Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-218-0
13X19.5 cm, 152 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Yıldırım Türker diğer kitapları
Gözaltında Kayıp Onu Unutma!, 1995
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor
Türk Siyasal Kültüründen Portreler
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1998
2. Basım: Ocak 2003

Kuşkusuz Türkiye'nin gurur duymaya ihtiyacı var. Ancak 12 Eylül'le başlayıp Turgut Özal üzerinden bugüne, Çiller'lere, Susurluk'a, Ağar'a ve Fethullah Hoca'ya, hiç modası geçmeyen Ecevit ve Demirel'e, dünün "özgürlük savaşçısı" Mümtaz Hoca'ya ve bugünün "demokrasi cengâveri" eski polislerimize kadar uzanan "yakın tarih", bize pek de gururlanacak bir malzeme sağlamıyor. O zaman biz de elimizdekiyle yetinmek zorunda kalıyoruz. Polislerin yargılandığı çete davalarında mahkeme kapısında bekleyip "Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor!" sloganları atıyoruz.

Son iki-üç yılın bu "gurur açlığı" kolay kolay dinmeyeceğe benzer. Bu açlığı dindirmenin bir yolu, kendileriyle gurur duymaya çalıştığımız "kamusal figürleri" topluca karşımıza alıp, onlara genel bir bakış atmak olabilir. Tablonun tümünü görünce gurur arayışımıza başka bir alanda devam etmeyi düşünebiliriz belki.

İÇİNDEKİLER
Sunuş

Anıt Mezarın Sırrı
Refahyol'un Evlilik Cüzdanı
Bu Hoca Başka Hoca
Vatandaşız... Korkuyoruz... Menzilindeyiz...
O Sırıtış
Benim Babam Değil
Bir Toplumun Riya Aynası
İyi Polis Kötü Polis Oyunu
Saygın Devlet Ana
Şok Şevket Bey
Paslı Anahtar
Tahrik! Taciz! Tahrip!
Aa Aşkolsun Meral Hanım
Postmodern İmamın Gözyaşları
Esrarengiz Bay Nadir
Zafere Koşuyor
Yıldız'ın Esrarı
Parlamenter Sistemin Azizi
Statükonun Gece Bekçisi
Vural Savaş'ın Kahramanlık Savaşı
Beni Sat, Kendini Sat, Herşeyi Sat
Bize Ne Bu Maçtan?
Aşık, Gizlilik, İktidar
Masası Olan Sanatçı Gülay Hanım
Cumhuriyetin Kestiği Parmak Acımaz
İbrahim Tatlıses Efendimizdir
Seçkin Bir Adam Yaratmak
Başkomiser Dimdik Ayakta

Son Olsa
OKUMA PARÇASI

Müge Gürsoy Sökmen, Sunuş, s. 7-8

Metis Yayınları'nın "gazete yazısı" basmamak gibi bir ilkesi vardır. Ancak her ilke gibi bu da istisnalara açıktır – örneğin Yıldırım Türker'in Radikal 2'deki yazıları söz konusu olduğunda.

Çünkü bu yazılar gazete yazılarının genelde taşıdığı genel okura seslenmeye çalışmak, meramını kısa sürede yazılmış kısa yazılarda yuvarlayarak anlatmak, mensup olduğu medya grubunun maddi manevi çıkarlarını gözetmek gibi kaygılardan azade metinler. Yıldırım Türker, zekâ ve uçukluk marifetleri sergileyerek memnun edilmesi, eğlendirilmesi, doyurulması gereken, velinimet sayılan bir genel okura değil, vicdanlarını henüz terk etmemiş, muhalefet günlerini –varlığı bile şüpheli gençlik aşkları gibi– yarı hüzünlü yarı alaycı bir eziklikle hatırlamayan, muhalif olmayı kendi iktidarını varedecek bir kimlik olarak kullanmayan bir okur varsayıyor ve onlara sesleniyor: Bir yakın çağ belleği olarak, unutmayalım, gözümüz boyanmasın, kafamızın karıştırılmasına izin vermeyelim diye...

Yıldırım Türker'in yaygın popüler muhalefetin foyasını da meydana çıkaran yazısı kimi zaman zalimleşiyor: Zalimleşiyor, çünkü gerçekleri irdelemeden geçiştirmemizi, sahte bir protestoyu aidiyet gibi yaşayarak gettolaşmamızı engelliyor; kendimize yaratıverdiğimiz kovuklarda bulduğumuz huzuru bozuyor; kendimiz başta, dünya ahvaliyle yüzleşmeye ve mücadele etmeye çağırıyor bizi.

Mücadele etmesi hiç kolay bir dünya değil bu. Karşımızda, bütün benliğimizle direndiğimizi sansak da, benliğimizi bizatihi oluşturmuş olan bir sistem var: insanlığın yüzyıllardır süren mücadelesinden dersini almış, "böyle gelmiş böyle gider"e ikna etmek için türlü türlü yollarla silahlanmayı öğrenmiş, egemenlerin kuşaktan kuşağa, ülkeden ülkeye aktardıkları bir sistem. Zorbalıktan neşeli efsaneler yaratmaya kadar uzanan yöntemlerinin en etkililerinden biri de bilgi verirken bilgisizleştirmek.

