Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13X19.5 cm, 208 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Toplumu Yeniden Kurmak
Özgün adı: Remaking Society
Çeviri: İ. Kaya Şahin
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Lothar Baumgarten
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1999

Bu toplum bir kader mi? Dünyanın bugünkü durumu, mümkün olan yegâne durum mu? Yoksa önceki kuşaklarca yapılmış tercihlerin mi bir sonucu? Bugün ya da gelecekte yeni bir toplum mümkün mü? Toplumsal Ekoloji hareketinin en önemli isimlerinden Murray Bookchin insanlık tarihini yeniden okumaya girişiyor ve buradan hareketle "yeni bir toplum" tasarısı öneriyor. Bookchin'e göre, insanın insana tahakküm etmesi anlayışı, doğayı tahakküm altına alma anlayışından önce oluşmuş ve kabile hiyerarşileri, erkek-egemen avcı ve savaşçı toplulukları gibi yapılarla pekişmiştir. Bu tahakküm biçimleri zamanla doğaya da yansıtılmış ve sonuçta bugün karşımızda duran manzarayla, tükenmek üzere olan bir doğa, yırtılmış bir ozon tabakası ve gitgide yayılan sınai ve nükleer atıklarla baş başa kalınmıştır.

Bookchin, insanlık tarihinde egemen olan her siyasal yapının özgürlükçü bir alternatifinin bulunduğunu savunmaktadır: Bugünün toplumunun da alternatifi vardır. Katılımcı bir siyaset, yerinden yönetim, yaşanabilir küçük topluluklar oluşturulması, doğaya zarar vermeyecek hatta doğal bozuklukları onarabilecek teknolojiler kullanılması, insan ve doğa arasında uyumlu bir denge ve alışverişin kurulması gibi yaklaşımlar sayesinde, dünya, bugünkü gidişatının varacağı kaçınılmaz "kıyametten" kurtulabilir. Tarih boyunca nice acılara yol açan tahakküm ortadan kaldırılabilir.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Türkçe Basıma Önsöz
Bu Kitap Neden Yazıldı?
Toplum ve Ekoloji
Hiyerarşiler, Sınıflar ve Devletler
Tarihteki Dönüm Noktaları
Özgürlük İdealleri
Devrimci Projeyi Tanımlamak
Buradan Oraya
OKUMA PARÇASI

"Türkçe Basıma Önsöz", s. 9-19

Bu kitabın açıklaması büyük ölçüde kendi içinde saklı. Kitapta, metnin sınırlarının elverdiği ölçüde, bugünkü ekolojik ve toplumsal sorunlarımızın kaynaklarının anlaşılır ve tutarlı bir biçimde ortaya konması amaçlanıyor. Ayrıca, bu sorunlarla ilgili olarak, geçmiş deneyimlerde sınanmış son derece pratik kimi çözümler öneriliyor. Bu anlamda kitabımız ulus-devletin ve piyasa toplumunun demokratik alternatifleri olan bir politikaya ve ekonomiye, yani toplumsal ekolojiye ve konfedere yerel yönetime genel bir giriş niteliğinde.

Yine de, okuyucunun yönünü kolayca saptayabilmesi için başlangıç niteliğinde birkaç şey söylemenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Denebilir ki, toplumsal ekolojinin belki de en önemli mesajı doğayı tahakküm altına alma düşüncesinin bizzat insanın insan üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığıdır. Kitapta bu mesajın bütün anlamları üzerinde ayrıntılı bir biçimde duruluyor, ancak bu düşünceleri burada özetlemek yararlı olabilir.

Öncelikle, ekolojik sorunlarımızın çözümüne giden ana yol toplumsal niteliktedir. Eğer bugün geniş kapsamlı bir ekolojik yıkım tehlikesiyle karşı karşıyaysak, ki bu konuda bilgi sahibi olan birçok kişi böyle söylüyor, bu olgunun nedeni insanın insan üzerinde tarih boyunca kurduğu tahakkümün toplumdan doğaya sıçramış olmasıdır. Tahakküm olduğu gibi toplumsal yaşamdan kaldırılmadıkça ve yerine gerçekten toplulukçu, eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplum geçirilmedikçe, bugünkü toplum engin ideolojik, teknolojik ve sistemsel güçlerini kullanarak çevreyi, giderek bütün biyosferi tüketmeyi sürdürecektir. Bu yüzden, bugün tahakküm düşüncesinin –bu tahakküm gençler ve yaşlılar arasındaki ilişkilerde, erkek ile kadın arasında, eğitim kurumlarında, işyerlerinde, doğaya karşı aldığımız tutumda kendini gösterir– toplumda, gündelik yaşamlarımızda ortadan kaldırılması bilincini geliştirmek her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır. Günümüzde tahakküm zehrinin, tahakkümcü bir tutumun ayakta kalmasına izin vermek, kaynakları medeniyetimizin başlangıcında yatan ekolojik ve toplumsal sorunlarımızın en temel köklerini yadsımak olur.

İkinci olarak, kapitalizm diye adlandırdığımız modern piyasa toplumunun ve onun öteki-ben'inin, yani "devlet sosyalizmi"nin tarihten günümüze gelen tahakküm sorunlarını bir bitim noktasına getirdiklerini söyleyebiliriz. Piyasa ekonomisini ve kapitalist yayılmayı yönlendiren "Ya Büyüme Ya Ölüm" yasası karmaşık canlı türlerinin, bu arada insanın doğal temellerini yok etmektedir. Bugünlerde önümüzde duran ekolojik çöküşün sorumlusu olarak nüfus artışını ya da teknolojiyi –kimi durumlarda her ikisini de– suçlamak alışıldık bir tavır oldu. Oysa asıl kökleri piyasa ekonomisinin kendi içinde bulunan sorunların "nedeni" olarak yalnızca bu iki olguyu gösteremeyiz. Bu iki olguyu suçlu "nedenler" olarak göstermeye yönelik çabalar hayal kırıklığına uğratacak ölçüde verimsizdir, üstelik asıl olarak çözmemiz gereken toplumsal sorunlardan sapmamıza yol açmaktadır.

ABD örneğine bakarsak, benim kuşağımdan yalnızca birkaç kuşak önce yaşayanlar Batı'nın geniş ormanlarını ortadan kaldırdılar, milyonlarca bizonu katlettiler, milyonlarca hektar toprağı yok ettiler, kıtanın epeyce geniş bir bölümünü çöpleriyle kirlettiler, üstelik bütün bunları yalnızca balta, çapa, at arabaları ve el aletleri kullanarak yaptılar. Önceleri geniş ve verimli bir bölge olan, akılcı bir işletmecilikle hem insan yaşamının, hem de diğer canlıların yaşamının sürmesine yetecek olan toprakları şimdiki yoksulluk düzeyine getirmek için teknolojik bir devrimden yararlanmaları gerekmedi. Toprağa bu denli zarar veren şey ABD'ye ilk gelenlerin kullandıkları basit teknikler değil, girişimcileri rakiplerinin tehditleriyle başa çıkabilmek için sonu gelmez bir mücadeleye iten, diğerleri tarafından yutulma korkusu yüzünden olabildiğince fazla genişlemeye yönelten acımasız piyasa yasalarıydı. Doğduğumdan bu yana, ABD'de yaşayan milyonlarca küçük çiftçi sadece doğal afetler yüzünden değil, doğayı yiyecek üretiminde kullanılan geniş bir sanayi tesisine çeviren devasa tarım şirketleri tarafından topraklarından çıkarıldılar.

Ancak geniş toprakları, hatta bütün bir kıtayı basit bir teknoloji kullanan, bitimsiz ve savurgan bir büyüme anlayışı üzerine kurulmuş bir toplum tek başına tahrip etmedi. Bu toplumun ortaya çıkardığı ekolojik kriz sistemseldir, yani bilgi eksikliğinden, duyarlılık yoksunluğundan ya da ahlaki öngörüsüzlükten kaynaklanmaz. Bugünkü toplumun yaşadığı rahatsızlık yalnızca toplumun her alanında mevcut olan genel bir bakış açısına değil, hiçbir girişimcinin ya da şirketin görmezlikten gelemeyeceği asal bir yapıya, sistemin kendisinden kaynaklanan yaşam yasasına, toplumun gereklilik kuralına bağlıdır: büyüme, daha fazla büyüme, ister en sıradan malların üretiminde, ister silah endüstrisinde olsun, hep daha fazla büyüme. Ekolojik krizin nedeni olarak, bilerek ya da bilmeyerek, tek başına teknolojiyi suçlamak teknolojinin akılcı, ekolojik bir toplumun yaratılmasında üstlenebileceği yaratıcı işlevi görmemizi engeller. Böyle bir toplumda, gelişkin teknolojinin akılcı kullanımı, insan müdahalesi olmadan kendi kendini onaramayacak duruma gelmiş olan biyosfere verilen zararları ortadan kaldırmak için son derece gerekli olacaktır.

