farklılıkların değerli içeriği olarak düşünülecektir. Ya çeşitli "davalar"ın hizmetine girilecek, ya da gündelik hayatın mütevazı davasına yardım edilecektir.

Burada Marx'a ve Marksist düşünceye dair bir yorumu okurun değerlendirmesine sunup sunmadığımız sorulabilir. Hayır. Biz (yazar) felsefe tarihini, XIX. yüzyıl ortalarındaki felsefi ve teorik durumu yorumluyoruz. Felsefenin felsefe olarak kalmadığını, tefekkürün tefekküre dalmakla ve spekülasyonun soyut bir bütünlüğe ulaşmakla yetinmediğini ileri süren tez, yani felsefeyi gerçekleştirme tezi Hegel'de mevcuttur. Hegel'e göre, gerçeğin ve akılcı olanın çakışması (özdeşliği) ne tamamlanmış ve zaten olmuştur, ne de idealdir, gelecektedir ve belirsizdir. Hegel, tarihi, bu birliği ürettiği anda yakalar. Onu akılcı ve gerçek, felsefi ve politik, teorik ve pratik olan çift (ve tek) belirlenimi içinde kavrar. Bu tezin kaynağı daha gerilere uzanır. Söz konusu tez ilk olarak Descartes'çı akılcılık içinde su yüzüne çıkar. Hegel için, kendi felsefi aklı, önceden var olan bir gerçekliğin teorisi değildir. Bu felsefi akıl, kendi desteğiyle, kendisinin gözleri önünde oluşmakta olan devlet içinde gerçekleşir. Felsefi-politik sistem, sadece felsefi sistem olarak değil aynı zamanda Hukuk'un ve Devlet'in pratik (politik) sistemi olarak da tarihin anlamını açıklayarak tarihe son verir.

Marx'ın felsefenin gerçekleştirilmesiyle ilgili metinleri, Hegelci düşünceyi onu kendisine karşı çevirerek sürdürür. Eğer felsefe gerçekleşecekse, bu neden Platon'dan Hegel'e kadar, sonunda ilineklerden ve gereksiz eklemelerden kurtulmuş felsefenin bütünü değil de Hegelci felsefe olsun? Neden bu gerçekleşme meşruti monarşik devlet içinde yer alsın? Bu gerçekleştirmenin "özne"si, desteği veya taşıyıcısı, neden orta sınıf ve devlet bürokrasisi olarak tanımlansın? İşçi sınıfı, devam etmekte olan tarihe dahil değil mi?

Bu birkaç metin, Hegelciliğin kaderini aydınlatır ve kendileri de ancak bu bağlamda aydınlanır.(1) Bu metinler, Marx'ın proletaryaya hem mutlak bir olumsuzlama, hem de tarihin akışının kökten bir biçimde koparıldığı bir süreçte yeni olanı yaratmak gibi zorunlu bir kapasite atfettiği metinlerinden farklıdır. Bu son metinler, ilk metinlere biraz aceleyle yapılmış bazı kesinlemeler ekler.

Vardığımız bu kavşakta (biz, yani yazar ve onun akıl yürütmesini izleyenler) biraz daha duralım. Bulunduğumuz yere ve manzaraya bakalım. Aşılması, çevresinden dolaşılması gereken engelleri inceleyelim. Arkamızda felsefenin ve gündelik hayatın yolu var. Biz onların kesişme noktasında duruyoruz. Felsefe tepelerden yol alırken bir yandan gündelik hayatı gözleyebileceği bir güzergâh tutturmuş olsa da, felsefeyle gündelik hayatın arasında dağlar var. Önümüzde kötü açılmış bir yol, koruluklar ve dikenli çalılıklar, bataklıklar var.

Kısacası, gündelik hayatın, tam da felsefe olmayan olma niteliğiyle, felsefenin nesnesi olduğunu açıklıyoruz. Hatta, bu sıfatla gündelik hayatın felsefi bir nesne olduğunu ilan ediyoruz. Bunu yaparken, felsefenin yönünü geleneksel nesnelerinden başka bir yere çeviriyoruz. Bizler, saptadığımız hedefler karşısında felsefi bir bakışı sürdürürken, gündelik insan felsefenin önünde kaybolmuşa benzer: Kösteklenmiş, binlerce bağla sımsıkı bağlanmış, binlerce ufak tefek zorlamayla karşı karşıyadır. Oysa, duruma göre risk alabilir, kazanmayı ve kaybetmeyi bilir. Felsefenin aradığı kesinliğin, gündelik insanın düşlediği güvenlik ile hiçbir ortak yanı yoktur; felsefi serüvene gelince, manevi tehlikeler dışında bir tehlike taşımaz. Felsefeci kendi kurgusu içine kapanmaya çalışır ve başaramaz. Gündelik insan kendi malı-mülkü ve tatmin araçlarına kapanır, kimi zaman buna üzüldüğü de olur. Düşünce ve kültürle uğraşan özneye kıyasla, doğaya daha yakındır ya da öyle görünür. Gündelik kadın için ise bu olgu daha da geçerlidir: Kızgınlığa, neşeye, tutkuya ve eyleme daha fazla eğilimlidir; fırtınalara, cinsel hazlara, hayat ve ölüm arasındaki bağlara, temel ve kendiliğinden gelen zenginliklere daha yakındır. Fakat bu saptama doğru mu yanlış mı? Görünüş mü gerçek mi? Yüzeysel mi derin mi?

Bu anlamda, felsefi bir tavır (tefekkür, spekülasyon) alan ve bu tavrı öğrenen felsefeci için gündelik hayat, kurulu sistemlerde bulunmayan gizemliliği ve hayranlığa değer olan şeyler barındırır. Felsefeciler onun karşısında, doğada veya sanatta buldukları herhangi bir şey karşısında olduğundan daha fazla şaşkınlığa düşerler. Birçok kez, ilk profesyonel felsefecinin, yani hiç yazmamış olan Sokrates'in, felsefi bir diyaloğa girişmek için nasıl sadece günlük şeylerden, küpçüyle birlikte küplerden, ayakkabıcıyla birlikte ayakkabılardan söz ettiğini dile getirmişlerdir.

Felsefe, gündelik hayatın karşısındaki bu masum ve manidar şaşkınlığı yeniden bulacak mı? Belki de. Her ne olursa olsun, felsefe gündelik hayat karşısında küçümseme ve hayranlık duyguları arasında gidip gelecektir.

