Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-205-5
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Heinz Kohut diğer kitapları
Kendiliğin Çözümlenmesi, 1998
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kendiliğin Yeniden Yapılanması
Özgün adı: The Restoration of the Self
Çeviri: Oğuz Cebeci
Yayına Hazırlayan: Nurdan Gürbilek
Yayın Yönetmeni: Saffet Murat Tura
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1998
4. Basım: Ekim 2017

Kohut'un klasik psikanalizden kuramsal olarak koptuğunu ilan ettiği eseri. Bununla beraber klasik kuramın da kimi pratik imkânları olduğu kabul edilmiş, terapist ve analistlere birbirini tamamlayan iki farklı kuramsal kavram çerçevesinden bakmaları öğütlenmiştir. Kohut, "kendilik" (self) kavramı çerçevesinde yoğunlaşarak yeni bir kuramsal yaklaşım getirdiği bu kitabında sadece narsisizmin değil, nevroz olgularının da bu yeni çerçevede düşünülebileceğini söyler. Ayrıca psikoterapi ve psikanalizin sonlandırılmasıyla ilgili çok gerçekçi ve klasik kuramın iddiaları göz önüne alınırsa oldukça mütevazı sonuçlarla yetinilmesi gerektiği tezini de geliştirmiştir. Yazarın bu eserinin öncülü sayılabilecek Kendiliğin Çözümlenmesi adlı kitabı da Metis'ten yayımlanmıştır.

İÇİNDEKİLER
Editörün Önsözü, Saffet Murat Tura
Sunuş, Yavuz Erten
Teşekkür
Önsöz
1. Narsisistik Kişilik Bozukluğunda Analizin Sona Erdirilmesi
2. Psikanalizin Bir Kendilik Psikolojisine Gereksinimi Var mı?
3. Psikanalizde Kanıtın Doğası Üzerine Düşünceler
4. İki Kutuplu Kendilik
5. Oidipus Kompleksi ve Kendilik Psikolojisi
6. Kendilik Psikolojisi ve Psikanalitik Durum
7. Son Söz
Kaynakça
Vaka Dizini
OKUMA PARÇASI

Saffet Murat Tura, "Editörün Önsözü", s. 7-8

Kendiliğin Yeniden Yapılanması hem psikanaliz tarihinde hem de Kohut'un eserinde önemli bir kopuş noktasıdır. Çünkü bu eser kuramın yeni bazı bulguları da ifade edecek, açıklayacak şekilde yeniden kurgulanması gerektiğini göstermekle kalmamış, aynı zamanda analitik tedavide hangi sonuçların hedeflenmesi gerektiği sorusunu da yeniden tartışmaya açmıştır.

Kohut'un daha önceki kuramsal yaklaşımı bilinmeden bu kitabın anlaşılması güçtür. Eski kuramsal yaklaşım gene bu diziden çıkan Kendiliğin Çözümlenmesi'nde ele alınmış ve Kohut'un yeni bulgularını elverdiğince klasik Freudcu yaklaşıma yakın bir çizgide ifade etmeye çalışmasına rağmen büyük bir tepki almıştı. Şimdi artık bu çizgi de terk edilmiş, eski kuram "Dar anlamıyla kendilik psikolojisi" olarak nitelenmeye başlanmıştır.

Bu kitap ilk bakışta düzensiz bir şekilde kaleme alınmış görünebilir. Oysa ki mantığı oldukça basittir. Kohut kitabın başında kendisini yeni bir kuramsal ifade bulmaya sevk eden bulguları sergilemekte ve bu bulguların neden eski kuramsal çerçevelerde ifade edilemeyeceğini anlatmaya çalışmakta, giderek bu yeni bulguları ifade edecek yeni kuramı ileri sürmektedir.

Bu basit mantığa rağmen gidiş tabii ki bu kadar basit değildir. Kohut yeni kuram oluşturan herkesin karşılaştığı iki tipik epistemolojik güçlüğü gözönüne almak zorundadır. Bu güçlüklerden ilki, eğer doğa bilimi eğretilemesi ile düşünmeme izin verilirse deneyleme koşulları ile ilgilidir. Bir bakıma psikanalizin deneyleme ortamı psikanalitik prosedürdür. İşte Kohut daha ilk eserinden beri bazı klinik sezgileri ve yeni kuramsal varsayımları çerçevesinde bu standart prosedürü değiştirmeye koyulmuştur. Bu durumda ortaya çıkan yeni bulguları ne ölçüde psikanaliz çerçevesinde kabul edebiliriz? Elbette vereceğimiz yanıt psikanalizi nasıl tanımlamamız gerektiği ile ilgili olarak değişecektir. Bu durumda Kohut kaçınılmaz olarak psikanalizin ne olduğunu, nasıl tanımlanması gerektiğini tartışmak zorunda kalmış ve klasik psikanalizi de açıklayan yeni bir meta-kuram ileri sürmek zorunda kalmıştır. Bu ikincil gibi görünen nokta kitabın tartışma zenginliğini artırırken konuya uzak bir okurda gereksiz ayrıntılarla uğraşılıyormuş izlenimini doğurmaktadır.

Söz konusu epistemolojik sorun tüm "epistemolojik kopuşlar" için geçerlidir. Söz gelimi Einstein, Newton kuramından koparken kaçınılmaz olarak fiziğin temellerini yeniden tanımlamak ve eski kuramı kendi sistemi içinde yeniden tanımlayıp açıklamak zorunda kalmıştı. Kohut da aynı şeyi Freud kuramına yapmak durumundadır kaçınılmaz olarak. "Epistemolojik kopuş"ların kaderidir bu.

İkinci epistemolojik güçlük benzer fakat biraz daha farklı bir kaynaktan gelmektedir. Bu güçlük "deneysel" bulguların kaçınılmaz olarak kuram-bağlı olması ile ilgilidir. Kısa bir ifade ile önce kuramdan bağlantısız olgular ortaya çıkıp da sonra bunları açıklayacak varsayımlar, dizgeler kurgulanmaz. Olguyu olgu kılan daha baştan kuramdır. Mesela basitçe şöyle düşünürsek kavrayabiliriz bu süreci. Düşünülecek en basit fiziksel olay bile aslında çok yönlü bir karmaşa arz eder. Bu olayda fizik bilminin konu edinmesi gereken yönler ancak önceden tanımlanmış bir fiziksel kavramlar dizgesi sayesinde ayırt edilebilir. Buradan bakınca kuram bir bakıma deneyden önce geliyor gibi durmaktadır. Ancak söz konusu olan bir totoloji değil diyalektik bir bütünlüktür; olgu-kuram diyalektiği.

