Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-238-3
22x21.5 cm, 174 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yürüyenler
Kapak Tasarımı: Çağla Turgul
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1999

Tan Oral'ın 60'lar 70'ler boyunca Türkiye'de hak arama yolunda sokağa dökülen kitleleri konu aldığı "Yürüyenler" dizisi karikatürlerini albümü. Tan Oral, bu albümün pek çok karikatürünün yer aldığı aynı adlı sergiyi 1964 yılında Erdek'te açmıştı. Tan Oral'ın o günlere dair kısa anektodlarını da içeren sunuş yazısını aşağıda okuyabilirsiniz.

Tan Oral ilk karikatürünü 1958'de mizah dergisi Dolmuş'ta yayımlamıştı; bir başka değişle Türkiye'nin sürekli değişim, siyasi çalkantı ve bunalım içinde yaşadığı son 30-40 yıllık dönem boyunca Tan Oral, neredeyse her gün bu tanıklığını çizgilerle kağıda döktü. Bireyler ve siyasi portreleri konu alan çok sayıda karikatürü olduysa da, Tan Oral'ın asıl konu kahramanları kitlelerdi; özellikle de bu tarihsel dönemin en belirleyici özelliği olan kırdan kente göçen yeni şehirli kitleler. Tan Oral yorulmaksızın onları takip etti: onların kent içindeki maceralarını izledi, onları hem çok sevdi, heyecanlandı hem de sergiledikleri paradokslara dikkat çekti, eleştirdi.

Tan Oral'ın Yürüyenler'deki incecik çizgileri, bir bakışla karikatür gibi görünürken, başka bir bakışla desen ve resim gibi görünüyor: Çizerin, kitlelerin mekân üzerindeki hareketlerini oldukları haliyle resmetme arzusunu sergiliyor.

OKUMA PARÇASI

"Yürüyenler! Sokaklar dolusu...", Şubat 1999, s. 5-15

Yürüyenler! Sokaklar dolusu yürürlerken bir zamanlar, kâğıtlar dolusu çizmişim ben de onları. Bu çizimlerden birinin köşesinde şu not var: "Bir ülke insanları ki kendi gerçeklerini yaşayamazlar, bu olanak tanınmaz kendilerine; yürürler onlar da. Gerçeklerini yaşamış olurlar o gün için. Yürüyenler yaşayanlardır hep." Bu deyişte sırasıyla bir eleştiri, suçlama, tespit, savunma ve bir yüceltme gizli. Siyasal ve sosyal arayışın, dalgalanmanın ve çatışmanın sokaklara taşan bu biçimlenmesinde, hem tanık hem sanık olmanın o zaman kâğıtlara yansıyan bu titrek izlerini, yıllar sonra bir kitapta toplamaya çalışırken anılar denizinde ara sıra, biraz olsun kulaç atmak da kaçınılmaz oluyor. Kaçınmamak da gerek.

Bindokuzyüzaltmış, genç cumhuriyetin ilk çok partili demokratik yaşamının onuncu ve sonuncu yılı! Giderek sertleşen demokratik siyasal kavga, iktidarı yıkmaya yönelerek, meşruiyetin kaybolduğu savları ve tartışmaları ile sokaklara dökülünce, üç kişiden fazla bir arada yürümek yasaklanıyor ve yürüyenlere ateş edileceği söyleniyordu. Yine de sokaklar, alanlar, insanla doluyor, yürüyenler yürüyorlardı. 555K gibi bir simge, beşinci ayın, beşinci günü, saat beşte yürüyenlerin K. meydanında bir araya gelmesine yetiyordu. Ve dur durak dinlemeyen bu yeni demokratik güç, kısa bir sürenin sonunda, başka güçlerce de olsa, bir iktidarın devirilmesine tanık oluyordu sonunda.

Bindokuzyüzaltmışbir’den sonra da, Yürüyenler daha önce kazandığı bu güçlü ivme ile, ilkin yeni kabul edilen toplumsal sözleşmenin, anayasa gereklerinin gecikmeden, eksiksiz olarak yerine getirilmesi için, sonra da daha ötesi için, daha mutlu bir sosyal düzen adına, yine sokaklara döküldü, yürüdü. Yürümek üstelik, bu yeni dönemde artık, bir ‘anayasal hak’ da olmuştu. Dönemin başbakanı ise "Yollar yürümekle aşınmaz!" sözüyle ünlenecekti.

Daha da ileride, bir on yıl sonra ise, yürüyenler silah zoruyla bir kez daha durdurulacaklar, yürüyerek elde ettikleri ve genişletmeye çalıştıkları toplumsal ve demokratik haklar, bunlar size ‘bol geliyor’ gerekçesi ile ellerinden geri alınacaktı.

Yürümek, ‘söz’ün geçmediği yerde, işe yaramadığı anda, ‘beden’i ileri sürmek demekti. Onun için önemliydi. Onun için, tıpkı savaşta olduğu gibi, son çare idi. Belki savaştan farkı, elde silah yerine, üstü yazılı pankart taşınmasıydı. Söz’den tamamıyla umut kesilmediğinin bir göstergesi sayılmalıydı bu. Ama yine de yeri geldiğinde o pankartları taşıyan sopalar birer silah olarak havaya kalkıyor ve karşı tarafın kafasına inebiliyordu. Diğer elde tutulan bayrak ise değişmiyordu. Yürüyüş kolu, savaşa gider gibi bayraklarla, marşlarla, büyük kalabalıklar oluşturarak düzgün sıralarla yola çıkıyor, yolu kesilirse yolda, meydana varırsa orada kıyametleri koparıyor, ya da kopartılıyordu. Hedef, çoğu zaman bir alana varmak, orada toplanmak oluyordu. Orada heykel vardı, ülkenin bâni’si orada heykel gibi duruyordu. Onun çevresinde toplanmak ve ülkenin sorumlu yöneticilerini ülkenin kurucusuna şikâyet etmek anlamında, üstü yazılı pankartları, işte oraya bırakmak adettendi. Bu hep böyle oluyordu. Ve hiç de hoşa gitmiyordu nedense! Önceleri önü kesilen, alanlara sokulmayan, atlı polislerle dağıtılan kalabalıklar, sonraları kasklı kalkanlı toplum polisleri ile tanıştılar. Derken zırhlı panzerler çıktı ortaya ve basınçlı su sıktı onların üstlerine. Yürüyenler ıslandı ama öfkeleri durulmadı. Ardından bombalar ve kurşunlar geldi yeniden. Ölenler oldu. Kalanlar evlerine kapatıldı. Sokağa çıkmak yasaklandı. Sokaklar bomboş kaldı. ‘Beden’ görünmez oldu.

