Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-180-5
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Oyun ve Gerçeklik
Özgün adı: Playing and Reality
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Nurdan Gürbilek
Yayın Yönetmeni: Saffet Murat Tura
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 1998
4. Basım: Mart 2017

Bebekler ve çocuklarla gerçekleştirdiği yoğun klinik çalışmalardan yola çıkan D. W. Winnicott, insanın ruhsal ve kültürel gelişimine ilişkin değerli katkılarda bulunmuştur. Rüyalar, oyun oynama, yaratıcılık, kültürel deneyim, bireydeki eril ve dişil öğeler arasındaki üstü kapalı rekabet gibi birbiriyle ilgisiz görünen konular arasındaki bağı irdeleyen Winnicott'ın en belirleyici katkılarından biri, kişisel ve içsel sayılan ruhsal gerçeklikle dışsal ya da ortak gerçeklik arasındaki ara deneyim bölgesine dikkat çekmiş olmasıdır. "Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları" adlı önemli yazısı çevresinde oluşturduğu Oyun ve Gerçeklik'te Winnicott, bu geçiş aşamasının gerek bireyin yaşamındaki yerini, gerekse sanat, din, düşsel yaşam ve yaratıcı bilimsel çalışma gibi alanlarda yaşanan yoğun deneyimler içindeki payını tartışıyor. Winnicott'ın en çok gönderme yapılan yapıtı olan bu kitap, psikanalistler için olduğu kadar genel okur için de pek çok ipucu taşıyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş: Winnicott ve Geçiş Deneyimi, Saffet Murat Tura
Giriş
Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları
Rüya Görme, Fantezi Kurma ve Yaşama:
Bir Birincil Çözülmeyi Betimleyen Bir Vaka Öyküsü
Oyun Oynama: Kuramsal Bir Önerme
Oyun Oynama: Yaratıcı Faaliyet ve Kendilik Arayışı
Yaratıcılık ve Kökenleri: Yaratıcılık Düşüncesi
Nesne Kullanımı ve Özdeşleşmeler Yoluyla İlişki Kurma
Kültürel Deneyimin Yeri
Yaşadığımız Yer
Çocuğun Gelişiminde Annenin ve Ailenin Ayna Rolü
İçgüdüsel Dürtü Dışında ve Çapraz Özdeşleşmeler Açısından Karşılıklı İlişki Kurma
Ergen Gelişimine İlişkin Çağdaş Anlayışlar ve Yüksek Eğitimle İlgili İçerimleri
Ek
Kaynaklar
OKUMA PARÇASI

Saffet Murat Tura, "Winnicott ve Geçiş Deneyimi", s. 7-13

İngiliz "nesne ilişkileri okulu" psikanaliz tarihinde önemli bir rol oynar. Bu okul psikanalitik düşüncenin dikkatini dürtüler, bu dürtülerle ilgili çatışkılar ve karmaşalardan ilişkiye çekmiştir. İngiliz nesne ilişkileri okulunda Klein'dan hemen sonra öne çıkan isimlerden biri Winnicott'tır.

Winnicott (1896-1971) psikanalize psikiyatriden değil çocuk doktorluğundan gelmiştir. Babası, Plymouth eşrafındandı ve ticaretle uğraşıyordu. Winnicott, babasının isteğine rağmen, aile şirketinin yönetimini devralmayı reddetti ve Cambridge'de tıp öğrenimine başladı. I. Dünya Savaşı'nda İngiliz donanmasında askerlik yaptıktan sonra pediatri ihtisasını tamamladı. Psikanalizle ilk kez 1919'da Freud'un Düşlerin Yorumu'nu okuyarak tanıştı. 1923'te Londra'nın yoksul semtlerinden Hackney'de bir hastanede pediatri danışmanlığına atandı ve aynı yıl Freud'un İngilizce çevirmeni James Strachey ile kendi analizine başladı. 1933'te sona eren bu analizden sonra Winnicott bu kez Joan Rivière ile beş yıl sürecek bir analize girdi. Pediatriyi tam bırakmadan psikoterapiye geçişi de bu tarihlere rastlar.