İşte Kohut bu kitapta temel bir kuramsal kopuş gerçekleştiren bütün bilim adamlarının çözmesi gereken bu epistemolojik güçlüğü de aşmaya; olgu-kuram diyalektiğinin hakkını vermeye çalışmaktadır. Kitabın kaçınılmaz karmaşıklığının bu sebebi de anlaşılırsa, Kohut'un hangi aşamada hangi sorunu çözmeye çalıştığı iyi sezilirse okuma kolaylaşacaktır diye düşünüyorum.

Psikanaliz tarihinde önemli bir "epistemolojik kopuş" gerçekleştiren, dolayısıyla böyle bir bilimsel kopuşun tüm epistemolojik zorluklarını da ifade edip aşmaya çalışan bu kitabın karmaşıklığı gülün dikenidir kanısındayım.

Devamını görmek için bkz.

Yavuz Erten, "Sunuş", s. 9-11

Heinz Kohut, insanlığın en büyük düşünsel oluşumlarından biri olan psikanalitik öğretinin yüzyıllık serüveninin en can alıcı aktörlerinden biri...

Bu yüzyıl psikanalizi nereden nereye getirdi? 1896'dan Freud'un 1939'daki ölümüne kadar geçen süre de dahil olmak üzere, psikanalitik öğreti, sürekli bir evrim içerisinde oldu. Medeniyet tarihinde pek az öğretinin böyle bir dinamizm ve değişme cesareti gösterdiğine tanık oluruz. Psikanalizi geçirdiği ölümcül krizlerin ardından, bugün yine önder psikiyatrik ve psikoterapötik kuram yapan özellik de budur. Kendiliğin Yeniden Yapılanması bu evrimin en güzel örneklerinden biri. Seksenli yıllarda yaşama gözlerini yuman Kohut, gençliğini ve erken orta yaşlarını Freud'un klasik psikanaliziyle yaşadı. Geç orta yaşlar ve yaşlılıkta, Freud-sonrası oluşumlar olan ben (ego) psikolojisi ve nesne ilişkileri ekollerini gördü, onlarla halleşti. Yaşlılığın bilgelik, umutsuz hastalık ve ölümle buluşması ise, onu kendi kuramını yaratmaya itti. Yaşamı boyunca bünyesinde bütün yakıcılığıyla yaşadığı; izlerini acılar, umutlar, hayalkırıklıkları, yanılgılar ve gururlar olarak harmanladığı psikanalizi –eski bir sevgiliyi tam da vedalaşma anı ve mekânında, yeni ve tüm çıplaklığıyla görme huzur, kabul ve yalınlığında– yeniden tanımladı. Bu öyle bir tanımlamaydı ki, aynı zamanda diğeri'ni (psikanalizi), o andan itibaren, artık eskisi gibi olamayacağı bir ilişkisel belaya da bulaştırdı.

Kohut kuramı psikanalitik düşüncenin bir yüzyıla yakın deneyiminin ürünü olarak Freud metapsikolojisine getirilen yeni bir bakış açısı, –zaman zaman da– büyük bir eleştiridir.

Seksenli ve doksanlı yıllarda Kohut'un geliştirdiği kuramsal oluşumun "Kendilik Psikolojisi" adı altında ekolleştiğini görürüz. Diğer üç ekol olan, Freud'un dürtü/savunma modeli; Anna Freud, Hartmann ve Rapaport'un "Ben Psikolojisi" ve özellikle Otto Kernberg'in yazdıklarıyla etkisi iyice artan ve genişleyen "Nesne İlişkileri" öğretisi, kendi aralarında birbirlerini dışlamadan tamamlama gibi bir özelliğe sahiptirler. Oysa, Kendilik Psikolojisi, getirdiği devrimci yeniliklerle, üç ekolün bakış açılarını ya farklı bakış açılarıyla yorumlar, ya da bütünsel olarak eleştirir ve yok sayar. Kohut'un özellikle Kendiliğin Yeniden Yapılanması ile açtığı çığır bütün ABD'de Stolorow, Atwood, Brandchaft, Lachman, Lichtenberg gibi isimler tarafından radikal bir çizgiye çekilmektedir. Kohut, Freud'un kuramını toptan reddetme noktasına hiçbir zaman gelmemiştir, hatta uyumlu bir "birlikte yaşama" için düşünsel manevralar bile yapmıştır, oysa yukarıda isimleri belirtilen takipçiler, teknik olarak klasik psikanalizi ve kuramsal olarak Freud metapsikolojisini külliyen reddetme yolundadırlar.

Yeni ekolün bu özelliği, psikanalitik öğretinin içindeki geleneksel ve muhafazakâr çevreler için korkutucu ve rahatsız edicidir. Özellikle Kıta Avrupası'nda hâlâ varlığını ve üstünlüğünü sürdüren bu çevreler, psikanalizin ABD'de Kohut ve takipçileri tarafından saptırıldığı ve soysuzlaştırıldığını, buna kendi topraklarında izin vermeyeceklerini iddia etmektedirler (Stern, 1996, Kişisel İletişim).

Peki, nedir Kohut'un yarattığı devrim? Bu değişimin kuramsal ve teknik ifadeleri nelerdir?

Bu soruların yanıtlarını bir önsöz yazısında vermeye çalışmak haddini aşmaktır diye düşünüyorum. Düşünsenize, New York Filarmoni konserinin başlamasına beş-on dakika kala, önünüzdeki sıradan bir adam size doğru dönüyor ve ıslığıyla, sıralara vuran parmaklarıyla birazdan ne çalınacağını canlandırmaya çalışıyor. Kibarlıktan söylemeseniz bile, içinizden "Kes be adam!" cümlesi geçer. Ben bu cümleyi kendime söylüyorum ve haddimi biliyorum, ancak bir tek şeyi ifade etmeye kendimi mecbur hissediyorum.

