Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-204-8
13x19.5 cm, 288 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Heinz Kohut diğer kitapları
Kendiliğin Yeniden Yapılanması, 1998
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kendiliğin Çözümlenmesi
Narsisistik Kişilik Bozukluklarının Psikanalitik Tedavisine
Sistemli Bir Yaklaşım
Özgün adı: The Analysis of the Self
A Systematic Approach to the Psychoanalytic Treatment of Narcissistic Personality Disorders
Çeviri: Cem Atbaşoğlu, Banu Büyükkal, Cüneyt İşcan
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Yayın Yönetmeni: Saffet Murat Tura
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1998
3. Basım: Kasım 2015

Amerikalı psikiyatr ve psikanalist Heinz Kohut'un narsisizm konusunda yeni bir dönem başlatan ilk önemli eseri. Kohut bu kitabında narsisistik aktarımlardan yola çıkarak ana hatlarıyla klasik psikanaliz çerçevesinde kalmaya çalışan yeni bir kuram geliştirmiştir. Narsisizme değer yargılarından arınmış bir eşduyumla yaklaşmaya çalışan Kohut bu eseri nedeniyle büyük takdir kazandığı gibi ağır eleştirilere de uğradı. Karşıtları onu "aktarımı analiz etmek yerine tatmin etmekle" suçladılar. Sonuçta psikanaliz tarihinde yeni bir kuramsal bölünme ortaya çıktı; Kohut ile Kernberg arasındaki bu tartışma günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir. Yazarın bu eseriyle bütünlük taşıyan Kendiliğin Yeniden Yapılanması adlı kitabı da Metis'ten yayımlandı.

İÇİNDEKİLER
Sunuş: Kendilik Psikolojisinin Psikanaliz Tarihindeki Yeri, Saffet Murat Tura
Teşekkür
Önsöz

1. Giriş Değerlendirmeleri

I. Kısım: Tümgüçlü Nesnenin Terapide Etkinleşmesi
2. İdealleştirme Aktarımı
3. İdealleştirme Aktarımının Klinik Bir Örneği
4. İdealleştirme Aktarımının Kliniğe ve Terapiye İlişkin Yanları

II. Kısım: Büyüklenmeci Kendiliğin Terapide Etkinleşmesi
5. Ayna Aktarımının Tipleri: Gelişimsel Açıdan Bir Sınıflandırma
6. Ayna Aktarımının Tipleri: Oluşumsal-Dinamik Açıdan Bir Sınıflandırma
7. Ayna Aktarımlarındaki Terapi Süreçleri

III. Kısım: Narsisistik Aktarımlarla İlgili Klinik ve Teknik Sorunlar
8. Narsisistik Aktarımlarla İlgili Genel Gözlemler
9. Narsisistik Aktarımların Klinik Örnekleri
10. İdealleştirme Aktarımı Karşısında Analitin Bazı Tepkileri
11. Ayna Aktarımı Karşısında Analistin Bazı Tepkileri
12. Narsisistik Kişiliklerin Analizi Sonucunda Ortaya Çıkan Bazı Terapi Amaçlı Dönüşümler

Kaynakça
Vaka Dizini
OKUMA PARÇASI

S. Murat Tura, "Kendilik Psikolojisinin Psikanaliz Tarihindeki Yeri", s. 7-13

Pek çok psikanalist ve psikiyatr Kohut'un narsisizm konusundaki çalışmalarını bir dönüm noktası olarak değerlendirir. Üstelik bu çalışmalar sadece narsisizm ile sınırlı olmayan, psikanalizde köklü bir yenilenmeye de işaret eden bir aşamadır onlara göre.

Burada elimden geldiği kadar yansız bir tutum alarak Kohut'un eserinin içerdiği yenilikleri psikanaliz tarihi bütününe yerleştirmeye çalışacağım.

Bu yazıda kendi görüşlerimin yanı sıra özellikle A. Cooper'ın tespitlerine de (1983) yer verdim. İlk olarak Kohut'un narsisizm kavramında yol açtığı dönüşümden söz etmek gerekir. Kohut sadece bu kavramı açıklayan kuramsal görüşlerde değil, narsisizme bakış açısında da değişiklik yapmıştır. Narsisizmi genellikle kötü bir insani özellik, ahlaki bir eksiklik gibi görme eğilimi vardır. Christopher Lasch'ın ünlü eseri The Culture of Narcissism (1978) buna iyi bir örnektir. Kohut ise narsisizme bakış açımızı olumlu yönde değiştirmiştir.

A. Cooper'ın yukarıda belirttiğimiz makalesinde de tespit ettiği gibi Kohut'un dönüşüm yaratan ilk eseri olan Kendiliğin Çözümlenmesi "ben psikolojisi"ne yakındır. Bu kitapta kendilik, yapısal kuram çerçevesinde bir alt birim olarak düşünülmüş, libido, libidinal gelişme, vs. de klasik kavramlarla ele alınmıştır.