Çocuk iken aklımı kurcalayan, benden yanıt ve karar bekleyen belirsizlik, savaş ve bireysel dövüş karşısındaki tavrımın ileride ne olacağı konusunda idi. Red edilmesi ya da kaçınılmazlığı kadar, bir gün denenmesi ve üstesinden gelinmesi de zorunlu olan dehşet verici kabuslardı onlar benim için. Her ikisinde de ‘beden’in öne sürülmesi gerekiyordu. Öte yandan akıl ise, aklın kullanılmasını ve bedenin sakınılmasını emrediyordu.

Ama bazen kişinin kendi tarafının ve kendi değerinin yine kendi gözünde ve herkesin önünde bir kez daha kanıtlanması kadar, bir eylemin işlevinin savsaklanamaz önemde oluşu da, hiç düşünmeden ona katılmayı zorunlu kılıyor, bunu göze almayı gerektirebiliyordu. Gövdenin gösterilmesi isteniyordu en azından. Zaten eylemin bir tanımı da buydu; ‘gövde gösterisi’. Katılıyorduk.

Öte yandan gösteri ve kavga, salt gövde ile mi olur? Sanat, geniş bir gösteri ve mücadele alanı ve biçimi değil mi? Üniversite anfilerinde o zaman, kara tahtaya yazılan ‘Sanat yok, Devrim var’ sloganı geçerli olabilir miydi? Ya da Güzel Sanatlar panellerinde ileri sürülen "Sanat toplum sorunları ile ilgilenemez!" tutturmaları bir değer taşıyabilir miydi? Sanat her şeyle ilgilenebilirdi. İlgilenmeliydi de. Ama onun neyle ilgilendiği ve ne dediği kadar, hatta ondan da çok, nasıl dediği ve bunu ne zaman söylediği önem taşıyordu doğrusu. Ve gövdeden başka gösterilecek bir şeyleri de olmalıydı insanın kavgada. Kâğıt, kalem ve masanın zarif çekiciliği ile o günlerin sert siyasetinin güçlü iticiliği bir araya gelince, kişinin yapabilecekleri de biçim kazanmaya zorlanıyordu.

"İnsanın bu evrendeki güzelliği sevmesi, düş ve düşün aleminde başıboş yaşaması, her zaman kolaydır. Fakat insanların yoksulluğundan kaçmaya çalışmak ve onları ıstıraba sürükleyen sorunlarla ilgilenmemek hiçbir şekilde mertlik olamaz. Fikrin kendini gerçekleştirmesi için sahibini eyleme sokması gerekir." Pandit Nehru’nun, kızı Indra Gandhi’ye hapisaneden yazdığı mektuplar, o günlerdeki pek çok benzer yayın gibi çoğumuzu etkiliyordu. Nâzım Hikmet ise; "Neş’e kavganın musikisidir / Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz / Neşenin çelik ahengini duymayan adam" dizeleri ile taa ötelerden sesleniyordu bizlere.

İşte Yürüyenler, böylesine düşünsel ve eylemsel arayışların içerisinde, siyasal baskılarla siyasal başkaldırıların, gelecek tasarımını, aydınlık umudu ile karanlık tehditi arasına sıkıştırarak kurşunileştirdiği günlerde, masa başı sıkıntılarından kâğıda dökülen ilk izlerde belirmişti.

İlk izler, ilk çizimler çoğalmaya da başladılar. Her gün çizimlerin çeşitlendiğini görüyor, önemini hissediyordum. Bunlar ayrı bişeydiler, daha önce çizdiklerime, daha önce yapılan karikatürlere benzemiyorlardı. Zaten Yürüyenler’i ilk sergilediğimde onlara karikatür de diyememiş, başka bir söz aramıştım. Mizah’ın sevdiğim bir tanımı olan "Gülen Düşünce"nin kısaltılmışı saydığım ‘Güldüşün’ tanımlamasını kullanmıştım, ama o da pek tutmamıştı, neyse. Dosyada biriken çizimlere baktıkça onların farklı olduklarını görüyordum. Daha önce bireyler vardı çizimlerde, kalabalık çizmek gerekse de yine tek tek bireylerin bir araya gelmesi ile resmediliyorlardı. Yürüyenlerde ise sanki birey yoktu, bireylerden oluşan topluluk yerine, ayrı bir varlık seziliyordu. Ülkede değişen ve gelişen toplumcu siyasal anlayışa da uygundu bu. Soyut bir kavram olan toplum şimdi bireyden daha önemli görünüyordu herkese. Çizimler, değişen siyasa ile birlikte değişen sokağa da uygundu. Toplumcu siyaseti yansıtıyor, savunuyor ve yüceltiyordu.

Çizimler organik biçimleriyle kâğıt üzerinde çoğalırken, niteliklerinin ve çeşitlenmelerinin bir gereği olarak kendi kaderlerini de yaşıyor, fal gibi, ileride olacakları da kâğıt üzerinde göstermeye başlıyordu. Önce olanlar çizilirken, sonra çizilenlerin olduğu görülüyordu. Derken, sokak ile kâğıt başabaş paralel gidiyordu. Sokak kâğıda yansırken, kâğıdın sokağı etkileyebileceği de düşünülecekti daha sonraları. Ve bu pratik uygulama, benim dışımda başka ellere de geçecekti. Kendilerince gerek duyanlar, Yürüyenleri imzasız olarak çizip, yayınlayıp, dilediklerince kullanacaklardı. Bu durum karşısında sessiz kalmamı eleştiren dostlara ben, “Yürüyenler herkesin malı,” diye cevap veriyordum. Bu siyasal görüşlerime de pek yakışıyordu doğrusu. “Çizimi kolay, ihtiyaç duyan herkes tabii ki çizebilir, çok basit, kaş göz yok, birey kişi yok, anonim bir sanat oldu bu,” diyordum. “Yeter ki işe yarasın, sosyal ve politik amaçlarımıza hizmet etsin, iş görsün.” Böyle söylemek hoşuma gidiyordu. Öte yandan Yürüyenler, karikatürde bir tür klasik anlatım aracı gibi de algılanmaya başladıydı, savaş, barış ve benzeri simgeler gibi. Elbet onların da bir ilk çizimleri olmalıydı.