Kohutçu öğretiyi farklı ve üstün yapan Kohut'un şu özelliğidir: Kuramsal uyanışını anlatırken dile getirdiği gibi, Kohut psikanalistler arasında hastanın her zaman haklı olduğunu duyan ilk kişidir. Kohut'tan sonra, hastanın her söylediğini, yaptığını, aktarım, direnme ve dışavurum diye değerlendirip, kendisine, "Ben bu ilişkide ne yapıyorum? Ben bu etkileri nasıl uyandırıyorum?" sorularını sormayan yüzleri maskeli analistler bile, kendi öznelliklerine, hasta ile aralarındaki ilişkinin gerçeklerine dönüp onları araştırmak zorunda kalmışlardır.

Bu eser süreci ve sonucuyla "psikanalizin yeniden yapılanması" dır.

Bu eşsiz eseri dilimize kazandıran Oğuz Cebeci ve böyle bir diziyi toplumun her kesimi yoğun gereksinim içindeyken Kohut'u da dahil ederek oluşturan ve yayımlayan Metis Yayınları ve Dr. Saffet Murat Tura, büyük bir hizmet gerçekleştirmişlerdir.

Devamını görmek için bkz.

Önsöz, s. 15-21

Bu kitap, narsisizm üzerine daha önce yazdıklarımı çeşitli yönlerden aşıyor. Önceki yazılarımda kendilik psikolojisine ilişkin bulgularımı klasik dürtü kuramının diliyle ifade etmiştim. Bu çerçeve içinde sunulan temel kuramsal kavram kendilik nesnesi kavramıydı; kendilik nesnesi kavramına bağlı olarak terapi alanındaki en önemli deneysel bulguysa, bugün kendilik nesnesi aktarımı olarak nitelendirdiğim olguydu. Daha önceki çalışmalarımda ayrıca, kuram ve klinik gözlemi, terapi kuramı ve gelişme süreçlerinin yeniden yapılanmasını birleştirerek dönüştürerek içselleştirme kavramını ve buna bağlı olan kendilik alanında yapı oluşumu kuramını tanıtıyordum.

Daha önceki yazılarımla karşılaştırıldığında bu çalışma, 1959'dan bu yana kavramsal-kuramsal bakış açımı belirleyen içe bakışa ve eşduyuma dayalı anlayışa bağlılığımı daha açık bir biçimde ifade etmektedir. Söz konusu ilerleme –psikolojik alanın, gözlemcinin içe bakışa ve eşduyuma dayalı yaklaşıma bağlanmasıyla tanımlandığı gerçeğinin bütün sonuçlarıyla kabul edilmesi– kavramlarda belli bir olgunlaşmaya yol açmıştır: Eskiden kullandığım "narsisistik aktarım" kavramı yerine "kendilik nesnesi aktarımı" kavramını kullanmaya başlamamın da örneklediği gibi, terim değişiklikleri bunu gösterir. Terminolojideki bu değişiklikleri, bu yapıtın sağladığı katkıların en önemli bölümü olarak görmüyorum. Bununla birlikte, söz konusu terim değişikliklerinin net bir biçimde tanımlanmış bir kendilik psikolojisine doğru bir yönelimi ifade ettiğini, daha doğrusu kısaca daha açık biçimde özetlersem, birbirini tamamlayan iki kendilik psikolojisine doğru bir yönelimi ifade ettiğini de söylemeliyim.

Bu çalışmanın bir diğer özelliği, bütün önceki çalışmalarımda da olduğu gibi, eşduyum yoluyla veri toplamayla kuram oluşturmayı iç içe geçirmesidir. Bu bakımdan çalışma bir dizi deneysel klinik bulgunun sunulmasıyla, bununla bağlantılı olarak da deneyime yakın kuramsal bir öneriyle başlamaktadır. Söz konusu klinik bulgular belli bir klinik analiz sürecindeki belirli bir ana, analiz sürecinin gerektiği biçimde sona erme evresine girdiğinin söylenebileceği ana ilişkindir. Öneri ise savunucu ve telafi edici yapılar arasında bir ayrım yapılmasınının gerekliliğine ilişkindir. Bu kavramsal incelik bize psikolojik tedavinin tanımını yeni bir bakışla değerlendirme olanağını vermekte, buna bağlı olarak da psikanalizin sona erme evresinin anlamını ve işlevini yeniden ele almamızı sağlamaktadır.

Analiz sürecinin hayati önemdeki tek bir anını kapsamlı biçimde ele alan bölümün sonuna gelen okuyucu, elindeki yapıtın teknik bir monografi ve klinik kuramı üzerine bir tez olduğunu, analiz edilen kişinin analizi sona erdirmeye hazır olmasını belirleyen unsurları gösterdiğini, özellikle kendilik bozukluklarıyla ilgili olarak ruh sağlığının yeni bir psikanalitik tanımına ve psikanalitik tedavi sürecine yönelik görüşler öne sürdüğünü düşünebilir. Belli ölçüde gerçekten de bu çalışmanın amaçları bunlar; kitap boyunca çeşitli düzeylerde ve bir dizi çerçeve içinde tartışılıyorlar. Ama kendilik patolojisinin tedavisini sağlayan şeyin ne olduğunu tanımlamak için, bir dizi yerleşik kuramsal kavramı gözden geçirmek gerekir. Kendiliğin yeniden yapılanma sürecini betimleyebilmek için, kendilik psikolojisinin ana hatlarının çizilmesi gerekir.

Psikanalizin kuramsal çerçevesi, kendilikle ilgili olarak, gözlemlenen olguların çeşitliliğine ve farklılığına uyacak biçimde nasıl yeniden biçimlendirilebilir? Bu sorunun şaşırtıcı biçimde beliren yanıtı (gerçi geriye dönüp bakıldığında şaşırtıcı olmaması gerekirdi) iki ayrı kuramsal çerçeve içinde dönüşümlü olarak, hatta aynı anda düşünmeyi öğrenmemiz gerektiğidir. Buna göre, psikolojik bir tamamlayıcılık ilkesi uyarınca, klinik çalışmada –ve ötesinde– karşılaştığımız bir olgunun anlaşılması iki yaklaşımı gerektirmektedir: Kendiliğin psikolojik evrenin merkezi olarak görüldüğü bir psikoloji anlayışı; ve kendiliğin ruhsal aygıtın bir içeriği olarak değerlendirildiği bir diğer psikoloji anlayışı.