Winnicott'ın terapistliğe başladığı dönemde Melanie Klein da Almanya'dan İngiltere'ye gelmiş ve Ernest Jones'un desteğiyle psikanaliz çevrelerinde geniş bir dinleyici ve hayran topluluğu edinmeye başlamıştır. Klein, çocuk analizinin kurucusudur; konuşmayı henüz öğrenmemiş çok küçük çocuklara "oyun tekniği" adını verdiği bir yöntemle analitik deneyler yapmaktadır. Çocukların oyunları, Klein'a göre, yetişkinlerin analizindeki serbest çağrışımın yerini tutabilmektedir. Çocuk analizi deneylerinin ilerlemesiyle birlikte, klasik psikanalizde iki önemli dönüşüm de gerçekleşir. İlkin, psikanalizin odaklandığı nokta daha önce tek başına çocuk-bireyin cinsel ve ruhsal gelişimiyken, şimdi çocuğun "nesne" ile ve özellikle ilk nesne olan anneyle ilişkisi öne çıkacaktır. Freud'un kuramına göre cinsel dürtünün dört öğesi vardı: kaynak (erojen bölge), enerji, amaç (enerjinin boşalımı) ve nesne (cinsel/duygusal enerjinin yöneldiği ve bağlandığı kişi, cisim ya da düşünce). Freud'a göre bunlardan asıl önemlisi amaçtı; nesne o kadar önemli değildi; bir nesnenin yerini bir başkası tutabilirdi ve zaten öznenin cinsel/duygusal enerjilerinin kendi dışında bir nesne bulması da çocukluğun oldukça geç bir döneminde ortaya çıkıyordu: bundan önce bebeğin sadece kendinden zevk aldığı uzun bir "oto-erotizm" dönemi vardı. Klein ise dürtünün en baştan beri bir nesneye yöneldiğini, ilkin "kısmi" nesnelere (örn. anne memesi), sonra da bütünsel nesnelere (annenin kendisi) bağlandığını öne sürecektir. Dürtü tek amacı boşalmak olan özerk (ya da felsefi deyimiyle solipsist) bir olgu değil, yönelişsel bir olgudur. Böylece psikoterapinin konusu bir başına bireylerden bireyler arası ilişkilere kayar.

Bu yaklaşımın ikinci önemli sonucu da, erken çocukluk döneminin büyüteç altına alınması olur. Freud'un 4-5 yaşlarına özgü saydığı Oidipus ve suçluluk gibi şiddetli duygusal yaşantılar Klein'a göre aslında çok daha önce başlamaktadır. Öte yandan, suçluluk duygusunun tek kaynağının cinsellik (ana/babaya duyulan arzular) olmadığını, belki asıl önemli nedenin saldırganlık olduğunu da söylemektedir Klein; Freud'un 1920'de ortaya attığı ama hiçbir zaman tam sahip çıkmadığı "ölüm içgüdüsü" kavramını klinik çalışma düzleminde ciddiye alan ilk analist de odur. Dışa yönelik saldırganlığın (ve özellikle haset duygusunun) kaynağında ölüm içgüdüsü işliyordur.

Klein'ın düşüncesi, 18. yüzyıl sonlarında Romantik felsefenin kısmen dinlerden devralarak sekülerleştirdiği ölüm-dirim, kötülük-iyilik, parça-bütün ve inkâr-kabullenme gibi birbirine sarmalanan ikili karşıtlıklara dayanır. Psikanalize, Freud'un yüzeyde fazla serinkanlı ve temkinli görünen metinlerinde pek rastlanmayan tutkulu, mutlakçı ve dramatik bir anlatı yapısı kazandırmıştır. İşin ilginç yanı, bu tür kavramlara akademik bir eğitimle değil, esas olarak kendi analitik deneyleriyle varmış olduğunu hissettirmesi ve birtakım yalın karşıtlıklara dayanarak çok karmaşık görünen duygusal yaşantıları yorumlayabilmesidir.1930'larda Londra psikanaliz çevrelerinde, Klein'ı dinlerken, "Bunu aslında ben de düşünebilirdim, aslında ben de biliyordum, ama hiç böyle söyleyemedim" diye düşünenlerden biri de Winnicott olacaktır.