Yıldırım Türker'in yazılarını neden bu kadar çok sevdiğimi, Cumartesi Anneleri'ne destek vermek için ülkemize gelmiş olan, 1976-1981 tarihleri arasındaki Cunta yönetimi sırasında gözaltında kaybedilen evlatlarının elinden çalınarak asker ve polis ailelerine verilmiş torunlarını arayan Arjantinli büyükannelerle görüşürken anladım. 1978, Arjantin'de dünya kupasının yapıldığı tarihti. Sokaktan çevireceğiniz on kişiden dokuzu, o yıl kupayı Arjantin'in aldığını hatırlayacaktır. Peki kaç kişi o kupa için hazırlanan stadyumların altına gözaltında kaybedilen binlerce muhalifin cesetlerinin gömülmüş olduğunu, maçların bu cesetler üzerinde oynandığını bilecektir?

Gazeteler manşetten vermez böyle haberleri; televizyonlar büyük ifşaat olarak birinci haber yapmazlar. Dolayısıyla bizlerin bilgi alanının içinde –bunları görmeyelim, merak etmeyelim diye bir yığın çer çöple doldurulan o alanın içinde– yer almazlar. Oysa Yıldırım Türker'in yazıları tam da bunu yapıyor, medyadaki bilgisizleştirmenin karşısına araştırma ürünü yazılarıyla çıkıyor: Umut bağladığımız "kahramanlar"ın siyasi geçmişlerini; "kurtarıcı baba"mızın kimin babası olduğunu; "güvenliğimizi sağlayanların" güvenimizi nasıl suistimal ettiklerini – kısacası Türkiye'nin gündemini yaratanların, "gurur duyduklarımızın" iç yüzünü anlatıyor bize usanmadan.

Peki zaten basında yayınlanmış yazıları kitaplaştırmak neden? Gazetelerin yüz binlerle ölçülen tirajlarının yanında birkaç bin tirajlı kitapların ne önemi var? Genelde büyük tirajlı hiçbir medyada yer alamayacak şeyleri yayma imkânı sağlamanın yanı sıra, muhalif kitapların bir gücü de kalıcı olmalarıdır: Gazeteler atılır, televizyon haberleri geçip gider ve üzerlerine yeni yeni bir sürü gürültü binerken, kitaplar kalır. Kitapları başımızdan atmak mümkün değildir, yasaklansalar bile tümü toplanıp yok edilemez, birilerinin elinde varlıklarını sürdürürler, hatırlatmaya, taciz etmeye, konuşup durmaya devam ederler. Belleğe yardımcı olur, bir şeylerin değişebileceği umudunu da beslerler.

Yıldırım Türker'in yazılarını da bu umutla basıyoruz.

Devamını görmek için bkz.

"Benim Babam Değil", s. 31-35

İlkokuldayken, çeşitli vesilelerle orta yere çıkartılır, her sözcüğe birkaç hıçkırık yerleştirmeyi becererek o ünlü "Gidiyor" şiirini okurdum: "Gidiyor / On yedi milyon kişi takmış peşine..." Başka şiirler de okurdum ama yanlış hatırlamıyorsam "Gidiyor" şiiriyle ünlü olmuştum ve küçük bedenim her nedense içten hıçkırıklarla sarsılırken dinleyenlerde can kalmazdı. Daha sonra çeşitli Atatürk Şiirleri Antolojilerinde bu şiirdeki 17 milyon, 30 milyon oldu. Atatürk'ün peşinden giden nüfus, son sayımlara dayandırılarak şiirde sanki nokta nokta bırakılmış yere yazıldı. Şimdi hâlâ okunup söyleniyorsa belki 70 milyon olmuştur. Ama ben o şiiri büyük bir inanç ve duygusallıkla okurken de Demirel vardı.

"Başlangıçta Demirel vardı." Çoğumuz, kişisel hayatlarımızın siyasi ve toplumsal kozmogonisini yazacak olsak, bu cümleyle başlayabiliriz: "Başlangıçta Demirel vardı. Ve sonra sular durmadan karardı. Ve o zifiri sulardan hayatımız zuhur etti. Balçık kıvamında, ağır ve yoksunluklarla örülü."

Nüfusunun %75'i 30 yaşın altında olan memleketimizde 32 yıldır devleti Demirel yönetiyor. 40 yaşın üstündeki nüfusun bellek örgütlenmesindeki bildik sorunu da göz önüne alırsak, bir Türkiye vatandaşı için Devlet, Demirel'dir.