İkinci kuram ise kendiliği üst düzeyde bir örgütleyici olarak ele alır. Bu kendilik kavrayışı daha önce Mead, Sullivan, Horney ve Rado tarafından da savunulmuştur.

Kohut özellikle ikinci kuramında, yani geniş anlamıyla kendilik psikolojisinde preoidipal gelişimin psikonevrozlar için de etkili olduğunu savunur. Oysa klasik kuramda psikonevrozlar çözülmemiş ve bastırılmış oidipus karmaşasına bağlanır.

Cooper'ın tespitine göre Freud özellikle kadın cinselliğini incelediği çalışmasında (1931) "oidipus karmaşasının nevrozların çekirdeği olduğu" yolundaki tezinin evrenselliğinden vazgeçmek ve preoidipal gelişmeye önem vermek gerektiğini söylemiştir. Keza günümüzde Kernberg de aynı görüştedir.

Kohut'u tartışmak bakımından önemli bir başka nokta kuramsal plandadır. Psikanaliz geleneğinde patolojiyi daha çok doğuştan getirilen dürtü özelliklerine bağlama eğiliminde olan bir grup ile patolojiyi çevre koşullarına bağlama, ilk çocukluk deneyimlerine bağlama eğiliminde olan bir başka grup karşı karşıya gelmiştir daima. Freud'un kendisi, M. Klein, günümüzde Kernberg ilk grupta ele alınabilir.

Kohut'a göre özellikle narsisistik patolojinin, ama genel olarak tüm psikopatolojinin temel belirleyicisi erken eşduyum ilişkilerdeki yetersizliktir. Bu tespit bakımından İngiliz psikanaliz okulunun önemli temsilcilerinden Fairbairn, Sullivan ve Kardiner ile benzeşen görüşleri savunmaktadır.

Psikanaliz tarihinde söylem modeli de önemli bir tartışma konusu olmuştur. Freud'un psikanalizi biyolojik bilimlere benzer bir şekilde temellendirmeye girişen metapsikolojisi karşısında eleştirel tavır alan analistler Rado, Sandler, Schafer, George Klein ve Gill şu ya da bu şekilde klasik metapsikolojiyi reddetmişlerdir. Neden-sonuç çizgisinde gelişen ve "açıklamaya" dayanan bir bilimden çok anlam araştıran; "anlamaya" yönelen bir bilimden söz etmişlerdir. Keza klasik meta-psikolojinin dilini deneyimden, iç yaşantılamadan uzak "şeyleşmiş" bir dil olarak görmüşlerdir. Psikanalizin deneyime daha yakın bir kuramsal dil gerektirdiği görüşünü savunmuşlardır bu yazarlar.

R. Stolorow'un (1983) kaydettiği kadarıyla George Klein psikanalizde metapsikoloji ile klinik kuram arasında bir fark olduğu tezini ön plana çıkarmıştır. G. Klein'a göre bu iki yaklaşım birbirinden tamamen farklı söylem düzeylerine tekabül etmektedir. Metapsikoloji öznel deneyimin maddi temelleri ile ilgili gibi durmaktadır. Kişilik dışı mekanizmalardan, boşalım aygıtlarından, dürtü enerjilerinden nesnel gerçeklik düzeyindeki varlıklar gibi söz eden doğa bilimine yakın bir söylemi vardır.

Buna karşılık klinik yaklaşım, amaçlarla, anlamlarla; öznel deneyimlerin anlamıyla ilgilenir. Klinik kuram neden-sonuç zincirini açıklayan "nasıl" sorusuna yanıt aramaz; kişisel amaçları, yönelimleri, bireysel anlamları anlamaya yönelen "niçin" sorusuna yanıt arar. G. Klein'a göre (1976) psikanalizin meşru olarak elde tutabileceği kuram klinik kuramdır.

Stolorow'a göre Kohut'un kurduğu Kendilik Psikolojisi G. Klein anlamında bir klinik kuramdır. Özellikle eşduyumlu içe bakış yöntemiyle hastanın öznel dünyasına yönelmeyi hedefleyen Kendilik Psikolojisi deneyime yakın, mekanistik metaforlara dayanan bir dil tutturmaktan uzak bir yönelim içindedir.

Keza Roy Schafer de psikanalitik metapsikolojinin mekânsal dilinin yabancılaştırıcı etkisinden söz etmiştir.

Stolorow, kuramsal çerçevenin analistin dinleyişini, yorumlayışını, analizin akışını ve terapötik işlevlerini etkileyeceği görüşündedir.