Felsefenin yönünü değiştirmemizin, meta-felsefe içine yerleşmemizin nedeni, felsefi mirası tasfiye etmek değil. Burada spekülatif tavrın karşısına pozitivist tavrı koymuyoruz. Felsefeyi, felsefeci aklı gerçekleştirmek için, "akıl-gerçeklik" birliğini tanımlamak için sürdürüyoruz; felsefeciden çeşitli kavramlar alsak da, verili kuralları dönüştürmeye ve yeni kavramlar oluşturmaya hazırlanıyoruz. Belli bir noktaya kadar bir ebeliğin söz konusu olduğunu unutmayalım: Kendisinde mevcut-eksik bir tamlığı oluşturması için gündelikliğe yardım etmek. Öte yandan, Sokrates'ten ve Yunan Sitesi'ndeki akıldan bu yana durum oldukça değişti. Burada yeni bir insan yaratmak söz konusu; "maieutik" kavramı, dönüşüm ve devrim fikirleriyle karşılaşmaktan artık kaçamaz.

Bu girişimimizin bir kaygıdan hareket ettiğini, üstüne üstlük kaygı verici niyetler taşıdığını açıkça söyleyelim. Örneğin, tekrarlanır olanın keşfedilmesi söz konusudur. Bütün sıradanlığı içinde gündelik hayat, tekrarlardan oluşur: işteki ve iş dışındaki tavırlar, mekanik hareketler (ellerin ve vücudun hareketleri, aynı zamanda parçaların ve tertibatların hareketleri, rotasyon veya gidiş-gelişler), saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar; çizgisel tekrarlar ve döngüsel tekrarlar, doğal zaman ve akılcı zaman, vs. Yaratıcı etkinliğin (en geniş anlamıyla üretimin) incelenmesi, bizleri yeniden üretimin çözümlenmesine, yani nesneleri veya yapıtları üreten etkinliklerin kendilerini yeniden ürettikleri, kendilerini kuran ilişkilere yeniden başladıkları, bu ilişkileri yeniden ele aldıkları, ya da tam tersine kademeli değişikler veya sıçrayışlarla dönüştükleri koşulların çözümlenmesine götürür.

Oluş teorisi, tekrarın sırrıyla karşılaşır. Herakleitos'çu zamanın doğada ve evrendeki, tarihteki, bireysel ve toplumsal hayattaki sınırsız akışı, birkaç büyük felsefecinin gördüğü bu tükenmez zamansallık, acaba kökensel bir tekrarı mı gizlemektedir? İmge, imgelem ve imgesel, zamansal akışın içine girmiş ve onu sürdürür gibi görünürler; yine de imgeselin özünün anımsama içinde, geçmişin diriltilmesi, yani tekrar içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Böylelikle, imge ile anı, imgesel ile hafıza ve bilgi birbirine yaklaşır. Hem zaten felsefeciler bilginin anımsamayı ve ayırdına varmayı (düşüncenin içinde kendiliğin, kavramın içinde ötekinin, kesinliğin içinde varlığın ayırdına varmayı) da kapsadığını en başından beri biliyorlardı. Böylece imge, hafıza, bilgi, bozulmuş bir birliği, kaybolmuş bir ortaklığı yeniden bulmuş gibidirler. Herkesin bildiği gibi, psikanaliz, geçmişte yaşanan bir travmanın yeniden ortaya çıkışının neden olduğu hastalıklı duruma, ayrıca bu yinelenmenin açıklanmasının getirdiği iyileşmeye dikkat çekmiştir. Peki tekrar üzerine ne söylenebilir? Gündelik hayat, tekrarın bir değişkesi ya da tekrarların bir araya geldikleri mekân mı? Gündelik hayat, felsefenin meta-felsefeden devraldığı sorulardan biri olan şu soruya cevap verebilir mi: "Herakleitos'tan Hegel'e ve Marx'a kadar geliştirilen oluş kavramı ile çok önemli olan tekrar olgusu nasıl karşılaştırılabilir? Tekrara dayanan Herakleitos'çu Sürekli Öteki teorisi ile Parmenides'in evrensel hareketlilik içinde eriyen, değişmez özdeşlik ve Aynılık teorisi arasındaki çatışma nasıl çözülebilir? Herakleitos-Hegel-Marx çizgisi ile Doğu'dan çıkan Herakleitos'u da içine alarak Nietzsche'ye ulaşan düşünce çizgisi arasında bir diyalog kurmanın olanağı var mı? Gündelik hayat bu karşılaşmanın mekânı olabilir mi? Gündelik hayat, bu bilmecenin sırrını ya da daha yüksek bir hakikatin işaretini bulmayı olanaklı kılan ölçütü içeriyor mu?"

Dil üzerine düşünme, yani Logos üzerine (bu Logos'un özüne bağlı olarak) kafa yorduktan sonra gelinen nokta, modern düşüncenin ayrılmaz bir parçasıdır. Dilin ve dile bağlı faaliyetler olarak okuma ve yazmanın incelenmesi, doğuşundan beri felsefeye eşlik eden uzun bir düşünme sürecini, yani müziği bir ölçüde karanlığa iter. Dil üzerine yapılan araştırmalardan önce, müziğin anlaşılmasına çalışılmıştı. Müzik devingenliktir, akıştır, geçiciliktir; yine de tekrara dayanır. İletilebilir olan ve iletilen her ezgi, özellikle de yazılı ise, yeniden çalınabilir. Ses sürekliliği temelinde tanımlanmış olan her müzikalite, tekrarlanabilir. Aralıklar (gam) halinde bölünmüş bir oktavın sonundaki tonun aynı zamanda bir sonraki oktavın başlangıcını belirlemesi gibi, her melodi yeniden başlamanın başlangıcı olabilen bir sona (kadansa) doğru gider. Motifler, temalar, aralıkların farklı bileşimleri melodi içinde tekrarlanır. Müzikte ve müzik aracılığıyla, kaybolmuş duygular ve heyecanlar yeniden belirir; geçmiş anların hatırlanması, uzaklardaki varoluşların ve yoklukların anımsanması söz konusudur. Tıpkı imgelemde ve sanatın genelinde olduğu gibi. Armoninin içinde, oktavların belirli sesler ölçeği üzerinde tekrarı, farklılık içindeki birlik, nicelik ve nitelik arasındaki ilişki vardır. Sanatta, bilgide ve müzikal teknik içinde kurulan bu armoni, akorlarla, akorların yinelenmeleriyle, tersine çevrilmeleriyle, aralıkların ve dizilerin arka arkaya sıralanışlarıyla ilgilenen akorlar teorisi tarafından oluşturulur. Hem genel hem de özgül bir mantığı olan bu teori, kendi içinde bir sözdizimine de açıktır; bu sözdizimi, bir biçim olarak, klasik ve klasik olmayan armoni, tonal ve atonal sistem tükenene değin müzikal anlatımın içeriğini belirler.