Gülün Adı

Uzun süre birlikte yaşayan insanlar önce sevgiliyken zamanla "O benim çocuğum, sevgilim, anam, babam, arkadaşım, dostum, herşeyim"e yazılmaya başlar. Hayatında böyle bir ilişkiyi "başaramamış" insanlar tarafından gıptayla karşılanan, bu karşısındakine kilitlenme durumunun aslında hiç de baş tacı edilecek bir durum olmadığını öğrenmek her şeyden önce büyük bir cesaret gerektirir. Bu çok işlevli eş durumunun adı simbiosis'tir ve insan hayatını kısıtlayan, bireysel özgürlüğü imkânsız kılan bir tuzaktır. Sevgilisiyle "sevgili" kalmayı beceremeyen, ne olursa olsun bu ilişki sürsün isteyen kişilerin imdadına yetişen bu formülle hayata ancak boyun eğilir. Oysa, babamız "baba", sevgilimiz "sevgili", çocuğumuz "çocuğumuz" olarak kalabilmeli, birbirimizin omuzlarına bütün benliğimizi, hayatımızı yüklemeden yaşamayı öğrenmeliyiz. Demirel, 1965 yılında başlayan başbakanlık macerası süresince "kalıcı" olduğunu biliyordu. En azından bütün siyasi kimliğini "kalıcı" olmak üstüne inşa etti. Karşısında nüfusu gittikçe artan, ona bir ad, bir kimlik bulmaya çalışan halkıyla aşk-nefret ilişkisinin tohumları daha 60'lı yılların ikliminde atıldı. Doğal olarak, Morrison Süleyman'dan Baba'ya gelip dayanan yol oldukça uzun ve maceralıydı. Ama Çoban Sülü'nün Beyefendi'ye dönüşümünü eski salon filmlerinin verdiği gönendirici heyecanla izleyemedik. Çoğunlukla çaresizlik, umut yitimi, düş kırıklıkları bize eşlik etti. Demirel, bizim için hiçbir zaman genç olmadı. Aktif olarak politikaya atıldığında kırkına yaklaşmıştı. Ama o, zaten yaşı olmayan adamlardandı. İletişim kanallarının epeyi kısıtlı olduğu dönemde Demokrat Parti'nin bayrağını yerden alıp yürüyen Demirel, kendisini şehirli sanan cılız bir orta sınıf kesiminin adlandırmasıyla yaşını başını almış "Çoban Sülü"ydü. Menderes'in inceliğine, İnönü'nün tartışılmaz tarih bekçiliğine sahip değildi. Dönem, köylülüğün hâlâ küçümsendiği, şehirlerin gerçekten şehir sanıldığı, orta sınıf ülküsünün nasılsa kazanacağına olan inancın tam olduğu bir dönemdi. Bir yandan da gururla Atatürk'ün "Köylü, efendimizdir" sözünü hatırlatır, toprak reformunun, köy enstitülerinin, köy kalkınmasının önemi üstünde dururduk. Atatürk'ün o sözündeki "biz"in kim olduğunu pek düşünmedik bana kalırsa. Yani, biz kimdik? Köylüye efendimiz diyen biz? Daha sonraları, devletle kolkola, devletin yanıbaşındaki denetim işlevini kaybetmenin verdiği hüsranla "Arabesk"in yükselişini en büyük yozluk ve milli felaket ilan eden "yasa koyucu" aydınların yalan yanlış "aydınlanma" yorumları o zamanlar bize yetiyordu besbelli. Orta sınıfın dile getirdiği korkuların başında "çağdaş Türkiye"nin layığınca temsil edilememesi, nurculuk ve masonluk geliyordu. Ne doğru temsil edilmenin, ne masonluğun ne de nurculuğun ne anlama geldiğini biliyorduk. O zamanlar masonluk denildi mi hepimizin tüyleri diken diken olur, bu gizemli çıkar örgütüne kadar küçülebilmiş bir başbakan istemeyiz diye dile getirirdik tepkilerimizi. Cumhuriyet, çocukluk çağını yaşıyordu henüz. Bu hırslı, büyük adamın mason olduğu fısıltısıyla kıpkırmızı kesiliyorduk. Kaldı ki nurcular dediğimiz, haklarında sakalları ve gizli toplantıları dışında pek bir şey bilmediğimiz korkunç adamlarla da ilişkileri olduğu söyleniyordu. O zamanlar köylülüğün köylük yerde, müslümanlığın da camiilerde durduğu gibi duracağını sanıyorduk. Demirel, bizi çocukluğumuzdan aldı ve bugünlere getirdi. Ona boş yere "Baba" denilmiyor.