Bu çalışma, bu iki yaklaşımdan birincisini, yani daha geniş anlamıyla kendilik psikolojisini, bir başka deyişle kendiliği merkeze alıp onun oluşumunu, gelişmesini ve bileşenlerini hem sağlık hem de hastalık durumlarında inceleyen bir psikolojiyi vurgulamaktadır. Bununla birlikte geleneksel metapsikolojinin sınırlı bir uzantısı olmanın ötesine geçmeyen ikinci yaklaşım ya da kendiliğin ruhsal aygıtın bir içeriği olarak görüldüğü daha dar anlamdaki kendilik psikolojisi de, uygulama bakımından açıklayıcı bir değer taşıdığı sürece dikkate alınmıştır. Bu çalışmanın dar anlamıyla kendilik psikolojisinden çok geniş anlamıyla kendilik psikolojisi üzerinde odaklanmasının tek nedeni, bu ikinci alandaki çalışmaların yeniliği, dolayısıyla da daha ayrıntılı bir açıklamaya gerek duyması değildir. Asıl önemli neden, bu kitaptaki başlıca hedefimin, karşımıza çıkan deneysel olguların geniş anlamıyla kendilik psikolojisi ışığı altında daha eksiksiz olarak açıklanabildikleri kapsamlı psikolojik alanların varlığını göstermektir.

Kendilik psikolojisinin ana hatlarını çizme hedefine yaklaşmak(1) ve bu kendilik psikolojisinin üzerine yerleştirilebileceği kuramsal temeli oluşturmak için bir dizi yerleşik psikanalitik kavramı gözden geçirmem gerekti. Kendilik üzerinde yoğunlaşmamız psikanalitik dürtü kavramını nasıl etkiliyordu ve dürtü kuramının kendilik psikolojisiyle bağlantısı neydi? Oidipal ve Oidipus öncesi görünümleriyle libidinal dürtüler kavramı, kendilik psikolojisi bağlamında yeniden değerlendirilince bundan nasıl etkilenmişti? Kendilik psikolojisinin ortaya çıkışı, bir dürtü olarak saldırganlık kavramını nasıl etkiliyordu ve kendilik psikolojisi çerçevesi içinde saldırganlığın konumu neydi? Nihayet, dinamik kavramların incelenmesinden yapısal kuramın incelenmesine geçerek, kendilik psikolojisinin çerçevesi içinde, bir ruhsal aygıtın unsurlarından çok, ilk bakışta bu öğelerin bir başka düzeydeki karşılıkları gibi görünebilecek kendilik bileşenlerinden söz etmenin kavramsal olarak yerinde olup olmadığını tartışacağız.

Her ne kadar mantıksal kusursuzluğu, terminolojide, kavram ve kuram oluşturmada kesin bir tutarlılığı takdir ediyorsam da, bu çalışmanın birincil amacı bu niteliklere ulaşmak değildir. Bu çalışmada önerilen kuramsal perspektif değişikliklerinin salt kuramsal alanda doğrulanması yoluna gidilmeyecek, bu değişikliklerin geçerliliğini kanıtlayabilmek için esas olarak yeni bakış açısının deneysel verilere uygulanabilirliğinden yola çıkılacaktır. Bir başka deyişle, yeni kuramların daha üstün, yeni tanımların daha inceltilmiş ya da yeni formülasyonların eskilerine oranla çok daha ekonomik ve tutarlı olduğunu öne sürmüyorum. Buna karşılık, söz konusu yeni kuram ve kavramların, bütün kusurlarına ve yeterince işlenmemiş olmalarına karşın, klinik durumun içinde ve dışında, psikolojik alana ilişkin kavrayışımızı genişlettiğini ve derinleştirdiğini savunuyorum. Bu bakımdan bizi, tanıdık kavramsal çerçevenin yardımından vazgeçmenin getirdiği duygusal güçlüğü omuzlayıp belirli bir grup deneysel veriye (ya da bu verilerin belirli yönlerine) ısrarla kendilik psikolojisi açısından bakmaya yönelten, kavramsal ve terminolojik kusursuzluk değil, insanın psikolojik özüne ilişkin kavrayışımızdaki genişleme, insan davranışını ve ardındaki güdülenmeyi açıklama yeteneğimizdeki artıştır.

Geçen on yılda yapılan araştırmalar, beni klasik kuramların ve klinik-psikanalitik insan anlayışının terk edilmesini savunmaya zorlayacak sonuçlara yol açmadı. Bu yüzden, söz konusu kavramların açıkça tanımlanmış belirli bir alanda kullanılmaya devam edilmesinden yanayım. Buna karşılık, kimi temel analitik formülasyonların uygulanılabilirliğinin belli sınırları olduğunu görme noktasına geldim. Ayrıca, klasik psikanalizdeki insan doğasıyla ilgili kavramlaştırmanın da (ne kadar güçlü ve güzel olursa olsun) insan psikopatolojisi içindeki geniş bir grubu ve klinik durumun dışında karşılaştığımız pek çok psikolojik olguyu açıklamakta yetersiz kaldığını gördüm.

Klasik psikanalizin insan anlayışının imgelemimiz üzerindeki sihirli etkisinin tümüyle farkındayım; modern insanın kendini anlama girişiminde bunun ne kadar güçlü bir araç olduğunu da biliyorum. Bu yüzden bu anlayışın yetersiz olduğunu, hatta bazı bakımlardan insana ilişkin hatalı bir bakış açısına yol açtığını öne sürmenin itirazlarla karşılaşacağını da biliyorum. Bazı psikanalist meslektaşlarımın da soracakları gibi, dürtü kuramının esas çerçevesinin ötesine geçmek bizim için gerçekten zorunlu mudur? Freud ve ilk kuşak öğrencilerinin etkisiyle zaten id psikolojisinden ben psikolojisine doğru bir geçiş yaşanmıştı. Dürtü psikolojisine ve ben psikolojisine şimdi bir de kendilik psikolojisini eklemek şart mıdır? Bilişsel bir itirazı önceden ifade edersek, ben psikolojisinin temeldeki doğruluğuna ve kapsamlı açıklama gücüne rağmen bir kendilik psikolojisini gündeme getirmek gereksiz değil midir? Ya da ahlaki bir itirazı önceden ifade edersek, bu kaçak bir tutum, analizi ortadan kaldırmaya yönelik korkakça bir tavır, insanın dürtü esaslı doğasını, eksik ve kötü bir biçimde uygarlaşabilmiş bir hayvan olduğunu inkâr etmek değil midir? İşte bu tür itirazlar karşısındadır ki, hem kendilik bozukluklarının açıklanabilmesi bakımından vazgeçilmez olan hem de nevroz anlayışımızı zenginleştiren tamamlayıcı nitelikte bir kendilik kuramının oluşturulması için psikanalitik bakış açısının genişletilmesi gerektiğini savunuyorum. Beklentim, sunacağım deneysel verilerin ve öne süreceğim görüşlerin akla uygun bulunmasıdır.