O dönemde çocuk terapisinin bir başka öncüsü de Freud'un kızı Anna'dır. Ancak, Anna Freud'un pratiği, analizden çok pedagojiye dayanmaktadır: Nevrozlu çocuğun dış dünyaya uyarlanmasını esas almaktadır (dış dünyanın kendisini hiç tartışmayan ve adaptasyonu sağlığın başlıca kıstası kabul eden bu anlayış 1930'lardan itibaren Amerikan ben (ego) psikolojisinin de temelini oluşturacaktır). Klein ve izleyicileri içinse dürtülerin evcilleştirilmesi imkânsızdır; ancak yüceltilmeleri mümkündür. Bu açıdan, terapiye de bir eğitim süreci olarak değil, olsa olsa bir öz-eğitim süreci olarak bakılabilir: Hasta, iyiliğin hastalıktan yapıldığını ve kendi iyileşmesini de yine kendi hastalığından (kendi kötülüğünden) yararlanarak kendisinin imal edeceğini bilmelidir – şüphesiz, analistin akıllıca yorum ve müdahalelerinin de yardımıyla. Klein'ı Anna Freud'dan ayıran bir başka önemli nokta da çocuktaki fantazmatik dış dünya imgesinin bu fantazmatik niteliğinin yetişkinlerde de hep bir ölçüde sürüp gideceği düşüncesidir: Özne ile nesnenin kendisi arasında her zaman öznenin arzuları ve fantazileri (ya da bunların tortuları) bulunacaktır.

Böylece 1930'larda Britanya Psikanaliz Cemiyeti iki gruba ayrılır: Klein'cılar, Anna Freud'cular. Bir de Winnicott gibi "bağımsızlar" vardır. Bunlar, Klein'a yakın olmakla birlikte onun maniheizme varan mutlak ikiciliğinden ve ölüm içgüdüsü gibi spekülatif görünen düşüncelerinden bir parça ürkmüş olan ve katı kavramsal mekanizmalardan çok kendi sezgilerine (ve hastanın kendi kendini yorumlama kapasitesine) güvenmeyi yeğleyenlerdir. "Nesne ilişkisi teorisi" adı verilen akımın da asıl zenginliğini, aralarında Marion Milner, John Klauber ve Prens Masud Khan gibi parlak analistlerin bulunduğu "bağımsızlar" grubunun çalışmalarıyla ortaya koyduğunu düşünenler çoktur.

Winnicott da görünüşte kuramsal bir sistem kurma çabasında değildir; Klein ve bilhassa Freud'un sadık bir izleyicisi olduğunu iddia eder. Bütün yapmaya çalıştığının büyük psikanalitik kuramın bazı ayrıntılarını ele almak olduğunu savunur. Ancak dikkatli bir Winnicott okuması bu savların asılsızlığını ortaya koyar. İlk olarak Winnicott'ın sadık olduğunu söylediği Freud ve Klein'ı belli bir dönüştürme işlevine tabi tuttuğu söylenebilir. Gerçekten de onun sadık olduğu Freud ve Klein, kendi yorumladığı, kendisine uydurduğu Freud ve Klein'dır, Winnicott'ın ortodokosluğu belli bir okumaya dayanır.

İkinci olarak Winnicott aşağıda özetleyeceğim bazı özgün kavramları geliştirmiş ve önemli bir sistematizasyona gitmiştir. Bütün bunlar onu çekilmek istediği mütevazı konumun ötesine, büyük kuramcılar arasına taşımıştır.

Winnicott'ın günümüzdeki önemi Kohut'un "kendilik psikolojisi"ne katkıları göz önüne alınırsa anlaşılır. Kohut hiçbir zaman tüm açıklığıyla Winnicott'a olan borcunu dile getirmemişse de pek çok bakımdan ondan etkilendiği açıktır.

Winnicott çocuklarla ve psikopatolojik açıdan ağır vakalarla çalışmıştır. Bu durum onun özellikle "kendiliğin", "kendilik duygusunun" gelişimi ile ilgilenmesine yol açmıştır. Winnicott'a göre, geniş psikopatoloji yelpazesi düşünüldüğünde hayli sağlıklı olan nevrotiklerle ilgilenen Freud, kendiliği adeta bir veri gibi ele almış, kendiliği oluşmuş insanın dürtüleriyle mücadelesini değerlendirmiştir. Bu sebeple de kendiliğin gelişiminin özgün dinamiklerine yeterince dikkat etmemiştir.(1) Bu yargı hemen hemen Kohut'un da Freud ile ilgili yargısıdır.

Winnicott'ın kuramını ana hatlarıyla özetlemek için bazı kavramlarını incelemek gerekir.