Teknolojinin yanı sıra nüfus artışı da ekolojik krizin bir "nedeni" olarak yeri geldikçe suçlanmaktadır. Ancak, bugünkü ekolojik hareket içinde yer alan kimi Malthusçular'ın söylediklerinin aksine, nüfus artışı o denli büyük bir tehdit değildir. İnsanların üremeleri, düşüncesiz bir üreme artışına örnek olarak gösterilen meyve sineklerinin üremelerinden farklıdır. İnsanların üremesi biyolojik doğalarının olduğu kadar, içinde yaşadıkları kültürün de bir sonucudur. Makul bir yaşama düzeyine kavuşan, iyi bir eğitim alan aileler yaşamlarının niteliğini artırmak için daha az çocuk yapma yoluna gideceklerdir. Eğitilen ve toplumsal cinsiyet baskısı konusunda bilgilendirilen kadınlar kendilerinin basit üreme makinalarına indirgenmelerine karşı çıkacaklar; kendi taleplerini insan olarak dile getirecekler, anlamlı ve yaratıcı bir yaşama sahip olma haklarını kullanacaklardır. Teknoloji, ironik bir biçimde, kadınları yüzyıllar boyunca yerlerinde saydıran ve onları erkeklerin, çocuk sahibi olma, genellikle de oğlan çocuk sahibi olma isteklerinin kölesi durumuna indirgeyen eviçi cehenneminden kurtarmada önemli bir işlev yüklendi. Nüfus artışı konusuna gelecek olursak, nüfus bilinmeyen bir nedenden ötürü azalsa bile, büyük şirketler ekonomik yayılmalarını olanaklı kılabilmek için insanları daha fazla tüketmeye yönelteceklerdir. Yayılacakları kadar geniş bir tüketici iç pazar bulamayan şirketler uluslararası pazarlara ya da mali açıdan hayli verimli olan silah üretimine gideceklerdir.

Son olarak, Yeni Çağ ahlakçılığının, psikoterapi temelli yaklaşımların ya da kişilerin yaşam biçimlerinde yapılacak değişikliklerin bugünkü ekolojik krizin çözümü için anahtar niteliğinde olduklarını bütün iyiniyetleriyle savunan kimselerin kötü bir hayal kırıklığına uğrayacaklarını söylemeliyiz. Bu toplum ne kadar "yeşile" bürünürse bürünsün, "ekolojik bir bakış açısı"nın gerekliliği üzerine ne kadar çene yorarsa yorsun, toplumun yaşama biçimi derinlikli yapısal dönüşümler olmaksızın değiştirilemez. Bu yapısal dönüşümlerden anladığımız, rekabetin yerine yardımlaşmanın, kâr gütmenin yerine paylaşımcı ve karşılıklı mutabakata dayalı ilişkilerin geçirilmesidir. Bugünkü piyasa ekonomisini düşünürsek, ekolojik bir bakış açısını biraz olsun gözönünde bulundurarak üretim yapmaya çalışan bir girişimci ya da bir şirket, rekabete arka çıkan ve iyi niyetli girişimcinin aleyhine olarak kötü niyetli girişimciyi koruyan bir piyasa düzeninin eleme süreci tarafından yutulacaktır. Şunu unutmayalım ki, "iş iştir." Demek istediğimiz, "iş dünyasındaki" son skandallarda da gördüğümüz gibi, işin hiçbir ahlaka, vicdan azabı çeken hiçbir insana izin vermediğidir. "İş dünyası"na ekolojik bir duyarlılık kazandırmak, onu hiç olmazsa ekolojik açıdan olumlu kimi etkinliklere özendirmek, yırtıcı köpekbalıklarından otla beslenmelerini "rica etmek"ten ya da aslanları kuzularla barış içinde yaşamaya "ikna etmeye" çalışmaktan farksızdır.

*

Ahlaki argümanlarla, psikoterapiyle, hatta üretilen uyduruk ürünlere ve gösterilen ahlakdışı davranışlara karşı çıkan bir kamuoyunun baskısı yoluyla ekolojik düşüncenin içine çekilebilecek olan yağmacı bireylerle değil, tümüyle akıldışı bir toplumsal sistemle karşı karşıyayız. Günümüzün vahşi rekabete ve bitimsiz büyümeye dayalı olan sistemini girişimciler değil, vahşi rekabet ve büyümeye dayalı sistemin kendisi girişimcileri yönetir. Yeni Çağ düşüncesinin bugün ABD'de ve Avrupa'da yaşamakta olduğu durgunluk bu düşüncenin, ekolojik krizi çözmek için radikal bir biçimde değiştirmemiz gereken bir toplumu "iyileştirmek" konusundaki trajik başarısızlığının işaretidir. Kendi tüketim alışkanlıkları, dönüşümlü malzeme kullanmaları, duyarlı olma çağrılarını algılayabilmeleri gibi nedenlerle ekolojik çözülmeye karşı düzenlenen toplumsal etkinliklere katılan insanları yalnızca takdir edebiliriz. Muhakkak ki ellerinden geleni yapmaktadırlar. Ancak, içinde yaşadığımız saldırgan ekoloji karşıtı toplumun ortaya çıkardığı sorunları karşımıza alabilmek için çok daha büyük bir çaba, örgütlü, ne yaptığını bilen, ileriye dönük bir politik hareket gerekir.

Elbette ki bireyler olarak yaşam biçimlerimizi elimizden geldiğince değiştirmeliyiz, ancak yapılacak tek şeyin bu olduğuna, yapmamız gereken ilk şeyin bu olduğuna inanmak en büyük dargörüşlülük olur. Yaşam biçimlerimizi değiştirirken ya da kirliliğe, nükleeer santrallerin açılmasına, katı yakıtların aşırı kullanımına, toprakların mahvına, vb. karşı verilen mücadelelerde bile bütün toplumu yeniden yapılandırmak durumundayız. İnsanları olduğu gibi çevreyi de yozlaşmaya götüren derin hiyerarşik ilişkilerin, tahakküm sistemleri kadar sınıf ilişkilerinin ve ekonomik sömürünün de tutarlı bir çözümlemesini yapmalıyız. Bu noktada, çeşitli toplumsal çatışmaları ve sorunları sınıfsal çözümlemeye indirgeyen Marksistler'in, sendikalistlerin, hatta bazı liberal ekonomistlerin söylediklerinin ötesini görmeliyiz. Sınıf mücadelesi ve ekonomik sömürü hâlâ var, klasik –üstelik hâlâ açıklayıcı– sınıfsal çözümlemeler de şimdiki toplumun düzeninin tahammül edilemez adaletsizlikleri üzerine hayli önemli şeyler söylüyorlar.

Ancak kapitalizmin geleneksel yapıları ortadan kaldırmakta ve özgürlüğün bir koşulu olarak doğaya "tahakküm etme" amacını güden teknolojik ilerlemeler yaratmakta "devrimci bir rol" üstlendiğini savunan Marksist ve liberal görüşün söyledikleri, bu gelişmelerin çoğunun tarihin gördüğü en korkunç silahları ve gözetim araçlarını yaratmakta kullanıldığı günümüzde kulağa son derece boş geliyor. Bundan altmış yıl önce, benim dönemimin Marksist sosyalistlerinin, kapitalizmin kendi teknolojik yetkinliğini işçi sınıfını düzene dahil etmek, toplumun diğer kesimlerine oranla işçi sınıfını sayısal olarak azaltmak yolunda başarılı bir biçimde kullanabileceğini önceden kestirmeleri olanaksızdı.

Evet, hâlâ sınıf çatışmaları var, ancak bu çatışmalar sınıflararası bir savaşa dönüşmüyor hiçbir zaman. Gerçekte, General Motors'da otomobil işçisi ve dökümcü olarak çalıştığım yıllardaki deneyimlerimden hareketle, işçilerin kendi hayatlarını yalnızca fabrikadan ibaret görmediklerini ya da Marksistler'in ifade ettiği gibi kendilerini "tarihin araçları" olarak hissetmediklerini söyleyebilirim. İşçiler kendilerini kanlı canlı insanlar olarak, ana, baba olarak, oğul, kız olarak, beklentileri ve hayalleriyle; yalnızca sendika üyesi değil, çeşitli farklı toplulukların da üyeleri olarak algılarlar. Kasabalarda ve kentlerde yaşadıkları için, insani özlemleri "tarihte oynadıkları rol"ün, sınıf bağlamında "tarih" yapanlar olmanın ötesindedir. İşyerlerindeki kirlilikten şikâyetçi oldukları gibi yaşadıkları topluluklardaki kirlilikten de rahatsızdırlar, işleriyle ve aldıkları ücretlerle olduğu kadar çocuklarının, arkadaşlarının, komşularının ve içinde yaşadıkları toplulukların refah düzeyiyle de ilgilidirler.

