Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13X19.5 cm, 320 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ah Avrupa!
Özgün adı: Ach Europa!
Çeviri: Sezer Duru
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Mücellit Tan Mücellithanesi
Film Doruk Grafik
Baskı Kıral Matbaası
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1990

Tek bir Avrupa var mıdır? Güncel siyasetten kültüre her alanda tekil ve bütünlüklü bir olgu olarak ele alınan "Avrupa" ne ölçüde gerçektir? Yoksa Avrupa dendiğinde kastedilen salt İngiltere, Fransa ve Federal Almanya mıdır?

Ah Avrupa'da Enzensberger, Avrupa'nın güç odaklarını oluşturan bu üç ülkeyi kasıtlı olarak dışarıda bırakıyor ve bizi farklı bir Avrupa yolculuğuna çağırıyor. Tüm homojenleştirme çabalarına rağmen varlığını sürdüren kuraldışı Avrupa'yı esprili bir dille ve röportaj tekniği kullanarak anlatıyor. İnsanı uysallaştırmayı totaliter rejimleri kıskandıracak ölçüde başaran İsveç'ten okyanusta yalnız ada misali yitik imparatorluğunu arayan Portekiz'e, yasaların başkaları için yapıldığına inanılan İtalya'dan dünyanın manevi liderliği rüyasını yaşayan Polonya'ya, petrolden gelen zenginliğini ülkenin en ücra köşelerine kadar 49 havaalanı yaparak çarçur eden Norveç'ten eceliyle ölen diktötürünü gömdükten sonra can sıkıcılık derecesinde çağdaşlaşan İspanya'ya, Doğu Bloku'nda son yıllarda yaşanan değişimleri kendi bütçesinde çoktan gürültüsüz patırtısız gerçekleştirmiş olan Macaristan'a uzanan bir yolculuk bu.

Avrupa Topluluğu'na girme çabalarının söz konusu olduğu ülkemizde bu kitap, Avrupa'yı tek bir blok olarak görmenin ne kadar yanıltıcı olduğuna dikkat çekmesi açısından önem taşıyor.

İÇİNDEKİLER
İsveç Sonbaharı
İtalyan Taşkınlıkları
Macar Karmaşası
Portekiz Kuruntuları
Norveç'in Çağdışılığı
Polonya Rastlantıları
Kırık İspanyol Parçaları
Deniz Kıyısındaki Bohemya
OKUMA PARÇASI

Hans Magnus Enzensberger, Bölüm 1, "İsveç Sonbaharı", s. 7-33

Seçim Partisi

"Kimi seçersek seçelim, sonuçlar ne olursa olsun: Hepimiz sosyal demokratız," diyordu eskimiş tüvit ceketli adam, kırmızı şarap dolu bardağını şerefime kaldırırken.

Onun bu gözlemi beni şaşırtmadı, çünkü davetli olduğum bu seçim partisi işçi hareketinin ünlü ideologlarından birinin Vasastadt'daki evinde veriliyordu, asansör yoktu ve üç kat çıkılıyordu. Olof Palme'nin seçim başarısını kutlamak için tamamen kendi aralarında olma isteğindeydiler, bana öyle geldi. Yıl 1982 idi ve Palme başarısının doruk noktasına erişmişti; oysa dört yıl sonra bu başarı çok acıklı bir biçimde noktalandı.

Ev özentisiz ve alçakgönüllü bir biçimde döşenmişti, biraz ihmal edilmişe benziyordu; oradan buradan toplanmış sandalyeler, duvarlarda eski afişler, tahta raflarda kitaplar. Tüm eşyalarda belirli bir İkea(1) ruhu. Bizde, Frankfurt ya da Berlin'de genç öğretmen çiftler, radyo oyunu yazarları ve sayısı gittikçe azalan, doktora bursu alma başarısını göstermiş sanat tarihçileri böyle evlerde oturur.

Bu tip evlerde para, prestij, kariyer kokusu yoktur; içim rahat koltuğa yaslandım; ilk seçim sonuçlarını beklerken mukavva tabaktaki füme eti yemeye koyuldum. Federal Almanya'da bir fikir işçisi bu tarz rahat köşelerde, iktidarın oldukça uzağında yaşamaya alışkındır zaten.