Winnicott'a göre çocuk başlangıçta bütünleşmemiş, zamanda ve mekânda dağınık deneyimler yaşamaktadır. Bu deneyimler kendiliğin çekirdeklerini oluşturur. Kendiliğin bütünleşmesi, gelişmesi anne ile ilişki içinde, annenin sağladığı çevre içinde gerçekleşir. Çocuğun bütünleşmiş bir şekilde kendini algılaması ve kendilik duygusunu geliştirmesi annenin sunduğu "kucaklayıcı çevre" sayesinde olur. Annenin çocukla ilgili bütünleşmiş tasarımları çocuğun giderek kendi bütünlüğünü kavramasına yol açar.

Annenin çocuğun ihtiyaçlarına eşduyumlu yanıtlar vermesi çocuğun tutarlı bir kendilik duygusu geliştirmesinde, iç dünyasının olgunlaşmasında çok önemli bir aşamaya yol açması bakımından ön plana çıkar: "yanılsama anı". Çocuk eşduyumlu olarak ihtiyaçları karşılandığında kendini her türlü tatminin kaynağı olarak yaşar. Bu tam bir "tümgüçlülük" deneyimidir.(2) Çocuk her türlü yaratının kaynağıdır kendi iç dünyasında.

Söz konusu tümgüçlülük deneyimi kendiliğin sağlıklı gelişimi açısından belirleyici bir önem taşır. Gelecekteki yaşamda dış dünyanın güçlükleri karşısında yıkılmayan bir kendine güven duygusu böyle bir çocuksu tümgüçlülük deneyimine dayanır. Bu ise çocuğun yanılsamasını, sanki her şeyi kendisi yaratıyormuş hissini veren annenin eşduyumlu yanıtlarına bağlanmıştır Winnicott'ta.

Lacan'ın "ayna evresi" nosyonu geniş ölçüde Winnicott'a örtük göndermeler taşır ve Winnicott da Lacan'ın bu nosyonundan etkilenmiştir. Kendiliğin bütünleşmesi annenin eşduyumlu "ayna" yanıtlarına bağlanmıştır. Bu yanıtlar "kendilik duygusunun" gelişmesinde önemli rol oynar.

Winnicott için önemli bir başka nokta da çocuğun yalnız olabilme kapasitesinin gelişimidir. Anne sadece çocuğun ihtiyaçlarını eşduyumlu olarak karşılamakla kalmamalı onun sakin dönemlerini, yalnızlık deneyimlerini yersiz uyaranlarla bölmemeli, gereksiz uyarıcılık sunmamalıdır. Annenin talepsiz bir şekilde çocuğun yalnızlığına eşlik etmesi kendilik deneyiminin gelişimi açısından ön plana çıkmaktadır.(3)

Çocuğun "yanılsama anı", tümgüçlülük duygusu güvenli bir şekilde yerleştikten sonra dereceli bir şekilde yanılsamanın kırılması gerekmektedir. Bu, çocuğun sanrılı bir şekilde tümgüçlülüğü deneyimlemesinden, deyim yerindeyse gerçeklik ilkesine geçişi anlamına gelecektir. İhtiyaçlarıyla her şeyi yaratan o değildir. Bir dış dünya vardır, onun gerekleri, zorlukları, zorunlulukları vardır.

Söz konusu geçiş annenin kaçınılmaz ve döneme uygun yetersizlikleri sayesinde olur. Bu minimal örselenmeler bir dış dünya, bir gerçeklik olduğu fikrini yaratır.

Annenin, çocuğun gelişimi ile paralel bir şekilde onun ihtiyaçlarına dereceli bir şekilde duyarsızlaşması çocuğun yanılsamasını, tümgüçlülük yanılsamasını yıkar ve gerçeklik duygusunu geliştirir. Bu, aynı zamanda anneden ayrılma, ayrımlaşma, dolayısıyla bireyleşme anlamına da gelmektedir. Kanımca bu tip temalar sayesinde Winnicott bir anlamda Mahler'e de yaklaşmaktadır.