Geleneksel sosyalizm ve sendikalizm ekonomiye yaptıkları açık vurgu nedeniyle ekolojik konuların ve bu konularla ilgili görüşlerin gerisinde kaldılar. Bu hareketlerin, sınıfsal bağları keserek orta sınıfı, entelektüelleri, küçük mülk sahiplerini, hatta bazı burjuvaları içine alan feminizmin, kültürel sorunların, kent sorunlarının da berisinde kaldıklarını eklemeliyim. Sadece sınıf, tahakküm ve ekonomik sömürüye karşı değil, hiyerarşiye karşı çıkmakta da başarısız oldular; bu yüzden, çağlar boyu sürüp giden bir gerçeğin, sınıfsal konumlarına rağmen sömürüldüklerinin farkına varan kadınlar çoğu zaman sosyalizme ve sendikalizme yabancılaştı. Kirlilik gibi toplumsal sorunlar da, hangi sınıftan olduklarına bakmaksızın tüm insanları etkiler. Çernobil'deki nükleer santral kazası yalnızca işçileri ve köylüleri değil, radyoaktif sızıntıya maruz kalan herkesi etkiledi.

Peki, sömürüden bağımsız, sınıfsız bir toplum kurmamız durumunda, bu toplum zorunlu olarak akılcı bir toplum mu olacaktır? Kadınlar, gençler, özürlüler, yaşlılar, değişik cilt renklerine sahip olanlar, baskı altındaki etnik topluluklar –bu liste uzar gider– üzerindeki tahakküm ortadan kalkacak mıdır? Bu soruya verilecek yanıt kategorik bir hayır'dır. Sosyalist ve sendikalist hareket içindeki kadınlar bu yanıtımı doğrulayacaklardır. Önceden beri süregelen hiyerarşik ve tahakkümcü yapıları –ki sınıflar ve devlet bu yapılardan türemişlerdir– ortadan kaldırmadıkça, akılcı bir toplum yaratmak için yapılması gereken değişikliklerin yalnızca bir bölümünü gerçekleştirmiş oluruz. Sosyalist ya da sendikalist bir toplumda bu toplumun yüksek ülkülerini, gerçekten özgür ve ekolojik bir toplum yaratılması düşüncesini zehirleyen tarihsel bir etken, hiyerarşi, varlığını sürdürecektir.

*

Günümüzde birçok radikal topluluğun, özellikle de sosyalistlerin paylaştıkları rahatsız edici bir özellik, sınıfsız ve eşitlikçi –üstelik hiyerarşik olmayan– bir toplumda eşgüdümü ve idareyi sağlayacak asgari bir devlet kavramını savunmalarıdır. Bu görüşü, büyük olasılıkla modern toplumun "karmaşıklığı" nedeniyle, ekonomik sorunların idaresini "insani" olduğu iddiasındaki bir baskı mekanizması olmaksızın düşünemeyen André Gorz'da ve başka kuramcılarda görebiliriz.

İnsanlık durumunu lojistik, kimi zaman açıkça otoriter bir bakış açısından ele alan bu düşünce biçimi (en doğrudan biçimde "derin ekolojinin" babası Arne Naess'in yazılarında belirgindir) kuyruğunu yakalamaya çalışan bir köpekten farksızdır. Ekonominin "karmaşıklığı"nın ya da piyasanın dağıtım mekanizmalarının bir eğretilemesi olan "kuyruğun" orada olması, "köpeğin" kuyruğu yakalamak için durmadan hiçbir hedefe varmayan çemberler çizmesini gerektirmez. Başlıca uğraşımız olan "kuyruğu" yakalama çabası, ticari bürokrasileri, geri kazanım yoluyla yerinde üretilebilecek malları dışarıdan alma ihtiyacını ortadan kaldırmakla, "rekabete uygun" olmadıkları için görmezden gelinen yerel kaynakların kullanıma açılması yoluyla; yani kâr elde etmek ve rekabet için gerekli olan bir dizi malı işbirliğine dayalı bir toplum içinde malların akılcı yollardan dağıtılması yoluyla gereksiz kılarak, akılcı bir biçimde gerçekleştirilebilir. Asıl can sıkıcı olan şey şu ki, radikal kuramın "asgari bir devleti" yerinde bırakmak için öne sürdüğü nedenler, André Gorz gibi eko-sosyalistlerin üretim ve değişim sistemini ahlaki bir ekonomide olması gerektiği gibi değil, bir ölçüde bugün var olduğu biçimde kabul eden kısıtlı bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Bu biçimde ele alındıklarında, üretim ve değişim sorunları ve bütün bir bürokratik mekanizma, akıldışı işbölümü ve "küresel" doğalarıyla birlikte, olduklarından daha da önemli görünürler. Azıcık hayal gücüyle bugünkü "küresel" üretim ve dağıtım sisteminin basit bir yapıya kavuşturulduktan sonra bile herkese hayli yeterli bir yaşama standardı sağlayacağını görebiliriz. Aslına bakacak olursak, İkinci Dünya Savaşı'nda tümüyle yıkılmış bir Almanya'yı yeniden kurmak aşağı yukarı beş yıl aldı; malların ve kaynakların küresel dağıtımını idare eden devletçi ve bürokratik aygıtın ortadan kaldırılması belki bu kadar bile sürmeyecektir.

Daha da ürkütücü olan bir başka görüş ise "asgari bir devlet"in "asgari düzeyde" kalmayı sürdüreceğine duyulan safdil inançtır. Tarih –özellikle de son birkaç yılın olayları– bize hiç değilse, devletin yönetici bir seçkinler topluluğunun aracı olmanın ötesinde, kendi başına tıpkı bir kanser gibi acımasızca büyüyen bir asalak olduğunu göstermiş olmalıdır. Anarşizm bu konuda geleneksel sosyalist görüşün proleter, sosyal demokrat ya da "asgari" bir devlet düşüncesinin zayıflığını ortaya koyan bir uzakgörüşlülük gösterdi. Bir devlet yaratmak, iktidarı halktan ayrı duran bir mekanizma içinde kurumsallaştırmaktır. Bu da idareyi ve politika üretmeyi profesyonelleştirmek, başta ne denli iyi niyetli ya da zayıf olursa olsun süreç içinde yozlaşmış bir iktidara dönüşen ayrı bir çıkar (bürokratların, milletvekillerinin, komiserlerin, yasakoyucuların, askerlerin, polisin, vs. çıkarı) yaratmak demektir. Tarih boyunca –ne kadar "asgari" olursa olsun– bir devletin kendi kendisini ortadan kaldırdığı hiç görülmüş müdür? Hangi devlet zaman içinde devasa bir kötülük şebekesine dönüşmemiştir? Herhangi bir devlet ne zaman "asgari" kalmakla yetinmiştir?

Alman Yeşilleri'nin –Bundestag'a (Alman Parlamentosu) girdikten sonra içi boşaltılmış bir politik mekanizmaya dönüşen "parti olmayan parti"nin– bozulması da gösteriyor ki iktidar yozlaştırır, üstelik öç alarak yapar bunu. Yeşiller örgütünün kurulmasında çalışan ve Bundestag' ı, Alman parlamentosunu radikal mesajları için bir "platform" olarak gören idealistlerin bir kısmı hayal kırıklığına uğrayarak hareketten ayrıldılar, bir kısmı da alışılagelmiş politik kariyerizmin tatsız örnekleri haline geldiler. "Asgari" olsun ya da olmasın, devletin, en iyi niyetli eleştiricilerini bile bir kez içine aldıktan sonra yuttuğunu ve sindirdiğini gözardı etmek için tarihin verdiği dersleri ya göremeyecek kadar kör ya da anlayamayacak kadar safdil olmak gerekir. Söylemek istediğimiz şey devletçilerin devleti kullanarak onu ortadan kaldırmaya ya da etkilerini asgariye indirmeye çalışıp çalışmadıkları değildir; asıl önemli olan, devletin kendisine biraz olsun yakın duranları, en idealist devlet karşıtlarını bile yozlaştırdığıdır.

Son olarak, devletçiliğin –hatta "asgari devletçiliğin"– en rahatsız edici yanlarından birisi de bu görüşün konfederasyona dayalı bir politikayı tümüyle devre dışı bırakmasıdır. Marksist olsun olmasın, geleneksel sosyalist hareketin en büyük şanssızlıklarından birisi ulus-devletler çağında doğmuş olmasıdır. 19. yüzyılda yaşayan sosyalistler Fransız Devrimi'nin Jakoben merkezi devrimci devlet modelini neredeyse eleştirmeksizin kabul ettiler ve bu kavramı kendi devrimci geleneklerinin bütünleyici bir parçası yaptılar. Marx'ın Fransız Devrimi'nin devrimci bir stratejinin nasıl oluşturulacağına ilişkin bir model olduğu görüşü –Marx hatalı olarak Jakoben çizginin "burjuva" devrimlerinin en "klasik" örneği olduğunu söylemişti– devrimci gelenek üzerinde feci bir etkiye yol açtı. Lenin bu görüşü Rusya'ya öylesine sadakatle uyarladı ki, kendisinin ve Bolşevikler'in 20. yüzyılın "Jakobenleri" olduğunu gururla söylüyordu. Stalin bu görüşü devraldı ve tasfiyelerin, Moskova duruşmalarının, görülmedik ölçüde bir kaba güç kullanımının da tanıklık ettiği gibi, sosyalist projenin bütününe onulmaz zararlar vererek, devleti olabilecek en ürkütücü biçimiyle kullandı.