Fakat tam bu sırada, koridordaki doğaçlama barın yanında yardımsever bir ruh beni aydınlatmaya başladı. Tüvit ceketli adamın, yerel öğretmenler sendikası sekreteri değil de, ülkenin en tutucu gazetesinde başmakaleler yazan ve kendisinden kaçınılan bir gazeteci; mutfaktan peynir alan oldukça şık giyimli adamın Stockholm'un en parlak mimarlarından biri olduğu; spor ayakkabılı somurtkan kadının Sosyal Bakanlığın yüksek mevkilerinden birinde yıllarca bulunduğu; şakakları kırlaşmış resim öğretmeni gibi görünenin resim öğretmeni değil, eski bir büyükelçi olduğu; kendisiyle kimsenin ilgilenmediği, bütün gece fotoğraf çeken fotoğraf makinalı bayanınsa, olağan bir foto muhabiri ya da ev sahibinin teyzesi değil, İsveç Kraliyet ailesinin en zengin varislerinden biri olduğu ortaya çıktı.

Bilmeden, her deneyimli sosyoloğun hiç çekinmeden ülkenin güçlü azınlığı diye adlandıracağı bir toplulukta bulmuştum kendimi; oysa orada bulunanların hiçbiri bu güçlü azınlıktan olma izleri taşımıyordu. "Güçlü azınlık" terimi ne kadar da berbat; dünyanın hiçbir yerinde, ne Tiran'da ne de Pnom Penh'de bu terim Stockholm'daki kadar uygunsuz düşmez.

Bir köşede küçük bir televizyon var. Spikerin sesi duyulmuyor, konuklar hararetle sohbete dalmışlar, arada bir göz ucuyla ilk seçim sonuçlarına bakıyorlar. Gerilim, heyecan, "seçim ateşi" gibi duyguların izi bile yok. Zaten daha seçim öncesi günlerde de, İsveçliler'in akıl almaz rahatlığı, seçim kampanyasındaki soğukkanlılıkları, konuşmacıların heyecansız davranışları dikkatimi çekmişti. Birçok demokratik ülkede seçim günleri, parti politikasının renksiz alışılagelmişliğinin açık bir tiyatroya dönüştüğü günlerdir. Seçim göstermelik bir kampanya, bir karnaval, arınma ibadetidir – bir çeşit söylev, futbol turnuvası, birikmiş saldırı duygularının ve üstü bastırılmış ihtirasların ortaya döküldüğü bir maç, gündelik politik yaşam saptırmalarının, başarısızlıklarının, düş kırıklıklarının bir supabıdır. Özellikle de halklar geleceklerinin söz konusu olduğunu sandıkları zaman, seçim kampanyaları yıkıcı bir kavgaya, ulusal bir boğuşmaya dönüşür; bu boğuşmada başka zamanlarda yasak olan bir duruma izin vardır: açık rekabete, acımasız netleşmeye, nefrete, mutsuzluk ve düşmanlık duygularının ortaya dökülmesine.