Bir yanda müzik, öte yanda felsefe, sanat, dil arasında bir ilişki varsa, müzik ile gündelik hayat arasında da bazı bağlar yok mudur? Müzik, gündelik hayatın gizli özünü açığa mı çıkarır, yoksa aksine onun yerine ezgiyi geçirerek gündelik hayatın sıradanlığını ve yüzeyselliğini telafi mi eder? Müzik "derin" hayat ile "yüzeysel" hayat arasındaki bağ olabilir mi? Müzik "derin" hayat ile "yüzeysel" hayatı bir araya getirdiyse bile, gündelik olan ile gündelik olmayan arasındaki "yapısal" olmaya kadar giden ayrışma bilinirken, gündelik hayatın giderek yoksullaştığı bilinirken, bu birliğin hâlâ bir mekânı, sebebi ve uygun bir an'ı olabilir mi? Benzer soruları, yani farklılık ve özgüllük sorularını mimarlık, resim, dans, şiir, oyun gibi başka "nesne"lere de yöneltemez miyiz?

Müziğin ve düşüncenin ilk teorisyenlerinden bu yana, Pythagoras'dan bu yana iki "veçhe", iki "taraf" (kullanıla kullanıla yıpranmış olan bu kelimeler tüm çağrışım zenginliklerini yitirdiler, felsefi retorik bile onları yeniden canlandırmakta başarısız kalıyor) olduğunu biliyoruz: sayı ve dram. Müzisyenler, felsefecilere şu muammayı dile getirmeyi öğretebilirlerdi: Müzikte her şey sayı ve niceliktir (aralıklar, ritmler, tınılar); her şey lirizm, kendinden geçme veya düştür. Her şey hayatidir, hayatiyettir ve duyarlılıktır; müzikte her şey çözümlemedir, kesinliktir, sabitliktir. Sadece en büyük besteciler bu iki "veçhe"yi bir araya getirmeyi bilmişlerdir. Sayı: Her şey sayılır, ölçülür. Sayıma sınırlar getirmek, hesaba çerçeve çizmek, matematiğe duvar çekmek nasıl mümkün olabilir? İmkânsızdır bu. Sınırlar olsa bile, esnemek durumundadırlar. Matematikçinin önüne bir duvar dikerseniz, ona sınırları ihlal eden kahramanın muzaffer edasını vermiş olursunuz. Peki ya dram? Sayının karşısında, yakalayamadığı bir şey, kuşattığı fakat yine de elinden kaçan bir şey, artakalan bir şey, alt edilemez bir şey vardır. Bu şey her zaman oradadır. Geri çekilir, az bir şeymiş gibi görünür: Hiçbir şeydir, "hiçbir şey olandır". Yaklaştığınızda, onun sonluluğun temsilcisi olan sizlerin önünde duran sonsuzluk, sahilin önünde uzanan derya olduğunu görürsünüz. Bilim ve "bilimsellik" açısından bu "hiçbir şeydir": Bentlerle, kanallarla, gemilerle, su boşaltma makinalarıyla, suni göllerle, gelgitlere karşı verilen mücadelelerle denizden kazanılmış bir topraktır. Ancak gelgit dalgaları bu toprak parçasına çarpmayı sürdürür. Bilgin, artakalan şeyin dikkate değer olmadığını ilan eder. Gülünç bir bilgiçliktir bu: Bunu yaparken kendi ufkunu sınırlamış olur. Bu "artakalan şey", bilimin fethettiği şeydir, yarının bilgisidir. Eğer artakalan şey sınırsız ve sonsuz derecede değerli değilse, bilgine yapacak ne kalır? Bilginin kaderi, görmezlikten geldiği şairin kaderine bağlıdır. Dram: Her şey dramdır, hayat ve ölüm, başarısızlık ve zafer. Can çekişenleri sayabilirim, can çekişme süresini ölçebilirim; ancak hiçbir şey acının ne olduğunu, hiçliğin ne olduğunu söylemez. Artakalan şey, fetihlerin, yaratıların, zaferlerin alanıdır. Sayıyı ve bilimi yadsımak geleneksel felsefecinin özelliği, metafizikçinin çılgınlığıdır. Artakalan şeyin indirgenemeyeceğini, sözün ve ezginin artakalan şeyin içinde yaşadıklarını ileri sürmek ise, uygarlığın ayırt edici özelliği ve ona anlam veren şeydir. Peki ya gündelik olan? Orada her şey hesabedilir. Çünkü orada her şey sayılır: para, dakikalar. Her şey metreyle, kilogramla, kaloriyle ölçülür. Sadece nesneler değil, aynı zamanda yaşayanlar ve düşünenler de. Hayvanların ve kişilerin bir demografisi olduğu gibi, şeylerin de (onların sayılarını ve varoluş sürelerini ölçen) bir demografisi vardır. Ve bu arada insanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. İyi ya da kötü yaşarlar. Gündelik hayatta, hayatlarını çifte bir anlamda (varlığını sürdürmemek veya varlığını sürdürmek, sadece varlığını sürdürmek veya dolu dolu yaşamak) kazanırlar ya da kazanmazlar. Gündelik hayatta, şimdi ve burada zevk alınır veya acı çekilir.

