Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-101-0
13x19.5 cm, 80 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Yıldırım Türker diğer kitapları
Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor, 1998
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gözaltında Kayıp Onu Unutma!
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Fotoğraflar: Şaban Dayanan
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Film Doruk Grafik
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1995

"İnsanların devlet eliyle toplu olarak kayıp edilmelerinin ilk örneği, 7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Wilhelm Keitel'in emriyle başlatılan operasyon. Binlerce direnişçi, Nazi işgali altındaki Avrupa'ya gözdağı vermek, her türden direnişi sindirmek amacıyla gece yarılarında toplanıp kayıp edildiler. Operasyonun adı 'Gece ve Sis'ti. Gece ve Sis, faşizmin şiirinde, geceleyin kayıp et ve belirsizliğin sisiyle sarmala anlamına geliyordu. Daha sonra 1960'larda Guatemala ve Brezilya'da binlerce insan kayıp edildi. 1973 darbesinden sonra Şili'de yüzlerce insan kayıp edildi. Pinochet, Arjantin generallerine el verdi. 1976 darbesinden sanra Arjantin'de binlerce muhalif kayıp edildi. Sivil yönetime geçildikten sonra kimi itirafçı generallerden, kayıp edilen insanların büyük bir kısmının iğnelerle uyuşturulup uçaklardan okyanusa atıldıklarını öğrendik.

İnsanları kayıp etmenin kirli tarihi şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nde yazılıyor. 1980'den bu yana her yıl, her gün daha fazla insan kayıp ediliyor. Geceye tenezzül etmeyen adamlar çoğunluk gündüz vakti insanları arabalarına tıkıştırıp götürüyor. Sise güvenleri sonsuz nasılsa. Hayatımızın üstüne kapanmış bu sis, kaç on yılın sisi. Hiçbir zaman Arjantin kadar sivil olamayacağımızı, dolayısıyla hiçbir mahkemede terlemeyeceklerini, kullandıkları yöntemleri ele vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlar besbelli. Ve kayıplar listesi gün günden kabarıyor. Her geçen ay daha çok insan kayıp ediliyor. Ve yer yerinden oynamıyor."

İÇİNDEKİLER
Gözaltında Kayıp... Onu Unutma!
Hüseyin Toraman
İlkokulda En İyi Şiir Okuyan Arkadaşım
Hayrettin Eren
Afili Küçük Abim Hayri
İsmail Bahçeci
Ölüme Nişanlı Şair Kardeş İsmail
Kenan Bilgin
Bütün Çocukların Kenan'ı
Hasan Gülünay
Arzuhalim Devlete!
OKUMA PARÇASI

Bölüm 1, "Gözaltında Kayıp, Onu Unutma!", s. 7-18

Hasan Ocak, kimsesizler mezarlığında bulundu. Hepimiz, bir yerlerde kimsesizler için bir mezarlık olduğunu bilirdik. Olması gerektiğini. Çoğumuz için, ölüsünü bulup kaldıracak yakını olmayan insanlar, hayal edilmesi oldukça güç bir yenilginin trajik kahramanlarıdır. Onların hayatını anlayabilmek için hepimizin dağarcığında yılların biriktirdiği öyküler, söylenceler vardır. Bilebildiğimiz, sınırları bizim hayatımızla çizili bir dünyadan kabaca istifa eden, beceremeyen, becerecek gücü olmayan o insanların sonunda ya bir ucuz otel odasında, ya bir sokak köşesinde ölüp, "sahipsiz" yaftasıyla devlet tarafından mermersiz, çiçeksiz bir yere gömüldüğünü duymuşuzdur. Biliriz.

Hasan Ocak kimsesiz değildi. Ailesi ve sevenleri tarafından aylardır aranıyordu. Resimlerinden tanıyorduk hepimiz o kumral delikanlıyı. İşkenceyle bereli bedeni Beykoz ormanında bulunmuş, adli tıptan sahipsiz damgası yiyerek kimsesizler mezarlığında bir rakamın altına gömülmüştü. İtilip kakılmayı, gözaltına alınmayı, milli düşman ilan edilmeyi göze alan ailesinin inatçı çabaları sonucu izi bulundu. Biz de kimsesizler mezarlığıyla bu kez gerçekten tanıştık. Hasan'ın kızkardeşinin dile getirdiği dehşet, bir televizyon programında nedense mahçup bir kameranın saptadığı bölük pörçük görüntüler, gözümüzde acıklı, biraz da romantik bir son durak olan kimsesizler mezarlığını bambaşka bir gerçekliğe oturttu. Kimsesizler mezarlığı, hepimiz için bir tehdit. Herkesi yutabilir. Adeta bir kıyımdan artakalan toplu mezarlık. Son yıllarda gelişigüzel rakamlarla adlandırılıp üstüste, yanyana gömülüveren, kimliği meçhul varsayılan ölülerin çoğunluğu doğal olmayan yollarla ölüme yakalanmış. Tercümesi: İşkenceden geçmiş, paralanmış, katledilmiş. Kayıplarımızı ormanlardan, kimsesizler mezarlığından, şifreli adli tıp dosyalarından bulmaya başladık. Hayatımız aynı çöl lehçesiyle sürçüp gidiyor. Yer yerinden oynamıyor.