Ancak Cooper yukarıda sözü edilen makalesinde Kendilik Psikolojisi dilinin daha varoluşsal, fenomenolojik olduğu; deneyime daha yakın, mekanistik dilden uzak bir söylem ortaya koyduğu yolundaki yaklaşıma katılmaz. Kendilik Psikolojisinin "iki kutup", "gerilim", "kendilik nesnesi", "kendilik" gibi kavramlarının da deneyime yakın olmayıp yüksek bir soyutlama düzeyi içerdiği görüşündedir.

A. Cooper'ın psikanaliz tarihi bağlamında ele aldığı bir başka önemli nokta ruh içi çatışma modeli ile gelişimsel duraklama modeli arasındaki farktır.

Klasik yapısal kuramın çatışma modeli karşısında D. Levy ve M. Balint ruhsal yapıdaki eksiklikten söz etmişlerdir. Kohut da bu çizgide kabul edilir.

Konu tartışmaya açıktır geniş ölçüde. Söz gelimi R. Wallerstein (1983) bu tartışmada ilginç bir noktadadır. Wallerstein Kohut'un "dar anlamıyla kendilik psikolojisi"ni (ki temel tezleri elinizdeki kitapta ortaya konmuştur) klasik kuramın bir zenginleşmesi olarak görmekte ve ruh içi çatışmayı da çok geniş anlamda yorumlayarak çatışma modeli ile kendilik psikolojisini bir arada tutmaya çalışmaktadır. Bu eğilimin doğal sonucu olarak da "Geniş Anlamıyla Kendilik Psikolojisi"ni reddeder Wallerstein.

R. Stolorow ve F. Lachmann (1980: 63 vd.) pek çok bakımdan önemli kitaplarında çatışma psikolojisi ile ele alınacak vakalar ile gelişimsel duraklama çerçevesinde ele alınacak vakaları ayırt etme yoluna gitmişlerdir. Yazarlara göre idealleştirme ve büyüklenmecilik gelişimsel aşamadaki bir duraksamaya işaret edebileceği gibi bazı durumlarda özellikle saldırganlıkla ilgili çatışmalara karşı bir savunma da olabilir.

Analitik atmosfer Cooper'ın tartışmaya açtığı bir başka noktadır. Kohut'un tekniğinde hastanın çok daha az engellenmesinin, terapistin yumuşak, eşduyumlu tutumunun psikanaliz tarihinde ilk olmadığı görüşündedir Cooper. Psikanaliz tarihinde Ferenczi, Alexander, Gitelson, Zetzel ve Cooper'ın altını çizdiği gibi bizzat Freud, bu çizgide yer alan diğer analistler olarak kaydedilmektedir.

Kohut'un tekniğinde saldırganlık daha az incelenebilmektedir. Kuramın da tekniğin de hedef aldığı alan saldırganlık değildir. Kanımca bu özellik özellikle Kernberg'in tekniği ve kuramıyla tam bir tezat teşkil etmektedir. Kendilik psikolojisinin teknik ve taktik yaklaşımında olumsuz aktarım tepkileri çok az gözlenir ve bunlar terapistin eşduyum yetersizliğine yanıt olarak değerlendirilir.

Kendilik psikolojisinde gerek cinsellik gerekse saldırganlık patolojik bir düzeyde ortaya çıktığında bunlar kendiliğin çözülmesinin işaretleri olarak ele alınır. Kendiliğin yeniden yapılanması ve daha iyi işlev gören, bütünlüğünü koruyan, daha sağlam bir kendiliğin oluşmasıyla bu görünümler de kaybolacaktır.

Kanımca kendiliğin psikolojisini ele alırken karşımıza çıkan bir başka özgül yön "sakin", "huzurlu" deneyimlere; terapistle hastanın yaşadığı "biz" duygusuna verilen önemdir. Oysa klasik yaklaşımda hastanın terapi atmosferinde şiddetli duygusal gerilemeye girmesi beklenir. Söz gelimi Kernberg özellikle ilkel kısmi nesne ilişkilerinin ancak ilkel duygu tonlarında ortaya çıkabileceği ve analiz edilebileceği görüşündedir. Nitekim söz konusu içselleştirilmiş ilkel nesne ilişkileri bu tipte duygusal deneyimler sırasında içselleştirilmiştir. Dolayısıyla aynı şiddetli duygu tonlarının terapi ortamında yaşanması yoluyla bilinçdışı geçmişi incelemek imkânı doğmaktadır.

Kendilik psikolojisi ise özellikle huzurlu, sakin "biz" deneyimi içinde ben duygusunun gelişimini esas alır. Sağlam ve tutarlı bir kendiliğin bu koşullarda yerleştiğini söyler. Sander (1983) ve Stern (1983) çocuğun kendilik duygusunun gelişmesinin koşullarını bu bağlamda ele almışlardır.