İsveçliler'in de kızacakları bazı şeyler var; kimse aksini savunamaz. Devlet bütçesinin, 78 milyar kronluk bir açık gösterdiği duyuruluyor, oysa gazete okuyan her İsveçli 38 000 kronluk bir borcu olduğunun bilincinde, bu da devlet için toplam 300 milyar ediyor; işsizliğe gelince, resmi istatistik işsiz sayısını 170 000 olarak gösteriyor, ama herkes bunun bebek hesabı olduğunu, asıl sayının 500 000 civarında seyrettiğini biliyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi sendikalar tam seçim sırasında dev bir projeyi siyasal sahneye getirdiler: ütopik bir fil (diyor bazıları), King-Kong ekonomisi (diyor diğerleri), yani ünlü işçi fonları. Batı blokunun herhangi bir ülkesinde ideolojik iç savaş yaratacak güçte bir kavga konusu. Eğer bu öneriyi yanlış anlamamışsam (ki herhalde öneride ileri sürülenleri birbirine karıştıran tek kişi de olmayacağım) istenen, şu basit ve yalın sonuca varıyor: Sendikacılar kendilerini asmak istedikleri halatın parasını kapitalistlerden almak istiyorlar. Doğaldır ki, İsveç gibi düzenli bir ülkede hiç kimse konuyu böyle kaba olarak ortaya koymuyor. Belki de bu derece ciddi bir istek değildir anlatılmak istenen, belki de bu düşünce sadece bir deneme tahtasıdır, belki şu ya da bu solcu ortalığı biraz hareketlendirmek istemiştir ve birkaç gaddar seçim afişi, birkaç dikkatli röportaj, birkaç araştırma komisyonundan sonra, plan rafa kaldırılır. Olof Palme ile tenis oynayan ya da yaz gezileri yapan konuklardan bazıları bana geleceğin başbakanının bu düşünceden hiç de o kadar hazetmediğini, konuyu sadece bir ya da birkaç sendika baronunu memnun etmek için ele aldığını anlatıyor...

Olabilir. Konu üzerine daha fazla düşündükçe bu tip açıklamaların bahane olduğu kanısına varıyorum. Bu ülkede tüm politik açıklamalara eşlik eden harmoninin çıkarttığı alçak org sesinin başka, hem de çok güçlü nedenleri olmalı.

Aydın bir kişi, bir bilmeceyle karşılaştığında çoğu kez aklına bir kavram gelir. Bu defaki çaresizliğim içinde yardımıma koşan yaşlı Gramsci oldu. Gramsci'nin teorik yazılarında hegemonya kavramı önemli bir rol oynar. Bana öyle geliyor ki İsveç'te Sosyal Demokrat Parti, diğer partilerle aynı düzlemde bir parti olmaktan çok uzak. Baskıcı bir rol oynuyor, yani bütün oyuncuların siyasal açıdan hayatta kalabilmeleri için gereken oyunun kurallarını o koyuyor.

Seçimden bir gece önce Kraliyet meclisinde üyesi bulunan tüm partilerin yöneticileri bir televizyon programında tartışmaya katılıyorlar. Bu tartışma o derece terbiyeli, düzgün ve ölçülü geçiyor ki –zaten başka türlüsü de beklenemez– seyircinin bir kısmının uykusu bile geliyor. İlk andan itibaren reislerin reisinin kim olduğunu anlıyor insan; hiç de görevde olan başbakan değil, biçim açısından bakıldığında muhalefette bulunan partinin başkanı. Olof Palme sanki ev sahibi, reis, şampiyon; bu rolü de kişisel karizması ve konuşma yeteneğiyle oynamıyor. (Ülke liderliği için gereken doğuştan gelme ağırlık onda yoktu, kişiler üzerinde saygı ya da çekinme oluşturabilmek için fazla aydın, fazla hareketli, fazla burjuvaydı.) Yani duruma egemen olması sadece mevkiinin ona verdiği güçten kaynaklanıyordu. Son sözü o söyledi, çünkü iktidarda olup olmamaya bağlı olmaksızın İsveç toplumunu ideolojik, ahlâki ve siyasal açıdan yöneten grubun temsilcisiydi.

Bu güç o derece büyüktü ki, karşıtlarının her türlü davranışını belirliyordu. Bu güce karşı muhalefet yapan, muhalifliği için bir çeşit özür diliyordu, çoğu kez de eğlendirici biçimde özür diliyordu, farkına bile varmadan. Öteki partilerin adlarından başlıyordu bir kere bu iş. Tutucular sanki tutucu olduklarından utanç duyarcasına kendilerine "Ilımlı Birleştirme Partisi" diyorlar, Liberaller herhalde liberalliklerini kuşkulu buluyor olmalılar ki kendilerine folklorik bir lakap bulmuşlar: Eski Köylü Partisi; hiçbir anlama gelmeyecek derecede tarafsız bir adın arkasına sığınmışlar.