*

İnsan özgürlüğünün herhangi bir devlet aracılığıyla gerçekleşeceği, belki de sürdürüleceği düşüncesi çelişkiler içeren bir görüştür. Devlet denilen kanseri, devletçi uygulamaları ya da (yanlış olarak, Eski Yunanlılar'ın polis'in kendi kendisini idare etmesi anlamını verdikleri "politika"yla eşanlamlı kullanılan) "devletçiliği" savunmak, bu görüşten radikal bir biçimde ayrılan bir toplumsal idare biçiminin, konfederalizmin tam anlamıyla karşıtıdır. Yüzyıllar boyunca, azledilebilme koşuluyla seçilmiş temsilcilerin kamuoyunun gözetimi altında yerel yönetimler arasında eşgüdümü sağladıkları demokratik konfederalizmler devletçi idare biçimleriyle çatıştılar ve merkezileşmeye, bürokrasiye, iktidarın bir grup devletçi seçkinin elinde toplanarak profesyonelleşmesine karşı önemli bir alternatif oluşturdular. Bu arada, konfederalizmin, politika üretmenin bütün gerekliliklerini yurttaşların hemen hiç katılımı olmaksızın "federal" bir devlet üzerinden gerçekleştiren, uygulamada bir araya toplanmış ulus-devletlerin eşgüdümü anlamına gelen "federalizm"le karıştırılmaması gerektiğini söylemeliyim. Federalizm açıkça devletin ta kendisi demektir. Üstelik federalizm, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Topluluğu, Bağımsız Devletler Topluluğu gibi örneklerde görüleceği gibi, merkezi devletlerin daha da merkezileştirilmeleri anlamına da gelebilir. Kıtalar üzerine yayılan bu devasa süper-devletler halkın ulus-devlet mekanizması üzerindeki denetim haklarını da elinden alır.

Konfederalist bir alternatif ise yerel ve bölgesel konfedere kurullarca görevden alınabilen temsilciler yollayan, politika üreten, yerel yönetime dayalı halk meclisleri üzerine kuruludur. Konfedere konseylerin tek görevinin yerel yönetime dayalı halk meclisleri arasındaki farklılıkları görüşmek ve basit idari görevler almak olduğunun altını çizmeliyim. Böyle bir konfedere yapı eğer tam anlamıyla gelişmişse, gücü ne denli "asgari" olsa da, her türden devlet gücünü ortadan kaldıracaktır. Devletçi ve konfederalist bakış açılarını, "asgari-azami" ayrımı yaparak basit bir söz oyununa indirgemek gerçek bir katılımcı demokrasi çevresinde örgütlenmiş yeni bir politikanın ana ilkesini bulanıklaştırmak olur. ABD ve Avrupa'daki çok sayıda yeşilci, bir yandan "merkeze bağlı olmadan idare edilen bir toplum" ve "taban demokrasisi" çağrıları yaparken, bir yandan da eyaletlerde ve ülke genelinde yapılan seçimlere aday göstererek katıldılar. Devletin asal görevlerinden birisinin yerel demokratik kurumları ve girişimleri yalıtmak, kısıtlamak ve ortadan kaldırmak olduğunu görmezden gelen bu tutum, Yeşil hareket içinde kuramsal olarak karşı çıkılan şeyleri gerçekte Yeşiller'in kendilerinin de yapmakta olduğunu gösteriyor. Urbanization Without Cities(*) (Kentler Olmadan Kentleşme) adlı kitabımda da yazdığım gibi, her görüşten liberterler, özellikle de anarşistler ve eko-sosyalistler yerel yönetim seçimlerine katılırlarken kentleri, kasabaları ve köyleri demokratik konfedere yapılar temelinde yeniden kurmayı hedeflemiyorlar yalnızca; aynı zamanda devlete ve parlamentoya karşı da yarışıyorlar. Dolayısıyla, André Gorz'un ve başka kuramcıların yaptıkları gibi "asgari devleti" savunmak, bu devlet yalnızca bir eşgüdüm aygıtından ibaret olsa bile, ulus-devletin yerine bir yerel yönetimler konfederasyonu geçirme çabalarını muğlaklaştırmak ve bu çabaların karşısında durmak demektir.

Erken dönemdeki anarşizmin ve günümüzde toplumsal ekolojinin merkezinde bulunan eko-anarşizmin devlet gücünü ele geçirmeye yönelik geleneksel sosyalist görüşü reddetmeleri ve parlamento seçimlerine katılmanın yozlaştırıcı işlevini görmüş olmaları bu iki hareket için olumlu bir durumdur. Ne yazık ki devletçi sosyalistlerin, Alman Yeşilleri'nin ve başka radikal grupların yozlaşmalarının haklı çıkardığı bu karşı duruş, (Mihail Bakunin'in de olumlu baktığı) yerel yönetim düzeyindeki etkinliği, Eski Yunan'daki gibi politikanın temeli olarak görmedi. Yani bu bakış açısını savunan insanlar, yerel düzeydeki seçim çalışmalarıyla devlet idaresini oluşturan eyalet ve ülke seçimlerini birbirinden ayıramadılar. Politika ve devlet idaresi arasındaki bu ayrım Kentler Olmadan Kentleşme'nin son bölümünde ve bu kitapta anlatılıyor. Bu giriş bölümü, ardından gelecek olan kitabın yerini elbette ki tutamaz; bu yüzden kitabın ilgili yerlerinde daha geniş olarak ortaya konulan tartışmalara girmeyi burada kesiyorum.

Toplumsal ekolojinin, bütün değerleri ve başarısızlıkları bir yana, bugün karşı karşıya bulunduğumuz devasa ekolojik ve toplumsal sorunların tutarlı bir sunumunu yaptığını söylemek abartılı olmaz. Toplumsal ekoloji, felsefesiyle, toplum kuramıyla, politik pratiğiyle, bugünkü sosyalist, sendikalist hareketlerin, 1960'larda bile hâlâ son derece revaçta olan çeşitli radikal projelerin içinde bulundukları ideolojik durgunluğun ve trajik başarısızlığın karşısında canlı bir alternatiftir. ABD'de ve Avrupa'da moda olan Yeni Çağ hareketine ya da önerilen mistik ekolojik çözümlerin oluşturdukları "alternatiflere" gelirsek, metabolizması esas olarak büyüme, üretim için üretim, hiyerarşi, sınıflar, tahakküm ve sömürü üzerine kurulu olan bir toplumun ahlaki saiklerle, kişisel eylemlilikle, teknolojiyi bir lanet olarak gören ve önüne ilk sorun olarak nüfus artışını ve kişisel tüketim biçimlerini koyan çocuksu bir ilkellikle değiştirilebileceğini düşünmek kadar büyük bir safdillik olabilir mi? Karşı karşıya olduğumuz krizin özüne inmeli ve devletçilikten de, Yeni Çağ kişiselciliğinden de uzak duran popüler bir politika geliştirmeliyiz. Toplumsal ekolojinin yaklaşımını ve hedeflerini "yalnızca" ütopyacı olarak sınıflandırarak bir kenara bırakanlara, bugünün birçok radikalinin "gerçekçilik"ten ne anladıklarını sormak isterim.

Ya modern toplumsal ve ekolojik krizlerin kaynaklandıkları kökleri ortadan kaldıracak bir hareket oluşturmaya çalışacağız, ya da ancak en acil ekolojik sorunları ortadan kaldırma çabaları kadar değerli olan gönülsüz "çözümler"le uğraşarak, bir tür sözde-gerçekçilik ve reel politika adına, karşı çıktığımızı söylediğimiz toplum düzeni ve devlet idaresiyle işbirliğine girmiş olacağız. Dünyanın çeşitli bölgelerinde sosyal demokratların ve parlamento-içi Yeşil hareketlerin adım adım gerilemelerinin de gösterdiği gibi, "kötünün iyisini" seçmek ve statükoyla uzlaşma içine girmek, akıldışı bir toplumu yeniden yapılandırmayı hedefleyen ciddi bir hareketi aynı akıldışılığın sürdürülmesine götürecektir.

(*) Montreal: Black Rose Books, 1992. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

"Bu Kitap Neden Yazıldı?", s. 20-31

Ekolojik bir bakış açısından hareketle "toplumu yeniden kurmak" üzerine geliştirdiğim görüşlerimi anlaşılır bir biçimde özetleyecek derli toplu bir kitap yazmayı uzun süredir düşünüyordum. Bana (ve pek çok arkadaşıma) birçok kitapta dile getirdiğim düşünceleri yaklaşık iki yüz sayfalık bir çalışmada toplamak gerekli görünüyordu; ayrıca bu kitap toplumsal ekolojiye ilgi duyan yetkin okuyucuları pek zorlamayacak bir yapıt olmalıydı.