Ayşenur, Hasan, Rıdvan... Onları bulduğumuza seviniyoruz. Onları kendi ellerimizle bir kez daha kendi tarihimize, kendi belleğimize gömebildiğimize seviniyoruz. Bir umutsuz bekleyişe, beklentisi olmayan sinsi bir umuda asılı kalmaktan kurtulduk. Onları bulduk. Ama yer yerinden oynamadı.

Gece ve sis

İnsanların devlet eliyle toplu olarak kayıp edilmelerinin ilk örneği, 7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Wilhelm Keitel'in emriyle başlatılan operasyon. Binlerce direnişçi, Nazi işgali altındaki Avrupa'ya gözdağı vermek, her türden direnişi sindirmek amacıyla gece yarılarında toplanıp kayıp edildiler. Operasyonun adı "Gece ve Sis" ti. Gece ve Sis, faşizmin şiirinde, geceleyin kayıp et ve belirsizliğin sisiyle sarmala anlamına geliyordu. Daha sonra 1960'larda Guatemala ve Brezilya'da binlerce insan kayıp edildi. 1973 darbesinden sonra Şili'de yüzlerce insan kayıp edildi. Pinochet, Arjantin generallerine el verdi. 1976 darbesinden sonra Arjantin'de binlerce muhalif kayıp edildi. Sivil yönetime geçildikten sonra kimi itirafçı generallerden, kayıp edilen insanların büyük bir kısmının iğnelerle uyuşturulup uçaklardan okyanusa atıldıklarını öğrendik.

İnsanları kayıp etmenin kirli tarihi şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nde yazılıyor. 1980'den bu yana her yıl, her gün daha fazla insan kayıp ediliyor. Geceye tenezzül etmeyen adamlar çoğunluk gündüz vakti insanları arabalarına tıkıştırıp götürüyor. Sise güvenleri sonsuz nasılsa. Hayatımızın üstüne kapanmış bu sis, kaç on yılın sisi. Hiçbir zaman Arjantin kadar sivil olamayacağımızı, dolayısıyla hiçbir mahkemede terlemeyeceklerini, kullandıkları yöntemleri ele vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlar besbelli. Ve kayıplar listesi gün günden kabarıyor. Her geçen ay daha çok insan kayıp ediliyor. Ve yer yerinden oynamıyor.

Rakamların serinliği

Rakamlardan söz etmek istemiyorum. Rakamlar beni üşütüyor. Rakamsal dökümlerle yaklaştığımızda herşey sanki zihinsel denetimimiz altındaymış gibi oluyor. Kaydımızdan düşüveren, şu an nerede, ne durumda olduğunu bilemediğimiz insanların sayısını anmayacağım.

Bilebildiğimiz, binlerce isim. Saptayabildiğimiz...

Toplumsal bilinç kuntlaşması sonucu, gitgide her olguyu, başımıza gelen her felaketi rakamlarla açıklamaya çalışıyoruz. Kendimizi bilimsel bir yaklaşımın koruyucu, soğuk ışığı altında hissetmemizin yanısıra zamanla her kurban, bir rakam karşılığı olan, akıl sıramızda efendice yerini almış bir vaka'ya dönüşüyor. Bilginin demokratikleşmesi kisvesi altında hayatımız rakamlarla sıvandıkça, enflasyonun yüzdesinden en kıytırık televizyon referandumlarındaki evetlerin yüzdesine; meclis aritmetiğinden, onun beraberinde getirdiği ilçeleri il yapma katakullisine kadar, küçük birer matematikçi olarak memleketimizi çözmeye çalışıyoruz. Hayatla ilgili hesaplarımız, rakamların o büyülü kolaylığına yamanıyor; bir koyup üç alıyoruz, 8'i kaldırıp demokratikleşmeye, 24'ü koruyup laik kalmaya, 141-142'nin kalktığını hatırlatıp muhalefet yapmaya çalışıyoruz. Hayır, ben rakamlardan söz etmeyeceğim.

Kayıp'ları tek tek tanımak istiyorum. Onların topluca, bir rakamın eşliğinde toplumsal bir yara olarak adlandırılıp bizden uzağa bir yere konulmalarını, yıllar sonra hatırlandıklarında keyifli bir uyanıklıkla toplumsal bellek kaybımızdan söz edilmesini istemiyorum. Herşeyi, bu boktan dünyada kalabilecek kadar unutup, yeri geldiğinde bu memleket insanının bellek sorunundan söz edecek soğukkanlılığı tutturmayı reddedelim, diyorum. Belleksiz toplum yoktur. Çocuklarını kurban etmeyi göze alan; yoksulluk, çaresizlik, cehalet gibi erdemlere sarılarak katliamların üstünden "aman, bir tatsızlık çıkmasın" duygusuyla atlayıveren toplumlar vardır. Kayıp'larımızı iyi tanıyalım. Yer yerinden oynamalı!