Çocuğun tümgüçlülük yanılsamasının annenin eşduyumlu olmayan yanıtlarıyla erken ve sert engellenmesi ciddi psikopatolojik neticeler doğurur. Böyle bir durumdaki çocuk giderek bir "sahte kendilik" geliştirecektir. Kendiliğinden ihtiyaç ve taleplerinden vazgeçecek, hızla annenin ve başkalarının taleplerine göre kendini oluşturmaya çalışacaktır. Artmış bir zihinsel aktivite ile kendini ve çevresini sürekli olarak tarayacak, gerçekliği değerlendirmeye çalışarak yüzeyel bir uyum göstermeye yönelecektir. "Hakiki kendilik" gelişmemiş bir nüve olarak "sahte kendilik" tarafından sarılıp, kuşatılıp korunacaktır.(4)

"Hakiki kendilik" kendiliğinden ihtiyaçların, dışa vurumların kaynağıdır. "Sahte kendilik" ise çevrenin sağlamadığı olumlu ortamı sürekli olarak oluşturmaya yönelik bir aktivitedir.

İşte Winnicott'ın "geçiş olgusu" adını verdiği durum da bu çerçevede değerlendirilir. Geçiş olgusunu iyi anlayabilmek için "geçiş nesnesi" kavramını anlamak gerekir. Geçiş olgusunu yaşayan bir çocuk (genellikle) cansız bir nesne ile belli bir ilişki kurar. Bu nesne kimi zaman bir oyuncak, kimi zaman bir ev eşyası veya benzeri bir şeydir. Çocuk bir süre için sürekli olarak bu nesneyi kendi denetimine alır, sürekli yanında taşır ve bu nesne ile ilgili tüm tasarrufu kendi elinde tutmak ister. Winnicott'a göre bu olgu sağlıklı bir gelişimi simgelemektedir. Annesi üzerindeki tümgüçlü kontrolün yarattığı yanılsamadan çıkmakta olan çocuk gerçekliğe dönmeden önce annesini, daha doğrusu annesi üzerindeki tümgüçlü kontrolünü ikame ettiği yeni bir nesne aramaktadır.

Winnicott'a göre insan daima tümgüçlü bir kontrol sağladığı, ihtiyaçlarına göre düzenleyip yarattığı, iç dünyasının ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş bir dünya ile dış gerçeklik, gerçek dış dünyaya uyum arasında salınıp durur. Gerçeklik gücünün, ihtiyaçlarının sınırlandığı, kendinden bağımsız ötekilerin dünyasıdır. Tekbenci içsellik ile nesnel gerçeklik arasındaki çatışmadır bu. İnsan sürekli olarak dış dünyayı kendi ihtiyaçları çerçevesinde egemenliği altında tutmaya çalışırken dış gerçekliği hesaba katmaya zorlanır. İşte bu çerçevede kendini "geçiş nesnesi" ile gösteren "geçiş olgusu" önemli bir ara aşamadır.

Geçiş nesnesi konusunda erişkinlerle çocuk arasında örtük bir anlaşma meydana gelir. Erişkinler çocuğun geçiş nesnesi üzerindeki kayıtsız egemenliğini tanırlar. Geçiş nesnesi ne tümgüçlü bir kontrole tabidir çocuk açısından, ne de büsbütün, egemen olamadığı dış dünyaya aittir.

Geçiş deneyimi kendini çocuğun oyun kapasitesinde de gösterir. Erişkinlikte kendi fantezileriyle, fikirleriyle oynamak gibi işlevlere ve yaratıcılığı kavramaya ışık tutar.

Winnicott'a göre geçiş deneyimi içsel olanla dışsalın, tümgüçlülük ile gerçekliğin, mutlak yaratıcılıkla zorunluluğun arasında yer alan paradoksal bir konum oluşturur. Bir insanın yaratıcı kapasitesi çocukluğun oyun gücüyle örtüşür bu alanda – oyun ne içseldir ne de büsbütün dış gerçekliğe aittir. Çocuk oynamakla daha sonraları kültürel yaratıcılığın temeli olacak bir aktiviteyi gerçekleştirmektedir. Winnicott'a göre gerçek sağlıklı insan, paradokslarla birlikte yaşayabilen, oynayabilen, yaratabilen insandır.

İşte Türkçesini sunduğumuz bu kitap özellikle geçiş olgusu ile yaratıcılık arasındaki ilişkiyi inceleyen ama aynı zamanda Winnicott'ın temel görüşlerini özetlemek bakımından da ön plana çıkan bir eserdir.

Winnicott'ın daha sonraki yazarlar, söz gelimi Masterson ve bilhassa Kohut üzerindeki etkileri ise ilginç bir araştırmanın konusu olabilir.