Siyasal gücün banka kasalarında yerleşmiş olduğuna inanmak, kaba Marksizm'e dayanan eski bir hatadır. İnsanların kafalarından neyin geçtiği, hangi yazılmamış kanunlara inandıkları, hangi dili konuştukları da aynı derecede ağırlıklı sanılır. İsveç burjuvazisinin kendi dili kalmamıştır, kendi öz bilinci ve siyasal kültürü de yoktur. "Borgerskapet"(2) sözcüğü bile şaibeli, daha çok savunmaya dayalı bir çağrışım yapar. Bu yüzden "burjuva hükümetlerinin", 1976'dan beri başka bir etiket altında ve küçük bazı farklarla sosyal demokrat politikayı sürdürmekten başka bir şey yapmamalarına şaşmamak gerekir: Vergi yükümlülüğünü artırdılar, kamu harcamalarını çoğalttılar ve devlet payını yükselttiler.

Böyle bir toplumda zenginlerin neşesinin pek yerinde olduğu söylenemez. Evet, yalnız vergiler olsa iyi! Dürüst vatandaşlar olarak gönülsüz de olsa vergileri zamanında ödemek istiyorlar. Onları üzen, bu ağır kaderlerinin yarattığı duruma kimsenin anlayışla bakmaması. Kapılarını özür dileyen bir tavırla açıyorlar. Sadece bir rastlantı sonucu, neredeyse kazara bu paraya sahip oldular, bu villayı satın aldılar. Zaten zenginliklerinde de ısrarlı değiller. Tam tersine, yük oluyor bu onlara, dikkati çekiyor, yanlış anlaşılmalara neden oluyor. Herkes onları kendini beğenmiş ya da spekülatör zannedebilir, bu da son derece üzücü bir durum. Yani tek kelimeyle kendilerini fazlalık, küçümsenen, dışarda bırakılan kişiler olarak görüyorlar; çekingen bir protesto girişiminde bulunduklarında ise, bu protesto son derece çaresiz ve cılız kalıyor.(Seçim günü Grand Hotel Saltsjöbaden'in önünde duran gece mavisi Jaguar marka arabanın ön camındaki çıkartmayı her zaman gülerek anımsayacağım, üzerinde "Halk işçi fonlarına karşı," yazılıydı.)

Bu arada konukların sayısı azalmıştı. Ekrandaki oy yüzdelerini gösteren tablolara kimse bakmıyordu. En önemli kişiler –ki bir yabancı onları hiç dikkat çekmemelerinden anlıyordu– seçim zaferi belli olur olmaz herhalde parti merkezine gitmişlerdi, orada ilk görev dağıtımı yapılmaktaydı. Geriye kalanlar tatlı yemekle meşguldüler, nefis dağ çileği dondurması kâğıt çanaklara konmuş kaşıklanmaktaydı ki gecenin galibi ekranda göründü. Söylediği şeyler artık beni şaşırtmıyordu. Alçakgönüllülükle rakibine "elini uzattı", karşıtlıkların artık son bulması gerektiğinde onları babacan bir tavırla uyardı, uyruklarına onların görüşlerini dikkate almalarını önerdi, kendini şaşırmış tüm koyunlara, gerçek iyi çoban olarak, bağışlama ve barışma önerdi: Ülke sosyal demokrat hegemonyanın yumuşak pırıltısı içinde işe koyulmaya hazırdı.

Bense elime bir kadeh şarap alıp, son konuklar paltolarının düğmelerini iliklerken, derin düşüncelere daldım. Herhalde çok uzun kalmıştım. O geceyi düşündükçe bu kuzey ülkesi bana gittikçe egzotik ve olağanüstü geliyor. Seçim kampanyası sırasında duyduklarım bana, aklın ve mantığın, dayanışma ve anlayışın ülkesinde olduğumu gösteriyordu. Soylu bir yarışma seyretmiştim; bu yarışmaya katılanlar yarışma boyunca sadece işsizlere ve sakatlara, emeklilere ve az gelirlilere nasıl yardım edebilecekleri üzerine kafa yormuşlardı. Burada kimse kendi çıkarını düşünmüyora benziyordu. Öteki toplumlarda yaygın olan basit, çıkarcı davranışlardan söz eden kimse yoktu. Kendi ülkemi, yani Federal Alman Cumhuriyeti'ni düşündüğümde, içimde çirkin bir duygu belirdi: kıskançlık. Kendi vatandaşlarımı egoist ve toplumdışı insanlar sürüsü olarak gördüm, kendilerini savurganlık, kendini beğenme ve saldırganlık gibi duygulara bırakmışlardı.