Şimdi, çalışmalarıma karşı çıkabilecek ikinci bir gruba, yani benim tek başıma ilerlediğimi, klasik görüşün sınırlarını fark edip onu düzeltmek, arındırmak ve geliştirmek için öneriler yapan kişilerin çalışmalarına eğilmeden yeni çözümler bulmaya çalıştığımı söyleyecek, beni bu yüzden eleştirebilecek olanlara dönüyorum.

Narsisizm üzerine yaptığım çalışmalarla ilgili çeşitli yorumlar arasında, benim narsisizm alanına yönelik araştırmalarımın sonuçları ile başkalarının araştırmalarının sonuçları arasında benzerlikler olduğunu ifade edenler vardır. Bir eleştirmen (Apfelbaum, 1972) yazılarımı temelde Hartmanncı olarak niteledi. Bir diğeri (James, 1973) temel özellikleri bakımından Winnicott'ınkilere benzediklerini düşünmüş, bir başkası (Eissler, 1975) Aichhorn'un izinden gittiğim kanısına varmıştı. Dördüncü bir eleştirmen (Heinz,1976) çalışmamda Sartre'ın felsefesinin izlerini gördü, bir beşinci (Kepecs, 1975) benim çalışmalarımla Adler'inkiler arasındaki benzerliklerin ana hatlarını gösterdi, altıncı bir yazar (Stolorow, 1976) aynı işi Rogers'ın hasta merkezli terapisi bakımından yaptı. Bir ikili (Hanly ve Masson, 1976) çalışmamı Hint felsefesinin bir uzantısı olarak görürken, başka iki yazar da (Stolorow ve Atwood, 1976) çalışmamın Otto Rank'ın yazılarıyla bağlantılı olduğunu gösterdi.

Bu listenin eksik olduğunu biliyorum. Daha da önemlisi, yukarıda sözünü ettiklerime eklenmesi gereken bir başka grup araştırmacının daha bulunduğunu biliyorum. Örneğin Balint (1968), Erikson (1956), Jacobson (1964), Kernberg (1975), Lacan (1953), Lampl-de Groot (1965), Lichtenstein (1961), Mahler (1968), Sandler ve diğerleri (1963), Schafer (1968) ve yaklaşım yöntemleri ve ulaştıkları sonuçlar değilse de, araştırma alanları benim araştırmalarımın konusuyla çeşitli derecelerde kesişen diğer yazarlar.

Bu grubun üyeleriyle ilgili olarak –ki aynı şey bazı değişikliklerle ilk grupta sözü edilenlerin birçoğu, özellikle Aichhorn (1936), Hartmann (1950) ve Winnicott (1960a) için de söylenebilir– önce şunu vurgulamak istiyorum: Bu yazarların çalışmalarını kendiminkiyle bütünleştirmeye çaba göstermemem, onları herhangi bir biçimde önemsemememden değil (tam tersine çoğuna büyük hayranlığım var), gerçekleştirmeye çalıştığım işin doğasından kaynaklanıyor. Bu kitap, istikrarlı ve yerleşik bir bilgi alanında hâkimiyet sağlamış bir yazarın mesafeli bir biçimde kaleme aldığı teknik ya da kuramsal bir monografi değildir. Bu yapıt bir analistin, yıllarca süren titiz bir çabaya karşın mevcut psikanalitik çerçeve içinde (çağdaş katkılarla düzeltilmiş olduğu halde psikanalitik çerçeve içinde) anlayamadığı bir alanda daha net bir görüşe ulaşmak için verdiği mücadelenin raporudur. Bilebildiğim kadarıyla, çalışmaları yöntemlerimi ve görüşlerimi gerçekten etkilemiş olanların önemini tümüyle kabul ediyorum. Ancak ilgim akademik kapsayıcılıktan başka bir alana yönelmiş bulunuyor.

Başlangıçta kendi ilgi alanım içinde, var olan psikanalitik literatürün yardımıyla yönümü bulmaya çalıştım. Ama kendimi çoğunlukla belirsiz, yeterince temellendirilmemiş, çelişkili bir kuramsal spekülasyon bataklığında çırpınıyor bulunca, anladım ki gelişmeye olanak verecek tek bir yol var: Geriye, klinik olguların doğrudan gözlemlenmesine dönmek ve gözlemlerimle uyuşacak yeni formülasyonlar oluşturmak. Bir başka deyişle yapmam gereken şey, genel olarak karmaşık ruhsal durumlar psikolojisi, özel olarak da psikanalitik derinlik psikolojisiyle ilgili net ve tutarlı tanımlar temelinde kendilik psikolojisinin ana hatlarını oluşturmaktı.

Çalışmalarımın sonuçlarını başkalarının çalışmalarının sonuçlarıyla bütünleştirmek gibi bir hedefim olmadı. Benimkinden farklı bakış açılarına göre oluşturulan yaklaşımların verdiği sonuçları ya da belirsiz, çift anlamlı ya da değişken bir kuramsal çerçeve içinde formüle edilen sonuçları kastediyorum. Bu noktada, böyle bir işi üstlenmenin yalnızca uygunsuz olmakla kalmayacağını, hedeflerime giden yola aşılmaz engeller koyacağını da hissettim. Benim kavram ve formülasyonlarımın, başka bakış açılarından ve referans noktalarından yola çıkarak kendilik psikolojisine katkıda bulunanların kavram ve formülasyonlarının arasına katılması, aynı kavramsal bağlamda yer almamalarına ve aynı anlamı taşımamalarına karşın özdeş, örtüşen ya da benzer görünen bir terimler ve kavramlar girdabına kapılmama neden olacaktı.