Ama kendi imzaları ile onları yeni baştan çizip, kendilerince başka amaçlarla yayınlayanlar, hatta ödül alanlar bile olduydu. Aynen çizenler de vardı, onlara kaş göz ağız kulak ekleyenler de, biçim fetişi yapıp saçmalayanlar da. Oysa Yürüyenler, sokakta da, kağıtta da bireysel kimlik belirtmez, konumları ve eylemleriyle sınıfsal bir kimlik gösterir sadece. Dolayısıyla çizimlerde, kimlik ifade aracı olan yüz’e ihtiyaç yoktur. Kaldı ki Yürüyenlerde cinsiyet ayrımı da yoktur, gözükmez. Ama çizimlere kaş göz, ağız burun konulunca, birdenbire tüm kalabalık, bir erkekler topluluğu olarak beliriyordu. Yanlış olarak ve yanıltıcı olarak... Bu arada Tekstil Sendikası dergisinde, o yıllarda, boy gösteren işçi çizimlerime, kadın işçilerin getirdikleri eleştiriler geliyor aklıma. Sendika dergisinde yer alan ve hep erkek figürlerden oluşan çizimlerime bakan kadın işçiler "Biz kadınlar devrimci değil miyiz yani?" diye haber göndermişlerdi bana. Haklıydılar, çünkü en çok kadın işçi, bu sektörde çalışıyordu üstelik. Ama Yürüyenler için böylesine bir eleştiri hiçbir zaman olmadı. Pek çok yayın organında, sendika ve politika dergilerinde yayınlandı durdu onlar.

Bu arada kâğıt üstünde gözlenen ve Yürüyenlerin doğasına uygun olmayan bu türden yabancı çizimler gibi, belki de ona koşut, sokakta da doğal yürüyüşlerin karşısına, bazen de yanına, özel kimlikli, aykırı amaçlı kışkırtmalarla yürütülenler de çıkarılıyor, yollara dökülüyordu boyuna.

Bana gelince, Yürüyenleri ilk çizdiğim günlerde ve bu basit çizimlerin değerini kendimce ilk hissettiğimde, onların başkalarınca yürütülebileceği endişesini duymuş olmalıyım. ‘İntihal’ diye bir olgudan da habersiz olarak, bu kaygımı bir köşeye saf saf notlamışım; “‘...Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım /Ne bir şairin cebinden iki satır...’ diyor şair. Hey gidi, Yürüyenler dizisini herkese sunmaya hazırlandığım şu günlerde her an elimden bir şeyler kapmaya bakan çizgi korsanları... Korkmuyorum onlardan. Yürütülmüş çizgi ile yürünmez. Ben yürüyenlerle yürüyeceğim. Vererek yürüyorum hep / Alarak değil / Ağırlaşarak değil!..”

Bu elbet yetmeyecekti. Onları ilk kez sergilemeden ve kimseye göstermeden önce, adıyla sanıyla ve kendi adımla yayınlayıp tescil etmeyi de düşünmüştüm. Yürüyenleri ilk kez, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatının Aylık Düşün-Sanat Dergisi olan ‘Gençlik Dergisi’nin 30 Temmuz 1965 tarihinde basılan 89. sayısında yayınlatarak onları bir sicile kaydetmiş oldum. Bu derginin ikinci sayfasında yer alan çizimlerin yanında bir de kısa açıklama vardı:

“Tan Oral, ‘Yürüyenler’ diye adlanan bir dizi güldüşün (karikatür) üzerine çalışmaktadır. Bu sayfada ikisini sunduğumuz ’Yürüyenler’ ile ilgili bize şu tanımlamayı yaptı: “Türkiye insanı yıllardan beri sokaklarda. Çok sorununu böyle halletmekte. Topluca isteklerde bulunmakta, topluca başkaldırmakta. Ve bu güç çok kişiyi ürkütmektedir. Bu ürküntü Yürüyenler’ in başına neler getiriyor görüyoruz zaman zaman. Ama o her zaman dilediğini alıyor. Yürüyenler’ bir başka canlı varlık. Bilinci, karar vermesi, konuşması, hareket etmesi hep kendine özgü. Şaşmaz bir kişiliği var. Onu tanımayanlar, tek insanla karıştıranlar, ateş açmışlardır, at sürmüşlerdir üzerine, şimdi de tank ediniyorlar. Gülünç oluyor bu davranışlar, ama olayların tümü acı. İşte ‘Yürüyenler’ deki humour burada. Ve olanları olduğu gibi çizmek çok kere humour’un gerçekleşmesine yetiyor. Bu garip ve harikulade yaratığın sokaklarda dolaştığını çok göreceğiz daha, açlık, işsizlik, haksızlık, adaletsizlik, güvensizlik oldukça. Ama onun her dolaşması iyi günler belirtisi olmuştur. Yürüyenler dizisi T.C. Anayasası madde 28’i konu edinmektedir.”

Gençlik Dergisi’nin bir sonraki Ağustos 1965 tarihli 90. sayısında Yürüyenler kapaktaydı artık, hem de renkli olarak. Aynı günlerde Erdek Şenliği’nde Yürüyenler ilk kez sergileniyor, halkın içine çıkıyordu. Bu sergi ile ilgili öyküleri anlatmadan önce, bu dizinin adı nasıl konuldu onu anlatmalıyım.

Sözünü ettiğim çalışmaları gün ışığına, görücüye çıkarmadan önce bu diziye bir ad arıyor ama bulamıyordum. Bulduklarım ise bir işe yaramıyordu. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ilişkin olarak "Anayasa Madde 28" gibi fazla officiel adlar geliyor aklıma, onları da muhtemel resmi tepkilere karşı seçilmiş birer kalkan gibi görüyor ve hemen cayıyordum. Bir gün heykeltraş Namık Denizhan ile konuşurken konuyu açtım. “Ne çiziyorsun,” dedi. “Yaşadığımız olayları, her gün yürüyenleri yani,” dedim, gösterdim çalışmaları. O da “İşte adı üstünde,” dedi, “Yürüyenler!”. O ana kadar sıradan bir eylemi ifade ederken bu sözcük, tırnak içinde söylenince zihinde bir özel isim oluverdi hemen. Ve öyle kaldı. Sorun çözüldü, çok hoşuma gitti, kendisine teşekkür ettim.