Görünen oydu ki, bu siyasal kültürün gerçek mirasçıları, yani sosyal demokratlar, bambaşka rejimlerin, teokrat rejimlerden bolşevik rejimlere kadar hiçbirinin başaramayacağı bir projeyi başarmışlardı: insanın uysallaştırılmasını. Başkentin tenha sokaklarından otelime dönerken bu mucizeyi nasıl gerçekleştirdiklerini sordum kendi kendime. Tekellerin ışıklı reklamlarını, vitrinlerdeki mal bolluğunu, polisleri ve sarhoşları gördüm. Kapitalizmin ortasında bu denli dirlik düzenlik, bu denli dayanışma, bu denli özveri ha? Östermalm'ın yeşillenmiş bakır kuleli, tuğla, granit ve malta taşından yapılma binalarının, İsveç burjuvazisinin bu taşlaşmış anıtlarının önünden geçerken –açıklayayım mı?– birden soğuk bir kuşku sardı içimi. Bu barışın karşılığının ne olduğunu, bu değişik eğitimin siyasal bedelinin ne olduğunu sormaya başladım kendi kendime; her yerde bastırılmış olanla onun dönüşümünün kokusunu sezmeye başladım, her yere egemen olan, yumuşak, acımasız eğitimin kokusunu almaya başladım.

Nybroplan'a ulaştığımda ufak bir depresyon geçiriyordum nerdeyse. O sırada aklıma birkaç gün önce, birkaç adım ötedeki çirkin, modern iş merkezinde rastladığım adam geldi: bir yeni türedi, bir nouveau riche, bir selfmademan. İyi niyetli dostlar beni bu "çirkin İsveç"le karşılaşmaktan alıkoymak istemişlerdi. "Ne olacak onu tanıyacaksın da?" demişlerdi. "Bir spekülatör, bir köpekbalığı, bir tefeci o."

Bu uyarılar bir işe yaramadı, tam tersine, bu çıban başını tanımak için yanıp tutuşmaya başladım; kömür satıcısıyken büyük bir şirketin yöneticiliğine kadar yükselmiş olan bu adamı. Rahat, ama küçük burjuva zevkine göre döşenmiş bir büroda karşıladı beni, duvarlara yepyeni resimler asılmıştı. Masalımsı başarılarından bana söz ederken, gözlerinin çevresinde gülümsemekten ötürü meydana gelen kırışıklıkların sayısı artıyordu. Her türlü yapmacıktan uzaktı. Servetinden saygıyla, düşmanlarından bastırılmış bir kinle, gazetelerin kampanyalarından üzüntü duymadan söz ediyordu. Ayrılırken bana şirketinin gazetesini sundu. Gazetede on dört resim bulunuyordu. Bunların sekizinde kendi görülüyordu, çevresinde onu kutlayan devlet adamlarıyla, ona selam getiren diplomatlarla, ya da oldukça süslü ve ona gülümseyen sosyete hanımlarıyla. Saf kendini beğenmişliğini insan hoşgörüyle karşılıyordu. Sertti, zekiydi, biraz da bayağıydı; ama canlılığı ve cesareti konusunda kuşku duyulamazdı.

