Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-198-0
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Nilüfer Göle diğer kitapları
Modern Mahrem, 1991
İslamın Yeni Kamusal Yüzleri, 2000
Melez Desenler, 2000
İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa, 2009
Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar, 2012
Gündelik Yaşamda Avrupalı Müslümanlar, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mühendisler ve İdeoloji
Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1986
6. Basım: Temmuz 2016

"Sosyal bilimcilerin seçtikleri konular, içinde yaşadıkları toplumsal tarihten ve buna gösterdikleri kişisel duyarlılıklardan bağımsız değildir. C. Wright Mills'in kavramsallaştırmasıyla 'sosyolojik tasavvur', toplumsal konularla kişisel tarih arasında bir köprü kurabilme sanatıdır. Başka bir deyişle, bireysel duyarlılıklarımızla toplumsal rahatsızlıklarımızı ilintilendirdiğimiz ölçüde yaşadığımız tarihe nüfuz etmeye çalışırız...

Bugünden geriye doğru yeniden değerlendirdiğimde, Mühendisler ve İdeoloji'nin, bireysel entelektüel oluşumum ile toplumsal tarih arasındaki kâh kesişme kâh çekişme noktaları üzerine kurulu olduğunun daha fazla farkına varıyorum. Mühendisleri anlamak sanki toplumsal dönüşümün haritasını çizmenin ipuçlarını veriyordu. Türkiye'de modernleşme hareketlerini şekillendiren pozitivist geleneğin ağırlığı; solcu düşüncenin toplumsal mühendisliğe öykünmesi; liberal siyasetin mühendis pragmatizmiyle siyasete damgasını vurması; İslamcı hareketin içinde yer alan mühendis kadroları; yani yakın tarihimizin tüm önemli kırılmalarına mühendis optiğinden bakmanın bize toplumsal hayatımıza ilişkin yeni bir okuma, yeni bir perspektif kazandıracağını söyleyebiliriz. Mühendisler ve İdeoloji, özellikle pozitivizmin modernleşme tarihimizdeki yerini ve 1970-1980 arasında şekillenen sol ideoloji ve toplumsal mühendislik arasındaki ilişkileri inceliyor." – Nilüfer Göle

İÇİNDEKİLER
Mühendisler ve İdeoloji Üzerine
Önsöz
Giriş

I Sanayi Medeniyeti ve Mühendisler
Modernleşme ve Rasyonelleşmenin Taşıyıcıları
Egemenliğin Rasyonel Taşıyıcıları

II Türkiye'de Rasyonalist Görüşler Tarihi
Giriş: Miras ve Pratik Olarak Tarih
İlk Reformlar
İlk Seçkinler: Yeni Osmanlılar
Jön Türkler
Milli Devletin Kuruluşu ve Kemalizm
Dini İlkelerden Siyasi İlkelere

III Türk Mühendislerinin Çokanlamlı Kimliği
Tarihsel Ölçek
Durum ve Eylem
Hipotezler
Araştırmanın Sunuluşu
Araştırmanın Anlam ve Tarihi

Sonuç
Türk Mühendisleri Modernleşme ve Rasyonelleşmenin
Yeni Taşıyıcıları mıdır?

Kaynakça
OKUMA PARÇASI

"Mühendisler ve İdeoloji Üzerine", s. 7-18

Mühendisler ve İdeoloji kitabı benim doktora tezimdi. Kitap bugün yeniden yayına hazırlanırken, 1970'li yılların sonlarında neden mühendisler üzerine araştırma yapmayı seçtiğimi, bu konunun beni nasıl Türkiye'deki pozitivist gelenek, mühendis ideolojisi ve sivil toplum konularına taşıdığını, 1980 sonrasında tüm bu konuların gündeme ve mühendislerin iktidara gelmesiyle birlikte kitabın kendi seyrini de içine alan bir giriş yazısı yazma gereğini duydum.

Sosyal bilimcilerin seçtikleri konular, içinde yaşadıkları toplumsal tarihten ve buna gösterdikleri kişisel duyarlılıklardan bağımsız değildirler. C. Wright Mills'in kavramsallaştırmasıyla "sosyolojik tasavvur", toplumsal konularla kişisel tarih arasında bir köprü kurabilme sanatıdır.(1) Başka bir deyişle, bireysel duyarlılıklarımızla toplumsal rahatsızlıklarımızı ilintilendirdiğimiz ölçüde yaşadığımız tarihe nüfuz etmeye çalışırız. Sonuç olarak seçtiğimiz konuların kendisi bile, bu "sosyolojik tasavvur"un bir ürünüdürler.

Bugünden geriye doğru yeniden değerlendirdiğimde, Mühendisler ve İdeoloji kitabının, bireysel entelektüel oluşumum ile toplumsal tarih arasındaki kâh kesişme kâh çekişme noktaları üzerine kurulu olduğunun daha fazla farkına varıyorum. Mühendislerle ilgilenmem, onları tez konusu olarak seçmem ve araştırmam, iki darbe arasındaki döneme tekabül ediyor: 1970 yılında, hemen darbe öncesi Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ne girdiğim yıllardan itibaren mühendislerin sol hareket içindeki etkinliğini gözlemlemeye başlamıştım; 1980 darbesi olduğu günlerde mühendisler üzerine yürütmekte olduğum saha araştırmasını Paris'teki doktora tezim için tamamlamaktaydım. Ancak mühendislere olan ilgim sosyoloji tezi sınırları içinde kalmayacak, devam edecek ve üstelik yaşamıma yön verecekti. Bu ilgi beni 1976 yılında gittiğim Fransa'dan 1986 yılında, bu defa "müslüman mühendisler" üzerine araştırma yapmak üzere geri döndürecekti. 1983 sonrası Türkiyesi'nde, Turgut Özal'ın iktidara gelmesiyle birlikte, mühendislik söylemi ve yaklaşımı daha doğrudan ifade edilecek ve ANAP ideolojisinin belkemiğini oluşturacaktı. 1990'lı yıllardan itibaren ise mühendislerin İslamcı hareketler içinde yer alması, iktidara taşınması gündeme gelecekti.

Kısacası, mühendisleri anlamak sanki toplumsal dönüşümün haritasını çizmenin ipuçlarını veriyordu. Türkiye'de modernleşme hareketlerini şekillendiren pozitivist geleneğin ağırlığı; solcu düşüncenin toplumsal mühendisliğe öykünmesi; liberal siyasetin mühendis pragmatizmiyle siyasete damgasını vurması; İslamcı hareketin içinde yer alan mühendis kadroları; yani yakın tarihimizin tüm önemli kırılmalarına mühendis optiğinden bakmanın bize toplumsal hayatımıza ilişkin yeni bir okuma, yeni bir perspektif kazandıracağını söyleyebiliriz.