Muhatabımız burada lafa girer. Savlar sunar. İleri sürecek sav sıkıntısı da çekmez zaten! "Felsefi olmayan gerçeklik mi? Gerçek hayat mı? Bu tam da, bir yüzyıldan fazla bir süredir beşeri bilimlerin ve sosyal bilimlerin, ekonomi politiğin, psikolojinin, sosyolojinin, tarihin ilgilendikleri şey değil midir? Uzmanlaşmış bilimler, felsefenin kendi dışında bıraktığı bu devasa gerçekliği paylaşırlar. Gerçek, bu bilginlere aittir. Gerçeğin ve akılcı olanın birliği, parçalanmışlık üzerinden, onlardan ve onların yöntemlerinden çıkabilir. Bu kendiliği, yani gündelik hayatı hangi hakka dayanarak büyütüyorsunuz, öne çıkarıyorsunuz? Gündelik hayat nedir ki? Ekonomik, psikolojik veya soyolojiktir, özel yöntemler ve yollarla kavranması gereken özel nesneler ve alanlardır. Beslenmedir, giyinmedir, eşyadır, evdir, barınmadır, komşuluktur, çevredir. İsterseniz bunu 'maddi kültür' olarak adlandırın, fakat birbirine karıştırmayın, hepsini aynı kefeye koymayın. Nesneler envanteriniz, demografiniz, daha geniş bir bilim içinde bir bölümden başka bir şey olmayacaktır. Nesnelerin eskimekte olmaları ve olası dayanma süreleri, eskimenin özel bir durumundan başka bir şey değildir. Şeylerin –eşyalar, yiyecekler, kıyafetler– anlamını özenle inceleseniz de, uzman bilimleri tasfiye etmeye yöneldiğiniz, bilgini dışarda bıraktığınız için kendi kendinizi dramı öne çıkarmaya, lirik bir söylev vermeye mahkûm ediyorsunuz."