Yürüyenler, ilk kez 25 Temmuz 1965’te Erdek’te sergilendi. Koltuğumun altında yirmi kadar taze çizimle İstanbul’dan Bandırma’ya vapur ile yola çıktım. Geminin burun altında, üçüncü mevki kamaraların bulunduğu yerdeki penceresiz çay ocağının tahta sıralarına yerleştikten sonra, yol boyu "Kapitalin Özeti"ni kocaman gözlerle okuyup bitirerek Erdek’e büyük güven duyguları içinde vardım. Orada koskoca Cumhuriyet Meydanı’nın tam ortasında bulunan büyük çınar ağaçlarının gölgesinde yere, üçer metre aralıklarla bir üçgen yapacak biçimde üç adet ahşap direk diktim. Üst yanlarından birbirlerine ikişer tane enli tahta ile göz hizasında bağladım onları. Böylece üstlerine çizimlerimi kolayca asabileceğim dokuz metre uzunluğunda, çevresi dolaşılabilen bir sergi alanı elde ettim. Üçgenin tam ortasına yere çaktığım bir kazığa da direkleri tepelerinden telle bağladım ki sistem sağlam olsun, sallanmasın diye. En başa serginin adını ve Gençlik Dergisi’ne verdiğim açıklamamı koydum ve ardından çizimlerimi sıraladım. Alandan geçen kalabalık serginin çevresinde kümelenmeye başladı. Bu kâğıt üstüne sinek pislemiş gibi küçük siyah noktacıklardan oluşan soyut biçimlere bakanlar, onlardan gerekli siyasal sonucu çıkarıyor ve bunu, sergi sahibi ile yani orada mutlu bir biçimde dikilen benimle paylaşıyor, tartışıyorlardı. İçlerinden biri bu ilgiyi sürdürdü, oradan hemen ayrılmadı. İsmail Tikveşli adlı Balkan göçmeni bir oto tamircisi, bana, yani oraya sergi getiren bu devrimci yalnız adama sahip çıktı. Bilgi yüklü, düzgün konuşan alçak gönüllü bu kişi Türkiye İşçi Partisi ilçe yöneticisi olduğunu gizli bir övünçle söylüyor, kentin tüm sosyal yapısını ve orada yaşanan sömürü düzenini ayrıntılarıyla, örnekleriyle, rakamlarla ve sergiden kaynaklanan, bana duyduğu dostane güvenle anlatıyordu. Buraya kadar çok güzel, bundan sonrası ise ilginç!

İki gün sonra, sabah alana geldiğimde, bizim serginin hemen yanı başında, aynı sistemle kurulmuş, aynı üçgen yapıda, ama ahşapları düzgün ve boyalı çok şık başka bir serginin durduğunu hayretle gördüm. Şaşırdım çünkü benim sergim, bir imkansızlık sonucu o gün orada alelacele icat ettiğim ve uyguladığım bir sistemle oluşmuştu, örneği yoktu, olamazdı. Aynı yöntemle kurulan bu yeni serginin pırıl pırıl panolarında ise Amerikan Haberler Merkezi tarafından hazırlandığı duyurulan, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya ve Türkiye politikasına ilişkin övücü yazı ve resimler vardı. Bir sonraki günün sabahı ise şaşkınlığım artarak sürdü. Çünkü Amerikan sergisindeki tüm panolar kaldırılmış yerlerine Amerika’daki balıkçılığı anlatan masum resimler konulmuştu. Olan biteni daha sonra Tikveşli’den öğreniyordum. Dediğine göre, Erdek’in bir kulüpte örgütlü ticaret erbabı bizim sergiyi "komünizm propagandası yapılıyor’ gerekçesi ile Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyet etmiş. Bazı partililer de misilleme olarak Amerikan sergisini ‘Amerikan propagandası yapılıyor’ diye aynı biçimde şikâyet konusu yapmışlar. Lüks Amerikan sergisinin panoları işte bu tepki nedeniyle değiştirilmişmiş. Bizim sergiye ise dokunan olmamıştı.

Sergi sonrası İstanbul’a dönecek yeterli param kalmamıştı cebimde. Orada gözüme ilişen bir banka şubesinin, süslü afişlerle çevrelenmiş camlı kapısından içeri daldım ve kredi istediğimi söyledim. Banka memuresi pek şaşırdı ve nazikçe bunun olanaksızlığını anlatmaya çalıştı. Ben ısrar ettim, ‘Afişlerinizde halka ve ihtiyaç sahiplerine hizmet ve kredi verdiğiniz yazılı, benim de ihtiyacım var ki sizden bunu istiyorum.’ dedim ve ekledim: ‘Hem ben şu karşıkı serginin çizeriyim.’ Bunun üzerine çağrılan banka müdürü de kredi veremeyeceklerini kesin bir dil ile bildirdi. Ben vazgeçmiyordum. ‘O zaman size Yürüyenler sergisinden bir çizim satayım’ dedim. ‘Alamayız’ dediler. Ben, banka duvarlarına asılmış kalın çerçeveli resimleri göstererek, ‘Bunları nasıl satın aldınız?’diye sordum. Bana, ‘Bu kararı genel müdürlük verebilir...’gibilerden işi yokuşa süren yanıtlar vermeye başladılar. ‘Afişleriniz doğru söylemiyormuş demek...’ diye mırıldanarak, keyfi kaçmış bir suratla çıktım oradan. Olayı benden dinleyen Tikveşli çok bozuldu. ‘Böyle bir serginin çizerini biz burjuvaziye muhtaç eder miyiz hiç!’ diye çıkıştı bana. Onun verdiği küçük bir kredi ile İstanbul’a döndüm.

Yıllar geçecek, devran değişecek, çok şey toz olup havaya karışacak ama, 1995 yılında insanı duygulandıran bir değerbilirlik örneği yaşayacaktım. Kadirşinas şair Adnan Ardağ otuz yıl aradan sonra, düzenleyicisi olduğu yeni bir Erdek Şenliği’nde o günleri hatırlayarak, beni sergi açmak üzere davet edecekti. Erdek’e yeni bir sergi ile gidecek ve orada oto tamircisi dostum İsmail Tikveşli ile onun kamyon kasasından bozma işyerinde, Türkiye’deki siyaseti yana yakıla konuşacaktık.

Yürüyenler, Erdek’ten sonra 1-15 Mart 1966 tarihleri arasında İstanbul Beyoğlu Şehir Galerisi’nde daha bir özenle yeniden sergilendi. Galerinin diğer salonunda Nuri İyem, uzun süren bir soyut döneminin ardından, o zaman sanat çevrelerinde tartışma başlatan yeni portrelerini ilk kez sergiliyordu. TRT İstanbul Radyosu’ndan Batu İşmen bizi radyoevine çağırdı, sergilerle ilgili konuşmalar yaptı bizimle. Bana sordu: ‘Sizce karikatürün ya da yeni deyimiyle güldüşün’ün temel sorunu nedir?’ Ben de ‘Bu sanatın temel sorunu bence seyircinin yönlenmesidir diyebiliriz. Eskiden karikatür karşısında seyirci, çizicinin kurgusunu çözmeye çalışan bir insan durumundaydı. Bu kurgu, gülme nedenini bulmak için düşünmeye zorluyordu seyirciyi. Seyirci gülebilmek için kendini zorluyor, düşünüyor, çizicinin kurgusunu çözüyor ve gülüyordu. Ve herşey burada bitiyordu. Oysa biz diyoruz ki, bu sanat diğer sanatlar gibi, seyirciyi, görücüyü devamlı etkileyen yönlendiren bir sanat olsun. Bunun için de seyirci, güldüşün karşısında düşünsün ve sergiden ya da güldüşün karşısından ayrıldığı zaman da düşüncesi kesilmesin; devamlı düşünen, devamlı gördüğünü yorumlayan ve böylece yönlenmiş bir insan olsun. Zaten sanatın tanımı için de, ‘Çağının gerçekleriyle hesaplaşma ve bunun duygusal yönden saptanmasıdır’ diyorum.’ diye yanıtladım.