"Biz içinde ben deneyimi" gelişimin, psikolojik büyümenin sağlandığı süreçler olarak değerlendirilir. Kendini dışardan bir gözle ele alabilme, proje üretebilme, giderek üreticilik, yaratıcılık temel hedeflerden biri olarak karşımıza çıkar Kendilik Psikolojisinde.

Klasik psikanaliz ile bir başka farkın eşduyum anlayışında düğümlendiğini düşünüyorum. Kohut eşduyum konusunu aşırı vurgulayan bir yazardır. Buna karşılık diğer analistlerin bir kısmı psikanalizin temelinin zaten eşduyum olduğunu, dolayısıyla böyle özel bir vurguya gerek olmadığını söylerler.

Bu nokta çok net olmamakla beraber kanımca arada yine de bir fark vardır. Söz gelimi bu dizi çerçevesinde eserlerine yer vereceğimiz bir başka büyük usta olan Kernberg de eşduyum ve içe bakıştan söz etmekte, bunlara özellikle karşı aktarım analizinde çok önemli bir yer vermektedir. Ancak Kernberg'in tekniğinde, analitik dinleme tarzında hastanın bilhassa terapiste yaşattığı duyguların ön plana çıktığı (tamamlayıcı özdeşleşme) ve bunların incelenmesi yoluyla hastanın iç dünyasının kavrandığı bir tutum söz konusudur. Yani Kernberg kendi tekniğinde özellikle tamamlayıcı özdeşleşmeye dayanan bir yaklaşım içindedir. Bu yaklaşım çerçevesinde analist hastanın kendisine ne yaşattığından yola çıkarak analiz edilenin aldığı tutumu, içsel güdülenmelerini kavramaktadır.

Buna karşılık kanımca Kohut daha etkin bir eşduyumdan söz etmektedir. Analistin bilhassa kendini hastanın yerine koyarak onun iç dünyasını kendi iç dünyasından görmeye çalıştığı bir eşduyumdur bu. "Uyumlu özdeşleşmenin" ön planda olduğu, etkin bir çaba gerektiren bir eşduyum.

Bildiğim kadarıyla üzerinde hiç durulmamış ama çok önemli gördüğüm bir başka nokta, Kendilik Psikolojisinin narsisistik zedelenebilirliği özdeşleşme yoluyla tedavi etmesidir.

Bu görüşümü detaylandırmak isterim. Klasik psikiyatrik tanı ölçütlerinden de bildiğimiz gibi narsisistik patolojinin en önemli yönlerinden biri narsisistik zedelenebilirliktir. Narsisistik vakalar eleştiri, dışlanma, başarısızlık, küçük düşme konularında çok duyarlıdır ve genellikle öfke şeklinde yanıt verirler.

Kendilik psikolojisi tekniğinde analist hastanın eleştirilerini eşduyumla ele alır ve kendi eşduyum yetersizliğine yanıt olarak yorumlar. Yani hastanın eleştirisi karşısında yıkılmaz, karşı çıkmaz. Buradaki haklılığı anlamaya çalışır. İşte analistin bu tutumu ile sergilediği olgunluk giderek hasta tarafından içselleştirilmektedir. Bu ise narsisistik zedelenebilirliğin onarılması bakımından çok önemlidir.

Bildiğim kadarıyla literatürde üzerinde durulmayan bu anlayışı derinleştirmek gerektiğini düşünüyorum.

Kendilik psikolojisini diğer psikanalitik kuramlardan ayıran en önemli noktalardan biri de ruhu kapalı bir örgütlenme içinde görmemesi, insanın daima bir kendilik nesnesi ortamına gereksinim duyacağını saptamasıdır. Kohut şöyle der: "Kendilik psikolojisi bakış açısından insan doğumdan ölüme dek kendilik nesnesi ortamında yaşar. İnsan tıpkı fizyolojik olarak hayatta kalması için çevresinde oksijene gereksinim duyduğu gibi psikolojik olarak hayatta kalması için de kendilik nesnelerine gereksinim duyar" (Aktaran Wallerstein, 1983).

Oysa klasik psikanalitik kuramlarda insan, olgun ve erişkin biçimiyle kendi içine kapalı bir sistem olarak düşünülür. Nesne ise bir kendilik nesnesi değil, kendi öz nitelikleri sebebiyle nesne sevgisiyle ilişkiye girilen bir yapıdadır. Böylece kendilik psikolojisi insanın asla tamamlanmamışlığının altını çizmektedir.

Bu kısa yazıda Kendilik Psikolojisinin özgün yönlerini psikanaliz tarihi içinde değerlendirmeye çalıştım. Ülkemiz okuru Kohut'un geriye dönük bir değerlendirmeyle "Dar Anlamda Kendilik Psikolojisi" adını verdiği ilk önemli eseriyle karşı karşıyadır bu elinizdeki kitapla. Kohut'un ikinci ve genel kuramı da yine bu dizide çıkacak olan Kendiliğin Yeniden Yapılanması ile ortaya konmuştur. Pskkanaliz çevrelerinde önemli tartışmalara yol açmış ve birçok analist tarafından bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu kitapların layık oldukları yeri bulmaları dileği ile.