Karanlığın Adı

Demirel nicedir bir kişi değil. Bir fikir. Dolayısıyla ondan kurtulabilme imkânımız yok. Eski doğu bloku ülkelerinden birinin yaşı çoktan unutulmuş liderlerinden biri olsaydı, hakkında "öldü, ölüyor, çoktan öldü, o resmi fotomontaj, hatta öleli üç yıl oldu, doldurdular, arkasından itiyorlar," gibi çeşitli söylentiler çıkabilirdi. Kimi oryantalist batı gazetelerinin pek sevdiği Kanuni Sultan Süleyman benzetmesini hak etmesine yalnızca on yıllık bir iktidar kaldı. On üç büyük seferi olan Kanuni'yle karşılaştırılınca parlak bir kariyer gibi görünmese de Demirel'in neredeyse yarım asırımızı kuşatan iktidarı da kendisine bir Zigetvar bulmadan sona ereceğe benzemiyor. Demirel, sahnede çok uzun durduğu için gözümüze sevimli bile görünmeye başladı. Başını gerdanından doğru aniden arkaya fırlatıp dişlerinin arasından karanlık bir tıslama çıkardığı gülüş temrinleri ruhumuza su serpti. Alabildiğine sarhoş bir adamınkini andıran, dilini ağzında zorlukla döndürdüğü, patlamalı konuşması ne de hoştu. Kendisine tek yumurta ikizi kadar benzeyen eşi Nazmiye Hanım'la yaşadığı saygılı ve sevecen ilişki de takdire şayandı. Süleyman Bey'in başlangıçta bizi hafifçe mahçup eden köy kökenli oluşu ve Isparta şivesi zamanla babacanlığın alameti farikasına dönüştü. Babasının dangul dungulluklarından utanan, ancak büyüyünce o "hakiki insan"ın içtenliğini kavrayıp değerlendirebilen insanlar gibi Demirel'i hayatımızın vazgeçilmezleri arasına yerleştirdik. Oysa Süleyman Baba'yla yaşadığımız sorunların başında düzgün konuşamayışı, bizi arkadaşlarımızın yanında utandırması değil, arkadaşlarımızı rahatlıkla ölüme yollayışı geliyordu. Deniz Gezmiş'leri idama yollayan kararı onaylarken kaldırdığı eli artık kâbuslarımızda bile yer almıyor. Oysa ona hâlâ "Sağcılar adam öldürüyor," dedirtemedik. Sadece askerle ilişkisini kendi Sokollu'su Çiller kadar iyi beceremediği için iki darbe yemesi, onu bir aralar bir demokrasi kahramanı olarak görmemize bile yol açtı. O, asker eşliğinde giderken de döneceğini biliyordu. Bizimle hesabını kapatmamıştı henüz.

Demirel'in Dili

Demirel, bütün büyük adamlar gibi, konuşmalarını mümkün olduğunca özdeyişlerle örmeye çalıştı. Halkını tavlayacağını iyi bildiği arkaik mantık üstüne kurulu çağrılardan oluşan özel bir dil yazdı. En basit totoloji'lerle, köşeye kıstırılamayacağını gösterdi. "Dün dündür, bugün bugündür" sözü, ona daha beş ömür boyu kaçabileceği bir alan açtı. Halkına bıkıp usanmadan, zamanlamanın demokrasi yolunda en önemli unsur olduğunu öğretmeye çalıştı. Biz yıllarca memleketimizin, her kimlerden oluşuyorsa halkımızın kimi gelişmelere hazır olmasını bekledik. Demirel, çocuklarını sürekli oyalayan babalar gibi demokrasiyi hep başka baharlara erteledi. Bizim adımıza bizim nelere hazır olup nelere hazır olmadığımıza karar verdi. Sonunda, galiba memlekette hakkını aramak için kolunu kaldırabilecek insan kalmadığına karar verdiğinde insan haklarından bahsetmeye başladı. "Şeffaf karakol" müjdesini ortaya attığından bu yana karakola giren kimse sağlam olarak dışarı çıkamıyor. Tabii, çıkabilirse. Kayıp edilen çocuklarını arayan, çaresizlik içinde kapısına gelen analara "Çocuklarınız cebimde mi, vereyim," dedi. Demirel'in otuz yıldan uzun bir zamandır taş üstüne taş koyarak inşa ettiği devlet kadrosunun hiç şakası olmadığını anlamamız bile Demirel'e yönelik küçük de olsa bir umut beslememize engel olamıyor. Beyefendi, "bir bilen". Hayatımız paramparça edilecekse, bunu en iyi bilenin yapmasını tercih ediyoruz hâlâ. Ne de olsa bizim de en iyi bildiğimiz haşmetpenah, kendileri. Ülkücü kadroları ilk olarak devlet hizmetine koşan kimdi? Tarikatlarla ilişkiye girmenin bu memlekette iktidar sağlamanın önemli bir yolu olduğunu ilk kavrayan kimdi? İnsanların topluca işkenceye gönderilmesi tarihi kiminle başlar? Bir yığın idamın altında kimin imzası var? "Güneydoğu"da artık çözülemez görülen sorunun en bereketli tohumlarını kim atmıştır? Şimdilerde herkes dönüp son çare olarak onun yüzüne bakarken, devleti yıprattırmayacağını söyleyerek bütün milletin yıpranmasının umurunda olmadığını ima eden kim? Hiç değilse geleneksel yalaklığımızla onunla şapka kapmaca oyunları oynarken gözlerinin içine iyice bakalım. Orada hayatlarımızın otuz yılına malolan, bundan sonra kaç kuşağı yutacağını da bilemeyeceğimiz korkunç bir hırsın ıssızlığı dışında birşey göremeyeceğiz. O gözlerde en ufak bir şefkat yok. Ece Ayhan'ın bir dizesini hatırlayarak evlatlıktan sessizce çekilmesini bilmeliyiz. Demirel'in demokrasi tanımı çok etkileyicidir.

"Demokrasi, sabahın alacakaranlığında kapıyı çalanın sütçüden başka biri olmadığına inanmaktır." Son Avrupa gezilerinden birinin arifesinde, otuz yıldır büyük bir gayret ve sebatla kapılarımızdan eksik olmamalarını sağladığı sütçülerin kabahatlerini hatırlatarak "Biz de sütten çıkmış ak kaşık değiliz," demişti. Burada "biz" dediği tabii ki hayatını kefili olmaya adadığı devletti. Haydi, hep birlikte: Devletle!