Gerçekleştirmek istediğimiz amaca dair itirazları bir araya getiren bir müdahalede bulunan muhatabımızın konuşması, ciddiyetten, pozitivizmden, bilimsellikten feyz alan savlarla doludur. Şu halde biz de ona ciddiyetle cevap vereceğiz: "Neden tarih veya ekonomi-politik gibi bir bilim dalı gündelik hayatın incelenmesine katkıda bulunmasın? Ve neden bu inceleme, geçici olarak seçeceğimiz bir bilim dalının alanına, örneğin sosyolojinin alanına girmesin? Daha da ileri gidelim. Bilimsel göreciliği terk edenlere ve bilimselliği bir mutlaklık haline getirenlere benziyorsunuz. Yeterliliğini ve yargılama yetisini savunduğunuz bu uzmanlaşmış bilimler için bu mutlaklık anlayışından doğacak güçlükleri biliyor olmalısınız. Bu bilimlerin statüsü nedir? Nesnelerini ve alanlarını, o noktadan itibaren tek tek parçaların özelliklerine indirgenemez olan bir bütünlük içinden mi seçtikleri, yoksa küresel bir gerçekliği parçalanmış alanlarından edindikleri bilgileri yansıtarak aydınlatmaya mı çalıştıkları hiçbir zaman bilinemedi. Bilimsellikten yola çıktığınızdan, bu bilimselliği her bilime yakıştırmayacaksınız; örneğin, bilimsel kesinliğin prototipi olarak düşünülen dilbilim adına, bu egemen özelliği psikolojiden, tarihten, sosyolojiden geri alacaksınız. Söz konusu disiplinlerin bir yandan pratik edimlere, öte yandan ideolojilere bağlanan göreli bir varlıklarının olduğunu, durmaksızın ideolojileri sağlamlaştırmaya ya da ortadan kaldırmaya çalıştıklarını unutuyorsunuz. Bu bilimler, insanın (eğer bu 'konu' hoşunuza gitmezse, düşüncenin diyelim) kaderi aşmayı, kendi gerçekliğine yön vermeyi, kendi kanunlarına hâkim olmayı istediği ve bunu başardığını sandığı anda doğmuşlardır. Bu akılcı iddia tümden anlamsız değildir. Uzmanlaşmış bilimler kendilerinin işlemsel olduğunu ileri sürerler, öyledirler de. Bunun nasıl böyle olduğunu daha yakından görelim. Bu bilimler yöntemlere, kavramlara, nesnelere, dallara ve alanlara sahiptir. Bunları hangi koşullar altında belirlerler? 'İnsan'ın ve 'düşünce'nin kaderin acımasızlığından özgürlüğe bir sıçrayışta varmadığını unutmayalım. XIX. yüzyılda, sanayi devrimi ile birlikte, toplumsal hayat, binlerce yıl boyunca hâkim olan koşullardan, yokluktan, doğa kanunlarının belirsiz ve kör tahakkümünden yavaş yavaş sıyrıldı. Bu durum ile, akıl tarafından hedeflenen, eskisine karşıt yeni durum arasında uzun bir geçiş dönemi oldu. Yokluk, güzel bir sabah, bir anda sona erivermedi. Temel gereksinimleri karşılayan bazı mallar, yeryüzünün bir kısmında, sanayileşmiş ülkelerde artık kıt değil. Daha değerli olan başka mallar ise hâlâ zor bulunuyor. Dahası, yeni yokluklar da var ve bunlardan bahsetmeyi daha bitirmedik: Mekânın, zamanın, arzuların veya arzunun kıtlığını kastediyoruz. Pek güvendiğimiz bu bilimler, mevcut koşulların sürdürülmesinden, eskinin ve şimdinin kıt bulunan mallarını zorunluluk, belirlenimcilik, yasa, akılcılık, kültür gibi parlak isimler kullanarak eşitsiz ve adaletsiz bir biçimde dağıtılmasından sorumlu değiller mi? Kıt malların, uzun yüzyıllar boyunca hukuk adına gerçekleştirilen adaletsiz bölüşümü, bugün bilimsellik ve akılcılık, olguların bilinmesi gibi şeyler var diye ortadan kalkacak mıdır peki? Burada kıtlığı tarihi açıklayacak bir nitelik, ya da ekonomik bir teori haline getirmediğimizi aklınızdan çıkarmayın; biz onu tavırları açıklayıcı bir veri olarak alıyoruz. Böyle bir bilimin nesnesi, şüpheli niyetlerden arınmış mı olacaktır? İlgili uzmanların ona atfettikleri pozitiviteye sahip olacak mıdır? Uzmanların sözlerine inanmak mı gerekir? 'Beşeri' denilen bilimlerin girişimlerinde ideolojik bir etmen vardır; bu bilimlerin içinde çeşitli ideolojiler bulunur. Toplumsal gerçekliği zorlama ile açıklayan ve kendisini özgürlüğün savunucusu sanan sosyolog Durkheim bu duruma örnektir. Uzmanlaşmış bilimler, bu çelişkiler (Uzmanlar hangi hakla her türlü çelişkiden kaçınıyorlar?) bağlamında, gerek mevcut toplumun sınırlı akılcılığı ile, gerekse bu toplumun meşrulaştırılmış ve kurumlaşmış saçmalıklarıyla çelişmemesi olanaksız daha yüksek bir akılcılık aramaktalar! Gündelik hayatın incelenmesi, uzmanlaşmış bilimlere bir karşılaşma zemini, hatta ondan da öte bir şey sunar. Bizim toplumumuzda, bizim çağımızda, akılcı ile akıldışı arasındaki çatışmaların mekânını gösterir. Böylece, geniş anlamda üretimin somut sorunlarının dile getirildiği mekânı belirtir: Kıtlıktan bolluğa ve değerliden değersize geçişleri, insanların toplumsal varoluşunun üretilme biçimini belirtir. Bu eleştirel çözümleme, zorlamaların, kısmi belirlenimciliklerin incelenmesi biçimini alır. Bu çözümleme, aklın anlamı ve amacı her zaman belirlenimcilikler üzerinde hâkimiyet kurmak olduğu halde, belirlenimciliklerin ve zorlamaların akılcı olarak göründüğü bu tersine dünyayı altüst etmeyi hedefler. Gündelik hayatın potansiyellerini açığa çıkarmak, uyarlamayı; yani doğadan ve zorunluluktan kaynaklanan şeyin yapıta, insani etkinlik için ve insani etkinlik yoluyla özgürlüğe dönüştürülmesini sağlayan yaratıcı etkinliğin ayırt edici özelliğini yeniden kurmak değil midir? Akılcı bilgi onları kabul etmese ve bir bilimsellik sertifikası vererek tasdik etmese de, her zaman mevcut koşulları incelemiştir! Zorlamalara değer veren tavır, sonuçta, akılcılık ve bilim görüntüsü altında bir ideoloji içerir. Biz işte bu ideolojiyi çürütmeye hazırlanıyoruz. Ve bu sunum çerçevesinde, size iki mutlak, iki kendilik değil, birbirine bağlı ve birbiriyle ilişkili iki olgular kümesi gösteriyoruz: gündeliklik ve modernlik. Biri, diğerini çevreler ve üstünü örter; ona ışık tutar ve onu gizler. Bunlar zamanın ruhunun iki yüzüdür. Gündeliklik, yani bu kavramla ifade edilen göstergesizlik kümesi, modernliğe, yani bu toplumun kendi kendisini ifade edip doğrulamasını sağlayan ve onun ideolojisinin parçası olan göstergeler kümesine cevap verir ve tekabül eder. Bilimsellik adına modernliği yadsıyacak mısınız? Siz, modernliği ilhak etmeyi ve biliminizi veya 'bilimselliğinizi', modernin somutlaşması olarak sunmayı tercih edersiniz. Bu iddia karşısında ileri sürdüğümüz şey, dile ve kavrama taşınmadan önce güçlü ancak bilinçsiz olan, dayanışma içindeki bu iki 'gerçekliğin', gündelikliğin ve modernliğin eşzamanlı olarak ortaya çıktıklarıdır. Gündelik hayat ve modernliğin tanımları ve ilişkileri ile ilgili olarak, insanlar ve onların söylemleri de dahil olmak üzere, olguları sorgulamamız gerekecek. Söz konusu olan şey öz mü? Üstü kapalı anlam sistemleri mi, yoksa açık anlam sistemleri mi söz konusu? Yoksa düşünce tarafından ifade edilmeden, düşünülmeden önce hiç de anlam taşımayan olgu grupları mı söz konusu? Bu andan itibaren önemli olan bunların eşzamanlılığının ve ilişkilerinin altını çizmektir. Gündelik hayat mütevazı ve sağlamdır, doğal olandır, kısımları ve parçaları belirli bir zaman kullanımı içinde, kuşkuya meydan vermeyecek bir biçimde birbirlerine bağlanan şeydir. Gündelik hayat, tarih taşımaz. Görünüşte göstergesizdir; kişiyi meşgul eder ve uğraştırır, yine de söylenmeye gerek duymaz; zaman kullanımında gizli olan etiktir, kullanılan bu zamanın dekorunun estetiğidir. O, modernlik ile birleşen şeydir. Modernlik kelimesinden, yeni olanın ve yeniliğin işaretini taşıyan şeyi anlamak gerekir: Parlaklıktır, paradokstur, teknik veya dünyevilik tarafından damgalanmış olandır. Gözüpektir (öyle görünür), geçicidir, kendini ilan eden ve kendini alkışlatan maceradır. Modern denilen dünyanın sunduğu dışa dönük gösterilerde ve bu dünyanın kendisini yine kendisine sunduğu gösteride güçlükle ayırt edilebilen sanattır ve estetiktir. Gündeliklik ve modernlik, karşılıklı olarak birbirini belirtir ve gizler, meşrulaştırır ve telafi eder. Hermann Broch'un ifadesiyle, dönemin evrensel gündelik hayatı modernliğin arka yüzüdür, zamanın ruhudur. Görünümleri ve yüzlerinden her biri, bize göre, atom savaşı korkusu ve uzayın keşfi kadar önemlidir. Gündelik hayatın farklı yüzleriyle atom savaşı korkusu ve uzayın keşfi gibi olguların birbirlerini destekleyip desteklemediklerine ileride değineceğiz. Bunlar, kurgu kadar şaşırtıcı bir gerçekliğin, içinde yaşadığımız toplumun iki yüzüdür. Bu iki yüz birbirlerini karşılıklı olarak gösterirler. Onları ortaya koyan çözümlemenin başlangıcına ve gidişine göre, sırasıyla her biri gösteren ve gösterilen olur. Bu çözümleme yapılana kadar, sadece bir yere bağlı olmadan gezinen gösterenlerle ve bağlantısız gösterilenlerle karşı karşıyasınızdır. Bu dünyadaki yerinizin ne olduğunu pek de iyi bilmezsiniz. Gösterilenlerinizi giderek silikleşen gösterenlere, imgelere, nesnelere, kelimelere; gösterenlerinizi ise gösterilenlerinize, yani sizin neye inanmanız ve nasıl olmanız gerektiğini size göstermeye yardımcı olan propagandalara, tumturaklı sözlere ve açıklamalara bağlayarak birçok seraba kapılırsınız. Şu halde, eğer televizyonda, radyoda, sinemada, basında göstergelerden oluşan bulutların üzerinizden geçmesine izin verir ve sizi yönlendiren yorumları benimserseniz, varolan durumun edilgen bir kurbanı oluyorsunuz demektir. Birkaç ayrım yaptığınızda, örneğin gündeliklik ve modernlik ayrımını uyguladığınızda, durum değişir ve göstergeleri etkin bir biçimde yorumlayabilirsiniz.