Kaynakça

Cooper, A. (1983), "Psychoanalytic Inquiry and New Knowledge", Reflections on Self Psychology, New Jersey, The Analytic Press: 19-34.

Freud, S. (1931), "Female Sexuality", Standard Edition, 21. cilt: 225-246.

Klein, G. S. (1976), Psychoanalytic Theory, New York, Int. Univ. Press.

Lasch, C. (1978), The Culture of Narcissism: American Life in an Age of Diminishing Expectations, New York, Norton.

Sander, L. W. (1983), "To Begin With - Reflections on Ontogeny", Reflections: 85-104.

Stern, D. N. (1983), "The Early Development of Schemas of Self, Other, and Self with Other", Reflections: 49-84.

Stolorow, R. (1983), "Self Psychology - A Structural Psychology", Reflections: 287-296.

Stolorow, R. ve Lachmann, F. (1980), Psychoanalysis of Developmental Arrests: Theory and Treatment, New York, Int. Univ. Press.

Wallerstein, R. (1983), "Self Psychology and 'Classical' Psychoanalytic Psychology - The Nature of Their Relationship: A Review and Overview", Reflections: 313-337.

Devamını görmek için bkz.

Önsöz, s. 17-19

Narsisizm konusu, yani kendiliğin yatırılması (Hartmann) çok geniş ve önemli bir konudur, çünkü haklı olarak insan zihninin içeriğinin yarısına gönderimde bulunduğu söylenebilir – diğer yarısı, elbette, nesnelerdir. Dolayısıyla narsisizm sorunlarının kapsayıcı bir sunumunu yapmak herhangi bir yazarın bilgi ve becerisini iyice aşabilecek engin bir alanı üstlenmek olurdu.

Ancak vazifenin büyüklüğünden daha önemlisi, kapsayıcı bir sunum yapılabilmesi için bir alanın az çok yerleşmiş olması, bu konudaki araştırmaların bir düzeye erişmiş olmasının gerekmesidir. Diğer bir deyişle bir ders kitabı yaklaşımı ancak belli bir alanda bir dizi anlamlı ilerlemenin yapıldığı ve bu ilerlemelerin artık yeni kazanılmış bilgileri derleyip toplamaya ve dengeli bir tarzda sunmaya çalışan bir gözden geçirme çerçevesinde yansız bir şekilde değerlendirilmelerini ve bütünleştirilmelerini gerektiren bir noktaya ulaşıldığında geçerli olur. Bugün için narsisizm konusunda bu koşullar oluşmamıştır.

Psikanalitik metapsikolojide basit görünen, ancak yol açıcı ve belirleyici bir ilerleme olan kendiliğin (self) benden (ego) kavramsal olarak ayrılması (Hartmann); (ön)bilinçte yer alan "kimlik" zihinsel içeriğinin açık olduğu tehlikeler kadar bu "kimliğin" edinilmesi ve korunmasına yönelik ilgi (Erikson); anne çocuk birliği matriksinden gelen ayrı bir psikobiyolojik varoluşun tedrici netleşmesi (Mahler); son yılların bazı ayrıntılandırılmış, psikanalitik olarak formüle edilmiş önemli klinik-kuramsal (Jacobson) ve klinik (A. Reich) katkıları: Bütün bu çalışmalar, nesneler dünyasının araştırılmasına, yani imagoların –veya id bağlamında dürtülerden çok benin bilişsel süreçlerinin merkezi durumuyla daha uyumlu bir şekilde ifade edilirse, nesne tasarımlarının– gelişimsel ve dinamik devinimlerine katkıda bulunan engin malzeme tarafından geri plana itilmeye yüz tutan bir konuya psikanalistlerin artan bir ilgisi olduğunu doğruluyor.

Narsisizm sorunlarına kuramsal olarak yaklaşıldığında karşılaşılan güçlüklerden biri –artık kendilik yatırımı ile ben işlevlerinin yatırımı arasındaki eski yaygın kafa karışıklığından daha önemli hale gelen bir güçlük bu– nesne ilişkilerinin mevcudiyetinin narsisizmi dışta bıraktığı yolundaki sık rastlanan varsayımdır. Halbuki izleyen sayfalarda vurgulanacağı gibi tam tersine en yoğun narsisistik deneyimlerden bazıları nesnelerle ilişkilidir; yani ya kendiliğin ve içgüdüsel yatırımının korunması için kullanılan nesnelerle veya bizzat kendiliğin bir parçası olarak yaşantılanan nesnelerle. Bu nesnelerden kendilik nesnesi olarak söz edeceğim.