Ancak beni bu kitabı yazmaya yönelten asıl şey başıma gelen tatsız bir olay oldu. 1987 Haziranı'nın başında Amherst, Massachussets'de düzenlenen ve altı gün sürecek olan ABD Yeşiller Ulusal Toplantısı'na tebliğ sunmak üzere davet edildim. Toplantıya ülke basınında da hayli yer veriliyordu. Bu ilgi nedensiz de değildi, çünkü ABD'deki Yeşil hareketin kuramsal ve eylemsel sorunlarını tartışmak için Amherst'e en az kırk iki eyaletten yaklaşık iki bin kişi gelmişti. Bu toplantı bağımsız Amerikan radikallerinin uzun yıllardan bu yana düzenledikleri en geniş katılımlı toplantıydı. Toplantıya katılan Yeşiller büyük ölçüde anti-kapitalist ve eylemciydiler; yaşadıkları mahallelerde, topluluklarda ve işyerlerinde hayli etkindiler. Amerikan radikalizminin vaatlerini ve sorunlarını, umutlarını ve sınırlarını dile getiren geniş bir yelpazesini yansıtıyorlardı.

Altı gün boyunca, katılımcı sayısının beş yüz ila bin olduğu bir düzine kadar açık toplantı, ayrıca ekoloji ahlakı gibi ilginç, feminizm, ırkçılık , emperyalizm ve ekonomik demokrasi gibi yerinde konu başlıkları altında çok sayıda çalışma grubu düzenlendi. ABD'deki yükselen Yeşil hareketi ilgilendirebilecek neredeyse tüm pratik toplumsal sorunlar görüşüldü. Seçim mi seçimdışı politika mı, bağımsız politika mı koalisyon mu, devrimci politika mı reformist politika mı gibi, yıllardır bütün önemli radikal toplantılarda gündeme gelen konularda ateşli tartışmalar yapıldı.

Ancak bu tartışmalarda hayli yeni bir şey su yüzüne çıktı. İlk bakışta yalnızca ABD'ye özgü gibi görünen, ancak bana göre ABD dışındaki Yeşil hareketlerde de, belki de genel olarak bütün radikal hareketlerde ortaya çıkan ya da çıkacak olan bazı eğilimler, daha doğrusu düşünce biçimleri belirdi.

Bu eğilimlerden hiç değilse birini, beni rahatsız eden olayı aktararak daha iyi tanımlayabilirim. Bir yemek sonrasında toplantıların düzenlendiği yerin geniş bahçesinde küçük gruplar halinde toplanmış o günün olaylarını konuşuyorduk. Bir anda, Kaliforniya'dan gelen uzun boylu, irice bir genç, muğlak bir biçimde, (eğer sözlerini yanlış anımsamıyorsam) "doğanın yasalarına itaat etmek" gerektiğinden, "uysalca doğanın buyruklarının boyunduruğu altına girmek"ten söz etmeye başladı. Söyledikleri ilk anda yalnızca parlak laflardan ibaret gibi görünüyordu, ancak bir süre sonra giderek tonu yükselen bu monolog iyice rahatsız edici bir hal aldı.

Genç adamın kullandığı "itaat etmek", "doğa yasaları", "boyunduruk altına girmek" ve "buyruklar" gibi sözcükler bana, doğanın bizim emirlerimize "itaat etmesi"ni, doğanın yasalarının doğal dünyayı "boyunduruk altına almak" için kullanılmasını savunan ekoloji karşıtlarının kullandıkları dili anımsatmıştı. Sözde "ekolojik" bir laf salatasıyla karşıma çıkan Kaliforniyalı Yeşil'i ya da "insan"ın "kendi" çıkarları doğrultusunda doğayı acımasız bir biçimde denetimi altına almasını savunan, bilimin soğukkanlı tanrılarının günümüzdeki çömezlerini gözümün önüne getirdiğimde, görünüşte birbirinin karşıtıymış gibi duran bu görüşlerin çok temel bir ortak noktaları varmış gibi geldi bana. Her ikisinin dağarcığında da tahakküm ve boyunduruk altına alma gibi sözcükler vardı. Kaliforniyalı Yeşil'in insanların doğanın tahakkümü altında yaşamaları gerektiğine inanması gibi, sözde bilimciliğin çömezleri de "insan"ın doğaya tahakküm etmesini savunuyorlardı.

Kaliforniyalı Yeşil yalnızca insanlar ve doğa arasındaki bu tatsız ilişkiyi tersine çevirmiş, insanları tahakkümün nesneleri haline getirmişti; tıpkı karşısındaki sözde bilimcilerin (büyük sanayiciler, modern şirketler toplumunun finans devleri, girişimciler) yaşam dünyasını, insanlar da içinde olmak üzere bir tahakküm nesnesine dönüştürmüş oldukları gibi. İnsanlığın ve doğanın hiyerarşik bir anlayışın ve bir toplumun tahakkümünün belirlediği ortak bir yazgıya hapsedildikleri olgusu, doğaya ve onun "yasalar"ına "teslim olmak" gibi basitleştirilmiş mesajları olan Kaliforniyalı Yeşil'e ulaşmamışa benziyordu.

Kendine Yeşil diyen birisinin ekoloji karşıtlarıyla bu kadar benzer bir biçimde düşünebilmesinden epey rahatsız olmuştum. Genç adama doğrudan bir soru sormaya karar verdim. "Peki", dedim, "bugünkü ekolojik krizin nedeni nedir sizce?" Genç adam kısa ve öz bir yanıt verdi: "İnsan! Ekolojik krizin sorumlusu insanlardır."

Şaşkınlık içinde, "Yani, ekolojik dengesizliklere şirketler, tarım işletmeleri, yönetici seçkinler ve Devlet değil de, siyahlar, kadınlar, baskı altındaki gruplar neden oluyorlar, öyle mi?" diye sordum.

Adamımız daha da ateşli bir biçimde, "Evet, insanlar!" diye yanıtladı sorumu. "Herkes! Nüfus artışına yol açanlar da, gezegeni kirletenler de, kaynakları tüketenler de, açgözlülük edenler de insanlar. Şirketler de insanların istedikleri şeyleri karşılamak için var zaten."

Kaliforniyalı Yeşil burada ara verip yakındaki bir voleybol maçına katılmaya gitmeseydi, sanırım bu tartışma epeyce gürültülü bir hal alacaktı.

Bu konuşmayı unutamadım. Üstelik, o günden sonra öğrendiğime göre, bir kısmı kendisine militanca "radikal" sıfatını yakıştıran birçok çevrecinin düşünme biçimini de yansıtması bakımından, bugün de aklımdan çıkmıyor.

Böyle bir düşünme biçiminin en çarpıcı yanı, şirketler dünyasında rastlanan düşünme biçimleriyle paralel olması değil yalnızca. Bu düşünüşün en vahim tarafı, dikkatimizi toplumun ekolojik çöküşte oynadığı rol üzerinde yoğunlaşmaktan alıkoyması, saptırması. "İnsanlar"ın bir tür olarak çevrede bozukluklara yol açtıkları söylendiği zaman, bu bozukluklar birtakım toplumsal bozuklukların sonucu olmaktan çıkarlar. Böylece baskı altındaki etnik azınlıklardan mı, kadınlardan mı, Üçüncü Dünyalılar'dan mı, Birinci Dünyalılar'dan mı söz ettiğimize bakılmaksızın, ona dahil olan herkesin çevrede bozulmalara yol açmak konusunda güçlü şirketlerle işbirliğine girdikleri efsanevi bir "İnsanlık" yaratılmış olur. Dolayısıyla ekolojik sorunların toplumsal kökenleri kurnazca gözardı edilir. Yeni bir biyolojik "doğuştan günah" yaratılır, bu günahı taşıyan, adına "İnsanlık" denen bir grup hayvan da canlılar dünyasının yaşamını tehdit eden yıkıcı bir güce dönüşür.

Basit bir türe indirgenen insanoğlu, artık doğal dünyadaki "varolma savaşı"nı belirleyen "biyoloji yasaları"na bağımlı olan basit bir zoolojik görüngü olarak değerlendirilebilir. Örneğin, kıtlık söz konusu olduğunda, bu durum "nüfus fazlası" yüzünden ortaya çıkan bir "yiyecek azlığı" gibi basit biyolojik kavramlarla "açıklanabilir". Savaşın çıkması "aşırı kalabalığın" ya da "yaşama alanı" ihtiyacının "baskı"sıyla açıklanabilir.

Benzer bir biçimde, açlık, sefalet ya da hastalık da bunların "doğanın dengesi"ni sağlamak için insanlara dayatılan "doğal engeller" oldukları söylenerek bir kenara itilebilir. Böylece dünyayı etkileyen açlığın ve yoksulluğun büyük ölçüde insanlığı ve doğayı sömüren şirketlerden, tarımsal işletmelerden ve toplumsal baskıdan kaynaklandığını rahatça unutabiliriz. Bu durumda insanlık tıpkı tavşanlar, tarla fareleri, vb. gibi, acımasız "doğa yasaları"na boyun eğen bir tür haline gelir.