"Şu andan itibaren, okur olarak, muhatap olarak önünüzde sizi anların ve şeylerin, gereksinimlerin ve tatminlerin labirenti içine sürükleyecek yeni bir tür kılavuz olmadığını anlamalısınız. Size burada sunulan, ne modernliğin ve gündelik hayatın iyi kullanımına dair bir kitapçıktır, ne de başınızın çaresine nasıl bakacağınızı anlatan bir broşür. Böyle bir kılavuz, el kitabı, kitapçık yazmak mümkün. Ancak amacımız bu değil. Niyetimiz, gündelik hayatın içeriğini mantıklı bir biçimde düzene dökmekten çok, gündelik hayatı dönüştürmek. Bizim (bir an için okur ve yazarın aynı kişi olduğunu düşünelim), bu karşı karşıyalıkla, bu iki kanatlı tabloyla, yani modernlik-gündelik hayat tablosuyla yetinmemiz şaşırtıcı olurdu. Çünkü şu andan itibaren ufukta üçüncü bir terim beliriyor: akılcı olan ya da tercih edilirse, makul olan. Gündelik hayat içinde, modernlik içinde akıl kimin payına düşer? Akılcı olan ile akılcı olmayan arasındaki ilişki nedir? Daha önce birçok kez sorulan bu soru, bizi yeni yollara ve keşiflere doğru götürecektir: imgesel olanı, onun işlevlerini ve yerini incelemek veya yeniden gözden geçirmek. İzlenen yol, düşünmeyi başka terimlere doğru sürükleyecektir; örneğin Kent (aslında kavramları belirten fakat birer kendilik veya öz olmaya doğru giden bu 'terimler'in sayısını çoğaltmaktan korkmasak, kentlilik veya kentsel demeyi yeğlerdik).

Bu girişi tamamlamak için, geriye bazı özürlerin sıralanması kaldı. Bu kitapta sözü edilen gündelik hayatın Fransa'daki gündelik hayat olduğu açıktır. Bu hayat başka yerlerde de aynı mıdır? Farklı mıdır, özgül müdür? Bugün Fransızlar, iyi ya da kötü bir biçimde Amerikanlığı taklit etmiyorlar mı, ona öykünmüyorlar mı? Direnişler, özgüllükler nerede yer alıyor? Gündelik olanın ve 'modern' olanın dünya ölçeğinde homojenleşmesi mi, yoksa giderek büyüyen bir ölçekte farklılaşması mı söz konusu? Bu soruların bizim sorunsalımızın parçalarını oluşturduğu açık. Bu soruları, elimizden geldiği kadar kesin bir biçimde soracağız. Bunlara doyurcu bir cevap veremeyeceğiz elbette. Karşılaştırmalı bir inceleme, farklı ülkeler, farklı toplumlar, farklı diller hakkında fazlasıyla geniş bir bilgi gerektirecektir. Böyle bir bilgi olmadan sıradan bir halklar psikolojisi içine (Völkerpsychologie) düşülür. Burada araştırmamızın ufkundan söz ediyoruz, ancak bu ufka doğru ilerlerken bir yerlerde durmamız gerekeceğini biliyoruz. Önemli olan ilerlemek ve bir şey bulmak, sonu gelmez bir arayış içinde tatminsiz bir biçimde saplanıp kalmamaktır..."

Notlar

(*) Physis: Özde bulunan veya doğal olarak oluşan gelişmenin veya değişmenin kaynağı. (ç.n.) Yukarı

(1) Krş. Marx philosophe, P.U.F., Paris, 1964. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erol Göka, “Marx'ın neresindesiniz; sağında mı, solunda mı?”, Virgül, Sayı 12, Ekim 1998

Lefebvre, bir gündelik hayat ve modernlik düşünürü; Marx'ı bile topa tutacak kadar onun eleştiri ve yenilik anlayışına bağlı. O, tarihsel olarak ise yapıtını tam da postyapısalcı ve postmodern düşüncenin henüz kuluçkaya yattığı İkinci Savaş'ın hemen sonrasında, Marksizm, yapısalcılık ve fenomenolojinin ısıttığı düşünce kümesinin Fransa folluğunda üretti. Hem '68 yürüyüşçülerine hem de Baudrillard başta olmak üzere Fransız postmodern zihniyetine ilham verdi. Dolayısıyla bugün '68 yürüyüşü "yarım kalmış" ve postmodern düşünce "sapma" olarak niteleniyorsa eğer, Lefebvre, "Nerede hata yaptık?" ya da "Nerede kalmıştık?" sorularına cevap aramak için iyi bir başlangıç noktası olabilirdi.

Lefebvre'in Modern Dünyada Gündelik Hayat'ı 1968 tarihli, düşünürün 1946'da yazdığı Gündelik Hayatın Eleştirisi'nin devamı ve 1970 tarihli Kentsel Devrim kitabının eskizleri niteliğinde.

Lefebvre, Max Weber'le değil Karl Marx'la aynı fikirdedir: Modern dünya, büyüden arınmamış tam tersine meta fetişizmi tarafından büyülenmiştir; meta, teolojik inceliklerle dolu mistik bir nesnedir. Ona göre, "Marx, değişim değerinin, paranın, bunların gerçek iktidarının pratikte sınırsız bir yayılma riski taşıdığını" ve bu korkunç gücün nasıl sınırlanabileceğini göstermektedir. Marx'ın önerileri ve uyarıları, iki nedenle hayata geçme şansı bulamamıştır. Bunlardan birincisi, bizzat Marx'ın kendi teorisindeki yetersizlikten kaynaklanmaktadır; Marx, dikkatini kapitalizmin içindeki sanayi üretimine çevirmiş, ama bu arada kentleşmenin sanayi ile bağlantılı fakat aynı zamanda ondan ayrık özgül bir süreç oluşunu anlayamamıştır. İkinci neden ise, Marx'ın teorisini referans alan hareketlerin onu anlayamamaları, sınai örgütlenmenin, planlamanın ve akılcılığın önceliğine inanan 'ekonomizm' ve eylemciliğin, kurumların ve ideolojilerin önceliğini savunan 'politizm' sapmalarına düşmeleridir.
(...)