İlk defa mikrofonda konuşuyor olmak çok zor gelmişti bana, ter içinde kalmıştım. Stüdyodan benim gibi kan ter içinde çıkan İyem de “Resim yapmak çok daha kolaymış” diye söyleniyor, mikrofondan yakınıyordu. Bana göre de öyleydi, neyse. Camlı, çerçeveli, kokteylli ve davetiyeli bu sergide yer alan karikatürlerden birini sergiyi izleyen üstad Cihat Burak satın almak istedi. Şaşırdım. Hemen elini cebine götürdü, benim için yüklüce sayılacak bir para çıkardı ve bana verdi. Sergiden sonra alırım, dedi, paspartu ve çerçeve istemez, ben onu bir kitabın arasına koyarım, aklıma geldikçe açar bakarım. Dediğini yaptım. Ama ne önce, ne de sonra sergilerimde orijinal karikatür satmadım başkaca. Sadece yayımına izin verdim, o kadar. Yürüyenler’i de satmadım.

Bu arada yürüyenler dizisinin birçok çizimi ise daha sonra kaybolup gidecekti. Bunlardan birkaçı, Paris’te açılan bir Türk karikatürü sergisinde, birçoğu da basılmak üzere verildiği ‘Türk Solu’ dergisinde, bana söylendiğine göre, çizimler bu dergide basılmadan önce, bir polis aramasında yitip gitmişti.

Yürüyenler’den geriye kalan çizimlere gelince, yıllar içinde yeri geldikçe defalarca çeşitli yayın organlarında yayımlandı onlar. Derken, afiş oldu, kart oldu, pankart oldu, kitap kapağı, çizgi film oldu, dolandı durdu. Bunlar, sonradan yapılmış biriki çizimin de eklenmesiyle ilk kez bir araya toplandılar, ve işte sonunda bu kitap ortaya çıkmış oldu.

Gerçekte yürüyenlere gelince, sokaklarda ve alanlardaydı onlar hep. İçlerinden Vedat Demirci vuruldu, düştü önce. Öğrenciydi, yürüyordu. Taylan Özgür onun ardından... O da öğrenciydi, yürüyordu. Şerif Aygün sonra... O da yürüyordu, işçiydi. İlklerdi onlar. Son olmadılar ne yazık ki... 28-29 Nisan ‘60 olaylarından, ‘62 Saraçhane Mitingine, ‘63 Kavel Grevinden, ‘66 Çıplak Ayaklılar yürüyüşüne, Mayıs ‘68 üniversite öğrenci işgallerinden, Şubat ‘69 Kanlı Pazar’da kıyıma uğramaya, 15-16 Haziran ‘70 Büyük İşçi Yürüyüşü’nden, 1 Mayıs ‘77 katliamına, ‘83 seçim mitinglerinden, ‘91 Zonguldak maden işçileri yürüyüşüne kadar, yeri göğü sloganları ile, pankartları ile inleterek, demokratik hak ve özgürlükleri genişletmek uğruna kent yollarını arşınlayıp duruyorlardı. Pekiyi, demokratik hak ve özgürlüklerde genişleme oldu mu, iletişim ve muhalefet kanalları daha mı açıldı, baskıda azalma, refahta artma mı oldu? Bunları bilemem, ama sorarım. Bu ülke insanları kendi gerçeklerini yaşıyorlar mı, bu olanak tanınıyor mu kendilerine, yürüyorlar mı onlar da?.. Günümüzde onlardan rahatsız olanlar artık yürüyenleri kentin dışına atmayı başardılar. Bugün onların kim kime dum duma ücra yerlerde ve ancak kendi başlarına, polis kordonu arasında bir aşağı bir yukarı yürümelerine yasal izin var. Ama yine de belli olmaz, yürüyenlerin damarına pek basmaya gelmez!..

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Behçet Çelik, “Yürüyenlerin halleri”, Virgül, Sayı 27, Şubat 2000

12 Eylülle birlikte çocukluklarından çıkanlar Milliyet Çocuk'u iyi anımsarlar. Kendi adıma söylersem, düzenli olarak bir dergiyi takip etme alışkanlığım onunla başlamıştı. Abone olmak, dergi ciltletmek gibi alışkanlıklarım da... Pek çok yazar ve çizerle ilk kez Milliyet Çocuk'ta tanışmışımdır. Bunlardan birisi de Tan Oral'dı. Onun "Çocuk" adını verdiği kahramanının maceralarını şimdi çok iyi anımsamıyorsam da, "Çocuk"un bakışları kalmış aklımda. Şaşkın şaşkın bakardı olup bitenlere. Sokakta yürüyen kalabalıkları gördüğümde, gecenin bir vakti silah sesleri duyup ailece yere yattığımızda ya da mahallemizdeki fotoğrafçının biz önünden geçmeden beş dakika önce tarandığını öğrendiğimizde benim ve kardeşimin baktığı gibi bakardı belki de.

Birkaç yıl sonra düzenli takip ettiğim dergilerin yanı sıra günlük gazete okuma alışkanlığı da kazanmıştım. Günlük gazete okumak öğretici ve o yaşlarda bir o kadar da şaşırtıcı bir deneyimdi. O yıllardaki şaşkınlığımla ilgili en çarpıcı örnek, babamın BBC Türkçe servisini dinlediği sırada duyduğumuz bir habere TRT'nin akşam bültenlerinde ve ertesi sabah gazetede rastlamayınca yaşadığım şaşkınlıktır. İşte o günlerde, akşamları Cumhuriyet'i iştah ve merakla okurken babam sorardı: "Tan bugün ne çizmiş, anlayabildin mi?" Düşünür, bulmaya çalışırdım. Sık sık yinelenirdi bu. Çocukluğumda, okul kitaplarında anlatıldığı gibi masallı bilmeceli akşamlar olmamıştı. Ama şimdi, annemle kardeşimin de katıldığı "Tan Oral'ın ne çizdiğini anlamaya çalışma oyunu"nu anımsayınca, benzer bir hazzı duyduğumu düşünüyorum. Bu oyun, aynı zamanda üç beş kalem darbesiyle kimselerin söz etmeye cesaret edemediği şeylerin anlatılabildiğini görmemizi sağlıyordu. Bir anlamda, "görme biçimi"mizi değiştiriyordu. Aynı zamanda, henüz çocuk sayılacak yaştayken, esasında büyüklerin mevzuu olan "politika" hakkında, büyüklerle birlikte konuşma fırsatını veriyordu bize.