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nurdan Gürbilek, “Türkiye’nin ruhu”, Virgül, Sayı 16, Şubat 1999

Türkiye'de solun denemeye doğru açılması ancak 80'lerde gerçekleşebildi. Bunun apaçık nedenlerinden biri, sözünü ettiğimiz politik ortamın devlet eliyle bastırılması sonucunda genel doğruların zayıf düşmesiydi. Buna bağlı olarak bir an önce doğruya varma yönündeki basınç azalmış, düşüncenin önünde bir deney alanı belirmiş gibiydi. Bir ikinci neden, solcuların dünya ile aralarına giren mesafeyi, her birinin başka başka biçimlerde yaşadığı, henüz kavramlarla tam açıklanamayan bu deneyimi anlamlandırma ihtiyacını hissetmeleriydi. Deneme, deneyimin içinde oyalanmaya imkân tanıyan yapısıyla bu ihtiyaca cevap veriyordu. Nitekim 80'lerin ikinci yarısından itibaren solcuların yazdıkları, solun bugünü ve geçmişiyle ilgili yazılarda genellikle bir deneme tonu görülür. Yine aynı yıllarda, içinde yaşanan kültürel ortam, gündelik hayat, siyasal kültür gibi o güne kadar ihmal edilmiş konularda yazılan eleştirel analizlerde de aynı ton vardır. Yazının ardında bir özne olduğunu hissettiren, yazıldığı ortamın çelişkilerini ve duygusunu aktaran, doğrularla kişisel yaşantı arasındaki gerilimden beslenen yazılardır bunlar. Aydın Uğur'un Keşfedilmemiş Kıta'sı (1991), Cezmi Ersöz'ün Aykırı Yazılar'ı (1991), Can Kozanoğlu'nun Cilalı İmaj Devri (1992), Mustafa Arslantunalı'nın Ay Çöreği (1992), daha geç bir örnek olmakla birlikte Mahmut Temizyürek'in Göçebe Buluşması (1996), Bülent Somay'ın geç yayımlanmasına rağmen çoğu 80'lerin ikinci yarısında yazılmış denemelerinden oluşan Geriye Kalan Devrimdir'i (1997) farklı konuları, farklı vurgularına rağmen bu çerçeve içinde değerlendirilebilir. Gündelik hayat, özel hayat, kültür, iktidar, hatta bizi bugüne getiren baskının kendisi: Bütün bunlar genel kuramsal doğruların zaten açıkladığı olgular olmaktan çıkmış, bu kez denemeci tarafından günlük deneyden hareketle açıklanmayı bekleyen alanlara dönüşmüştü.

Her şey bundan ibaret olsaydı, deneme hakkında umutla konuşabilir, bir baskı dönemi sayesinde de olsa denemenin önünde keşfedilmemiş bir kıtanın, geniş bir deney alanının açıldığını söyleyebilirdik. Oysa bir ara dönemdi o. Geldi, Türkiye'de solun ilgi alanını genişleten, dilini zenginleştiren ürünlerini verdi ve geçti. Bu arada Türkiye'de radikal bir değişim yaşanmıştı. Üzerinde düşünülmeye başlanan, içinde belli özgürleşme imkânları aranılan gündelik hayat, kültür, özel hayat gibi alanlar hızla sektörleşmiş; bir iş, bir kazanç alanı haline gelmişti. Bu değişim denemeyi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü 80'lerden itibaren oluşmaya başlayan kültürel ortam başlangıçta tikel, kişisel ve öznel olana ifade imkânı sağlamış gibi görünse de, aslında bunların üzerinde yükselebileceği zemini -yani deneyimin kendisini- toptan yok etmeye yönelmişti. Bir başka deyişle deneme tam da bireyselliği, özerk bir kültür alanını, tekil bir deneyimi keşfettiğini sandığı anda, aslında bu alanı büsbütün yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Kültürün endüstrileşmesi, kitle iletişim araçlarının o zamana kadar özerkliğini koruyan birçok alana nüfuz etmesiyle özel alan özelliğini yitirmiş, birey acenteler tarafından kuşatılmış, bireysel deneyimin kendisi bir tüketim alanına dönüşmüştü. (80'lerde kullanılmaya başlanan, bireyselliğin beslenebileceği bir alanmış gibi duran "yaşama kültürü" lafı örneğin, bugün ne kadar da bir mobilya mağazasının reklam spotunu andırıyor.)