Başlangıç için birkaç temel kavramsal aydınlatma yararlı olabilir. Kişilik ve kimlik kavramlarının yanı sıra bir yandan kendilik diğer yandan da ben, üstben ve id kavramları kavramsal oluşumun değişik düzeylerine ait soyutlamalardır. Ben, id ve üstben psikanalizde özgül üst düzeyin, yani deneyimden uzak bir soyutlamanın, ruhsal aygıtın kurucu öğeleridir.

Kişilik sıklıkla genel bir anlamda kullanılabilirliğe açık olmakla beraber, kimlik gibi psikanalitik psikolojiye yabancıdır; derinlik psikolojisinin gözlemlerinden çok toplumsal davranışın gözlenmesi ve kişinin ötekilerle ilişkisindeki (ön)bilinçli deneyimin tanımlanması ile uyumlu farklı bir kuramsal çerçeveye aittir.

Halbuki kendilik psikanalitik ortamda ortaya çıkar ve zihinsel aygıtın bir içeriği olarak görece alt düzeye, yani görece deneyime yakın bir düzeye ait psikanalitik bir soyutlama tarzında kavramlaştırılır. Böylece zihnin bir aygıtı olmamakla beraber zihinde bir yapıdır, çünkü a) içgüdüsel enerjiyle yatırılmıştır ve b) zaman içinde sürekliliğe sahiptir, yani kalıcıdır. Dahası ruhsal bir yapı olmakla kendilik ruhsal bir yerleşime de sahiptir. Daha özelleştirerek ifade edersek çeşitli –ve çoğu zaman tutarsız– kendilik tasarımları yalnızca id, ben ve üstbende değil, aynı zamanda zihnin tekil aygıtlarında da mevcuttur. Söz gelimi, ya ben alanı içinde sınırlı bir yer tutan veya id ve benin bir süreklilik oluşturduğu bölgesel ruh alanı bölümlerini işgal eden çelişik, bilinçli veya önbilinçli kendilik tasarımları –örneğin büyüklenmeci veya aşağılık kendilik tasarımları– yan yana mevcut olabilir. O halde kendilik, bütünüyle, nesne tasarımlarına benzer bir şekilde, zihinsel aygıtın bir içeriğidir, ama onun kurumlarından biri, yani zihnin aygıtlarından biri değildir.

Böylesi kuramsal aydınlatmalar, iki amacı –bir yanda genel narsisizm alanında bir grup özgün normal ve anormal olgunun derinlemesine tanımını yapmak, öte yanda bunlarla bağlantılı özgül gelişimsel aşamayı anlamak– bütünleştirmeye çalışan bu kitabın temel konusu için bir çerçeve sağlayacaktır.

Bu kitabın alanı ne kadar geniş olursa olsun yalnızca daha geniş bir narsisizm incelemesinin bir bölümünü oluşturabilir. Özel olarak bu inceleme hemen hemen tamamen narsisistik kişiliklerin analizinde libidinal güçlerin rolü üzerinde yoğunlaşmıştır. Saldırganlığın rolünün tartışılması ayrıca ele alınacaktır. Öte yandan bu kitap 1959, 1963 (Seitz ile birlikte), 1966, 1968 yıllarında yayımlanmış bir dizi incelemenin devamı ve uzantısıdır. Vaka malzemesi, bunlardan çıkarılan netice ve bu makalelerde içerilen kavramlaştırmalar izleyen sayfalarda serbest bir şekilde kullanılmıştır. Bu kitap daha önceki denemelerde başlatılan narsisizmin libidinal yönlerinin araştırılmasının derlenip toparlanmasını ve tamamlanmasını oluşturmaktadır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erdoğan Özmen, “Freud ve Kohut”, Virgül, Sayı 17, Mart 1999

Psikanalizin bir 'enerji bilgisi' ile (energetics: enerjiyi ve enerjinin dönüşümlerini inceleyen bir mekanik dalı) bir 'yorum bilgisinin' (hermeneutics) gerilimli ve üretken bir aradalığını nasıl ve hangi çerçevede mümkün ve zorunlu kıldığı epistemolojik problemi bir yana bırakılacak ve klinik yönelimli bir tanımda ısrar edilecek olursa, psikanalizin yorumlayıcı bir disiplin olduğu ve psikanalitik teoriyi kurma çabalarının klinik verilerle deyim yerindeyse karşılıklı bir döllenmenin süregiden diyalektiği içinde işlediği söylenebilir: Freud teorisini hastalarının sağladığı klinik materyalden hareketle geliştirmiş ve teori de yeni ortaya çıkan klinik verileri sürekli olarak uygun bağlamlarına yerleştirme ve organize etme işlevini üstlenmiştir. Bir başka deyişle, hastanın hayatına dair sıkı bir işbirliği içinde yürütülen bir inceleme alanı olarak psikanalitik pratik, hastanın kendisine ilişkin deneyimde (kendilik deneyiminde?) eksikliklerin bulunduğunu varsayar. O 'eksik/kayıp'ın giderilmesini amaçlayan yorum imkânlarını sağlamak üzere psikanalitik teoriler, asıl olarak iki ana eksen boyunca gelişmişlerdir. Bir yanda dürtü/yapı modeli, diğer yanda ona bir seçenek oluşturan ilişki/yapı modeli.