Çok sonra, Turgut Çeviker'in kısa ömürlü ama keyifli Diyojen macerası sırasında, derginin bürosunda tanıştığımızda bunları Tan Oral'ın kendisine da anlatmaya çalışmıştım, ama övülmekten, kendisinden söz edilmesinden hoşlanmadığını sezdiğim için pek de ifade edememiştim meramımı.

Metis Yayınlarından çıkan Yürüyenler adlı kitabını okurken o eski oyunumuzu yeniden anımsadım. Kitapta yer alan çizgileri 12 Eylül sonrasının karanlık günleri gibi bir baskı döneminde çizmemiş, hatta ülkemizin siyasal anlamda en özgür sayılan yıllarında, 1960'larda çizmiş Tan Oral, ama bu çizgiler de bilmece çözme hazzını duyuruyor.

Kitabın neyi anlattığı adından anlaşılıyor. "Yürüyenler" anlatılıyor. Bir ülkenin siyasal tarihinin en veciz sözünün "yollar yürümekle aşılmaz," olduğunu düşününce, yürümek eylemi hakkında daha ciltler dolusu kitabın yazılmış/çizilmiş olması beklenir, ama baştan sona bu konuyu ele alan tek kitap -yanılmıyorsam- Tan Oral'ınki. Tan Oral'ın Yürüyenler'i bana ilk olarak Sabahattin Ali'nin cümlelerini anımsattı. Ayşe Sıtkı İlhan'a yazdığı mektuplarında, konu ömrünü adadığı mücadelesine geldiğinde şöyle yazar Sabahattin Ali: "Dünyada, bütün salakların fevkinde [üstünde] yürüyen, olgunlaşan asil bir döğüşe devam eden büyük bir fikrin hareketlerini takip etmek, onun zaman zaman kanlı, zaman zaman boğulan kımıldamalarını namuslu bir insanın duyması tabii olan heyecan ve alaka ile seyretmek bir insanı başka şeylerle uğraşmaktan men edebilir." Bu uzun cümlede beni çarpan, Sabahattin Ali'nin düşünceyi hareket eden bir şey olarak tanımlaması olmuştu. Tan Oral'ın Yürüyenler'inde de gördüğümüz yürüyen kitleler değil salt başına. Aynı zamanda, hareket eden bir düşünce var. Burada, kitabın kapak tasarımına da değinmek gerek. Kapakta yürüyen bir "yürüyenler" kelimesi var. Kelimeler aracılığıyla düşünürüz, bu tasarım da yukarıdaki saptamamı doğruluyor sanırım.

Yürüyenler'in önemli bir özelliği, çizerin "Yürüyenler" hakkındaki düşüncelerindeki hareketin sona ermemiş olması. "Yürüyenler"in çeşitli hallerine ilişkin yorumlarında Tan Oral, ele aldığı sorunsalın karmaşıklığını tek bir noktaya indirgemeden çözmeye çalışmış. Çoğu kez okurunu da giriştiği çabaya ortak etmek istemiş. Kitap, "Yürüyenler"in halleri hakkında yeni sorular çıkartıyor karşımıza.

"Yürüyenler"in hallerinin özünde yürümeyenlerle karşılaşmaları yatıyor. Pek çok karikatürde bu hali ele almış Tan Oral. Bu karşılaşma çoğu kez sancılıdır. John Berger, G adlı romanında benzer bir karşılaşmayı anlatır: "Böyle bir kalabalığın karşısında, o kalabalıktan olmayan biri, iki çeşit tepki gösterebilir. Ya onda insanlığın geleceğine ilişkin bir umut görür ya da korkudan dili tutulur."

Yürüyenler'deki karşılaşmalarda farklı bir yan var. Berger bireyin "Yürüyenler" karşısındaki duygusunu ele almıştı; Tan Oral ise, bireyden çok kalabalıkların, başka grupların "Yürüyenler"le karşılaşmasını çizmiş. Yalnızca 39. sayfadaki çizgide tam Berger'ın tanımladığı şaşkınlığı görüyoruz. Öbür çizgilerdeki karşılaşmaların çoğundaysa "Yürüyenler"le "Yürümeyenler"in karşılaşması var. "Yürümeyenler"in "Yürüyenler"le ilişkisi bireyinkinden farklı ve karşılıklı bir etkileşim yaratıyor.

Tan Oral'ın çizgilerine son noktayı koymayıp onları ucu açık bıraktığını söyleyebiliriz. Aynı tema üzerine çizdiği farklı çizgilerle, "Yürüyenler"in bir halinin ya da karşılaşmanın çok farklı gelişimler izleyebileceğini gösteriyor. Belki de sloganlaşmaya en yatkın olan konuyu sloganlaştırmadan, tek bir söz ya da eyleme indirgemeden ele almasını sağlayan da bu zaten.

Örnek vermek gerekirse: "Yürüyenler"in otobüs bekleyenlerle karşılaşması üzerine çizilmiş birkaç karikatür var kitapta. Bunlardan birincisinde paralel iki doğrunun sonsuza dek kesişmeyeceğini düşündüren paralel bir konumda bu iki topluluk. İkincisinde bir kesişme var, ama kesişilen noktada kuyruktakiler yine kuyruktalar; duruşlarını belirleyen "Yürüyenler"in arasında olmaları değil, kuyruktaki yerleri ve bu kuyruk uzadıkça uzamış durumda. Üçüncü karikatürdeki kesişme ise çift anlamlı. Otobüs kuyruğundakileri "Yürüyenler"den sökülen bir sıra olarak tanımlamak mümkün, kuyruktakilerin "Yürüyenler"e katılımı daha açık ve bu kez de "Yürüyenler"den sökülenler var.