İnsanlık durumu bu biçimde ele alındığında, kendi biricik özelliklerine karşın bütün canlı türleri birbiriyle değiştirilebilir kabul edildiğinde, insanlar da örneğin çekirgelerle –ya da bu görüşü savunanlar tarafından ciddi olarak öne sürüldüğü gibi– virüslerle değiştirilebilir hale gelir, doğa yasalarının etkileşimi içinde tıpkı diğer türler gibi kolayca feda edilebilirler.(1)

Bu görüşleri savunan genç Kaliforniyalı giderek ivme kazanan bu ideolojiyi en kaba biçimiyle dillendiriyordu. Genç adam ABD'de kısa süre önce karşılaştığım, Afrikalı çocukların kıtalarının "nüfusunu aşırı ölçüde artırdıkları" ve ülkelerinin biyolojik "tahammül kapasitesi"ni zorladıkları için –tıpkı diğer "hayvanlar" gibi– açlıktan ölmeye terk edilmelerini savunan kişilerden biri olabilirdi. Keza benzer bir ahlaksızlıkla, nüfus "fazlası"nı azaltacağı için AIDS'e iyi gözle bakabilirdi. Ya da şovenist bir bakış açısıyla, ABD'ye Güney Amerika'dan gelen "göçmenler"in (ki bu göçmenlerin çoğu, ataları binlerce yıldır bu kıtada yaşayan kızılderililerdir) "bizim" kaynaklarımızı tehdit ettikleri için ülkeye alınmamalarını savunabilirdi.

Bu bakış açısı kaba ve ırkçı bir biçimde, kaynakları aslında bir avuç büyük şirketin mülkiyetinde olan ABD'den söz ederken "bizim" gibi sözcükler kullanılarak sunulduğunda birçok Amerikalı'ya itici gelecektir. Ancak son derece karmaşık toplumsal sorunlara basit ve tümüyle zoolojik yanıtlarla yaklaşan bu bakış açısının, "doğa" ve "doğa yasaları" kavramlarını gerçek toplumsal konuların ve meselelerin araştırılmasına ikame eden maço, otoriter ve gerici kesimlerde özellikle güç kazanması muhtemeldir.

Karmaşık, son derece kurumsallaşmış ve kesin çizgilerle bölünmüş toplumlarda yaşayan insanları sıradan hayvanlara eşitleme çabaları, "radikal" ekolojik felsefeler kisvesi altında yaşayan sözde karmaşık argümanlarla ortaya konuyor bugün. En sinsi ideolojik gelişme ise, nüfus artışı oranlarının gıda üretimindeki artış oranlarını aşma eğiliminde olduğunu savunan bir yeni-Malthusçuluğun ortaya çıkması.

Örneğin, Sudan gibi ülkelerde açlığa nüfus artışının neden olduğu miti (sanki ABD'nin denetimindeki Dünya Bankası ve IMF Sudan'ı tahıl yerine pamuk yetiştirmeye zorlamasa, Sudanlılar kendi kendilerine yetecek besini yetiştiremezlermiş gibi) birçok çevrecinin onayladığı türden argümanların tipik bir örneği. "Doğa yasası" kuramcıları olarak ortalıkta dolaşan imtiyazlı Avro-Amerikalılar, şirketlerin, bankaların ve tarımsal işletmelerin elde ettikleri kârların doğanın izlediği "yol"la bir ilintisi varmış gibi, bizlere "doğayı kendi yolunu izlemeye bırakmalı," diyorlar kibirli bir biçimde.

İnsanların kemirgenlerle ya da karıncalarla yer değiştirebileceğini savunan hümanizm karşıtlığıyla birlikte bu yeni "biyomerkezciliğin" göze görünmeyen asıl zararı, "derin ekoloji"(2) denen yükselen bir hareketin öncülü olması. "Derin ekoloji" ruhlarını Doğu kültlerinin, Hollywood ve Disneyland fantezilerinin karışımından ibaret fikirlerle beslemiş olan hali vakti yerinde kişiler arasında çok sayıda yandaş topladı. Amerikan kafası olanca dağınıklığıyla bu düşüncenin üzerine evrensel bir "teklik" anlayışına dayanan "biyomerkezci" Taocu ve Budist görüşler ekledi. Bu düşüncelerde savunulan teklik öyle kozmik bir olgu ki, kendisini farklı kılan bütün özelliklerine karşın insan her şeyi kapsayan bir tür "biyomerkezci eşitlik" içinde kayboluyor. Böylece birçok canlı türü arasından herhangi birine indirgenen yoksullar ve güçsüzler, eğer toplumsal olarak vazgeçilebilirseler yok edilmeye açık hale geliyorlar, ya da şirketler dünyasını genişletmek için kullanılabildikleri durumlarda acımasız bir sömürünün nesneleri oluyorlar. Keza, "teklik" ve "biyomerkezci demokrasi" gibi terimler insani baskı, sefalet, hatta yok etme gibi olgulara dindar bir bakışla yaklaşan formüllerle aynı düzlemde yer alıyorlar.

Son olarak, Budizm, Taoculuk ve Hıristiyanlık gibi birbirinden son derece farklı dinleri, ya da Yahudi düşünür Spinoza'nın felsefesiyle, Naziler'i mazur gösteren Heidegger'in felsefesini birbiriyle harmanlamanın ekolojik düşünceye hiçbir kazanç sağlamadığını belirtmeliyiz. "Derin ekoloji"nin babası Arne Naess'in yaptığı gibi, "derin ekolojinin temel ilkelerinin dine ya da felsefeye dayandığı"nı söylemek bu hareketin toplum kuramıyla ilgilenmediğine ilişkin bir itiraf sayılmalıdır.(3)

Derin ekoloji içinde "yerinden yönetim" ve "hiyerarşisizlik" düşüncelerine yapılan iyi niyetli göndermeler bir kenara bırakılırsa, "biyomerkezcilik", hümanizm karşıtlığı ve mistisizmden oluşan bu karışım, kendine özgü bir "doğa yasası" kavramıyla birleşerek, son derece gerici ve atacı eğilimleri besleyen bir hal alır. Bu olgu bizi son zamanlarda ekolojik hareketlerin içinde alttan alta ilerleyen bir başka egzotik eğilimi sorgulamaya yöneltiyor. İmana dayalı yeni bir ekolojik "tinselliğe" duyulan paradoksal ihtiyacı kastediyorum. "Tinsellik" sözcüğünün çoğunlukla doğaya ve onun iç bağıntılarına karşı duyulan saygılı, bütüncül bir duyarlılığı ifade etmesi, bu sözcüğün içinde tanrılar, tanrıçalar, hatta yeni bir rahipler ve rahibeler hiyerarşisi barındıran atacı, dar görüşlü bir doğa dini anlayışı haline gelerek yozlaşmasından kendimizi sakınmamız için en önemli nedenlerden biridir. Ne yazık ki, feminizmin ve ekolojik hareketin mistik yorumları, belirli zamanlarda bu eğilime karşı zaaf gösterdiler. Ekolojinin hararetle desteklediği basiretli bir doğalcılık, bugün doğanın doğurganlığına ve öz-yaratıcılığına özü itibariyle yabancı bir doğaüstü görüşün kendisinin yerini alması tehlikesiyle karşı karşıya.

Doğanın kendi evrimi şaşırtıcı bir güçle böylesine geniş ve harika bir canlı çeşitliliği yaratırken, doğa dünyasının neden dünyevi tanrılar ve tanrıçalarla doldurulduğunu sorma hakkımız yok mu? Doğanın halihazırdaki görünümü insan aklını saygı ve hayranlıkla doldurmak için yeterli değil mi? Ekolojik bir "tinsellik" adına doğal dünyaya insan imgeleminin yarattığı tanrısallaştırılmış biçimler sokmak (ekolojik hareketlerce küçük görülen bir eğilim olan, doğal olanın içine insani olanı yansıtmak anlamına gelen) "insanmerkezcilik"in en kaba biçimi değil mi?

Doğa adına, toplum adına, toplumsal cinsiyet ya da din adına olsun, herhangi bir doğal ya da doğaüstü varlığa tapınmak, onun önünde eğilmek sonunda toplumun tahakküm altına alınmasına yol açan bir boyunduruk altına girme, hizmet etme anlayışı demek olacaktır her zaman. "Doğa tanrıları"na yer veren sayısız medeniyet, en katı, en baskıcı, en insansızlaştırıcı toplumsal hiyerarşileri ayakta tutmak amacıyla bu tanrıları sinik bir biçimde kullanan yönetici seçkinlerce paramparça edilmiştir. İnsanlar kendilerinden "yüksekte" olduğunu varsaydıkları herhangi bir şeyin önünde diz çöktükleri zaman, hiyerarşi özgürlük karşısında ilk zaferini kazanmış olur; insanlar toplumsal tahakkümün kendilerine yükleyeceği tüm ağırlıkları sırtlanmaya hazır bir duruma düşerler.

Ekolojik hareketteki insansevmez, hümanizm karşıtı eğilimlerin yol açtıkları kimi sorunları ortaya koymamın nedeni genel olarak ekolojik hareketi karalamak değil. Aksine. Bu eğilimleri tartışmaya açmamın nedeni ekolojik hareketin çevresinde birikmiş olan yosunları ayıklayıp, hareketin gelecek için barındırdığı üretken öze eğilmek. Bu kitabın yazılmasının nedeni de, toplumsal eleştiriye ve bir toplumsal yeniden yapılanma tasarısına dayanarak toplumun doğa ve insanlık yararına yeniden kurulmasının araçlarını bizlere yalnızca ekolojinin verdiğini alabildiğince anlaşılır bir biçimde göstermek.