İnsan kalmak için

Hüseyin kim? Kenan kim? İsmail kim? Kayıp oldukları andan itibaren bilemediğimiz, uzanamadığımız, uğultulu bir dünyanın sakinleri onlar. Bir insanı kayıp etmek, işkence tarihinde varılan son nokta. Zulmün en katmerli çeşitlemesi. Kayıp edilenin dünyayla bütün bağlarını koparmak, en ufak bir umut kırıntısına yer bırakmamak. Onu, uğruna yaşadığı, savaştığı dünyanın kaydından düşürmek. Yapayalnız bırakmak. Ardında kalanı, yakınlarını ise kendi umutlarıyla boğmak. Kendi umutlarına asmak. Kendi umutlarıyla cezalandırmak. Bildiği, hazır olduğu hiçbir duyguya soluk aldırmayan bir mahpusluğa itmek. Sevdiği, artık tanımadığı bir dünyada yaşamaktadır. Âdetlerini, kurallarını bilmediği bir dünyada. Gündelik hayatın ayrıntıları; günü gün, geceyi gece kılan ufacık şeyler incitmeye başlar. Herşey, beklemenin gergin durağanlığına yazılır. Bütün yaşamsal eylemler askıya alınır. Sevdiğinin hayatından ne kadar umudunu kesse de, bir yanıyla; o mucizelere inanan, onu insan kılan yanıyla beklemeyi sürdürür. Bir ana, on beş yıl sonra dahi araba süren gözlüklü bir delikanlı gördü mü, yüreği hop ediyor. Demek bir yanıyla oğlunun, belleği silinmiş, bambaşka biri olarak, bir başkasının hayatını sürdürebileceğini düşünüyor. Düşünebiliyor. Dile getirmese de. İnsan beyni, acılarla sıkıştırıldığında sahibini bile şaşırtacak neler üretmez ki. İnsanları kendi umutlarıyla tüketmek, onları hayatlarını artık yaşayamayacak hale getirmek, gerçekten Nazi yaratıcılığına yaraşır bir zulüm. Toplu işkence. Vakit kaybetmek yok. Kayıp edilenler ve geride kalanlar. Hepimiz, birbirimizden koparılıp bir bilinmezler dünyası karşısında çaresiz bırakılıyoruz. Görüşebildiğim kayıp ailelerinin hemen hepsi umuttan istifa etmişlerdi. Oğullarının, kardeşlerinin yaşadığından ümidi kestiklerini söylüyorlardı. İnsan kalabilmek için. Sabahleyin oturup kahvaltı edebilmek için, para kazanmak için, çalışabilmek için, akşamleyin televizyon karşısında kestirebilmek için, evi temiz tutabilmek için, komşuları ziyaret edebilmek için. Umutsuzca bir çabayla umutlarının kalmadığını söylüyorlardı. Hayatta kalabilmek için. İnsan kalabilmek için.

O anı yaşadılar mı?

Peki, kaybolanlar kayboldukları, kaydımızdan, bilebildiğimiz dünyanın kaydından düştükleri andan itibaren neler yaşadılar? İşkencede neler hissettiler? O anı; kötülüğün yenik düştüğü, çaresiz kaldığı anı; tanık olarak, itirafçı olarak, yararlanılabilecek bilgi kaynağı olarak görülemeyeceklerinin anlaşıldığı o anı farkettiler mi? İşkencecilerinin onların işe yaramadıklarına kanaat getirdikleri o anı? Copların bezgin bir öldürücülükle gövdelerine inmeye başladığını, elektriğin denetimsizce verilmeye başlandığını, işkencecilerin yenilgi öfkesini sezmişlerdir mutlaka. İnsan o an ne hisseder? Ölüm, ne kadar göze alınırsa alınsın, yüzleşildiği anda ürpertmez mi?

Yoksa başından beri karşılarındaki işkencecileri sonları olarak mı gördüler? Çoğu önceden baskı, dayak, işkenceyle tanışmıştı. Ama her seferinde yakınlarının bir şekilde izlerine düşmüş olduğunu biliyorlardı. Yakınlarının tanıklığına sığındılar. Sevdiklerinin kayıtlarına sığındılar. Korkunç bir masal ormanında sonsuza dek kaybolmamak için arkalarına iz serptiler. Diyelim, bir polis arabasına tıkılırken yoldan geçenlere adlarını haykırdılar. Gözaltında adlarını haykırdılar. Yan koğuştaki, sağ kalacağından emin olamadıkları adama künyelerini haykırdılar. Bildikleri yegane dünyaya ulaşmaya çalıştılar. Ama işte o an; paylaşamayacakları, artık kimseye anlatamayacakları bir an. Tek kişilik. Ölüm gibi... O an, rüyalarıma giriyor. Gencecik bir kadın, gencecik bir adam, öleceğini anlıyor. Bundan hiçbir sevdiğinin haberi olmayacağını da biliyor. O an, yapayalnız. Ardında kalan dünyayı düşünüyor belki. Belki onu da düşünecek halde değil.