Psikanaliz tarihinde Edith Jacobson ve Otto Kernberg'in katkılarıyla, Freud'la başlayan klasik dürtü/yapı modeli sınırlarına dayanmıştır. Jacobson'un kendilik ile nesne dünyası arasındaki karmaşık etkileşimleri ve bu etkileşimlerin normal ve patolojik gelişim üzerindeki yaygın ve iç içe geçmiş etkilerini tanımlaması, en nihayetinde klasik cinsellik ve saldırganlık dürtülerine indirgenebilir olan bir güdülenme sistemi varsayımına yaslanır. Diğer yandan Kernberg'in dürtü kavramının içinde ilişkiye ait kümelenmeleri (relational configurations) inşa etme girişimi yer yer kendi terimlerini geren bir teori kurmasıyla sonuçlanmıştır. Dürtü kuramı açısından bugün de temel soru aynı biçimiyle ortadadır: Kimlik bakımından nesne ilişkilerinin merkezîliğiyle, teorik bakımdan dürtü kavramının merkezî konumu arasındaki mesafe kapatılabilir türden midir, eğer öyleyse yapılması gereken nedir?

Ağırlığı giderek daha çok hissedilen yaklaşımlar, hem dürtünün doğasına ilişkin klasik çerçeveyi reddetmeden hem de dürtü süreçlerinin hükmettiği bir çerçeveye ilişki kümelenmelerini eklemlemeye çalışmadan yukarıda sözü edilen her iki teorik modeli yan yana getirmeye, her iki modelin imkânlarını kullanmaya çalışmakta. İnsanın doğasının daha eksiksiz anlaşılması çabası, her iki modelin varsayımlarının göz önünde bulundurulmasını ve uygun teorik yapıştırıcıların tesis edilmesini gerekli kılıyor.

Heinz Kohut'un bu üçüncü yaklaşımın en etkili ve önemli teorisyeni olduğu söylenebilir. 1984'de American Journal of Psychiatry dergisinde yayımlanan bir makalede, psikiyatristlere son on yılda alanlarındaki en önemli gelişmeler üzerine düşündükleri sorulmuş. Yanıt verenler tarafından on üç kitap ve bir dergi makalesi en önemli yayınlar olarak seçilmiş ve yalnızca bir yazar iki kez zikredilmiş: Kendiliğin Çözümlenmesi ve Kendiliğin Yeniden Yapılanması.

Kohut'un, öyle denebilirse eğer, yukarıdaki yaklaşım çerçevesinde klasik psikanalizden 'kopuşu', bugün kendilik psikolojisi olarak anılan teorik gövdenin belirmeye başladığı 1971'den çok önce (bu tarihte Kendiliğin Çözümlenmesi yayımlanmış ve burada bile yapıtın içeriği ve tonu dürtü modeliyle bir sürekliliği vurgular mahiyettedir), 1959'da yayımlanan "İçebakış, Eşduyum ve Psikanaliz" adlı makalesiyle başlamıştır. Bu makalesinde Kohut, psikanalizin esasını oluşturan tarihsel ve epistemolojik kanıtların, Freud'un psikanalitik yöntemi keşfi sürecinde bulunduğunu ileri sürmüştür. Yani insan düşüncesinin ve güdülenmelerinin incelenmesi yönteminde. Burada hastanın söze dökülmüş içebakışının daha derin anlamlarının ancak analistin hastanın psikolojik hayatına bir tür 'dalışı' sayesinde (eşduyuma dayalı anlama sayesinde), anlaşılır kılınacağı iddiası yer alır. Böylece Kohut, en başından itibaren psikanalizin temelinde, onun yönteminin olduğunu ileri sürerek, Freud'un dürtü teorisinin üstünlüğünü sorunlu hale getirmiştir. Bir inceleme yöntemi olarak psikanaliz Freud'un, başlıca yetişkin nevrotik hastalarının hatırladıkları pek çok şeyin aslında çocukluk fantezileri olduğunu, davranışları etkileme bahsinde ruhsal gerçekliğin dış gerçeklik kadar önemli olduğunu ve hastanın arzuladığı ve korktuğu şeyleri şimdiki duruma yansıtarak çocukluk fantezilerini erişkin gerçekliğine dönüştürme teşebbüsünün kendini hasta ile doktor arasındaki ilişkide ortaya koyan bir süreç olduğunu farketmesiyle kurulmaya başlamıştır. Freud kendi pratiğinde göstermiştir ki, nevrozun çözümüne yol açan şey bu aktarımın (transferans) yorumlanmasıdır. Bu bakımdan aktarım ve onun anlaşılması ve yorumlanması psikanalizin kalbidir.