Lefebvre'in modern dünyada toplumsal örgütlenmenin bir nesnesi olarak söz ettiği "gündelik hayat" kavramının anlaşılması çok önemlidir. Ona göre gündelik hayatın tarihi en azından üç kısımdır: Üslûplar; üslûpların sonu ve kültürün yaygınlaşması; gündelik hayatın yerleşmesi ve sağlamlaşması. "İnkalar'da ve Aztekler'de, Yunanistan'da veya Roma'da en ufak detayları; davranışları, aletleri, alışılmış nesneleri, giysileri vs. belirleyen bir 'üslûp' vardı. Kullanılagelen, alışılmış (gündelik) nesneler henüz içlerindeki şiiri yitirmemişlerdi... Bizim gündelik hayatımız ise, üslûba karşı duyulan nostalji, üslûpsuzluk ve inatla bir üslûp aranması gibi özellikleriyle öne çıkar. Üslûbu yoktur; eski üslûpları kullanmaya veya bu üslûpların kalıntıları, yıkıntıları ve anıları içine yerleşmeye yönelik çabalara rağmen kendine bir üslûp yaratmakta başarısız kalır." Geleneksel üslûpla modern gündelik hayat arasında ise, 19. yüzyılda kapitalizmin kurulmasının ardından gelen, dünyayı anlatmayı üstlenen düzyazının metinleri ve nesneleri istila ettiği kültürün yaygınlaştığı geçiş dönemi yer alır.

Marx, hiçbir zaman ekonomik olanı belirleyici olarak görmese bile, kapitalizmi ekonomik olanın egemen olduğu bir toplum olarak tasarladığı için, ekonomik olanı saldırılması gereken düzey olarak göstermişti. Lefebvre ise "bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu"nda, ekonomik ve politik mücadelelerin yanı sıra sürekli bir kültür devrimiyle saldırılması gereken hedefin gündelik hayat olduğu kanaatindedir.

"... Gündelik hayatın ağırlığı kadınlar üzerinedir... Erkeklerden, insanlık durumundan, hayattan... şikayetçidirler. Ancak hep ıskalarlar. Kadınlar, gündeliklik içinde hem öznedirler hem de gündelik hayatın kurbanlarıdırlar, dolayısıyla nesnelerdir, ikamedirler (güzellik, dişilik, moda vs.); üstelik ikamelerin çoğalmaları aleyhinedir... Gençlik ve öğrenciler için durum bunun tam tersidir. Onlar gündelik hayatı hiç sınamamışlardır... kullanımlarına açık olan şey, babalığı ve anneliği, kültürü ve boyun eğmeyi bir araya getiren bir olgunluk ideolojisi ya da mitolojisidir... Aydınlar da gündelik hayatın içindedirler... fakat... iyi sınanmış kaçış yöntemleri vardır...

Bu toplum akılcı olduğunu öne sürer ve kendisini böyle tanımlar... Bütün gücüyle hiç durmaksızın örgütlenir, bir şeyleri yapılandırır, planlar, programlar. Bilimsellik bu topluma gereken makinaları sağlar... Düzeysiz entrikalar, bilimin son buluşları olarak görülür; kendisinin 'uzman' olduğunu öne süren her aptal, sınırsız bir prestijden faydalanır. Oysa akıldışılık her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. İnsanların gerçek yaşamı üzerine en ufak bir araştırma bile, iskambile fal bakıp gelecekten haber verenlerin, büyücülerin ve kırıkçıkıkçıların, yıldız falcılarının rolünü ortaya koyar. Zaten basını takip etmek yeterlidir. İnsanların gündelik hayatlarına bir anlam vermek, yollarını bulmak ve hayatlarını yönlendirmek için reklamdan başka hiçbir şeyleri yokmuş gibidir.
(...) Dünyanın (veya daha ziyade Kozmos'un) yeniden doğmakta olan dinselliği karşısında, onu tamamlayan ve telafi eden, daha 'insani'(!) bir Eros dininin doğuşuna tanık oluyoruz.
(...) En basit çözümleme bile, birbirinden oldukça farklı, 'yapısal olarak' karşıt iki tür boş zaman kullanımı olduğunu gösterir: a) Derin bir tatminsizlik duygusu bırakan; ilgili kişileri, dehşete düşmüş karısının ve çocuklarının önünde 'Artık her şey mümkün' diye bağırarak gazetesini yırtan Kierkegaard'vari kişilik durumuna düşüren, gündeliklikle bütünleşmiş boş zaman (gazete okuma, televizyon vs.). b) Gidiş beklentisi, bir kopuş gerekliliği, arkadaş çevresi, tatil, doğa, şenlik, delilik aracılığıyla kaçma isteği.
(...) Bizim gözümüze görünen gündelik hayat, bilinçaltının mağaraları ve yer altı geçitleriyle Modernlik denilen belirsiz ve yanıltıcı gökyüzü arasında duran bir toprak parçasıdır. En yukarıda sürekliliğin gök kubbesi bulunur. Soğuk, gölgeli bir aydınlığa sahip olan bilimsellik gezegeni; Kadınlık ve Erkeklik diye adlandırılan ikizgenler en büyük gökcisimleridirler. Kuzeyden çok yükseklerde Teknoloji ve Gençlik yıldızları ışıldar. Güvenilirlik gibi gaz bulutları, Güzellik gibi sönmüş yıldızlar, Erotizm'in garip burçları gökyüzünde uzanırlar. Birinci dereceden yıldızlar arasında kentliliği, Kentleşmeyi (Doğallığı ve Akılcılığı unutmamak kaydıyla) sayabiliriz. Aydan daha küçük olan gezegenleri, Kadınlığın yakınlarında bir yerlerde duran Moda'yı (ya da 'moda olmayı'), Sportifliği de unutmamalıyız."