Böylece, diğer araştırmacıların kullandığı çeşitli kavram ve kuramları dikkate alma yükünden kurtulduktan sonra, kendi temel bakış açımın bu çalışmada açıkça ortaya çıkacağına inanıyorum. Bu bakış açısını geçmişte kapsamlı biçimde tanımladığım için, burada onu tanımlayan şeyin şu üç ilkeye bağlılığı olduğunu söylemekle yetineceğim: Psikolojik alanın, gerçekliğin içe bakış ve eşduyum yoluyla ulaşılabilen bir yönü olduğuna ilişkin tanıma bağlılık; gözlemcinin psikolojik alana eşduyum yoluyla uzun vadeli gömülmesine (özel olarak, klinik olgular söz konusu olduğunda gözlemcinin aktarıma eşduyum yoluyla uzun vadeli gömülmesine) ilişkin metodolojiye bağlılık; ve yapısal oluşumların içe bakışa ve eşduyuma dayalı yaklaşıma uygun terimlerle ifade edilmesine bağlılık. Gündelik dille söylenirse: Nesnelerle, kendilikle ve bunların çeşitli ilişkileriyle ilgili deneyimler dahil olmak üzere içsel deneyimi gözlemeye ve açıklamaya çalışıyorum. Metodolojim ve formülasyonlarım dikkate alındığında (her ne kadar bu yaklaşımların değerini kabul etsem de) ne davranışçı ne sosyal psikolog ne de psikobiyoloğum.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Benim kendi yöntem, bulgu ve formülasyonlarımı, kendiliği farklı metodolojilerin yardımıyla ve farklı bakış açılarından yola çıkarak inceleyenlerin (dolayısıyla da kendi bulgularını farklı kuramsal sistemler içinde formüle edenlerin) yöntem, bulgu ve formülasyonlarıyla karşılaştırmayı üstlenmemem, bu tür karşılaştırmaların yapılmaması gerektiğini düşündüğüm anlamına gelmez. Bununla birlikte, bu tür akademik çalışmaların başarılı biçimde yapılabilmesi için, öncelikle belirli bir sürenin geçmesi gerekiyor. Bir başka deyişle, kendiliğe yönelik değişik yaklaşımları inceleyen araştırmacının, bunların göreli üstünlüklerini değerlendirip aralarında bir ilişki kurabilmesi için, önce belirli bir mesafe, belirli bir tarafsızlık gerekiyor.

(1) Tek başına kendilik psikolojisinden söz ettiğimde, aksini belirtmediğim takdirde geniş anlamıyla kendilik psikolojisini kastediyorum. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erdoğan Özmen, “Freud ve Kohut”, Virgül, Sayı 17, Mart 1999

Psikanalizin bir 'enerji bilgisi' ile (energetics: enerjiyi ve enerjinin dönüşümlerini inceleyen bir mekanik dalı) bir 'yorum bilgisinin' (hermeneutics) gerilimli ve üretken bir aradalığını nasıl ve hangi çerçevede mümkün ve zorunlu kıldığı epistemolojik problemi bir yana bırakılacak ve klinik yönelimli bir tanımda ısrar edilecek olursa, psikanalizin yorumlayıcı bir disiplin olduğu ve psikanalitik teoriyi kurma çabalarının klinik verilerle deyim yerindeyse karşılıklı bir döllenmenin süregiden diyalektiği içinde işlediği söylenebilir: Freud teorisini hastalarının sağladığı klinik materyalden hareketle geliştirmiş ve teori de yeni ortaya çıkan klinik verileri sürekli olarak uygun bağlamlarına yerleştirme ve organize etme işlevini üstlenmiştir. Bir başka deyişle, hastanın hayatına dair sıkı bir işbirliği içinde yürütülen bir inceleme alanı olarak psikanalitik pratik, hastanın kendisine ilişkin deneyimde (kendilik deneyiminde?) eksikliklerin bulunduğunu varsayar. O 'eksik/kayıp'ın giderilmesini amaçlayan yorum imkânlarını sağlamak üzere psikanalitik teoriler, asıl olarak iki ana eksen boyunca gelişmişlerdir. Bir yanda dürtü/yapı modeli, diğer yanda ona bir seçenek oluşturan ilişki/yapı modeli.

Psikanaliz tarihinde Edith Jacobson ve Otto Kernberg'in katkılarıyla, Freud'la başlayan klasik dürtü/yapı modeli sınırlarına dayanmıştır. Jacobson'un kendilik ile nesne dünyası arasındaki karmaşık etkileşimleri ve bu etkileşimlerin normal ve patolojik gelişim üzerindeki yaygın ve iç içe geçmiş etkilerini tanımlaması, en nihayetinde klasik cinsellik ve saldırganlık dürtülerine indirgenebilir olan bir güdülenme sistemi varsayımına yaslanır. Diğer yandan Kernberg'in dürtü kavramının içinde ilişkiye ait kümelenmeleri (relational configurations) inşa etme girişimi yer yer kendi terimlerini geren bir teori kurmasıyla sonuçlanmıştır. Dürtü kuramı açısından bugün de temel soru aynı biçimiyle ortadadır: Kimlik bakımından nesne ilişkilerinin merkezîliğiyle, teorik bakımdan dürtü kavramının merkezî konumu arasındaki mesafe kapatılabilir türden midir, eğer öyleyse yapılması gereken nedir?

Ağırlığı giderek daha çok hissedilen yaklaşımlar, hem dürtünün doğasına ilişkin klasik çerçeveyi reddetmeden hem de dürtü süreçlerinin hükmettiği bir çerçeveye ilişki kümelenmelerini eklemlemeye çalışmadan yukarıda sözü edilen her iki teorik modeli yan yana getirmeye, her iki modelin imkânlarını kullanmaya çalışmakta. İnsanın doğasının daha eksiksiz anlaşılması çabası, her iki modelin varsayımlarının göz önünde bulundurulmasını ve uygun teorik yapıştırıcıların tesis edilmesini gerekli kılıyor.

Heinz Kohut'un bu üçüncü yaklaşımın en etkili ve önemli teorisyeni olduğu söylenebilir. 1984'de American Journal of Psychiatry dergisinde yayımlanan bir makalede, psikiyatristlere son on yılda alanlarındaki en önemli gelişmeler üzerine düşündükleri sorulmuş. Yanıt verenler tarafından on üç kitap ve bir dergi makalesi en önemli yayınlar olarak seçilmiş ve yalnızca bir yazar iki kez zikredilmiş: Kendiliğin Çözümlenmesi ve Kendiliğin Yeniden Yapılanması.