Kendilik psikolojisi açısından, yani Kohut'un bir inceleme yöntemi olarak psikanalize yaptığı vurgu açısından bakarak denebilir ki, Freud bir epistemolojik karışıklığa düşmüş ve psikanalitik yöntemin uygulanmasının etkilerini ve sonuçlarını kavramaya ve formüle etmeye çalışan bir teorik inşadan daha çok, psikanalitik yöntemin klinik pratikte gösterdiği performansı ve başarıyı, düşüncenin gelişimi ve zihnin çalışma biçimine ilişkin genel teorisinin deneysel bir kanıtı gibi düşünmüştür: Çocuk cinselliğinin gelişiminin ve uğradığı değişimlerin bir nevrozun ortaya çıkışının temel ekseni olduğu teorisinin. Böylece nevrotik hastaların analizinde yeniden inşa edilen gelişim çerçevesinin bütün insanların gelişimini yansıttığı sonucuna varılmıştır.

Burada kısaca anmakta yarar var: Benzer epistemolojik sorunların başka düzeylerde de ilgili kavramlar uyarınca izi sürülmektedir. Denebilir ki; Freud'la başlayarak psikanalizin temel iddiası şu olagelmiştir: Bilinçdışı bir çatışmadan ve onun ortaya serilmesinden bahsettiğimizde, gerçek olan bir şeyden bahsediyoruz. Yani o bilinçdışı çatışmayı ortaya koyma süreci, aynı zamanda o çatışmayı kontrol ve çözüme münasip hale getirmeye karşılık gelir. Psikanaliz geçmişteki travmaların gizli kalmış izlerinin örtüsünü kaldırır, onların devam eden dinamik tabiatlarını deşifre eder ve böylece hastanın orada sıkışıp kalmış enerjisini serbestleştirerek, daha üretici amaçlar için harekete geçirir. Muhafazakâr denilebilecek bir konumdan bakarak dilin, anlamı yaratan ve icra eden bir sistem olarak değil de, daha çok zaten var olan fikirlerin hizmetinde ve saydam olarak kavramsallaştırılmasına yaslanan bu anlayış, analitik süreci ve ödevi de zaten orada bulunan şeylerin açık bir biçimde adlandırılması olarak görüyor. Yani bilinçdışı "şey temsiline" bir "sözcük temsili" eklemek olarak. Alternatif görüşe göre; dil kurucu ve bizatihi kendi etkilerine sahip bir sistem olarak kabul edilir. Analitik ortama tercüme edilecek olursa bunun anlamı; psikanalitik yorumun, yüzeyin altında gizli kalmış olanı isimlendirmek ya da zaten var olanı teşhis etmek değil, yeni anlamları üreten, şeylerin yeni versiyonlarını kuran bir müdahale kertesi olduğudur.

Kendi pratiğinde sadece psikonevrotik ketlenme ve belirtileri (fobiler, obsesyonlar, kompulsiyonlar, histerik gösteriler) olan hastalarla değil ama aynı zamanda, şimdi narsisistik kişilik ve davranış bozuklukları olarak adlandırdığımız haller nedeniyle de tedavi arayışına yönelen hastalarla karşılaşan Freud bu durumu, "gündelik hayatlarını sürdürme konusunda oldukça çaresiz ve acz içinde olan bu hastaları tedaviye almaktan kaçınmamalıyız. Bizimkine benzemeyen doğalarını özgürleştirmeleri ve gerçekleştirmeleri için onları eğitmeli, analitik yöntemlerle eğitici yöntemleri birlikte uygulamalıyız" diyerek açıklamıştır. Yine analiz edilmelerindeki güçlüklerden bahsettiği bu hasta grubu için terapötik analize karşıt olarak karakter analizini önermiştir. Her durumda söz konusu vakaların tedavi sonuçları sınırlı olmuş ve yüzeysel kalmıştır. Söz konusu hastaların çocuksu talepkârlık, önemsenmeyişlerine aşırı duyarlılık, terapisti 'tanrısallaştırma' eğilimleri ve insani ve olgunlaşmamış kişilik özelliklerinin üstesinden gelebilmeleri için eğitici ve öğüt verici çabalar biçiminde analistin kişiliğinin tedavi sürecine dahil olmasının gerekli olduğu kabul edilmiştir. Ancak psikanaliz için asli olan, her türden müdahalelerin psikanaliz açısından eksik ve tatmin edici olmaktan uzak oluşu ortadadır. Kohut'un eseri biraz da bu sorunun çözümüne adanmıştır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.