Felsefesizdir, her türlü referansı reddetmektedir bu toplum. Teröristtir aynı zamanda, üyelerine her yönden baskı uygular; üstelik nasıl Protestanlık her bireyi kendi kendisinin papazı haline getirmişse, bu toplumda da her birey kendisinin teröristi haline gelmiştir. Terörist toplum varlığını, işleyişini, bir yazılar yığını altında canlılığını koruyan sözün ve söylemin gücüne borçludur; dil, gündelik hayatı retorik ve imgesel olanla süsleyerek örter, şiddeti gizler. İnsan, bu toplumda bir homo Quotidianus'a, bir gündelik yaratığa dönüşmüştür; insanlıktan çıkmış, otomatlaşmıştır. Gündelik olanı, yalnızca devleti ve mülkiyet ilişkilerini değil, topyekün bir hayatı değiştirecek bir sürekli kültür devrimi perspektifiyle gündelik olan içinde aşmaksızın, bu otomatın yeniden insanlaşması mümkün değildir.

Lefebvre'in bu görüşleri ve geleceğe ilişkin önerileri, birçok bakımdan eleştiriyi hak etmektedirler. Ancak şimdilerde eleştiri, bildik işlevinin aksine, hep alınacak dersin üzerini örtmeye yaradığından, bana "Bugün Lefebvre'den nereye gidebiliriz?" sorusuna bir cevap aramaya çalışmak daha anlamlı görünmektedir. Bu konuda bir fikir ileri sürmek için önce Lefebvre'den bir yerlere gitmiş olanlara bakmalıyız.

Lefebvre'den yola çıkarak Baudrillard'ın postmodern metafiziğine dalmak, çaresizliğin melankolisine kapılmış gibi yapıp yüzeysel düşüncenin hava baloncuklarını zevkle (!) patlatmak mümkündür. Aslında Jean Baudrillard, Tüketim, Göstergenin Ekonomi Politiğine Eleştirel Bir Bakış ve Üretimin Aynası'nda ve hatta Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm adlı kitabında henüz belirgin biçimde Lefebvre'in tematiğinden hareket etmektedir. Baudrillard'ın bu Lefebvreci çizgisi çoğu zaman hesaba katılmamakta, daha çok onun Göstergenin Ekonomi Politiği...'nden itibaren Marksizmden kesinkes kopuşu üzerinde durulmaktadır. Oysa onun yukarıda sayılan tüm kitapları, Lefebvre'in gündelik hayatın radikal eleştirisine katkı yapan, birçok yerde Lefebvreci tezleri yineleyen metinler olarak okunabilirler.

Tıpkı ilk dönem Baudrillard gibi, postmodernliği Neo-Marksist bir çerçeveden kavramaya çalışan Frederic Jameson'ın Postmodernizm ya da Geç Kapitalizm'in ve David Harvey'nin Postmodernliğin Durumu çalışmaları da, biraz zorlamalı da olsa Lefebvre'nin tematiğine katkı sayılabilirler.

Baudrillard, Foucault'yu Unutmak'tan başlayarak daha sonraki çalışmalarında kendisini, gündelik hayatı ve dünyayı değiştirmeye yönelmeyen, iktidar istemini eleştirmek adına kendisini iktidarsızlıkta, dolayısıyla muhafazakârlıkta konumlayan, sözüm ona eleştirel, gerçekte yalnızca "alaycı" bir medyatik mağaraya (mağazaya mı deseydik) kapatmıştır. Son dönem Baudrillard'ınkine benzer bir tarafsızlıkla (!), boş vermişliklerini ve bilgi dağarcıklarını genişletmek isteyenler, Lefebvre'den çıktıkları yolu Mike Featherstone gibi yalnızca betimlemekle yetinen ürkek akademisyenlerin Postmodernizm ve Tüketim Kültürü çalışmalarıyla tamamlayabilirler.

Lefebvre'den yola çıkılarak gidilen yerlerden birisi de, onun çizgisini bazı "özgün" katkılarla sola doğru kıvırarak bir türlü ulaşılamayan yerdir. Bu sonuçsuz yolculuğun birçok maceracısı olmuştur. Örneğin bunlardan Bruce Brown, Marx, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi'nde sosyalist ütopyanın gerçekleşmesi için Lefebvre'i Marx ve Freud'un evliliklerinin nikah tanığı yapmaya kalkmaktadır. Bizimse böyle fantastik girişimlere bir diyeceğimiz olmamakla birlikte, Lefebvre okumasından çıkardığımız sonuç ve gitmeyi önerdiğimiz yol bambaşkadır.

Bizce Lefebvre postyapısalcı ve postmodern zihin tüneline girişin kapı önünde durmaktadır ve bize göre, bu tünele girilsin istememektedir. O sıralarda Lefebvre'in "bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu" içinde saydığı "Sosyalist Blok" henüz yaşamaktadır ve dünya iki kutupludur. Aralarında niteliksel bir fark olmadığı halde kutuplardan birisi, Marx'ın mirası üzerine bina olduğunu ileri sürmektedir. Lefebvre, bir yandan Sosyalist Blok'un bu savındaki yanılsamayı bir yandan da yeni bir dünya talep eden filozof Marx'ın bakışındaki eksikliği, biraz fazlaca tarafgir de olsa, gözler önüne sermeye çalışmıştır.

Bugün Sosyalist Blok yoktur ve yıkılışın tüm günahı, özellikle muhafazakârlar tarafından filozof Marx'ın ve onun nezdinde "yeni dünya talebi"nin sırtına yıkılmıştır. Oysa bize düşen, tıpkı Lefebvre gibi (onu eleştirerek ve onun bıraktığı yerden), yeni bir dünya talebinin imkânsızlığı inancının rehavetine kapılmak değil, dün olduğu gibi şimdi de yeni dünya talebinin imkânlarını sorgulamak ve elbette bu arada, yeni dünya talebinin par excellence filozofu Marx'ın yapıtını yeniden düşünmektir. Tüm bunlar için Marx'a karşı nasıl bir duygu taşıdığımızın hiçbir önemi yoktur ve hatta Marksist olmayanlar böyle bir görevi öncelikli olarak üstlenmelidirler.

Kendi adıma, bir süreden beri, toplumun sınıfsal bölünmüşlüğü ve yeni dünya talebi konusunda fikirlerini net olarak beyan etmeyenlerle asla siyaset konuşmuyorum. Artık herkes eteğindeki taşları dökmeli, şimdi kimden ve nasıl bir dünyadan yana olduğunu açık seçik beyan etmelidir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.