Şu dünyada nerede olduğunuzu, ne yaşadığınızı bilen tek sevdiğiniz kalmadığında başka bir düzleme; âdetlerin farklı olduğu; işaretlerin, diyelim bir sözün, bir bakışın bambaşka anlamlara geldiği bir dünyaya geçtiniz demektir. O çizginin ötesine geçtiğiniz anda, berisinde kalanlar; ananız, arkadaşlarınız, sevgiliniz, mutlaka size çoktan ardınızda bırakmış olduğunuz bir dünyanın çok ama çok uzak anıları gibi geliyordur. Sesinizi artık kimseye duyuramayacaksınız. Kısacık ömrünüzde çoktan göze almış olduğunuz, buna rağmen kafanızda hep öteye, daha öteye ittiğiniz o an geldi işte. O kopma anı. Düşman karşınızda. Öfkeden yüzü gözü seyiriyor. Sizi öldürecek. O düşman kim peki? Görünürde o da sizin gibi biri. Belki yaşıtınız. Aynı mahallede oturuyorsunuzdur, kimbilir. Yoksulluğun dilini biliyor o da. Analarınız pazar yerinde dertleşiyor belki de.

Kötülüğün örgütlenmesi

Kötülük üstüne düşünelim istiyorum. Şefkat, merhamet, vicdan; velhasıl artık hepsi yanlış yazılan bu kelimeler ne ifade ediyor? Oğlunu kaybetmiş bir anayı çamura yuvarlayan polisi, çaresiz kaldığını öne sürüp yine de koltuğundan vazgeçmeyen bakanı düşünelim. Kurbanının etinden et koparan, ona böylesine büyük bir nefret biriktirebilmiş olan adamın hiçbir canlıya, hiçbir şeye merhameti yok mu? Herkesi rahatlıkla tekmeler, kanatır, yaralar, parçalar mı?

İçindeki vahşi hayvanı böylesine serbest bırakmasına yol açan ne, kim? Bir insana uzun uzun çeşitli işkenceler yapan, çığlıklara kulağını tıkayan, sonunda onun ölüsünü bir ormana atıveren kim? Uzaylı mı? Deli mi? Ne kadar uzağımızda? Seçim önceleri güleryüzlü, hak hukuk söylevleriyle oyumuzu rica eden, yeri geldiğinde dilenen adamlar kim? Son zamanlarda kimi bakanlar hangi suskunluk hakkını kullanıyor? Böyle bir hak var mı? Varsa Mafia'nın suskunluk yeminine mi benziyor?

Cumhurbaşkanından en ücra köydeki mazlum anaya kadar herkesin üstündeki bir güç, bir dünya mı çekiyor sevdiklerimizi yanına? Kontrgerilla, açıkça dile getirilir, tarihi deşilir, kökü kazınmaya çalışılırsa, gizli-açık bağlantıları nedeniyle bütün devlet yapısı çöker mi? Korkulan, göze alınamayan bu mu? Geceye ve sise borcu olmayan kimse yok mu? Amerikan filmlerindeki kovboy kılıklı kahraman bireyleri mi bekleyeceğiz? Devletin bekası için halktan gizlenen nedir? Halk, bu sırra daha ne kadar kurban verecek? Bundan 20 yıl sonra hâlâ başımızda oturan Demirel, bugünün kayıpları için, Deniz'lerin idamı için dediği gibi "o günün koşullarında kaçınılmazdı" mı diyecek? Mehmet Ali Birand yine zıplaya zıplaya haşmetpenâhlarını sıkıştırıp memleketin en iyi gazetecisi olarak zafer gülücükleriyle programını kapatırken yine bizi gözyaşlarına boğan bir demokrasi dersi mi verecek?

Kayıp aileleriyle görüştüm. Kayıp edilen o insanları tanımaya çalıştım. Onlardan kendime bir aile edindim. Şimdi onları çok özlüyorum. Kayıplar listesinden pek çok insanın ailesi bizimle görüşmeye yanaşmadı. Kalan çocuklarını da kaybetmekten korkuyorlardı. Herşeyin ötesinde dış dünyaya güvenleri kalmamıştı. Görüşmeyi kabul edenler, kayıplarının hayatından umudu kesmiş olsalar da hesap sormak istiyorlar. Ama önce sevdiğimizin, hayal edemeyeceğimiz yöntemlerle berelenmiş ölü bedenini olsun, istiyoruz. Onu biz gömeceğiz. Onu biz gömene dek bu dünyada yerimiz yok!