Bu kitap, özellikle pozitivizmin modernleşme tarihimizdeki yerini ve 1970-1980 arasında şekillenen sol ideoloji ve toplumsal mühendislik arasındaki ilişkileri inceliyor. Ancak bu giriş yazısında, 1983 sonrası gelişmelerle birlikte mühendislik ideolojisinin ortaya çıkan farklı veçhelerine de değineceğim.

Batı-dışı Modernlik ve Toplumsal Mühendislik

Mühendislerin toplumsal dönüşümlerde bu kadar önemli bir rol oynamasını Batı-dışı toplumların ortaya çıkardığı modernleşme çizgisinde aramak gerekiyor. ODTÜ'lü öğrencilik yıllarımda, mühendislerin meslek sınırlarını zorlayarak siyasal aktörlere dönüşmelerinin pek de olağan bir durum olmadığının farkına varmaya başlamıştım. Gerçi sanayi toplumuna ilişkin sosyoloji literatürü mühendislerin ya üretim sürecinde, ya da yönetimde bilim ve tekniğin temsilcileri olarak yer almalarını, hatta bunun ötesinde mühendislerin topluma ilişkin projeleri olduğunu ayrıntılı bir biçimde incelemekteydi. Ancak başka siyasi ideolojilerin taşıyıcıları olmaları, muhalif hareketlerin içinde yer almaları, üstelik bunu aktif bir biçimde mesleki örgütleri aracılığıyla da (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, TMMOB) kamusal alanda üstlenmeleri, "solcu mühendisler" tanımlamasının ifade ettiği gibi paradoksal bir durum ortaya çıkarmaktaydı. Dahası, geçmişe bakınca mühendislerin farklı tarihsel dönemlerde ve ideolojik iklimlerde de önemli bir rol oynadıklarını görüyorduk. Osmanlı'nın Batı bilim ve tekniği karşısında ilk geri kalmışlık bilincini aşma çabası, ordunun modernizasyonu için Avrupa'ya mühendislik eğitimi görmek üzere öğrenci göndermesiyle başlıyor, 1930'lu yıllardaki devletçilik ve milli ekonomi değerleri, "Türk mühendisleri"ni ortaya çıkarıyor, 1950'li yıllarda özerklik kazanmaya başlayan pazar ekonomisi ve sivil toplum mühendislerin de meslek örgütlerini kurmalarına (1954) yol açıyordu. Adalet Partisi'nin 1965 yılında iktidara gelmesiyle birlikte, mühendis kökenli siyasi seçkinlerin giderek parlamentoda yükselişine tanık oluyorduk. Anavatan Partisi'nin 1983 yılında başlayan iktidar dönemi ise mühendislerin siyasete damgalarını vurma biçimlerinde bir dönüm noktası oluşturacaktır.

Mühendislerin modernleşme projesi içerisindeki ağırlıklı ve özgün konumunu anlayabilmek için önce mühendis ideolojisi ve sanayi medeniyeti arasındaki ilişkiyi kurmak gerekir. Mühendis ideolojisi kavramı ilk bakışta yadırganabilir. Ancak, bir meslek grubu olan mühendisler, üretim süreci içindeki yerlerinin ötesinde toplumsal gelişme modellerinin savunucuları olmuşlardır. Nitekim toplumsal mühendislik (social engineering) olarak nitelenen ideoloji, sosyal konularda da mühendislik yapılabileceğini, yani mühendislerin üretim düzeyine getirdiği rasyonalitenin tüm toplum ölçeğine yaygınlaştırılabileceğini savunur. Taylorizm, üretim sürecinin daha akılcı ve üretken bir biçimde planlanabilmesi için "en doğru çözümün" mühendisler tarafından bilime dayalı olarak getirilebileceğine işaret etmiştir. Böylelikle, mühendislerin üretim düzeyinde yönetici rolü tanımlanmıştır. Mühendislik ideolojisinin fabrika düzeyinde başlayan serüvenini eğer Taylorizm diye özetleyebilirsek, bu ideolojinin toplum ölçeğine yayılması çağrısını da Thornstein Veblen yapmıştır. Veblen mühendisleri rasyonel ve bilimsel uygulamaların ve değerlerin taşıyıcıları olarak iktidarda görmek ister. Sanayi dünyasının iş dünyası karşısındaki üstünlüğüne işaret eder. Biri bilimin çıkarlarını, diğeri kişisel çıkarları temsil etmektedir. Veblen'e göre sanayinin "makina" gücüne karşı kapitalizm "para" gücüne dayanır ve üretimsizliğe, savurganlığa yol açar. Bu nedenle, Veblen bilimin çıkarlarını ve rasyonel değerleri temsil eden mühendisler ve teknik adamlar toplumda iktidar sahibi olmalıdırlar görüşünü savunmaktadır.

Görülmektedir ki toplumsal mühendislik ideolojisi bir anlamda sanayi medeniyeti ile kapitalizm arasında özdeşleşme yerine bir çatışmanın altını çizmektedir. Piyasa ekonomisinin karmaşıklığı yerine bilim ve teknolojinin "tek akılcı yolunu" savunmaktadır. Sanayi toplumu düşünürlerinin ilklerinden Saint-Simon'un yazdıklarında da bilim ve teknolojinin, yükselen yeni sanayi sınıflarının önemi vurgulanır. Piyasa ekonomisi yerine sanayinin rasyonalitesi üzerinde duran anlayışlar esasen liberal ideolojiler karşısında daha teknokrat ideolojileri dile getirmişlerdir. Teknokrat ideolojilerin özünde toplumsal mühendislik ütopyası, yani toplumsal sorunların tartışmaktan çok bilimsel ve rasyonel olarak çözülebileceği inancı yatmaktadır. Nitekim teknokrat ideoloji en uç noktasına götürüldüğünde, demokrasiyle çelişir diyebiliriz. Eğer demokrasi toplumun kararlara katılabilmesi, tartışabilmesi ise, teknokrat ideoloji gözünde zaten kararlar bilimsel yoldan meşruluk kazandığı için tartışmaya gerek yoktur, ayrıca "sokaktaki adamın" bu konuda söyleyebileceği bir şey yoktur. Teknokrat yaklaşımla demokrasi arasında bir gerilim, çelişki potansiyel olarak vardır. Nitekim Frankfurt Okulu düşünürleri, özellikle siyasetin aşırı bilimselleşmesini, yani teknokratik iktidarların bilimsel meşruluğa dayanmalarını eleştirmiş ve bunun demokratik alanı daralttığını göstermiştir.(2)