Notlar


(1) Greenberg J. R. ve Mitchell S.A., Object Relations in Psychoanalytic Theory, Harvard Un. Press, 1993. Yukarı
(2) Winnicott, D. W., Human Nature, Free Asso. Books, Londra, 1988. Yukarı
(3) Winnicott, D. W., "The Capacity to be Alone", The Maturational Process and The Facilitating Environment içinde, I.U.P., New York, 1965. Yukarı
(4) Winnicott, D. W., "Ego Distorsion in terms of True and False Self", The Maturational Process... içinde. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Giriş, s. 15-17

Bu kitap "Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları" (1951) adlı yazımın geliştirilmiş halidir. Öncelikle tekrarı göze alarak temel varsayımı yeniden ifade etmek istiyorum. Ardından da düşünce ve klinik malzemeyi ele alış tarzımda sonradan ortaya çıkan gelişmelere değinmek niyetindeyim. Dönüp son on yıla baktığımda, analistlerin kendileri arasında ve literatürde sürmekte olan psikanalitik konuşmada bu kavramsallaştırma alanının ihmal edilmiş olduğunu görmek beni giderek daha fazla rahatsız ediyor. Dikkatler kişisel ve içsel bir şey olan ruhsal gerçeklik ve bu gerçekliğin dışsal ya da ortak gerçeklikle olan ilişkisi üzerinde odaklanırken, bu bireysel gelişme ve deneyim alanı ihmal edilmiş gibi görünüyor. Kültürel deneyim, analistlerin çalışmalarında ve düşüncelerinde kullandıkları kuramda gerçek yerini bulamamış durumda.

Bir ara bölge olarak tasvir edilebilecek bu alanın çeşitli filozofların yapıtlarında dikkate alınmış olduğunu söylemek mümkün elbette. Teolojide, yeniden cisimleştirmeyle(*) ilgili bitmek bilmez tartışmalarda özel bir biçim alır bu. Metafizik şairler olarak bilinen şairlerin (Donne vs.) kendine özgü yapıtlarında da bütün gücüyle ortaya çıkar. Benim yaklaşımımsa bebekler ve çocuklarla ilgili incelemelerimden kaynaklanıyor; bu olguların çocuğun hayatındaki yeri ele alınırken Puf Puf Ayı'nın merkezi konumunu görmek gerekir; burada Schulz' un Snoopy ve Charlie Brown karikatürlerini hatırlamadan geçmek olmaz tabii. Bu kitapta ele aldığım türden evrensel bir olgu, hayal gücünden beslenen ve yaratıcı hayatın büyüsünü mesele eden insanların ilgi alanları dışında kalamaz.

Belki de daha önceden bir çocuk hekimi olduğum için, bu evrensel olgunun bebek ve çocukların hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğunu sezen ve bu gözlemi daima gelişme süreci içinde olduğumuz yolundaki kuramla birleştirmeyi isteyen bir psikanalist olmak varmış kaderimde.

Çalışmamın bu bölümünde sözünü ettiğim şeyin bebeğin kullandığı bez parçası ya da oyuncak ayı olmadığının, kullanılan nesneden çok nesnenin kullanılış tarzı olduğunun sanırım artık herkes farkında. Bebeğin, geçiş nesnesi adını verdiğim şeyi kullanma biçimindeki paradoksa dikkat çekiyorum ben. Buradaki katkım, paradoksun kabul edilmesi, ona tahammül edilmesi, saygı duyulması ve onun çözülmeden bırakılmasına çağrıda bulunmak. Bu paradoksu her şeyden ayrı tutulmuş bir zihinsel işleyişe sığınarak çözmek mümkünse de bunun bedeli paradoksun kendisinin değer kaybetmesidir.

Bir kez kabul edildikten ve katlanıldıktan sonra bu paradoks, bu dünyada yaşamakla kalmayıp aynı zamanda geçmişle ve gelecekle kurulan kültürel bağ sayesinde sonsuz bir biçimde zenginleşebilecek de olan bütün insanlar için değerlidir. Beni bu kitapta ilgilendiren, ana temanın bu uzantısıdır.