Hepimiz gün günden büyüyen bir kayıplar ailesinin üyeleriyiz. Yakınlarımız kayıp edilmiş olmayabilir. Kendi kayıplarımızı, her geçen gün kaybettiğimiz, kaybettirildiğimiz şeyleri hatırlamanın zamanıdır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nurdan Gürbilek, “Türkiye’nin ruhu”, Virgül, Sayı 16, Şubat 1999

Türkiye'de solun denemeye doğru açılması ancak 80'lerde gerçekleşebildi. Bunun apaçık nedenlerinden biri, sözünü ettiğimiz politik ortamın devlet eliyle bastırılması sonucunda genel doğruların zayıf düşmesiydi. Buna bağlı olarak bir an önce doğruya varma yönündeki basınç azalmış, düşüncenin önünde bir deney alanı belirmiş gibiydi. Bir ikinci neden, solcuların dünya ile aralarına giren mesafeyi, her birinin başka başka biçimlerde yaşadığı, henüz kavramlarla tam açıklanamayan bu deneyimi anlamlandırma ihtiyacını hissetmeleriydi. Deneme, deneyimin içinde oyalanmaya imkân tanıyan yapısıyla bu ihtiyaca cevap veriyordu. Nitekim 80'lerin ikinci yarısından itibaren solcuların yazdıkları, solun bugünü ve geçmişiyle ilgili yazılarda genellikle bir deneme tonu görülür. Yine aynı yıllarda, içinde yaşanan kültürel ortam, gündelik hayat, siyasal kültür gibi o güne kadar ihmal edilmiş konularda yazılan eleştirel analizlerde de aynı ton vardır. Yazının ardında bir özne olduğunu hissettiren, yazıldığı ortamın çelişkilerini ve duygusunu aktaran, doğrularla kişisel yaşantı arasındaki gerilimden beslenen yazılardır bunlar. Aydın Uğur'un Keşfedilmemiş Kıta'sı (1991), Cezmi Ersöz'ün Aykırı Yazılar'ı (1991), Can Kozanoğlu'nun Cilalı İmaj Devri (1992), Mustafa Arslantunalı'nın Ay Çöreği (1992), daha geç bir örnek olmakla birlikte Mahmut Temizyürek'in Göçebe Buluşması (1996), Bülent Somay'ın geç yayımlanmasına rağmen çoğu 80'lerin ikinci yarısında yazılmış denemelerinden oluşan Geriye Kalan Devrimdir'i (1997) farklı konuları, farklı vurgularına rağmen bu çerçeve içinde değerlendirilebilir. Gündelik hayat, özel hayat, kültür, iktidar, hatta bizi bugüne getiren baskının kendisi: Bütün bunlar genel kuramsal doğruların zaten açıkladığı olgular olmaktan çıkmış, bu kez denemeci tarafından günlük deneyden hareketle açıklanmayı bekleyen alanlara dönüşmüştü.

Her şey bundan ibaret olsaydı, deneme hakkında umutla konuşabilir, bir baskı dönemi sayesinde de olsa denemenin önünde keşfedilmemiş bir kıtanın, geniş bir deney alanının açıldığını söyleyebilirdik. Oysa bir ara dönemdi o. Geldi, Türkiye'de solun ilgi alanını genişleten, dilini zenginleştiren ürünlerini verdi ve geçti. Bu arada Türkiye'de radikal bir değişim yaşanmıştı. Üzerinde düşünülmeye başlanan, içinde belli özgürleşme imkânları aranılan gündelik hayat, kültür, özel hayat gibi alanlar hızla sektörleşmiş; bir iş, bir kazanç alanı haline gelmişti. Bu değişim denemeyi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü 80'lerden itibaren oluşmaya başlayan kültürel ortam başlangıçta tikel, kişisel ve öznel olana ifade imkânı sağlamış gibi görünse de, aslında bunların üzerinde yükselebileceği zemini -yani deneyimin kendisini- toptan yok etmeye yönelmişti. Bir başka deyişle deneme tam da bireyselliği, özerk bir kültür alanını, tekil bir deneyimi keşfettiğini sandığı anda, aslında bu alanı büsbütün yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Kültürün endüstrileşmesi, kitle iletişim araçlarının o zamana kadar özerkliğini koruyan birçok alana nüfuz etmesiyle özel alan özelliğini yitirmiş, birey acenteler tarafından kuşatılmış, bireysel deneyimin kendisi bir tüketim alanına dönüşmüştü. (80'lerde kullanılmaya başlanan, bireyselliğin beslenebileceği bir alanmış gibi duran "yaşama kültürü" lafı örneğin, bugün ne kadar da bir mobilya mağazasının reklam spotunu andırıyor.)