Mühendislerin Türk toplumu içindeki yerlerini, işlevlerini, ideolojilerini, modernleşme hareketlerinden beri süregelen rasyonalist görüşlerin tarihinden bağımsız olarak ele almalıyız. Başka bir deyişle, Batı sanayi medeniyetine yöneliş, rasyonel düşünceye yöneliş ile de özdeştir. Mühendisler bu anlamda kendilerinden önceki modernleşmeci seçkinlerin mirasını devralmışlardır. Aynı zamanda Osmanlı'dan bu yana fevkalade merkezi ve devletçi bir yapının güçlü olması, modernleşme modelinde Fransız Jakoben modelini, İngiliz liberal piyasa ekonomisinin karmaşıklığına tercih ettirmiştir. Şerif Mardin'in izinden yürürsek, merkezin periferi karşısında Osmanlı'dan bu yana daim olmuş kuşkulu bakışı ve merkez periferi arasındaki kopukluk üzerinde durabilir ve Türk modernleşme modelinin periferiyi kolay kolay entegre edemediğini söyleyebiliriz.(3) Hatta bir adım daha atıp, modernleşmeci Türk seçkinin kapitalizme karşı olumsuz duygular beslemesini –piyasa ekonomisi ve özel mülkiyet ile özdeşleştiği ölçüde–, periferinin güçlenmesine, toplumun özerklik kazanmasına olan "kuşkulu bakışında" arayabiliriz. Toplumun güçlenmesini beraberinde getirecek kapitalizm ve liberalizm yerine sanayi medeniyetinin değerleri Türk modelinde daha kolay gelişme zemini bulmuştur. İşte bu nedenle mühendis ideolojisinin sanayi toplumu ile kapitalizm arasındaki karşıtlığa işaret etmesinin altını çizdim. Türk modernleşme modelinin anti-kapitalist, anti-liberal ancak rasyonalist geleneği mühendisleri kolaylıkla gündeme getirmiştir. Gerek sol hareketler içinde yer alan mühendisler için, gerek İslamcı hareketler içinde yer alan mühendisler için sanayileşme mitosu ve kapitalizmin eleştirisi çok belirgin bir şekilde ortak noktalardır. Başka bir deyişle, birbirinden çok farklı görünen siyasi ideolojilerin ardında yatan ortak payda mühendislik ideolojisidir.

Batı-dışı toplumların tarihsel değişim çizgisini modernliğin kendi tarihinden çok modernliğe öykünme, gelişme tutkusu belirlemektedir. Zayıf tarihsellik, modernliğin içsel ve yerel bir süreç olarak ortaya çıkmadığı toplumları tanımlamaktadır. Bu toplumlar, Batı modernliğinin izdüşümünde tarihlerini ve toplumsal, öznel bilinçlerini değiştirmeye çalışmaktadırlar. Batı-dışı toplumsal aktörlerin ortak özelliği içinde yaşadıkları toplumu kendi eserlerinin, eylemlerinin neticesi olarak görmemeleri ve yabancılaşmalarıdır. Komplo teorilerinin bu toplumlarda revaçta olması, kendi tarihlerini kendilerinin yazdıklarına olan inançsızlıklarından kaynaklanmaktadır. Nitekim Batı-dışı toplumların modernleşme tarihleri, ya siyasi seçkinlerin iradi zorlamasıyla, ya da kaotik ama her halükârda kendilerine özgü bir biçimde yeniden yazılmaktadır. Tarih zincirlerinin birbirinden kopukluğu, gelenek ile modernliğin birbirini beslememesi, rasyonalizmin sanayi medeniyetine, pozitivizmin bilime dönüşmemesi, ekonomik gelişme ile demokrasinin bir arada gitmemesi, geçmişle bugünkü zamanın halkalarının birbirinden kopukluğu, Batı-dışı toplumların ortak özellikleridir. Başka bir deyişle, Batı-dışı modernliği, zihinsel alan ile eylem alanının birbiriyle bütünleşmediği, toplumsal dönüşümlerle siyasal yaptırımların iç içe geçmediği, modernliğin yerel kültürel örgütlerden evrilmediği, farklı alanların birbirine tekabül etmeden bir arada yaşadığı akordsuz bir modernlik olarak tanımlanabilir. Toplumu anlamaktan çok toplumu yeniden tasavvur ve inşa etmeye öncelik veren toplumsal mühendislik bu kaosa ve yabancılaşmaya verilmek istenen bir cevap, çözüm arayışıdır. Mühendislerin sol ya da İslami hareketlere katılımının ardında toplumsal gelişmeyi tasarlama arzuları yatmaktadır.

Batı-dışı toplumlarda yerel dinamiklerle beslenmeyen değişim, aktörlerin zihinlerinde ütopyalar aracılığıyla kolaylıkla yeniden tasarlanmaktadır. Kendi zamanlarına yabancılaşmış Batı-dışı toplumların aktörleri, değişimi gelecekteki ideal toplum ile özdeşleştirirler, yani ütopyalar aracılığıyla değişimi tasavvur ederler. Değişim evrimden ziyade geleceğe bir sıçrama, toplumun topyekûn yani devrimci bir anlayışla dönüştürülmesi olarak belirir. "Azgelişmiş" toplumların gelişme konusundaki aceleciliği, değişim mühendisliğini cazibeli kılar. Mühendisler bilim ve rasyonalizmin taşıyıcıları olarak sanayi medeniyetinin ayrıcalıklı aktörleri olmalarının yanı sıra, toplumsal mühendislik iddialarıyla da siyasal aktörler arasında öncelikli bir konuma sahiptirler. Kısacası Batı-dışı toplumların gelişme saplantısı, mühendislere Batı toplumlarında sahip olmadıkları kadar değişim misyonu yüklemektedir. Mühendisler kendilerini, kapitalizmin karşısında sanayileşmenin, geleneklerin karşısında rasyonalizm ve pozitivizmin, liberal düşüncenin karşısında toplum mühendisliğinin sözcüleri, temsilcileri olarak konumlandırmaktadırlar. Yukarıdan aşağıya devletçi değişim anlayışı, anti-kapitalist ve anti-liberal değişim eğrisi, toplumsal tasarım gibi modernleşme çizgisinin gösterdiği özellikler mühendisleri Batı-dışı toplumlarda ayrıcalıklı kılmaktadır.

Devrimcilerden Yenilikçilere

Mühendisler ve İdeoloji kitabının alt başlığı (Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere) yeni bir oluşuma işaret ediyordu. 1982' de doktora tezi olarak savunulan araştırma, mühendis ideolojisinin sol ütopya hâkimiyetinden sıyrılmakta olduğunu, bağımsızlaştığını ve böylelikle yeni bir gelişme modelinin ortaya çıkmakta olduğunu ileri sürmekteydi.