Deneme 90'lara bu koşullarda girdi. Ona gücünü veren şeyi, deneyimi yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı; diğer yandan önünde yeni bir alan, yeni bir mecra açılmıştı: Günlük gazeteler. Eski tip köşe yazarının kulağa fazla ciddi, fazla hamasi, fazla Kemalist geldiği, habercilikte yansızlık ve nesnellik ideallerinin gözden düştüğü, reklamcılığın da etkisiyle haber söyleminin edebiyata öykündüğü bir ortamda gazeteler, onların haftalık ekleri, haftalık dergiler, onların aylık ekleri, piyasaya çıkan yığınla kadın, erkek, aile, kültür, edebiyat dergisi kendi içlerinde denemeye yer açtılar. Denemenin 80'lerde keşfettiği alanları onlar da keşfetmişlerdi. Yeni bir döneme girilmiş; yeni ihtiyaçları olan, aktarılması epey zaman alan deneyimdense hızla bir "yaşama kültürü" edinmek isteyen, ısrarla "ben" diye konuşan, kendisine de böyle seslenilmesini isteyen yeni bir okur tipi ortaya çıkmıştı. Sonunda, günün dilini yakalayabilmek için haber sunucuları bile iyi kötü bir deneme tonu tutturmaya çalıştılar. Deneme diyorsam, denemeyi andırdığı, orada duyduğumuz bir ses tonunu (elbette başka bir şeye dönüştürerek) çoğalttığı için. Yoksa karşımızdaki, elindeki fırsatı çoktan kaçırmış bir öznellikten, kurgulanmış bir samimiyetten, bireyden söz ederken tam da en kaba toplumsal yasalara, kişisellikten söz ederken tam da markalara teslim olmuş, daha iyimser bir ifadeyle söylersek, en azından bu tehlikeden habersiz bir ses tonuydu. Öznelliği mutlak bir dayanakmış gibi önümüze süren insanların, sonunda herkesi bıktıran teklifsiz, harbi, dobra dilinde farkettiğimiz, aslında epey acıklı bir şeydi: Bireyselliğin tam da keşfedildiği anda, tam da keşfedildiği için kendini iptal etmesi.

Yıldırım Türker'in Radikal 2'de çıkan, şimdi Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor adlı kitapta topladığı denemeleri böyle bir ortamda, böyle bir mecrada, kulakları bu ses tonuna alışmış insanların önüne geldi. Birkaç bakımdan farklıydılar. Birincisi, Türker politik denemeler yazıyordu. Bir başka deyişle, kaba toplumsal yasaların tehdidi altındaki denemeyi tam da kabalığa, uzun zamandır unuttuğu, girmeye çekindiği bir alana, doğrudan siyasete açıyordu. Siyasetin fazlasıyla gerçekçi bir tutumla kanıksandığı ya da siyaset sahnesini fazla iyi tanıyan, dolayısıyla da ona dışardan bakma yeteneğini yitirmiş gazetecilerin içerden sızdırdığı bilgiler sayesinde bir polisiye gibi izlendiği bir ortamda, siyasete sırt çevirmeden ama aynı zamanda kuliste de kaybolmadan yazıyordu. İkincisi, bir süredir bu ülkede siyasi bakışın gereğiymiş gibi kabul edilen; toplumu devlete, devleti topluma yaslanarak eleştirme zihniyetinin dışına çıkıyor, devlet eliyle örgütlenmiş kötülüğü de toplumsal olarak örgütlenmiş aptallığı da aynı keskin dille eleştirebiliyordu. Yani birçok insan gibi bu siyasetin bir enkaz olduğunu söylemekle kalmıyor, aynı zamanda toplumun bir yalan olduğunu da söylüyordu. Üçüncüsü (bu yazıları deneme yapan da bu sanırım), yazının ardındaki kişiyi, denemelerinin konusunu oluşturan kabalıktan etkilenen özneyi, arkada kımıldayan duyguları (kızgınlığı, hatta hıncı, umudu, hatta umutsuzluğu), oradaki mizacı hissettirmesine rağmen, son zamanlarda moda olduğu gibi duygunun ya da mizacın kendisini bir politik tercih, bir ahlâkî önerme ya da bir özgürlük alanı olarak önümüze sürmüyor, kendinden başka dayanağı olmayan bir öznelliğin içinden konuşmuyordu. Ama, tersini de yapmıyordu: Her şeyi çoktan açıklayan kavramlarla konuşmuyor, ne kadar kaba yasalarla yönetilirse yönetilsin siyaseti yeniden bir deney alanı olarak tarif edebiliyordu. Tirajı düşük bir dergide, Express'te çıktığı için ancak sınırlı bir okura ulaşan, Gözaltında Kayıp: Onu Unutma adıyla kitaplaştırılan yazılarında da vardı bu. Gözaltında kaybolan insanlar bir rakamdan, sadece bir kavramdan, ölüm ilanlarındaki tuhaf acılı belagatten ibaret kalmasınlar, yalnızca bir kavganın aleti olmasınlar diye önce kendisine, sonra okuruna oradaki hayat hikâyesini hatırlatıyordu.

Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor, alt başlığının da belirttiği gibi Türk siyasal kültürüne damgasını vurmuş kişilerin portrelerinden oluşuyor. Türker, sanırım bir bütünlük kaygısıyla Radikal 2'de çıkan yazılarının hepsini değil, yalnızca portreleri almış bu kitaba. Kitabın başlığının güncelliği ve Metis Yayınları'nın Güncel "Siyahbeyaz" dizisinden çıkmış olması okuru yanıltabilir. Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor yalnızca yakın dönemde Türk siyaset sahnesinde yükselmiş simalarla ilgili bir kitap değil. Bu var; ama bundan birkaç yıl sonra adını bile unutacağımız kişilerle (Eyüp Aşık'la, Güneş Taner'le, Yekta Güngör Özden'le, Vural Savaş'la, Meral Akşener'le de) ilgili bu kitabı önemli kılan, Türkiye'de siyasal kültürün nasıl kurulduğunu, hangi toplumsal mitlerin yardımıyla ayakta kalabildiğini, insanlarda nasıl bir ruhsal içeriği harekete geçirdiğini inceleyen bir siyasi imgeler tarihi; Türkleri Türk, Türkiye'yi Türkiye yapan millî ruhun analizi olması.

Oğuz Atay Günlük'te bir yerde "Türkiye'nin Ruhu"ndan söz eder. Yazmayı tasarladığı üç bölümlük bir romandır bu; taslağı çıkarılmış, bazı notları alınmış ama gerçekleştirilememiştir.Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor'u okurken bu ruhun siyasal, toplumsal ve kültürel katmanlarının bu kez bir politik denemeler kitabında yavaş yavaş şekillendiğini görürüz. Atay'ın deyişiyle "çocuk kalmış bir milletin", Türker'in deyişiyle "çocukluğun yaşanacağı atmosferin yok edildiği" bir kültürün ortak belleğine kazınmış imago'ların, oradaki ebeveyn resimlerinin, toplum olarak maruz kaldığımız, bir biçimde içselleştirdiğimiz bu imgelerin analizine, bunların hayatımızdaki duygu karşılıklarına ayırmıştır Türker bu yazıları. Türkiye'in Ruhu: Orada Demirel baba, Çiller bacı, köy kökenli tonton baba Özal, kadri bilinmemiş hırçın ebeveyn Ecevit, taşralı sert hala Işılay Saygın, şen şatır komşu kadın İmren Aykut vardır. Yine orada paşa babalar, polis ağabeyler, Avrupa'da okumuş yeğenler, olanca pişkinliğiyle komşu teyzeler, başöğretmenler, ortaokul coğrafya öğretmenleri vardır. Kemalettin Tuğcu'nun romanlarının, gazete manşetlerinin, Yeşilçam filmlerinin ürettiği, belleklerimizde sırasını bekleyen sayısız imge (Keriman Halis'ler, Hasan Mutlucan'lar, Ayşecik'ler, Suzan Avcı'lar, Belgin Doruk'lar, Kenan Pars'lar, Zeki Müren'ler) vardır. Yine orada Kahraman Bakkal süpermarkete karşı, taşralı zengin işadamıyla evlenmek zorunda kalan İstanbullu iyi aile kızı, iyi polis kötü polis mitleri, inşaat işçisinden yıldız yaratan uyanık menajer masalı ya da erkek Fatmalık sendromu vardır. Yeri gelince Anadolu çocukluğuyla övünen, yeri gelince hödük köylülüğe karşı Batılılığa sığınan bir halk vardır. Yıldırım Türker'in yazılarını, kitabın başlığının ima ettiği güncelliğin ötesine taşıyan da, bazen apaçık bir yalana dönüşen bütün bu toplumsal mitlerin siyasal kültürün kurulmasında nasıl bir rol oynadığını gösteriyor olması.

Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor'daki portreleri deneme yapan bir başka özellik, orada siyasi-toplumsal figürlerin yalnızca bir programın uygulayıcıları olarak değil, aynı zamanda birer biçim, birer kip, dahası birer surat olarak ele alınmış olması. Türker bu insanların yalnızca yaptıklarına, yalnızca söylediklerine değil, aynı zamanda konuşma tarzına, yüz ifadesine, kılık kıyafetine, hatta gülme tarzına da dikkatle bakıyor. Orada, kavramlarla tam açıklanamayacak bu ayrıntılarda, bu insanları iktidar yapan erkin ipuçlarını, yani kişisel olanla kurumsal olan arasındaki bağları görüyor. Yine bu imgelerde, bir toplumun kendisini cezalandırma isteğini, bu yönde yaptığı tercihi görüyor. Ama bu imgeler tarihinin gücü, imgenin yırtıldığı yeri de sonunda okuruna göstermesidir. O yırtıktan bu kez olağanüstü hal uygulamaları, gözaltında kaybedilenler, kimsesizler mezarlığına gömülen insanlar, tinerci çocuklar, yani Konuşan Türkiye'nin konuşamayanlar üzerindeki tahakkümü görünür. Kitabın en çarpıcı yazıları Eyüp Aşık, Güneş Taner, Vural Savaş gibi kısa ömürlü şahsiyetlerle değil; Demirel gibi, Ecevit, Özal, Zeki Müren gibi bu milletin yıllardır maruz kaldığı imgelerle ilgili olanları: "Benim Babam Değil", "Paslı Anahtar", "Anıt Mezarın Sırrı", "Toplumun Riya Aynası", "Refahyol'un Evlilik Cüzdanı", bir de Mehmet Ağar'ın portresi "Başkomiser Dimdik Ayakta."