Sabahattin Ali'den yola çıkıp "Yürüyenler"i hareket eden fikir olarak tanımlamıştım. Tan Oral'ın çizgilerinde bu fikrin kendi içerisindeki hareketi ele alınıyor. Çizgilerin 1960'larda çizildiği düşünülürse, Türk solu ilk ve en derin bölünmesini yaşarken çizerin bu bölünmeyi nasıl gördüğünü de anlayabiliriz. Benim "bölünme" olarak adlandırdığım bir seri çizgi var. Bunların kimisinde başlanan yere dönme, kimisinde tıkanma, kimisinde de hedefin kayması gibi sorunlar ortaya çıkıyor. Son çizgi ise "Yürüyenler"den ayrılan öteki "Yürüyenler"in sonunda aynı yola geldiklerini, ama bu arada bir kutlama olarak fiyonk oluşturduklarını düşündürdü bana. Bunu çoğulculuğun kutlanması olarak okudum. Hiç kuşkusuz bu çizgiler farklı okumalara açık. Ama dedim ya, bir yerde benim için bilmece bunlar; yanıtı tek olmayan bilmeceler üstelik. Bu arada bazı bilmecelerin çözümünü aramayı sürdürdüğümü itiraf etmeliyim.

İlk kez Millî Gençlik Teşkilatının aylık düşün-sanat dergisi olan Gençlik Dergisi'nin 89. sayısında yayımlattığında bu çizgileri Tan Oral, "Yürüyenler"i, "garip ve harikulade bir yaratık" olarak tanımladıktan sonra, "Onu tanımayanlar, tek insanla karıştıranlar, ateş açmışlar, at sürmüşlerdir üzerine, şimdi de tank ediniyorlar. Gülünç oluyor bu davranışlar, ama olayların tümü acı. İşte Yürüyenlerdeki humour burada," diyor.

Yürüyenler'in önsözünde, Tan Oral'ın bu çizgileri çizerken bunlara karikatür yerine "güldüşün" demeyi yeğlediğini öğreniyoruz. Mizahın güldürürken düşündürdüğüne işaret eden Tan Oral'ın kendi bulduğu bir sözcük bu. Son yıllarda, bazı didaktik mizahçılara tepki olarak ortaya çıkan bir tez var. Genç mizahçılar güldürürken düşünmenin ve düşündürmenin bir önceki çağa ait gerici bir yaklaşım olduğu savındalar. Oysa onların yaptıkları işlerin de bir düşünselliği var. Başkalarını güldürmek dünyanın en zor işlerinden olsa gerek. İnsanı tanımayı gerektiren bir şey; bu nedenle felsefenin ilk ele aldığı sorunlardan biri olmuştur gülme eylemi. Gülmenin ve insanı, toplumu tanımanın zekâyla ilgisi çok, ama aynı zamanda kültürel bir birikime de muhtaç bunlar.

Tan Oral, yaptığı iş üzerine düşünmüş sanatçılardan birisi. 1998'de düzyazıları da yayımlanmıştı (Yaza Çize, İris Yay.). Yürüyenler'in arka planındaki düşünselliği ve çizerin mizah ile karikatür hakkındaki düşüncelerini bu kitaptan öğrenmek mümkün. Bu arada, bilmecelerin çözümü için çizerin bize fısıldadığı ipuçları olarak da düşünebiliriz. Tan Oral'ın düzyazılarını.

Devamını görmek için bkz.

Mine Yağıcı, “Ah! Ne günlerdi...”, Cumhuriyet Dergi, 20 Şubat 2000

"Yürüyenler! Sokaklar dolusu yürürlerken bir zamanlar, kâğıtlar dolusu çizmişim ben de onları. Bu çizimlerden birinin köşesinde şu not var: "Bir ülke insanları ki kendi gerçeklerini yaşayamazlar, bu olanak tanınmaz kendilerine; yürürler onlar da. Gerçeklerini yaşamış olurlar o gün için. Yürüyenler yaşayanlardır hep. "Bu deyişte sırasıyla bir eleştiri, suçlama, tespit, savunma ve bir yüceltme gizli. Siyasal ve sosyal arayışın, dalgalanmanın ve çatışmanın sokaklara taşan bu biçimlenmesinde, hem tanık hem sanık olmanın o zaman kâğıtlara yansıyan bu titrek izlerini, yıllar sonra bir kitapta toplamak ya çalışırken anılar denizinde ara sıra, biraz olsun kulaç atmak da kaçınılmaz oluyor. Kaçınmamak da gerek."

Bu sözler Tan Oral'ın 1999 Ekim'inde Metis Yayınevi'nce yayımlanan kitabı Yürüyenler'in önsözünden. Kırk yılı aşkın bir zamandır karikatür çizen Oral, "Yürüyenler"in çıkış noktasını şöyle anlatıyor: "Yürüyenler, 1965'li yıllarda çizilmiştir. Yürüyenler'in çizildiği 1964-65 yılları, Türkiye'nin 27 Mayıs darbesinden geçtiği, 1961 Anayasası'nın kabul edildiği yıllardı. O zamana kadar Türkiye'deki çizerler çok partili demokrasi adına uğraş veriyorlardı. 1961 Anayasası'ndan sonra sözü edilen çok partili düzen ve özgürlük ortamı oluştu. Türkiye'de o dönem sol düşünceler de dahil olmak üzere her türlü düşünce açıkça konuşulup tartışılıyordu. Bu siyasi mücadelenin o günkü biçimi, gösteri yürüyüşleriydi. Toplum bütün düşüncelerini sokaklarda yürüyerek, pankartlar yazarak, bağırarak, mitingler yaparak ortaya koyuyordu. Siyasi mücadele sokaktaydı. Bir çizer olarak bundan etkilenmemek mümkün değildi. Ve etki kâğıt üzerinde yürüyenler olarak kendini gösterdi."

Karikatürlere baktığınızda birey değil de kalabalıklar var.

"Bunlar ayrı bir şeydiler, daha önce yapılan karikatürlere benzemiyorlardı. Zaten Yürüyenler'i ilk sergilediğimde onlara karikatür de diyememiş, başka bir söz aramıştım. Mizahın sevdiğim bir tanımı olan "Gülen Düşünce"nin kısaltılmışı saydığım "Güldüşün" tanımlamasını kullanmıştım. Dosyada biriken çizimlere baktıkça onların farklı olduklarını görüyordum. Daha önce bireylerin bir araya gelmesiyle resmediliyordu. Yürüyenlerde ise sanki birey yoktu, bireylerden oluşan topluluk yerine ayrı bir varlık seziliyordu. Sokakta da kâğıtta da bireysel kimlik belirtmez, konumları ve eylemleriyle sınıfsal bir kimlik gösterir sadece. Dolayısıyla çizimlerde kimlik ifade aracı olan yüze ihtiyaç yoktur, cinsiyet ayrımı da yoktur."