Geçiş olgusu konusu etrafında bu kitabı yazarken örnek vermedeki isteksizliğimin sürdüğünü gördüm. Bunun nedeninden ilk yazıda söz etmiştim: Örnekler tekil durumlara gereğinden fazla yüklenip doğal olmayan ve keyfi bir sınıflandırma süreci başlatabilmektedirler, oysa benim sözünü ettiğim şey evrensel ve sonsuz bir çeşitliliğe sahip. Bu, insan yüzünün biçim, gözler, burun, ağız ve kulaklara göre betimlenmesine benzer biraz; oysa hiçbir iki yüz birbirinin tıpatıp aynısı değildir, dahası pek azı birbirine benzer. İki yüz hareketsizken birbirine benzeyebilir ama hareket etmeye başlar başlamaz farklılaşırlar. Yine de, örnek vermeyi pek istemediğim halde tamamen ihmal etmek niyetinde de değilim.

Bunlar her insanın gelişiminin ilk aşamalarına ait meseleler olduklarından, önümüzde araştırılmayı bekleyen uçsuz bucaksız bir klinik alan var. Olive Stevenson'ın, London School of Economics'de çocuk bakımı öğrenimi görürken gerçekleştirdiği araştırma (1954) buna bir örnektir. Dr. Bastiaans'dan öğrendiğim kadarıyla Hollanda'da tıp öğrencilerinin ebeveynlerden çocukları hakkında aldıkları vaka öykülerine, geçiş nesneleri ve geçiş olgularıyla ilgili sorular eklemeleri rutin bir uygulama haline gelmiş. Olgular insana çok şey öğretebilir.

Doğal olarak, açığa çıkarılabilen olguların yorumlanması gerekir; bebeklerin davranışları hakkında verilen bilgilerden ya da doğrudan edinilen gözlemlerden tam olarak yararlanabilmek için bunların bir kuramla bağlantılandırılmaları gerekir. Bu şekilde aynı olgular bir gözlemci için bir anlama gelirken, bir başka gözlemci için başka bir anlama gelebilirmiş gibi görünebilir. Yine de doğrudan gözlem ve dolaylı araştırma için ümit vaat eden bir alandır bu; bu sınırlı alanda yaptığı araştırmaların sonuçları sayesinde zaman zaman araştırmacı, nesne ilişkisinin ve simge oluşturmanın ilk evrelerinin ne denli karmaşık ve önemli olduğunu görebilecektir.

Bu meselelerle ilgili benim bildiğim tek bir resmi inceleme var ve okuru bu çevreden gelen yayınları dikkatle izlemeye davet ediyorum. Roma'da profesör Renata Gaddini üç ayrı toplumsal grubu kullanarak geçiş olgularıyla ilgili ayrıntılı bir araştırma yapıyor; gözlemlerine dayanarak fikirlerini formüle etmeye de şimdiden başladı. Profesör Gaddini'nin "ön biçim" fikrini kullanmasını önemsiyorum, bu sayede yumruk, parmak ve başparmak emmenin ve dil emmenin ilk örneklerini ve yalancı meme ya da emzik kullanımıyla ilgili bütün komplikasyonları konuya dahil edebiliyor. Aynı zamanda sallanma konusunu da (hem çocuğun kendi ritmik hareketini hem de beşikte ve kucakta sallanmasını) gündeme getiriyor. Saç çekme de bunlarla bağlantılı bir olgu.

Geçiş nesnesi fikri etrafında çalışan bir başka girişim de San Francisco'dan, "İçselleştirilmiş Bir Geçiş Nesnesi Olarak Sabit Fikir" adlı yazısıyla (1962) yeni bir kavram ortaya atan Joseph C. Solomon'dan geliyor. Dr. Solomon'un düşüncelerine ne ölçüde katıldığımdan emin değilim, ama önemli olan elde geçiş olgularına dair bir kuram olduğunda birçok eski probleme yeni bir gözle bakılabilmesi.

Benim buradaki katkımın da, şu anda bebeklerle ilgili doğrudan klinik gözlemler yapabilecek konumda olmayışımla bağlantılandırılması gerekir; oysa şimdiye kadar bir kuram haline getirdiğim her şeyin temelinde bu klinik gözlemler yatıyordu. Yine de, ebeveynlerin çocuklarıyla ilgili deneyimlerine hâlâ ulaşabiliyorum; onlara kendi istedikleri biçim ve zamanda hatırlama şansı verildiğinde bunu yapmaları hiç de zor değil. Ayrıca çocukların kendileri için anlamlı olan nesneler ve tekniklerle ilgili tasvirlerine de ulaşabiliyorum.

(*) Ekmek ve şarabın İsa'nın bedeni ve kanına dönüşmesi. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.