Deneme 90'lara bu koşullarda girdi. Ona gücünü veren şeyi, deneyimi yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı; diğer yandan önünde yeni bir alan, yeni bir mecra açılmıştı: Günlük gazeteler. Eski tip köşe yazarının kulağa fazla ciddi, fazla hamasi, fazla Kemalist geldiği, habercilikte yansızlık ve nesnellik ideallerinin gözden düştüğü, reklamcılığın da etkisiyle haber söyleminin edebiyata öykündüğü bir ortamda gazeteler, onların haftalık ekleri, haftalık dergiler, onların aylık ekleri, piyasaya çıkan yığınla kadın, erkek, aile, kültür, edebiyat dergisi kendi içlerinde denemeye yer açtılar. Denemenin 80'lerde keşfettiği alanları onlar da keşfetmişlerdi. Yeni bir döneme girilmiş; yeni ihtiyaçları olan, aktarılması epey zaman alan deneyimdense hızla bir "yaşama kültürü" edinmek isteyen, ısrarla "ben" diye konuşan, kendisine de böyle seslenilmesini isteyen yeni bir okur tipi ortaya çıkmıştı. Sonunda, günün dilini yakalayabilmek için haber sunucuları bile iyi kötü bir deneme tonu tutturmaya çalıştılar. Deneme diyorsam, denemeyi andırdığı, orada duyduğumuz bir ses tonunu (elbette başka bir şeye dönüştürerek) çoğalttığı için. Yoksa karşımızdaki, elindeki fırsatı çoktan kaçırmış bir öznellikten, kurgulanmış bir samimiyetten, bireyden söz ederken tam da en kaba toplumsal yasalara, kişisellikten söz ederken tam da markalara teslim olmuş, daha iyimser bir ifadeyle söylersek, en azından bu tehlikeden habersiz bir ses tonuydu. Öznelliği mutlak bir dayanakmış gibi önümüze süren insanların, sonunda herkesi bıktıran teklifsiz, harbi, dobra dilinde farkettiğimiz, aslında epey acıklı bir şeydi: Bireyselliğin tam da keşfedildiği anda, tam da keşfedildiği için kendini iptal etmesi.

Yıldırım Türker'in Radikal 2'de çıkan, şimdi Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor adlı kitapta topladığı denemeleri böyle bir ortamda, böyle bir mecrada, kulakları bu ses tonuna alışmış insanların önüne geldi. Birkaç bakımdan farklıydılar. Birincisi, Türker politik denemeler yazıyordu. Bir başka deyişle, kaba toplumsal yasaların tehdidi altındaki denemeyi tam da kabalığa, uzun zamandır unuttuğu, girmeye çekindiği bir alana, doğrudan siyasete açıyordu. Siyasetin fazlasıyla gerçekçi bir tutumla kanıksandığı ya da siyaset sahnesini fazla iyi tanıyan, dolayısıyla da ona dışardan bakma yeteneğini yitirmiş gazetecilerin içerden sızdırdığı bilgiler sayesinde bir polisiye gibi izlendiği bir ortamda, siyasete sırt çevirmeden ama aynı zamanda kuliste de kaybolmadan yazıyordu. İkincisi, bir süredir bu ülkede siyasi bakışın gereğiymiş gibi kabul edilen; toplumu devlete, devleti topluma yaslanarak eleştirme zihniyetinin dışına çıkıyor, devlet eliyle örgütlenmiş kötülüğü de toplumsal olarak örgütlenmiş aptallığı da aynı keskin dille eleştirebiliyordu. Yani birçok insan gibi bu siyasetin bir enkaz olduğunu söylemekle kalmıyor, aynı zamanda toplumun bir yalan olduğunu da söylüyordu. Üçüncüsü (bu yazıları deneme yapan da bu sanırım), yazının ardındaki kişiyi, denemelerinin konusunu oluşturan kabalıktan etkilenen özneyi, arkada kımıldayan duyguları (kızgınlığı, hatta hıncı, umudu, hatta umutsuzluğu), oradaki mizacı hissettirmesine rağmen, son zamanlarda moda olduğu gibi duygunun ya da mizacın kendisini bir politik tercih, bir ahlâkî önerme ya da bir özgürlük alanı olarak önümüze sürmüyor, kendinden başka dayanağı olmayan bir öznelliğin içinden konuşmuyordu. Ama, tersini de yapmıyordu: Her şeyi çoktan açıklayan kavramlarla konuşmuyor, ne kadar kaba yasalarla yönetilirse yönetilsin siyaseti yeniden bir deney alanı olarak tarif edebiliyordu. Tirajı düşük bir dergide, Express'te çıktığı için ancak sınırlı bir okura ulaşan, Gözaltında Kayıp: Onu Unutma adıyla kitaplaştırılan yazılarında da vardı bu. Gözaltında kaybolan insanlar bir rakamdan, sadece bir kavramdan, ölüm ilanlarındaki tuhaf acılı belagatten ibaret kalmasınlar, yalnızca bir kavganın aleti olmasınlar diye önce kendisine, sonra okuruna oradaki hayat hikâyesini hatırlatıyordu.

Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor, alt başlığının da belirttiği gibi Türk siyasal kültürüne damgasını vurmuş kişilerin portrelerinden oluşuyor. Türker, sanırım bir bütünlük kaygısıyla Radikal 2'de çıkan yazılarının hepsini değil, yalnızca portreleri almış bu kitaba. Kitabın başlığının güncelliği ve Metis Yayınları'nın Güncel "Siyahbeyaz" dizisinden çıkmış olması okuru yanıltabilir. Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor yalnızca yakın dönemde Türk siyaset sahnesinde yükselmiş simalarla ilgili bir kitap değil. Bu var; ama bundan birkaç yıl sonra adını bile unutacağımız kişilerle (Eyüp Aşık'la, Güneş Taner'le, Yekta Güngör Özden'le, Vural Savaş'la, Meral Akşener'le de) ilgili bu kitabı önemli kılan, Türkiye'de siyasal kültürün nasıl kurulduğunu, hangi toplumsal mitlerin yardımıyla ayakta kalabildiğini, insanlarda nasıl bir ruhsal içeriği harekete geçirdiğini inceleyen bir siyasi imgeler tarihi; Türkleri Türk, Türkiye'yi Türkiye yapan millî ruhun analizi olması.