Sosyolojik analizler ile siyasal ve tarihsel gelişmeler arasında her zaman bire bir gönderme olmadığının altını çizmek gerekir. Sosyolojik çalışmalar kuluçka halindeki gelişimleri, henüz su yüzüne çıkmamış dipten gelen akıntıları incelerler. Bazen bu alt dinamikler değişime damgasını vuramayabilir, marjinalleşir, ya da boğulur gider; bazen de görünür, gözlemlenebilir, ölçülebilir hale gelebilecek kadar olgunlaşmaları zaman alır. Başka bir deyişle, bazen sosyolojik bulgularınız güncel siyaset açısından teyit edilmeyebilir, hatta ilk anda bu siyasetle çelişir gibi görünebilir.

Nitekim, mühendislerin devrimci kimliklerinin ardında yenilikçilik arayışlarının yattığını, teknokrat-mühendis ideolojisinin gelişmekte olduğunu, devlet eksenli değişimden sivil toplum ağırlıklı değişime geçilmekte olduğunu saptadığım saha araştırmam 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle noktalanmıştı. Araştırma sonuçlarım ve teorik hipotezlerim tarihsel ve siyasi dinamiklerin tersini gösteriyor, akıntıya karşı kürek çekmek anlamına geliyordu. Askeri darbe, mühendis iktidarı ve sivil toplum gibi kavramları önemsizleştirmiş, hatta gülünçleştirmişti. Türk aydınları totaliter rejim, insan hakları, apolitikleşme, 12 Eylülizm gibi kavramlarla kendilerinin muhalif ve ilerici olduklarına inandıkları kimliklerini pekiştiriyorlardı.

Ancak zaman içinde, saha araştırmasının saptadığı bulgular görünürlük kazandı. Mühendisler ve İdeoloji kitabının Türkçesi 1986 yılında yayımlandığında, artık hipotezlerim akıntıya karşı kürek çekmiyordu; mühendisler iktidarda, sivil toplum gündemdeydi. Kitabın alt başlığı (Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere) doğrulanmaktaydı.

Sol ütopyaların şekillendirdiği topyekûn değişim ve toplumsal mühendislik anlayışından 1980 sonrası "parça başı" toplumsal mühendislik anlayışına geçilmekteydi. Toplumsal mühendisliğin bu iki biçimini (utopian social engineering ve piecemeal social engineering) tanımlayan Karl Popper, birincisinin devrimci ve totaliter bir değişim anlayışına, ikincisinin ise reformist, adım adım deneyimci bir değişim anlayışına tekabül ettiğini göstermiştir.(4)

Reformist mühendis ideolojisi 1983 sonrasında Turgut Özal' ın Anavatan Partisi siyasetiyle birlikte Türkiye siyasi yaşamına damgasını açıkça vurmaya başlayacaktı. Gerçi mühendis kökenli politikacı tipi Türkiye'de yeni bir olgu değildi. 1970'li yıllarda Süleyman Demirel projeciliğiyle, Necmettin Erbakan sanayileşme vurgularıyla mühendis kökenlerini hatırlatır türden söylemlere sahiptiler, ancak siyasi görüşleri mühendis kimliklerine baskın çıkmaktaydı. Turgut Özal ile birlikte mühendisler siyasete daha özgün bir biçimde damgalarını vurmaya başladılar. Hatta, 1983-1993 arasında siyasi kültürdeki değişimleri mühendis yaklaşımının bariz bir biçimde ortaya çıkışına bağlı olarak anlatabiliriz.

1983 sonrası dönemde "icraat", "işbitiricilik", "yenilikçilik" ve "uzlaşma" gibi kavramlar siyasi söyleme damgasını vurdu. 70'li yıllardaki sağ ve sol ideolojiler arasındaki aşırı polarizasyon ve toplumsal çelişkiye tepki olarak, 80'li yıllarda toplumsal uzlaşma beklentilerine Anavatan Partisi'nin pragmatik unsurlar taşıyan mühendislik ideolojisi yardımcı olmuştur.

Anavatan Partisi sağda yenilenmeyi, merkezi yeniden oluşturarak başarmıştır. İdeolojik farklılaşma, siyasi çelişki, sistemin sorgulanması üzerine kurulu olan siyaset, 1980 sonrası dönemde, yenilikçilik ve uzlaşmacılık eksenlerinde merkez dinamiklere doğru yönlenmiştir. "Dava adamı" yerine "teknik adamı" yeğleyen mühendis zihniyeti, ilkesel ve ideolojik inançlar yerine icraata yönelik pragmatik yaklaşımı benimsemiş ve "ideolojiler üstü" bir görünüm kazanarak, siyasette yumuşamayı temsil etmiştir. Nitekim bu dönemde seçmenler bir yandan ideolojik tercihler yerine vergi iadesi, belediye hizmetleri, Avrupa Topluluğu'na başvuru gibi yeni uygulamalara bakarak, öte yandan "toplumsal huzur" ve uzlaşmacı, birleştirici siyaset arayışıyla Anavatan Partisi' nden yana seçimlerini yapmışlardır.

1988 yılında Anavatan Partili mühendislerle derinlemesine yaptığımız mülakatlar, mühendis ideolojisinin kendini ifade biçimleri konusunda bize ipuçları vermektedir. Örneğin Milli Selamet Partisi'nden gelip Anavatan Partisi'nin ilk kurucu üyelerinden olan bir mühendis sayılarla düşünmenin mühendislere has olduğunu, bu nedenle en akılcı ve en kesin çözümü mühendislerin bulabileceğini dile getirmektedir: "Bizim mühendis olarak şöyle bir özelliğimiz var. Biz rakamlarla konuştuğumuz için karşıya kendimizi kabul ettirmemiz kolay olur. Yorumcu değiliz, rakamlarla konuşan bir kesimiz. Bir avukata, bir iktisatçıya, bir bürokrata benzemeyiz. Tatbikata gelinceye kadar kâğıt üzerinde etüdünü yaparız ama uygulamaya gelince artık çözümü bitmiştir, tek yolu vardır, uygulama tektir."

İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu bir diğeri de benzer bir biçimde mühendislerin iktidara gelmesini matematik ve mantık alanındaki üstünlüklerine bağlamakta, bir önceki hukuk kökenli politikacıların tersine mühendislerin fikir mücadelesi yerine çözüm arayışlarına öncelik verdiklerini söylemektedir: "Mühendislerin iktidarla ilgilenmesi, yönetime gelmelerini normal karşılamak lazım, çünkü teknoloji çağındayız. Matematik üstünlükleri var. Bir mantık silsilesi içinde düşünmeye yatkınlıkları var. Kısa zamanda çözüm getirmeye çalışırlar. Türkiye son senelere kadar hep hukukçuların egemen olduğu yönetimlerce yönetilmiştir. Onlar da bir şeyler getirmiştir ama daha yavaş bir gelişme olmuştur. Çünkü daha fazla tartışmaya açık bir ortam, daha fazla fikir mücadelesi gerektiren bir ortam doğurmuştur. Mühendisleri daha çabuk karar verme yetenekleri olan kimseler olarak düşünüyorum. İş bitirici nitelikleri var. Yani bürokrasiye daha az yatkın insanlardır."