Kohut'un, öyle denebilirse eğer, yukarıdaki yaklaşım çerçevesinde klasik psikanalizden 'kopuşu', bugün kendilik psikolojisi olarak anılan teorik gövdenin belirmeye başladığı 1971'den çok önce (bu tarihte Kendiliğin Çözümlenmesi yayımlanmış ve burada bile yapıtın içeriği ve tonu dürtü modeliyle bir sürekliliği vurgular mahiyettedir), 1959'da yayımlanan "İçebakış, Eşduyum ve Psikanaliz" adlı makalesiyle başlamıştır. Bu makalesinde Kohut, psikanalizin esasını oluşturan tarihsel ve epistemolojik kanıtların, Freud'un psikanalitik yöntemi keşfi sürecinde bulunduğunu ileri sürmüştür. Yani insan düşüncesinin ve güdülenmelerinin incelenmesi yönteminde. Burada hastanın söze dökülmüş içebakışının daha derin anlamlarının ancak analistin hastanın psikolojik hayatına bir tür 'dalışı' sayesinde (eşduyuma dayalı anlama sayesinde), anlaşılır kılınacağı iddiası yer alır. Böylece Kohut, en başından itibaren psikanalizin temelinde, onun yönteminin olduğunu ileri sürerek, Freud'un dürtü teorisinin üstünlüğünü sorunlu hale getirmiştir. Bir inceleme yöntemi olarak psikanaliz Freud'un, başlıca yetişkin nevrotik hastalarının hatırladıkları pek çok şeyin aslında çocukluk fantezileri olduğunu, davranışları etkileme bahsinde ruhsal gerçekliğin dış gerçeklik kadar önemli olduğunu ve hastanın arzuladığı ve korktuğu şeyleri şimdiki duruma yansıtarak çocukluk fantezilerini erişkin gerçekliğine dönüştürme teşebbüsünün kendini hasta ile doktor arasındaki ilişkide ortaya koyan bir süreç olduğunu farketmesiyle kurulmaya başlamıştır. Freud kendi pratiğinde göstermiştir ki, nevrozun çözümüne yol açan şey bu aktarımın (transferans) yorumlanmasıdır. Bu bakımdan aktarım ve onun anlaşılması ve yorumlanması psikanalizin kalbidir.

Kendilik psikolojisi açısından, yani Kohut'un bir inceleme yöntemi olarak psikanalize yaptığı vurgu açısından bakarak denebilir ki, Freud bir epistemolojik karışıklığa düşmüş ve psikanalitik yöntemin uygulanmasının etkilerini ve sonuçlarını kavramaya ve formüle etmeye çalışan bir teorik inşadan daha çok, psikanalitik yöntemin klinik pratikte gösterdiği performansı ve başarıyı, düşüncenin gelişimi ve zihnin çalışma biçimine ilişkin genel teorisinin deneysel bir kanıtı gibi düşünmüştür: Çocuk cinselliğinin gelişiminin ve uğradığı değişimlerin bir nevrozun ortaya çıkışının temel ekseni olduğu teorisinin. Böylece nevrotik hastaların analizinde yeniden inşa edilen gelişim çerçevesinin bütün insanların gelişimini yansıttığı sonucuna varılmıştır.

Burada kısaca anmakta yarar var: Benzer epistemolojik sorunların başka düzeylerde de ilgili kavramlar uyarınca izi sürülmektedir. Denebilir ki; Freud'la başlayarak psikanalizin temel iddiası şu olagelmiştir: Bilinçdışı bir çatışmadan ve onun ortaya serilmesinden bahsettiğimizde, gerçek olan bir şeyden bahsediyoruz. Yani o bilinçdışı çatışmayı ortaya koyma süreci, aynı zamanda o çatışmayı kontrol ve çözüme münasip hale getirmeye karşılık gelir. Psikanaliz geçmişteki travmaların gizli kalmış izlerinin örtüsünü kaldırır, onların devam eden dinamik tabiatlarını deşifre eder ve böylece hastanın orada sıkışıp kalmış enerjisini serbestleştirerek, daha üretici amaçlar için harekete geçirir. Muhafazakâr denilebilecek bir konumdan bakarak dilin, anlamı yaratan ve icra eden bir sistem olarak değil de, daha çok zaten var olan fikirlerin hizmetinde ve saydam olarak kavramsallaştırılmasına yaslanan bu anlayış, analitik süreci ve ödevi de zaten orada bulunan şeylerin açık bir biçimde adlandırılması olarak görüyor. Yani bilinçdışı "şey temsiline" bir "sözcük temsili" eklemek olarak. Alternatif görüşe göre; dil kurucu ve bizatihi kendi etkilerine sahip bir sistem olarak kabul edilir. Analitik ortama tercüme edilecek olursa bunun anlamı; psikanalitik yorumun, yüzeyin altında gizli kalmış olanı isimlendirmek ya da zaten var olanı teşhis etmek değil, yeni anlamları üreten, şeylerin yeni versiyonlarını kuran bir müdahale kertesi olduğudur.

Kendi pratiğinde sadece psikonevrotik ketlenme ve belirtileri (fobiler, obsesyonlar, kompulsiyonlar, histerik gösteriler) olan hastalarla değil ama aynı zamanda, şimdi narsisistik kişilik ve davranış bozuklukları olarak adlandırdığımız haller nedeniyle de tedavi arayışına yönelen hastalarla karşılaşan Freud bu durumu, "gündelik hayatlarını sürdürme konusunda oldukça çaresiz ve acz içinde olan bu hastaları tedaviye almaktan kaçınmamalıyız. Bizimkine benzemeyen doğalarını özgürleştirmeleri ve gerçekleştirmeleri için onları eğitmeli, analitik yöntemlerle eğitici yöntemleri birlikte uygulamalıyız" diyerek açıklamıştır. Yine analiz edilmelerindeki güçlüklerden bahsettiği bu hasta grubu için terapötik analize karşıt olarak karakter analizini önermiştir. Her durumda söz konusu vakaların tedavi sonuçları sınırlı olmuş ve yüzeysel kalmıştır. Söz konusu hastaların çocuksu talepkârlık, önemsenmeyişlerine aşırı duyarlılık, terapisti 'tanrısallaştırma' eğilimleri ve insani ve olgunlaşmamış kişilik özelliklerinin üstesinden gelebilmeleri için eğitici ve öğüt verici çabalar biçiminde analistin kişiliğinin tedavi sürecine dahil olmasının gerekli olduğu kabul edilmiştir. Ancak psikanaliz için asli olan, her türden müdahalelerin psikanaliz açısından eksik ve tatmin edici olmaktan uzak oluşu ortadadır. Kohut'un eseri biraz da bu sorunun çözümüne adanmıştır.