Oğuz Atay Günlük'te bir yerde "Türkiye'nin Ruhu"ndan söz eder. Yazmayı tasarladığı üç bölümlük bir romandır bu; taslağı çıkarılmış, bazı notları alınmış ama gerçekleştirilememiştir.Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor'u okurken bu ruhun siyasal, toplumsal ve kültürel katmanlarının bu kez bir politik denemeler kitabında yavaş yavaş şekillendiğini görürüz. Atay'ın deyişiyle "çocuk kalmış bir milletin", Türker'in deyişiyle "çocukluğun yaşanacağı atmosferin yok edildiği" bir kültürün ortak belleğine kazınmış imago'ların, oradaki ebeveyn resimlerinin, toplum olarak maruz kaldığımız, bir biçimde içselleştirdiğimiz bu imgelerin analizine, bunların hayatımızdaki duygu karşılıklarına ayırmıştır Türker bu yazıları. Türkiye'in Ruhu: Orada Demirel baba, Çiller bacı, köy kökenli tonton baba Özal, kadri bilinmemiş hırçın ebeveyn Ecevit, taşralı sert hala Işılay Saygın, şen şatır komşu kadın İmren Aykut vardır. Yine orada paşa babalar, polis ağabeyler, Avrupa'da okumuş yeğenler, olanca pişkinliğiyle komşu teyzeler, başöğretmenler, ortaokul coğrafya öğretmenleri vardır. Kemalettin Tuğcu'nun romanlarının, gazete manşetlerinin, Yeşilçam filmlerinin ürettiği, belleklerimizde sırasını bekleyen sayısız imge (Keriman Halis'ler, Hasan Mutlucan'lar, Ayşecik'ler, Suzan Avcı'lar, Belgin Doruk'lar, Kenan Pars'lar, Zeki Müren'ler) vardır. Yine orada Kahraman Bakkal süpermarkete karşı, taşralı zengin işadamıyla evlenmek zorunda kalan İstanbullu iyi aile kızı, iyi polis kötü polis mitleri, inşaat işçisinden yıldız yaratan uyanık menajer masalı ya da erkek Fatmalık sendromu vardır. Yeri gelince Anadolu çocukluğuyla övünen, yeri gelince hödük köylülüğe karşı Batılılığa sığınan bir halk vardır. Yıldırım Türker'in yazılarını, kitabın başlığının ima ettiği güncelliğin ötesine taşıyan da, bazen apaçık bir yalana dönüşen bütün bu toplumsal mitlerin siyasal kültürün kurulmasında nasıl bir rol oynadığını gösteriyor olması.

Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor'daki portreleri deneme yapan bir başka özellik, orada siyasi-toplumsal figürlerin yalnızca bir programın uygulayıcıları olarak değil, aynı zamanda birer biçim, birer kip, dahası birer surat olarak ele alınmış olması. Türker bu insanların yalnızca yaptıklarına, yalnızca söylediklerine değil, aynı zamanda konuşma tarzına, yüz ifadesine, kılık kıyafetine, hatta gülme tarzına da dikkatle bakıyor. Orada, kavramlarla tam açıklanamayacak bu ayrıntılarda, bu insanları iktidar yapan erkin ipuçlarını, yani kişisel olanla kurumsal olan arasındaki bağları görüyor. Yine bu imgelerde, bir toplumun kendisini cezalandırma isteğini, bu yönde yaptığı tercihi görüyor. Ama bu imgeler tarihinin gücü, imgenin yırtıldığı yeri de sonunda okuruna göstermesidir. O yırtıktan bu kez olağanüstü hal uygulamaları, gözaltında kaybedilenler, kimsesizler mezarlığına gömülen insanlar, tinerci çocuklar, yani Konuşan Türkiye'nin konuşamayanlar üzerindeki tahakkümü görünür. Kitabın en çarpıcı yazıları Eyüp Aşık, Güneş Taner, Vural Savaş gibi kısa ömürlü şahsiyetlerle değil; Demirel gibi, Ecevit, Özal, Zeki Müren gibi bu milletin yıllardır maruz kaldığı imgelerle ilgili olanları: "Benim Babam Değil", "Paslı Anahtar", "Anıt Mezarın Sırrı", "Toplumun Riya Aynası", "Refahyol'un Evlilik Cüzdanı", bir de Mehmet Ağar'ın portresi "Başkomiser Dimdik Ayakta."