Yukarıda dile getirilenler, 1980'lere damgasını vuran mühendis ideolojisini iyi özetler niteliktedir. Bir yandan bir önceki hukuk kökenli politikacılardan farklı olarak mühendisler "ilkeler" yerine "sayılarla" konuşmakta, öte yandan bilimsel ve teknik yaklaşımları "ideolojiler üstü" mutabakat alanı yarattığı gibi, çözüme yönelik yaklaşımları nedeniyle yenilikçilik iddiası da taşımaktadırlar.

Anavatan Partisi'nin mühendis iktidarı, Turgut Özal'ın kişiliğinde hem liberal hem muhafazakâr bir çizgi temsil etmeye başladı. Turgut Özal "İcraatın İçinden" isimli bir televizyon programında, ekonomik uygulamaları, teknik adam kimliğini pekiştirircesine elinde bir kalemle ve sayılar vererek anlatıyordu. Anavatan Partili mühendisler kendilerini memleket meselelerinin çözümüne diğer meslek gruplarından, örneğin iktisatçılardan ve hukukçulardan daha yatkın gördüklerini ifade ediyorlardı: "Mühendisler toplumun elle tutulan, gözle görülen somut ihtiyaçlarını tatmin edebilirler. Yollar, köprüler, barajlar inşa edebilirler. Siyasetçiler en azından sayılara ve teknik konulara biraz hâkim olmalı ki icraat yapabilsinler. Örneğin, bir mühendis enflasyon konusunda hemen sorunun kökenine inebilir. Çünkü bizim ülkede, iktisatçılar sağlam bir matematik temeline sahip değiller, çünkü onlar Marx ve Engels'in söylediklerine merak sardılar. Böylelikle, Türkiye'de mühendisler, iktisatçılardan daha fazla ekonomi bilir oldular."

Türkiye'de 1980'lerde liberalizm kendisini öncelikle ekonomik alanın siyaset karşısında bağımsızlığını ilan etmesiyle tanımladı.(5) Nitekim 1980 sonrasında ekonomi, gazete sayfalarında da ayrı bir yer edinmeye, ekonomik politikalar uzmanlık çerçevesinde tartışılmaya başlandı. 1970'li yılların ağır sanayi, devletçilik, merkezden gelişme hedefleri yerini piyasa ekonomisi, özelleştirme, yerinden yönetim, globalleşme gibi yeni hedeflere bıraktı. Ekonomi devletin tekelinden çıkarak girişimcilerin, tüketicilerin, iktisat uzmanlarının, piyasanın, borsanın alanına girdi. Ekonomi dünya pazarlarının dalgalanan taleplerine, tüketicilerin arzularına, çevrecilerin değerlerine, işadamlarının çıkarlarına, çalışanların taleplerine duyarlılık ve uyum sağlamaya yöneldi.

1980 sonrası geleceği yücelten devrimci ütopyalar, piyasa ekonomisinin gelişmesiyle birlikte aşınmaya uğradılar. 1970'li yılların devrimci, gelecekteki bir zamana sıçrama yapmak isteyen siyaseti yerini güncel sorunların siyasileşmesine bıraktı. Böylelikle ilk defa feminizm, çevrecilik, türban yasağı gibi bugünü ve kişiyi ilgilendiren sorunlar siyasetin gündemine girdi. Sivil toplumun gelişmesi işte siyasetin gelecekten bugüne, devletten bireye, soyuttan somuta doğru eksen değiştirmesiyle mümkün oldu.

Sivil toplumun varlığı, oluşumu ve gücü, toplumsal aktörlerin ve hareketlerin kimliklerini ve söylemlerini nasıl oluşturduklarına ve değişimi nasıl tasavvur ettiklerine bağlıdır. Ancak kendi kendini sınırlayan, yani "öteki"nin varlığını kabullenen, değişimi inançları, çıkarları farklı aktörler arası etkileşim, medeniyetler arası aşılanma olarak gören hareketler sivil toplum hareketleridir. Topyekûn, devrimci, yukarıdan aşağıya değişim tasarımları ise devletin yaptırım gücüne ağırlık verirler. Bu tür siyasi hareketler farklı kimlikleri tekçi bir ideolojik şemsiye altında aynılaştırırlar. Örneğin devrimci anlamda solcu ya da İslamcı ideolojiler mühendis, kadın, genç gibi kimlikleri kendisine tabi kılmak ister, var olan gerilimleri yok varsayar, farklı egemenlik ilişkilerini ve çatışmaları tek söylemde kapsamak ister. Örneğin feminist hareket sol söylemin buyruğundan sıyrılabildiği ölçüde özerklik kazanmış ve kadın erkek arasındaki egemenlik ilişkilerinin özgüllüğünü gün ışığına çıkarabilmiştir. Bugün İslami hareketler içerisinde de kadınlar hareketin söylemine ve çıkarlarına tabi kılınmak istenmektedirler. Kadınların kamusal alandaki görünürlükleri, varlık nedenleri İslami harekete getirecekleri katkı çerçevesinde kabul görmektedir; yani "mücahide" kimlikleri teşvik edilmekte, "kadın" kimliklerine kuşkuyla bakılmaktadır. Tabii kadınların da birçoğu bu ideolojik söylemleri isteyerek sahiplenmektedirler. Mühendis kategorisi çok farklı görünmekle beraber, esasında tabiyet ilişkileri açısından çok benzerlik vardır. Mühendis kimliği de 1980 sonrası devrimci söylemin tabiyetinden sıyrıldığı, kendi profesyonel kimliğini oluşturduğu ve ona uygun dil yarattığı, toplumsal perspektif geliştirdiği ölçüde siyasette etkin oldu. İslami hareketler içerisinde yer alan mühendislerin de ne ölçüde bilgi ve rasyonalizmi bağımsız bir biçimde kullanabilecekleri, kendi mühendis kimliklerini sahiplenebilecekleri, İslami hareketin geleceğini belirleyeceği kadar Türkiye'de sivil toplumun gelişimini de belirleyecektir.