Devamını görmek için bkz.

Ata Devrim, "Psikanalizin yeniden yapılanması", Virgül, Şubat 2007

Kendiliğin Yeniden Yapılanması, Kohut’un bundan önceki yapıtı Kendiliğin Çözümlenmesi’nde betimlenen narsisistik kişilik bozukluklarına özgü analiz araçlarının genel psikopatoloji kümesine uygulanıp uygulanamayacağı üzerine ilham verici bir sorgulamadır. Kohut’a göre, zamanın değiştirdiği görüngüler arasında psikopatolojiler de vardır. Kadının da iş hayatına girmesi ve çalışma saatlerinin özel hayata ayrılan süreyi kısaltacak denli uzaması gibi sosyoekonomik değişimler, analitik ortama artık bir zamanların ebeveynlerince aşırı uyarılmış nevrotik bireyleri yerine, yetersiz uyarım nedeniyle kendilikleri yeterince yapılanmamış karakter patolojileri sergileyen bireyleri çıkarmaktadır. Zamanın yeni ürünü olan kişilik bozuklukları karşısında Freudyen psikanalizin geleneksel araçları yeterli değildir. Freudyen psikanalizin, geçmişte, ruhsal bozukluklara yanıt verebilmesi, söz konusu bozukluklara sahip olan kişilerde görece bütünleşmiş bir kendilik yapısının varlığından ötürüdür.

Nevrozlarda dürtülerin denetim biçimi birincil sorun olarak ortaya çıkarken, kişilik bozukluklarında birincil sorun dürtü denetimi yetersizliğidir. Diğer bir deyişle, psikonevrotik savunmaların yerini dürtülerin dolaysız salınışları almıştır. Yine de ana sorun değişmeden kalmaktadır: Dürtülerin salınış biçimleri. Kendilik psikolojisini rehber edinmiş terapi bunu düzenlemeyi hedeflemektedir. Terapötik sürece yönelik eleştiri, içgüdüsel bir ortaklık olarak dürtüler üzerinde, kendi ortaklığını sağlamak için dürtülerin salınışında eşbiçimlilik şartını öne süren kültüre hizmet etmek olarak ortaya konabilir. Ama bu biraz acelecilik olacaktır. Analitik ortamda amaç, dürtü salınışlarının tek biçimliliğini onları değişik yüceltme biçimlerine uyarlamak yoluyla bireylere kimlik kazandırmaktır. Nevrotikler, patolojik biçimlerde de olsa, bir kimliği var etme ve sürdürme çabası içerisindeyken, karakter patolojilerinde sorun, kendisini kronik boşluk hisleriyle belli eden, bir kimlikten yoksun olma durumudur. Fairbairn, şizoid kişilikler açısından, fanatikliğin kimlik yoksunluğuyla ilgili olduğunu belirtir ve savaş nevrozlarını incelediği metinlerinde, şizoidlerin sevmedikleri halde askerlik hayatına bağımlı hale geldiklerini söyler.

Tekbiçimlilikten söz açmışken Kohut’un, psikanalizin çekirdeği olan Oidipus kompleksine ilişkin görüşlerine de değinmek gerekiyor. İnsanlar, kendilikleri sayesinde farklı olabildiklerine göre, analitik ortamda da o ünlü oral-anal-Oidipal-latans-ergenlik şeklinde belirlenen psikodinamik gelişim aşamalarına yönelik tepkileri farklı olacaktır. İşte bu bağlamda, Kohut’a göre kendiliklerinin yetersizliğinden ötürü ego zayıflığından yakınan kimseler, psikoterapi sürecinde Oidipal aşama yeniden üretildiğinde ya da kurgulandığında histerikler gibi bunu hoşnutsuzlukla değil, heyecanla karşılarlar. Geçmişte egolarının güçsüzlüğünden ötürü, Oidipal rekabete bile girememiş olmalarından ötürü, şimdi, terapi sürecinin egolarına yaptığı katkıdan ötürü, Oidipal rekabete girebileceklerdir.

Ebeveynin eşduyumsuz yanıtları, yetersiz bir kendilik yapısının kuruluşuna neden olunca, David Cooper’ın belirttiği gibi, bireylerin yeni ebeveynleri psikoterapistler olur. Kohut’un yaklaşımı da gerçekte, dürtülerden bağımsız değildir. En azından onların tinsel dünyada kendilerini uzun vadeli çıkarlar adına duyurdukları doyumsuzluklarda, arkaik taleplerin giderilmesi sorunu önem kazanmıştır. Bu nedenle Kohut’un analizi, hastanın doyumuna hizmet etmekle eleştirilmiştir. Bu tip bir eleştiri, insan doğasına yönelik yabancılığın itirafından öte bir şey değildir. İnsanlar, ancak bir biçimde doyum bulduklarında gerginliklerinden kurtulabilirler. Bunun yüceltme ile ya da onsuz gerçekleşmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Doyuma ulaşmadan, doyum nesnesinden vazgeçmek de bir patolojidir. Üstelik Kohut’un analizi, arkaik doyum taleplerini güncele uyarlayarak üst-biçimsel olarak doyurmayı hedefler. Arkaik taleplerin, arkaik biçimlerde doyurulması söz konusu değildir.

Kohut kitabının sonunda Sokratik bir tavırla "kendilik"in özünü tarif edemeyeceğini itiraf eder. Bu itiraf, insan doğasına karşı duyulan saygının bir belirtisi olarak yorumlanabilir. Burada son olarak, Kendiliğin Yeniden Yapılanması’nın ikinci basımının yapılmasının, psikanaliz açısından sevindirici bir gelişme olduğunu da dile getirelim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.