Pazar sabahları önümüze gelen bu yazıların birçok insan için önemi, bazı şeylerin yapılabileceğini göstermesiydi sanırım. Öncelikle, sömürüden, baskıdan, haksızlıktan söz etmenin demode sayıldığı, daha kötüsü yalan gibi göründüğü, enayilikle, geri kalmışlıkla, beyhude bir retorikle eş tutulduğu bir ortamda, doğru bir mantık ve iyi bir dille bunlardan söz edilebiliyor; alttan almadan, özür dilemeden, sözü yumuşatmadan konuşulabiliyordu. İkincisi, pekâlâ bugün için bir çözüm önermeden de politik yazılar yazılabiliyordu. Üçüncüsü, yukarıda sözünü ettiğimiz basınçların kendisi de denemenin nesnesi haline getirildiğinde; sıkıştırıldığı dar alanda, bir gazete sayfasında, haftalık bir tempoyla da olsa deneme ayakta kalabiliyordu.

Yıldırım Türker Gözaltında Kayıp: Onu Unutma'dan farklı olarak bu kitapta denemenin bütün imkânlarını (deneyimi, içe bakışı, gözlem gücünü, esnek bir üslûbu, mizacı) saf kötülükle, düz, çıplak, örgütlü kötülükle savaşmak için seferber etmiş. Tehlike yok mu? Tehlike hep var. Kötü aile komedileri yorar insanı. Gürültü, konuşmasını bozar. Haksızlık, suç ortaklığına çağırır. Zulüm, zalimleştirir. Konusunun kabalığı, konuşanı da kabalaştırır. Denemeciler hep korkmuştur bundan; çoğu denemenin kabalığın orta yerinde değil, kıyısında yazılmış olması biraz bundandır. Türker'in yazılarında da var bu sezgi; Güneş Taner'i ya da Özer Uçuran Çiller gibi sıkıcı birini, hatta düpedüz yalanı, üzerine yazı yazacak kadar ciddiye alıyor olmak onun da canını sıkıyor olmalı. Ama şu da var: Kabalık yokmuş gibi davranmak, tam da en incelikli konularla uğraştığını sandığı anda, insanı daha da kabalaştırır.

Yıldırım Türker'in yazıları yalnızca denemenin bu açmazını kaydettiği için değil, yalnızca denemeyi son yıllarda yakalandığı "samimiyet buhranı"nın dışına çıkardığı için de değil, aynı zamanda sol denemenin 80'lerden bu yana benimsediği yas kipinin aşılabileceğini gösterdiği için de önemli bence. Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor'u bir başka şairin, Cemal Süreya'nın on yıl kadar önce yazdığı, ölümünden sonra 99 Yüz adlı kitapta toplanan "şemsiye"li denemeleriyle birlikte okuyun: Türkiye'yi Türkiye, Türkleri Türk yapan ruhu daha iyi anlayacaksınız.

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Temizyürek, “Deneme yeni dönemde ‘tesbih’ten mi çıktı?”, Türkiye'de Eleştiri ve Deneme, TÖMER Yayınları, 2002


(...)

Aynı dönemde Expres dergisinde yayımlanmaya başlayan Gözaltında Kayıp: Onu Unutma adlı yazılarıyla Yıldırım Türker, hem toplumsal vicdanın yazıyla temsil olanağını zorluyor, hem de, haklar ve değerler konusunda uyarıcı, kötülük karşısında tepkici ve herkesi de tepki vermeye çağıran etkin bir dil geliştiriyordu.

Türker bu yazılarında, kişinin yaşam haklarının bütün hakların üstünde ve önünde olduğunu hatırlatırken, okurdan, devlet paranoyasının ve zulmünün yarattığı kara deliklerde kaybolup gitmesinden duyabileceği bir ürperme bir irkilme duygusu bekliyor, bireysel hayatların içindeki detayları senin, benim, hepimizin hikayesi kılmaya özen gösteriyordu. Türker, Radikal İki’de yayımlamaya başladığı, Türkiye siyasal ve toplumsal kültürünün tiplerini ele aldığı denemeleriyle, bu yazı türünü daha geniş bir alana taşıdı. Daha sonra Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor, adlı kitabında topladığı bu denemelerinde Eyüp Aşık’tan Tansu Çiller’e, Mehmet Ağar’dan Güneş Taner’e, Yekta Güngör Özden’den Vural Savaş’a, 12 Eylül sonrası egemenlik tiplerini ele alırken, bunların yeni dönemin birer biçimi, birer kipi oluşunun altını çiziyordu. Bu tiplerin konuşma tarzıyla, yüz ifadesiyle, duruşu oturuşuyla, gülüp ağlamasıyla aslında yeni dönem iktidarın değişen (ya da değişmeyen) yüzünü betimlemeye çalışıyordu. Bu denemeler, köşe yazarlarının artık ele almadığı, insani kavramların demode sayıldığı bir dönemde, sivri, acıtıcı, uyarıcı ve irkiltici bir dille ve tutarlı bir mantıkla yazılmış olmasıyla dikkat çekti. Dik başlı, hedefini şaşmayan, yana kaymayan, lafı gevelemeyen, söze bir sertlik vermişse geri çekilmeyen bir üsluptu Türker’inki.

(...)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.