Notlar


(1) C. W. Mills, The Sociological Imagination, Londra, Penguin, 1971. Yukarı
(2) Jürgen Habermas, La technique et la science comme idéologie, Paris, Denoël/Gonthier, 1973. Yukarı
(3) Şerif Mardin, "Center and Periphery Relations: A Key to Turkish Politics", Daedalus (Post Traditional Societies), Kış 1973, s. 7-34. Yukarı
(4) Karl Popper, The Poverty of Historicism, Londra, Routledge & Kegan Paul, 1961, s. 57-70. Yukarı
(5) Ekonomik ve siyasal alanların birbirinden ayrışması anlamında liberalizm tanımlaması için, bkz. Daniel Bell, The Winding Passage, New York, Basic Books, 1980. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Abdurrahman Üzülmez, "Mühendisler ve İdeoloji", Ayraç Dergisi, Mayıs 2014

Mühendislik mesleği veya bir başka mesleği icra eden meslek sahiplerinin, aldıkları eğitim ve mesleklerini icra ederken edindikleri tecrübe ve birikim, mesleki olarak/idari açıdan sahip olduğu statü ve toplumsal hiyerarşideki yerinin sahip olduğu/içselleştirdiği dünya görüşü veya ideolojinin belirlenmesinde belirleyici olabilir mi? Nilüfer Göle’nin Mühendisler ve İdeoloji adlı kitabı bunun böyle olduğunu baştan -a priori- kabul ediyor. Marksist terminolojiyle ifade edersek altyapı (burada mesleki formasyon ve bunun doğal sonucu olan konum) üstyapıyı (inanç, dünya görüşü, ideoloji vs.) belirlemektedir. Kullanılan bağlam göz önüne alındığında bu bakışın yanlış olduğunu söylemek zor. Üstelik bu bakış açısının bazı toplumsal gelişmelerin anlaşılmasında faydalı olacağı da açık. Nitekim kitabın okunmasından sonra edinilen izlenimlerden biri mühendislik mesleğinin toplumu mekanik ilişkiler içinde tanımladığı/algıladığı, bunun ise siyasette toplumsal mühendisliğe sevk ettiğini söylemek mümkün. Keza mühendislerin kendilerini sahip oldukları formasyon itibariyle bilim ve teknik bilgiye sahip ve rasyonel düşünmeye yatkın gördükleri de söylenebilir. Bu da siyasal/toplumsal hayatın ekonomizm ve toplumsal mühendisliğe dayanan bakış açısıyla değerlendirilmesine yol açmaktadır. Ki Taylorizim mühendislik ideolojisinin fabrika düzeyindeki savunuculuğunu yaparken, Thornstein Veblen (1857-1929) bu ideolojinin toplumsal katmanlara nüfuz etmesi gerektiğini vurgulamış ve “mühendisleri rasyonel ve bilimsel uygulamaların ve değerlerin taşıyıcısı olarak iktidarda” olmaları gerektiğini ileri sürmüştür. Çünkü ‘sanayi’ makine gücüne dayanırken, kapitalizm ‘para’ya dayanır, üretimsizlik ve savurganlığa yol açar. Oysaki mühendisler “bilimin çıkarlarını ve rasyonel değerleri temsil ede[r]”. (s. 10)

Göle’nin doktora tezi olarak hazırlanmış kitabı 12 Eylül arefesinde 1980 yılında yaptığı derinlemesine görüşmeler sonucunda ‘sol’ tandanslı düşüncelere sahip olan İzmit’te suni gübre üreten bir fabrikada çalışan 7 kişilik (daha sonra katılan bir işçi de hesaba katılırsa 8 kişilik) bir mühendis grubu ile yaptığı görüşmelere dayanmakta. Bu görüşmeler sonucunda mühendislerden biri önceliğin sınıf mücadelesine, grubun geri kalanı ise ‘millet’ kavramı etrafında önceliği -ayrıntıda bazı farklılıklar olmakla beraber- ‘millî gelişme’ye verir. Dolayısıyla -en azından temelde- sistemi tartışmak yerine millî üretimin arttırılması meselesini öncelikli mesele olarak tarif eder. Bu durum bazılarına göre kapitalist tipte bir gelişmeyi önerirken, diğerleri ise “önce politik sonra ekonomik” devletçi niteliklere sahip olan başka bir tip gelişmeyi önerir.

Diğer taraftan görünüşte Marksist bir jargonla konuşan mühendislerin genelde toplumsal mücadele/siyasetten bahsedildiğinde sınıfların değil, cemaat/milletin menfaatleri adına hareket ettiği (aynı zamanda bu şekilde kendini meşrulaştırdığını) görülmektedir. Bu aynı zamanda Türkiye’deki Marksist-sol hareketin içinde güçlü bir Saint Simoncu damarın varlığına işarettir. Hatta bunu Türkiye’de -büyük ölçüde- Marksist hareketin cilası kaldırıldığında altından Saint-Simonculuğun ve pozitivist anlayıştan başka bir şeyin çıkmayacağını da imlemektedir. Zenginlik ve refahın kaynağını sanayide gören Saint-Simon (1760-1825) toplumun (millet) varlığını “ortak bir hedef”le mümkün görmekte ve sanayileşmeyi hedef olarak göstermekteydi. Keza yeni sanayi sınıflarının metafizik düşüncelerden sıyrılamadığını ve yeni toplumsal sistemin kuruluşunun pozitif “insan bilimi”nin kuruluşuna bağlı olduğunu, yeni düzenin ‘bilimsel ve kişisellikten kopmuş’ niteliklere sahip olacağını ileri sürerek bu medeniyetin üretim ve gelişmeyi hedefleyen akılcı bir model tarif ediyordu. (s. 38-40) “Leninist’ten çok Saint-Simon’cu olan bu mühendisler, modernleşmenin anlamını eylemlerinde ortaya çıkarıyorlar. Öncülük taraftarı bir devrimciliğin ardında, çağdaş yaratıcılık tarzı olarak bilimi benimseyerek, üretime en elverişli düzenin kurulmasını savunan ve gelişmeyi rasyonelleşme modeliyle gerçekleştirecek bir toplumsal hedef olarak seçen sanayileşme yanlısı bir yönetici sınıfın bilinci bulunur. ‘Kapitalist-emperyalist sistem’den kopmak isteyen politik irade silikleşir. Bundan sonra ‘kollektif irade’ ve eylemin akılla birliği yoluyla sanayi toplumunu kurmak isteyen Saint-Simon’cu bir özlem yavaş yavaş biçimlenmeye başlar. Ekonomik bağımlılığa ‘yönetici seçkin aleyhtarı’ bir bilinçle tepki gösteren mühendisler, o andan sonra, sanayi toplumunun ilk gereğine, yani yaratıcı bir bilinçten hareketle ekonomik gelişme gereğine işaret ederler. [Artık e]konomik politik bağımlılığa karşı proletaryanın öncüsü olarak konuşan mühendisler kaybolur, yerine işçi sınıfıyla sanayi burjuvazisiyle ittifak yapabilecek ve tüm eskimiş güçlere, özellikle politikacı devlete ve destekli gelişme ve sanayileşme yanlısı olmayan burjuvaziye karşı teknokratlarla anlaşabilecek modernleşmeci güç olarak konuşan mühendisler gelir.” (s.185)