Ancak bu eleştiriyi ve görüşü, "doğanın insan tarafından tahakkümü"nü savunan bir uçtan, insanlığı adına "Doğa" denilen esrarlı bir bataklıkta yaşayan asalak bir sivrisinek sürüsüne indirgeyen hümanizm karşıtı, "biyomerkezci" bir başka uca savrularak oluşturamayız. Bizleri belli aralarla bir geçici hevesten ötekine, bir saçmalıktan diğerine savuran ideolojik mancınıktan kurtulmalıyız.

Yerleşik dogmaların toplumsal olarak ufuk açıcı oldukları, çevrelerinde romantik bir başkaldırı halesiyle birlikte var oldukları geçmiş dönemlerin radikalizmine geri dönmenin çekici bir yanı olabilir. Ben de elli yıl önce böyle bir ortamda yetiştiğim için duygusal açıdan böyle bir çabayı anlayabilirim, ancak düşünsel açıdan bunu son derece yetersiz buluyorum. Geleneksel radikal kuram bugün bir enkazdan ibaret. Günümüzde, ortalıkta sosyalizm ya da komünizm adına dolaşan pek çok şey, egemen piyasa toplumu için vazgeçilmez birer destek işlevini görmektedir. "Mülkiyetin kamulaştırılması", "planlı ekonomi" gibi modası geçmiş formüller ancak Devlet'in ve şirketler ekonomisinin giderek artan merkezileşmesini ve akılcılaşmasını güçlendirmeye yarıyor. Marx'ın teknolojik yenilenmeden ve büyümeden neredeyse huşu ile söz etmesi, teknokratik bir ideoloji ve bürokrasinin kötücül amaçlarına tercüman olma tehlikesini taşıyor. Sanayide çalışan işçilerin yerlerini otomasyonun almasıyla birlikte, proletaryayı hegemonyacı bir sınıf olarak düşünen ortodoks radikalizmin stratejik politik amaçları bile ortadan kalkıyor. Geçmiş bir dönemin başarısız ayaklanmalarında yok olan isyancıların hayaletleri ve onları tarihsel bir unutuluşa yönelten önderler dışında, kızıl bayrağın altında toplanan geniş hareketler yok bugün.

Aynı biçimde, liberal çevrecilik de çevre lobileriyle, avukatlarla, kamu görevlileriyle birlikte tatsız bir gösteri sahneleyen yırtıcı sanayicilerin rahatsız vicdanlarını sağaltacak bir merhem oldu. Bu topluluk için doğa asıl olarak bir doğal kaynaklar toplamıdır. Düzenledikleri çevrecilik gösterisinin amacı erdeme ve daha fazla yarara değil, asgari zarara dayanan bir ahlak uyarınca vicdanlarını rahatlatmaktır. Bu bağlamda, örneğin büyük bir orman küçük bir korulukla, geniş bir sulakalan küçük, "iyileştirilmiş" bir yabanyaşam korunağıyla "değiş tokuş" edilir.

Bu arada, çevrenin kirletilmesi baş döndürücü bir hızla sürmektedir. Gezegenin temel döngüleri, örneğin atmosferdeki gazların yüzdesi ve bu oranları belirleyen etmenler bozulmakta, havadaki karbondioksit oranı artmaktadır. Dünya yüzeyinde altmış milyon yıldan beri var olan ve soluduğumuz havanın arılığını korumak açısından son derece önemli olan, ekolojik olarak hassas bir konumda bulunan yağmur ormanları acımasızca yok edilmektedir. Kloroflorokarbonlar gibi çevreyi kirleten kimyasal maddeler karmaşık canlı türlerini güneşin morötesi ışınlarının verebileceği zarardan koruyan ozon tabakasını incelterek tabakada büyük delikler açmaktadır. Bunlar gezegene yönelik en büyük saldırılardır. Artık sıradan sayılan, insanlara ve öteki canlılara yönelik hastalık ve bozuklukların niteliğini değiştiren zararlı kimyasal atıkları, asit yağmurlarını, zararlı gıda katkı maddelerini, tarımsal zehirleri saymıyoruz.

Potansiyel olarak dünyanın ekolojik dengesinde yıkıcı değişikliklere yol açabilecek olan bu etmenlerin denetim altına alınmaları olasılığı liberal çevrecilerin "uzlaşmaları" ve "değiş tokuşları" arasında yitip gitti. Zaten, liberallerin yaklaşımını bu denli etkisiz kılan şey, liberal çevreciliğin bugünkü toplumsal düzeni, soluduğumuz hava ve içtiğimiz su gibi verili bir şey olarak kabul etmesidir. Bütün bu "uzlaşmalar" ve "değiş tokuşlar" piyasa toplumunun, özel mülkiyetin, günümüzün bürokratik ulus-devletinin değişmezliğine dair körleştirici bir inanca dayanıyor. Dolayısıyla, herhangi bir "uzlaşma"nın ya da "değiş tokuş"un kuralları da, tıpkı satranç oyununun kurallarının ve satranç tahtasının yapısının oyuncuların hamlelerini önceden belirlemesi gibi, aklın ve ahlakın gerektirdikleri tarafından değil, egemen olan düzenin kendisi tarafından belirleniyor.

Çevrecilik oyununun "kurallarıyla oynamak" doğal dünyanın, baskı altındaki insanların, en sonunda her şeylerini yitirene dek, ellerinde bulunanları yavaş yavaş kaybetmeleri demektir. Liberal çevrecilik toplumsal statüko uyarınca yapılandığı sürece mülkiyet hakları kamu haklarına, güçlülük ise güçsüzlüğe her zaman galebe çalacaktır. Söz konusu olan şey bir orman, bir sulakalan ya da verimli bir tarım alanı olsun, bu "kaynaklar"ın sahibi olan "geliştirici kişi" her tür anlaşmanın kurallarını kendisi koyacak, sonunda da zenginliğin ekolojik duyarlılığa galip gelmesini sağlayacaktır.

Son olarak, liberal çevreciliğin en zayıf noktalarından birisi rekabet ve büyüme üzerine kurulu olan kapitalist bir toplumun, tıpkı tedavi edilemeyen bir kanserin sonunda içine yerleştiği bedeni kemirmesi gibi, kaçınılmaz olarak doğal dünyayı yutacağını ısrarla görmezden gelmesidir. Gem vurulamayan bu süreç, iyi ya da kötü herhangi bir kişisel niyetten bağımsızdır. "Ya Büyüme Ya Ölüm" sloganı uyarınca yapılanmış bir ekonomi, zorunlu olarak doğal dünyayla karşı karşıya gelecek ve biyosferin yeni kaynaklarına yönelirken ardında ekolojik açıdan bir yıkıntı bırakacaktır. Burada, büyümeye bağlı kılınmış, bürokratik ve son derece tabakalaşmış bir "sosyalist" dünyanın da liberalizmin başarısızlığının karşısında belli bir alternatif oluşturmadığını söylemek bile gereksiz. Gezegenin yağmalanmasından totaliter ülkeler de diğerleriyle eşit ölçüde sorumludurlar. Bu ülkelerle Batılı benzerleri arasındaki en önemli ayrım, "planlı ekonomi"nin onların çabalarını daha da sistemli kılmış olmasıdır. Liberal ya da radikal herhangi bir muhalefet, polis devletinin kurumları sayesinde kolayca susturulabilmektedir.

Karşımızdaki bu sınırlayıcı seçimler –duygusuz, insansevmez bir tür "ekolojicilik" ve müşkülpesent bir liberal çevrecilik– bizi başka çözümler aramaya yöneltiyor. Bakir kalmış doğal alanlar her ne kadar önemli olsalar da, liberal çevreciliğe ve beraberindeki başarısızlıklara verilebilecek biricik yanıt "yabanıl" doğayı ve yabanyaşamını yücelten "derin ekoloji" mi? Lobicilik, "uzlaşmalar" ve "değiş tokuşlar" ile, insanlığı basit bir hayvan türüne ve insan zekâsını doğanın başına bela olan yıkıcı bir hastalığa indirgeyen "biyomerkezci", hümanizm karşıtı bir düşünüş arasında mı seçim yapmak zorundayız? Çıldırmış bir teknolojiye verilecek biricik yanıt doğada kullanacağımız başlıca araçların yontulmuş çakmaktaşları olduğu bir avcılık ve toplayıcılık dönemine geri dönmek mi? Modern bilimin mantığına vereceğimiz tek karşılık akıldışını, içgüdüyü, dinselliği yüceltmek mi?