"Yürüyenler" ilk kez, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı'nın aylık düşün sanat dergisi olan Gençlik Dergisi'nin 30 Temmuz 1965 tarihli sayısında basılmış. Derginin bir sonraki sayısında ise Yürüyenler kapak olmuş. Tan Oral, Yürüyenler'i sergilemeye karar verince çizimlerinin bir kısmını alarak yollara düşmüş: "Yirmi kadar taze çizimle İstanbul'dan Bandırma'ya vapur ile yola çıktım. Erdek'e büyük güven duyguları içinde vardım. Cumhuriyet Meydanı'nın tam ortasında bulunan büyük çınar ağaçlarının gölgesinde yere, üçer metre aralıklarla bir üçgen yapacak biçimde üç adet ahşap direk diktim. Üst yanlarından birbirlerine ikişer tane enli tahta ile göz hizasında bağladım onları. Böylece üstlerine çizimlerimi kolayca asabileceğim dokuz metre uzunluğunda, çevresi dolaşılabilen bir sergi alanı elde ettim. En başa serginin adını ve Gençlik Dergisi'ne verdiğim açıklamamı koydum."

25 Temmuz 1965 tarihinde Tan Oral, kendi çabaları sonucu açtığı bu sergiye gösterilen ilgiyi şöyle ifade ediyor: "Bu kâğıt üstüne sinek pislemiş gibi küçük siyah noktacıklardan oluşan soyut biçimlere bakanlar, onlardan gerekli siyasal sonucu çıkarıyorlar ve bunu sergi sahibiyle yani orada mutlu bir biçimde dikilen benimle paylaşıyorlardı."

Yürüyenler'in macerası daha sonra da devam etti. İstanbul Beyoğlu Şehir Galerisi'nde yeniden sergilendi. Şimdiye kadar pek çok çizimi çeşitli nedenlerle kayboldu. Geriye kalanlar ise yayımlanmaya devam etti. Bazıları afiş, kart, pankart, kitap kapağı ve çizgi film bile oldu. Sonradan yapılmış birkaç çizimin de eklenmesiyle "Yürüyenler' nihayet kitap oldu.

Tan Oral, kırk yılı aşkın bir süredir karikatür çiziyor: "Gençlik yıllarımda bir yandan kendimi anlamaya çalışıp karşı cinse sevdalanırken diğer yandan da dünyayı ve ülkemi anlamaya çalışıyordum. Bu sıkıntılı dönemlerimde kafamdaki soruların yanıtlarını çevremden ve kitaplardan bulmaya çalıştım. Ancak o zamanlarda ne bugünkü gibi televizyon ne de elime ulaşan kitaplar vardı. Hayatı sinemalardan, sokaklardan ve dönemin mizah dergilerinden öğreniyordum. Bütün bunlar benim o günkü meraklarımı ve sıkıntılarımı doyuran kaynaklardı. Bir süre sonra bu düşüncelerimi, duygularımı ve sıkıntılarımı sanki anı defteri yazar gibi, mektup yazar gibi kâğıda dökmeye başladım. O kâğıtlara döktüğüm çizgiler beni bugüne götüren uğraşın başlangıcı sayılabilir. Ama bu ileriye dönük bir kararın başlangıcı değildi. Tamamıyla sözünü ettiğim türden genç bir insanın çabalarının kâğıda dökülmesiydi."

O zaman vakit geçirmek için kâğıtlara bir şeyler çizen Oral, zamanla çizmenin bir düşünme yöntemi olduğunu ve çizerken daha rahat düşündüğünü keşfetmiş: "Çizdiklerimi yayımlamak pek aklımdan geçmiyordu, kendimi oralarda düşünmemiştim. Bütün bunlar olurken sözünü ettiğim mizah dergilerindeki çizgileri de tanımaya, sevmeye başlamıştım. Benimle ilişki kurabildikleri için o dergilerdeki isimleri çok seviyordum. Ama hepsinde katılmadığım, paylaşmadığım bir şeyler vardı. Zamanla bende bir merak uyandı. Acaba her şeyiyle kabul edebileceğim, tamamıyla iç dünyamı yansıtan bir çizgi çizebilir miyim diye. Bu merakım hâlâ sürüyor. Çünkü çalışmalarımın tümü bu merakın peşinde koşmak."

Tan Oral, o yıllardan itibaren çizginin kendi için doyurucu olmasına çaba gösterse de hiçbir zaman tatmin olmaz, her zaman "Daha iyisini çizebilir miyim" kuşkusu çalışmalarında itici bir güç olarak sürüp gidiyor. Uzun zamandır çizmesine rağmen ustalaşmaktan kaçınıyor: "Ustalaşmak bir anlamda duyarsızlaşmak, otomatikleşmek anlamına geliyor. Halbuki sanat garantiye dayanmaz, karikatür ve mizah hiç dayanmaz. Karikatür tamamıyla bir içtenlik sorunudur, o içtenliğin doğal bir şekilde sunulma sorunudur. Dolayısıyla ustalık benim işimin aleyhine, o yüzden ustalaşmaktan kaçınıyorum. Çizdiğim çizgiler yan yana getirildiğinde birbirine benzemez. Yani bir üsluptan, benzerlikten söz edilemez. Çünkü ustalaşmak için aynı yolda gitmek gerekir. Oysa ben ustalaşmayı baştan kabul etmediğim için aynı yolda gitmeyi değil de beyaz kâğıdın karşısına her oturuşumda sıfır noktasında başlamayı tercih ediyorum. Beyaz kâğıdın karşısına oturduğum zaman müthiş heyecan ve korku basıyor."

Kendi canını sıkan, acıtan konularda çiziyor. Kendi canını sıkan ve acıtan konuların başkalarında da aynı etkiyi gösterdiğini düşünüyor. Bundan da şu sonucu çıkarıyor: "Başkalarının canını sıkan şeyler benim de canımı sıkıyorsa o zaman yaptığım işi de profesyonel olarak yayımlıyorum. Bunda meşru bir yan olduğunu düşünüyor ve önemsiyorum."

Bugün yıllarını karikatür çizmeye adamış biri olarak insanlardan aldığı olumlu tepkilerle doygunluk içerisinde olduğunu söylüyor: "Beyaz kağıt önümde çalışırken beni ilgilendiren bir tek ilke vardır: Duygularım, düşüncelerim neyse onu dile getirmek ve savunmak. Kâğıt önümde olduğu zaman kalbimi açmaya çalışıyorum."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.