İşçi Mehmet’in katıldığı seanslarda ise işçi ve mühendis arasındaki ortak noktanın sadece üretim iradesi, özerkliği ve mesleki özerklik konusunda bir kaygısı olmayan, politikacıların isteklerine boyun eğen işletme yönetimine tavır almak konusunda görülür. Bahsedilen görüşün operasyonel, yani iktidarı ele geçirmek için mühendis-işçi sınıfı ittifakının sözkonusu olmadığı anlaşılır. Tartışmalılarda işçi-mühendis ilişkisi değil, mühendislerin sahip olabileceği üç rol zikredilir. Birincisi mühendislerin üretimin modernizasyonu adına konuşmaktadırlar. Bunun da ancak bilim ve teknolojinin sanayiye aktarılmasıyla mümkün olabileceği düşünülmektedir. Oysaki bu kamu sektöründe idarî kadrolarda yer alanların temel kaygısı değildir. 1950’li yıllardan itibaren hayat standartları düşerken teknik bilgilerine yeterince kıymet verilmemektedir. Bu da rasyonel işleyişi esas alan özel sektörün daha cazip hale gelmesini sağlar. Ancak üretim artışında özel sektörün rolü inkâr edilmemekle beraber, Türkiye’yi bağımlı ülke kategorisinde değerlendirdiklerinden dolayı, mühendisler, sadece teknik terimlerle özel sektör adına konuşmanın mümkün olmadığı varsayımıyla hareket etmektedir. Ancak “eylemin yeni bir tanımına, yani özerk kaynaklara dayanan, üretim ve enformasyonun daha rasyonel örgütlenmesi aracılığıyla gerçekleşen bir gelişme, kısacası kendini merkez alan bir gelişme tanımına” ulaştıktan sonra “kendine yeten bir ekonomi kurmak amacıyla bağımlılığın zincirlerini kırmak için tek elverişli gelişme” (s. 184) olarak gördükleri devletçilik de geri plana atılmaktadır. Mühendisler bu noktada ise ikinci rollerini vurgulamaktadır. “…halk adına, ülke adına içsel, kendi[lerini] merkez alan bir gelişmeye sahip çıkmak”.( s. 167) Tam bu noktada -Veblenci anlamda- mühendislere sadece ekonomik alanda değil, toplumsal ve siyasal alanda da ‘öncü rol’ verildiğini söylemek mümkündür. Aynı şekilde A. Gouldner (1920-1980) de “entellektüeller” ve “teknik entelijensiya” (mühendis ve teknisyenler) gruplarından oluştuğunu ileri sürdüğü “yeni sınıf”ın yükselen çağdaş toplumun “ilerici gücü” olarak değerlendirir. “Sınıf” kavramı, bazen Veblenci anlamda hayâlî nitelikte bir seçkinler gurubunu, bazen de var olan bir toplumsal sınıfa tekabül eder. Ona göre sanayileşmeyle ortaya çıkan bu yeni sınıf “araçsal rasyonalite” ile “jakoben ahlakçılık”ı birleştirme yeteneğine sahiptir. Saint-Simon’un sanayileşmeyle beraber yükselen yeni toplumsal güçlere işaret etmesine başvuran Gouldner, bu sınıfın statükonun hedeflerinden çok değişime hizmet ettiği ileri sürmekte ve “değişimin motoru” olarak öne çıkarır. Ona göre iktidarı ele geçirerek toplumu modernleştirecek olan mühendisler, bu teknokrat sınıfa mensuptur. (s. 48)

Mühendislerin kendilerine biçtikleri üçüncü rol/misyon ise toplumsal gelişim ve modernleşme süreci içerisindeki pozisyonlarıyla ilgilidir. Üretim araçlarını ve yönetici-patronları kontrol edemeyen, iktidardan uzak, kendisini işçi olarak da değerlendirmeyen mühendisler için ellerinde ‘bilgi ve teknik’ten başka bir şey yoktur. Bu noktada nüanslarda farklılaşan çeşitli düşünceler ileri sürülmekle beraber mühendislerin muhtemel öncü rolünü reddeden bir tavır da sergilenmemektedir. Keza yöneticilerin politikacı mantığıyla veya onların güdümünde hareket ederek rasyonelliğe aykırı hareket ettiği ileri sürülmektedir. Bu noktada “ekonomik gelişmeyi yönetme kapasitesinin yokluğu, mühendislerle egemen aktörü karşı karşıya getir[mektedir.]” Çünkü egemen politik aktör, “işletme içinde bir işin örgütlenmesinde rasyonelleşme ve gelişme ilkelerini” dikkate almayarak hem üretimin düşmesine sebep olmakta, hem de mühendisin özerkliğini (iş ve eserleriyle pozitif ilişkisini) zedeleyen yöntem ve normları empoze et[mektedir.]” (s. 174)

Mühendislerin sanayileşme ve modernleşmeyi hedefleyen yaklaşımlarının tarihsel köklere dayandığını söylemek de mümkün. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı Devletinde iktidarı temsil eden saray ve Babıali nezdinde imparatorluğun kurtuluşu için fen ve teknik bilgiye hâkim subayların (Osmanlı terminolojisiyle “mütefennin zabitler”) yetiştirilmesi gerekliydi. Jön Türklerle beraber ise bu “zabitler” sınıfının eski düzene karşılık kendisini bilim ve modernliğin temsilcisi olarak konumlandırdığı ve II. Meşrutiyetten sonra iktidara taşındığı görülmektedir. Asker veya sivil cumhuriyeti kuran elitlerin de modernizasyonu temsil eden kadrolar olduğunu söylemek mümkün. Keza erken cumhuriyet dönemi, bu kadrolar eliyle Osmanlı döneminde eskiyle beraber/yan yana yaşayan kurum toplumsal geleneklerin yaşatılması bir tarafa bırakılarak, onun yerine bir taraftan “Batı tarafından temsil edilen evrensel ilkelere uygun olarak millileştirilme” ( s. 85) cihetine gidilirken, diğer taraftan da toplumun Avrupa ile ‘senkronizasyonu’ hedefleyen reformlara girişilir. Mühendislerin sözü edilen bu modernleşme geleneğinin dışında değerlendirilemeyeceği görülmektedir. Göle’nin kitabının vurguladığı hususlardan biri de bu.