Alternatifleri basitleştirdiğim söylenebilir. Ancak bu basitleştirmeyi sunulan alternatiflerin mantığını ve nereye varmak istediklerini açığa çıkarmak için yapıyorum. Liberal çevreciliğin ve içgüdüsel bir duyarlılığın bile düşüncesiz bir büyüme, biriktirme ve tüketme sürecinin hizmetinde çalışan güçlü bir teknolojiye karşı koymak adına bir işlevi olabileceğini yadsımak istemiyorum. Nükleer bir reaktörün, yeni bir otoyolun yapılmasına, bir dağdaki ağaçların kesilmesine, kentin görüntüsünü bozan yeni bir yapılaşmaya karşı çıkmak, bu her ne kadar sınırlı bir çaba olsa da, çevrenin daha fazla zarar görmesini önlemek açısından önemli eylemlerdir. Buldozerlerin, kâr peşinde koşan yırtıcı yaratıkların elinden kurtarılan toprak, yabanyaşamı, güzel bir doğa görünümü, ekolojik bir çeşitlilik ne olursa olsun korumamız gereken bir doğanın ve estetiğin önemli parçalarıdırlar. Anıtsal bir ağaçtan inindeki bir memeliye kadar hayranlık yaratan her tür güzelliğin dünyada bir yeri ve biyosferde bir işlevi olduğunu söylemek için ayrıca büyük bir kuramsal ya da ideolojik bilgelik gerekmez de.

Ancak bu olguları insanlığın doğanın başındaki bir afet gibi, ya da "tanrı" gibi göründüğü bir noktaya taşımanın son derece tekinsiz bir sonucu vardır. İster "afet"ten ister "tanrı"dan söz etsin, her iki görüş de insanlıkla doğayı karşı karşıya getirir. İnsanlık (bu sözcük ezenler ve ezilenler olarak karşı karşıya gelen, sürekli bir çatışma içinde yaşayan toplumsal varlıkları değil de bir canlı türünü imlediği ölçüde) yaşamın evriminin dışına konur ve cansız bir nesne gibi bir rafa yerleştirilir. Lanetler okunarak ya da övgüler düzülerek yaşam dünyasından yalıtıldıktan sonra uzak geçmişteki ilkel bir dünyaya yollanır ya da üzerine uzay giysileri giydirilip eline egzotik silahlar verildikten sonra yıldızlara fırlatılır. Ancak bu görüntülerin hiçbirisi en önemli olguya, insanların ayrı ayrı her biri ekolojik sorunlarla ilintili olan çeşitli toplumlarda yaşadıkları gerçeğine değinmez. İnsanlar, toplumsal varlıklar olarak, birbirleriyle kurumlar üzerinden ilişkiye geçerler, bu kurumlar da doğal dünyayla olan ilişkilerinin niteliğini belirleyen en önemli etmendir.

Ben bir uçta "biyomerkezcilik", "hümanizm karşıtlığı", "Malthusçuluk" ve "derin ekoloji", diğer uçta ise büyümeye, rekabete, insanın "üstünlüğü"ne ve toplumsal güce duyulan inanç tarafından belirlenen yapay düşünce katmanlarının ötesine geçmemiz gerektiğini savunuyorum. Bütün değişik biçimleriyle birlikte bu iki aşırı ucu yaratan toplumsal etmenlere eğilmeli ve eğer insanın doğayla olan ilişkisini uyumlu bir biçime getireceksek insanlık durumuyla ilgili kimi anahtar soruları yanıtlamalıyız.

Ekolojik bir bakış açısından görmeye çalıştığımızda, insan toplumu nedir? Bir "lanet" mi? Sonsuz bir "ihsan" mı? Maddi ihtiyaçlarla başetmek için kullanılan bir "araç" mı? Ya da doğal evrimin ve kültürün bir ürünü, insani ihtiyaçların geniş bir bölümünü karşılayan, hatta potansiyel olarak gezegenin üzerindeki yaşamın evriminin sürmesine yardımcı olabilecek bir olgu mu?

Ekolojik açıdan zararlı insan toplumlarını yaratan etmenler nelerdir? Ekolojik açıdan yararlı olacak toplumların kurulmasına yol açabilecek etmenler hangileridir?

Gelişmiş bir teknoloji zorunlu olarak ekoloji karşıtı mıdır, yoksa bu teknoloji biyosferin ve yaşam koşullarının güçlendirilmeleri yolunda kullanılabilir mi?

Bu soruları yanıtlamak, düşüncemizi insansevmez ve liberal çevrecilerde rastladığımız klişeleşmiş sloganların ötesinde kurmak için tarihten öğrenebileceğimiz şeyler nelerdir?

Gerçekten de, bu sorular üzerine nasıl düşünebiliriz? Beylik bir mantıkla mı? Sezgiyle mi? İlahi vahiyle mi? Yoksa, "diyalektik" diyebileceğimiz, gelişerek ilerleyen düşünme biçimleriyle mi?

Sonuç olarak, insanlığın doğayla olan ilişkisini uyumlu bir biçime sokmak için –elbette, toplumun bir kenara bırakılmaması, çadırını kapanların Sierra ya da Adirondak dağlarının tepesine hücum etmemeleri koşuluyla– nasıl bir toplumsal yeniden yapılanmaya ihtiyacımız var? Bu yeniden yapılanmayı hangi politik, toplumsal, ekonomik araçlarla gerçekleştirebiliriz? Böyle bir çabayı hangi etik ilkelerle yönlendirmeliyiz?

Bunlar başlangıç niteliğinde sorular. Tartışmamız sona erene dek daha birçok soruyla karşılaşacağız. Burada daha ileriye gitmekten çekiniyorum, çünkü bugünlerde revaçta olan ayrıntılı düşünce listelerinden, olgunlaşmamış ifadelerden, akış diyagramlarından, çıkartma sloganlarından hoşlanmıyorum. Kaliforniyalı genç adam önümde "insanlar" diye bağırırken düşünmemek için her şeyi yapıyordu; bunu yaparken de düşünsel açıdan akılları Hollywood, Disneyland ve televizyon tarafından biçimlendirilmiş olan insanların hayli kaba bir örneğini sergiliyordu.

Dolayısıyla, bugün tutarlılığa duyduğumuz ihtiyaç her zamankinden daha fazla. Bunu derken dogmaları kastetmiyorum. Kastettiğim şey felsefeyi, antropolojiyi, tarihi, etiği, yeni bir akılcılığı ve ütopyacı tasarıları özgürlüğün, doğal ve insani gelişme için özgürlüğün hizmetine veren hakiki bir düşünceler yapısıdır. İzleyen sayfalarda karmakarışık bir düşünceler yığınının içinden rastgele düşünceler çekmek yerine, böyle bir yapının kendisini kurmaya çalışacağım. Sonuna erdirilmeyen düşünce, yerleşik bir dogma kadar tehlikelidir. Her ikisi de her yöne çekilebilen, yaratıcılıktan uzak bir gerçeklik görüsüne yol açarlar; örneğin "derin ekoloji" üzerine yazılmış yapıtlardaki çelişkili kavramların nedeni böyle bir durumdur.

Bu kitap, daha önce değindiğim tutarlı bir çerçeveyi kurma umuduyla ortaya koyduğum soruların üzerine eğilmek ve ihtiyacını yakıcı olarak duyduğumuz bir pratiği geliştirmek için yazıldı. Beni bu kitabı yazmaya iten şey çekildiğim köşede geliştirilen akademik düşünceler ya da kişisel keyfiyet değil, başıma gelen bir olay, yani gerçek yaşamla karşılaşmak oldu.

Yaklaşık otuz yıl önce başlatıcılarından biri olduğum ekoloji hareketi, çadırlarını toplayıp dağlara göçme ya da etki sahibi olmak için gözünü Washington'a çevirme durumunda onulmaz bir kayba uğrayacaktır. Ekolojik düşünce bugün Aydınlanma'dan sonraki en büyük düşünce sentezini sağlayabilir, günümüzün toplumsal manzarasını tümüyle değiştirecek bir eylemliliğin yolunu açabilir. Okuyucuların kitabın biçeminde görecekleri militan eğilim de huzursuz bir aciliyet duygusundan kaynaklanıyor. Üzerimize düşen yaşamsal önemdeki görev ekolojik bir düşünme biçimini ve bu düşüncenin yaratabileceği bir hareketi yozlaşmaktan ve geleneksel radikalizmin yolundan giderek telafisi mümkün olmayan bir tarihin dolaşık yollarında yitmekten alıkoymaktır.

Notlar


(1) Virüslere dair bu göndermeyi boş yere yapmadım. Zararlı virüslerin "var olma haklarının su götürmez olduğu" David Ehrenfeld'in The Arrogance of Humanism adlı kitabında (New York: Oxford University Press, 1978) ciddi ciddi tartışılmaktadır (s. 208-10). Yukarı
(2) "Derin ekoloji" hareketinin savunduğu görüşlerin anlaşılır bir biçimde sunulduğu bir kitap için bkz. Bill Devall ve George Sessions, Deep Ecology, Salt Lake City: Peregrine Smith Books, 1985. "Derin ekoloji" yanlılarının kullandıkları pek çok sözcük –örneğin "biyomerkezci eşitlik"– bu kitapta bulunabilir. Yukarı
(3) A.g.e., s. 225. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.