Pazar sabahları önümüze gelen bu yazıların birçok insan için önemi, bazı şeylerin yapılabileceğini göstermesiydi sanırım. Öncelikle, sömürüden, baskıdan, haksızlıktan söz etmenin demode sayıldığı, daha kötüsü yalan gibi göründüğü, enayilikle, geri kalmışlıkla, beyhude bir retorikle eş tutulduğu bir ortamda, doğru bir mantık ve iyi bir dille bunlardan söz edilebiliyor; alttan almadan, özür dilemeden, sözü yumuşatmadan konuşulabiliyordu. İkincisi, pekâlâ bugün için bir çözüm önermeden de politik yazılar yazılabiliyordu. Üçüncüsü, yukarıda sözünü ettiğimiz basınçların kendisi de denemenin nesnesi haline getirildiğinde; sıkıştırıldığı dar alanda, bir gazete sayfasında, haftalık bir tempoyla da olsa deneme ayakta kalabiliyordu.

Yıldırım Türker Gözaltında Kayıp: Onu Unutma'dan farklı olarak bu kitapta denemenin bütün imkânlarını (deneyimi, içe bakışı, gözlem gücünü, esnek bir üslûbu, mizacı) saf kötülükle, düz, çıplak, örgütlü kötülükle savaşmak için seferber etmiş. Tehlike yok mu? Tehlike hep var. Kötü aile komedileri yorar insanı. Gürültü, konuşmasını bozar. Haksızlık, suç ortaklığına çağırır. Zulüm, zalimleştirir. Konusunun kabalığı, konuşanı da kabalaştırır. Denemeciler hep korkmuştur bundan; çoğu denemenin kabalığın orta yerinde değil, kıyısında yazılmış olması biraz bundandır. Türker'in yazılarında da var bu sezgi; Güneş Taner'i ya da Özer Uçuran Çiller gibi sıkıcı birini, hatta düpedüz yalanı, üzerine yazı yazacak kadar ciddiye alıyor olmak onun da canını sıkıyor olmalı. Ama şu da var: Kabalık yokmuş gibi davranmak, tam da en incelikli konularla uğraştığını sandığı anda, insanı daha da kabalaştırır.

Yıldırım Türker'in yazıları yalnızca denemenin bu açmazını kaydettiği için değil, yalnızca denemeyi son yıllarda yakalandığı "samimiyet buhranı"nın dışına çıkardığı için de değil, aynı zamanda sol denemenin 80'lerden bu yana benimsediği yas kipinin aşılabileceğini gösterdiği için de önemli bence. Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor'u bir başka şairin, Cemal Süreya'nın on yıl kadar önce yazdığı, ölümünden sonra 99 Yüz adlı kitapta toplanan "şemsiye"li denemeleriyle birlikte okuyun: Türkiye'yi Türkiye, Türkleri Türk yapan ruhu daha iyi anlayacaksınız.

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Temizyürek, “Deneme yeni dönemde ‘tesbih’ten mi çıktı?”, Türkiye'de Eleştiri ve Deneme, TÖMER Yayınları, 2002


(...)

Aynı dönemde Expres dergisinde yayımlanmaya başlayan Gözaltında Kayıp: Onu Unutma adlı yazılarıyla Yıldırım Türker, hem toplumsal vicdanın yazıyla temsil olanağını zorluyor, hem de, haklar ve değerler konusunda uyarıcı, kötülük karşısında tepkici ve herkesi de tepki vermeye çağıran etkin bir dil geliştiriyordu.

Türker bu yazılarında, kişinin yaşam haklarının bütün hakların üstünde ve önünde olduğunu hatırlatırken, okurdan, devlet paranoyasının ve zulmünün yarattığı kara deliklerde kaybolup gitmesinden duyabileceği bir ürperme bir irkilme duygusu bekliyor, bireysel hayatların içindeki detayları senin, benim, hepimizin hikayesi kılmaya özen gösteriyordu. Türker, Radikal İki’de yayımlamaya başladığı, Türkiye siyasal ve toplumsal kültürünün tiplerini ele aldığı denemeleriyle, bu yazı türünü daha geniş bir alana taşıdı. Daha sonra Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor, adlı kitabında topladığı bu denemelerinde Eyüp Aşık’tan Tansu Çiller’e, Mehmet Ağar’dan Güneş Taner’e, Yekta Güngör Özden’den Vural Savaş’a, 12 Eylül sonrası egemenlik tiplerini ele alırken, bunların yeni dönemin birer biçimi, birer kipi oluşunun altını çiziyordu. Bu tiplerin konuşma tarzıyla, yüz ifadesiyle, duruşu oturuşuyla, gülüp ağlamasıyla aslında yeni dönem iktidarın değişen (ya da değişmeyen) yüzünü betimlemeye çalışıyordu. Bu denemeler, köşe yazarlarının artık ele almadığı, insani kavramların demode sayıldığı bir dönemde, sivri, acıtıcı, uyarıcı ve irkiltici bir dille ve tutarlı bir mantıkla yazılmış olmasıyla dikkat çekti. Dik başlı, hedefini şaşmayan, yana kaymayan, lafı gevelemeyen, söze bir sertlik vermişse geri çekilmeyen bir üsluptu Türker’inki.

(...)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.