Ancak sol hareket ‘modernleşme’ hareketinin ‘modernliğe’ evrildiği kavşakta ortaya çıktı. Sol ideolojinin ardında sivil toplumu ortaya çıkarma potansiyeli olan güçlerin devletten kopuşu vardır. Ancak “sol” ideoloji toplumsal güçleri devletten ayrıştırmaz; devlete ait saha ile “sivil” olanın sentezini yapar. Proletarya kavramı kâh halk/millet ile özdeşleşirken, kâh gerçek anlamıyla işçi sınıfını ifade eder. Halk nosyonu ise bazen “dünya kapitalist sistemi ve işbirlikçileri” tarafından sömürülen “egemenlik altındaki halk”, bazen de “sömürülen proletarya”yı temsil eder. 1970’li yıllarda ortaya çıkan sol mühendis hareketi de bu sentezin taşıyıcılarındandı. Mühendisler gelişim problemini öncelikli problem olarak kodlamakla beraber kendisini de işçi sınıfının yanında tanımlar. “Üretici güçler”in özgürce gelişmesi için gerekli olan devrim, bu iki eğilimin de hedefleri arasında bulunur. Sınıfsal çelişkiler ile gelişme sorunsalı arasında sentez oluşturulur. Mühendislerin öncülüğü problemi burada belirir. Öncü eğilim bu yaklaşımı “pozitivist ve teknokratik bir retorik[e]” başvurarak mühendislere tarihsel öncülük payesi verir. Ancak yukarıda da temas ettiğimiz gibi sol mühendis hareketi bu noktada kendini -A. Gouldner’in ileri sürdüğüne uygun bir şekilde (s. 47) Leninist tarzda bir iktidara ulaşma stratejisi yerine- Saint-Simoncu modernleşmecileri olarak tanımlamaktadır. Gelişmenin dışsal bir sürece indirgemesi yerine içsel ve yapısal dönüşümü hedefleyen bir süreç olarak görülür. Böyle bir hedef için sanayileşme taraftarı girişimci sınıfı, üretkenlik adına konuşan işçi sınıfı ve teknokrat nitelikteki yönetici sınıfları müttefik olarak görür. Kemikleşmiş bürokratik devlet yönetimi spekülatör-rantiye kapitalizmine ise karşı çıkarlar. Bu durum toplumsal gelişmenin evriminin önemsendiğini ortaya koyar. Keza devletin eylemine bağlı ekonomi (devletçilik) modeli (yukarıdan aşağıya örgütlenen model) yerine giderek yatay örgütlenme biçiminin belirleneceği ‘modernlik’ modeline bırakır. Böylece “modernlik” olarak tanımlanan yönetici seçkinlerin devlet eliyle topluma kültürel gelişim modelinin sunulması, yerini toplumsal güçlerin örgütlenmesine bırakır. 1980’li yıllarda “liberal” düşüncenin keşfi de bu ortamda mümkün oldu. Sol ideoloji siyasi olarak toplumsal güçlerin devletten kopuşunu dile getirirken, liberal ideoloji de ekonomik sınıfların devletten bağımsız ve ondan ayrı bir güç olması gerektiğini dillendirdi. İslamcı ideoloji ise siyasal ve ekonomik boyuttan çok bu ilişkinin kültürel boyutunu gündeme taşıdı. İslamcı ideolojiyi de devleti temsil eden yönetici elitler eliyle yerleştirilen batıcı modernleşme dönemi sonrası modernliğin ortaya çıkış süreciyle ilişkilendirmek gerekir. “Sanayi medeniyetine, modernliğe katılmanın ön şartı değişimin içsel ve yapısal bir süreç” olduğundan yerel-kültürel boyutun da ondan ayrı düşünülemeyeceği açıktır. Böyle olunca devlet kendisini pozitivizm yoluyla batıcı evrensellik ve laiklik ile özdeşleştirir, ancak sivil toplumun mutlaka yerel-kültürel değerlere yönelmesi gerekir. Bu durumun çoğulcu niteliklere sahip alternatif modernlik modeline kapı araladığı açıktır. Devamını Göle’nin kaleminden aynen okuyalım:

“[B]u geçiş sürecinin zorunlu bir evrim olarak görülmemesi gerektiğini belirtelim. Tarihselliği zayıf toplumlarda, nasıl sol ideolojinin ardında, hem toplumsal güçlerin otonomi kazanarak devletten ayrışması süreci hem de totaliter teknokratik bir eğilim yatıyorsa, İslamcı ideolojinin de ardında toplumsal güçlerin yerel kültürel ifadesi olduğu kadar, totaliter teokratik bir eğilim de yatmaktadır. Toplumsal aktörlerin totaliter eğilimlerle demokratikleşme arasında gidiş gelişleri, (…) devlet ve toplum arasındaki özgün ilişkiden, zayıf tarihselliğin toplumsal aktörler üzerindeki damgasından kaynaklanır. Bu bağlamda, modernliğin, sanayi medeniyetine referans vermenin ortaya çıkışını, Batı gelişme modeliyle tam bir simetri görmek yanlıştır. Kaldı ki, modernlik yerel ve yapısal bir gelişme olduğuna göre, toplumsal deney ve keşif boyutu gözden kaçırılmamalıdır.” (s. 30)

Bir diğer izlenim ise, demokrasinin nasıl geliştiği ve içselleştirildiğiyle ilgili. Zira Türkiye’de demokrasi kültürünün geliş(e)memesinden bahsedilirken genellikle tarihsel olarak merkeziyetçi ve devletçi geleneklere atıfta bulunulur ve bu öncelikli neden olarak kabul edilir. Oysaki meselenin bu şekilde (Göle’nin sunduğu biçimde) va’z edilmesi demokrasinin bir devlet problemi olarak algılanmasını reddeder. Zira demokrasi, yatay düzlemde, bir başka deyişle sadece devletle değil, öncelikle toplumsal güçlerin birbirleri ile ilişkileri çerçevesinde tanımlar. Göle’nin de açıkça belirttiği gibi (s. 19) demokrasi sorununu, yani devlet ve toplum arasındaki ilişkinin siyasal düzeye yansıma biçimini, zaman zaman demokratik rejimin kesintiye uğramasını a priori merkeziyetçi devletçi geleneklerinde Osmanlı döneminden beri gelen otoriter nitelikteki yaklaşım ve uygulamalarda arama cihetine gitmiyor. Aksine demokrasinin yeşerme süreci içindeki problemleri toplumsal katmanlarda, toplumsal grupların bilinci ve toplumsal hareketlerle ilişkilendirerek açıklanabileceği varsayımıyla hareket ediyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.