Bir orta Avrupalı'nın, bu adamın ülkesinde ahlâken ve entelektüel olarak ayakta kalabilmek için göstermek zorunda kaldığı inadı anlaması biraz zordur. Belki bu kötü İsveçli'nin hoşuma gitmesinin nedeni de budur. Görüşleri beni ilgilendirmiyor, başarılarına hayranlık duymuyorum. Ama onun varoluşu, üstü kapatılmak istenen bir gerçeği anlatıyor gibi geliyor bana. Sanıyorum vatandaşları onun hem milyonlarına kızıyorlar, hem de daha çok, gerçekleri dile getirmekte gösterdiği utanmaz açık kalpliliğine. Her türlü özenin ve eğitimin, ne kadar çok insanı kapsarsa kapsasın, ulaşamadığı kişiler vardır. Neden bilmiyorum ama, içimi rahatlatan bir saptama bu.

Kurumların Kılıfı

1982 yılı Eylül ayında, güzel bir sonbahar akşamı Fridhelmsplan'da, renkli giysiler giymiş birkaç düzine erkek ve kız öğrenci biraraya geldiler: Bildiğimiz gençlikti bu, kesinlikle bir motosikletliler çetesi değildi. Birkaç punk ve anarşist grubundan bir iki kişi temsilci olarak orada bulunuyordu. Metronun derinliklerinden durmadan yeni yeni insanlar geliyordu. Kimse nereden geldiklerini ve niyetlerinin ne olduğunu bilmiyordu. Leyhte ya da aleyhte gösteri yaptıkları bir şey yoktu. Sadece oradaydılar, karışık gruplar halinde dikiliyor ve sohbet ediyorlardı. Kalabalık aşağı yukarı bin kişiyi bulduğunda, sıraya girmeden, slogan atmadan Rålambshovspark'a doğru yürümeye başladılar.

Yarım saat geçmeden polis zuhur etti, elli kişilik bir ekip, çevik ekip arabaları, coplar ve keskin burunlu köpeklerle birlikte. Bir anda bu sakin yürüyüş ürkütücü bir çatışmaya dönüştü. †evik ekip gençleri birbirinden ayırmaya kalkmıştı. Polis insanlara vuruyordu, köpekler kızgınlaşmıştı, bazı ufak yaralanmalar oldu, bazı elbiseler yırtıldı. Sonra ilk taşlar havada uçmaya başladı. Üç saat sonra, gece, park gene sessiz ve insansız kalmıştı.

Stockholmlular gençlere karşı girişilen ve kaba güce dayanan bu eylemin nedenini ancak ertesi sabah, gazeteleri aldıklarında anlayabildiler: Bu neden birinci sınıf bir sosyal buluştu. Birkaç akıllı çocuk kamu telefon ağının ilginç bir teknik boşluk yarattığını bulmuşlardı: Kapanmış hatlardan birinin numarası çevrildiğinde, aynı şeyi yapan karşıdakiyle konuşulabiliyordu. Bu hatların numaraları Stockholm'daki okullarda derhal duyulmuş ve birden akıl almaz bir konuşma trafiği başlamıştı. Yeni bir iletişim doğmuştu: "sıcak hat". Modern iletişim araçlarının daha akıllıca bir kullanımı düşünülemezdi. Stockholm kentinin bir kültür ödülü olup olmadığını bilmiyorum. Eğer varsa bu ödülü, "sıcak hat"ı bulan bilinmeyen kişi, Kraliyet sanatçılarından daha fazla hak etmiştir. Bugünkü gençliğin amaçsızlığı, güdü zayıflığı ve başıbozukluğu üzerine düşüncesiz demeçleriyle toplumun canını yıllardır sıkmayı bilen o yüksek maaşlı uzmanlar da kabullenmeli bunu.

Yönetim artık tepkinin başka bir biçimini yeğlemiş oysa. Bir köpek ordusu ne diye besleniyor ki? Polis, birkaç ağırbaşlı gazetede çıkan yazılarla hafiften azarlandı. Ama eleştirmenlerden hiçbiri, İsveç vatandaşlarının toplantı ve yürüyüş yapma özgürlüğünün çiğnendiğini açıkça gösteren müdahalenin bu yanının üzerinde durmadı; sorumlulardan hiçbirinin de herhangi bir şekilde hesap verdiğini sanmıyorum. Kendi deneyimlerime dayanarak bildiğim üzere, polisin vurdumduymazlığı asla İsveç'e has bir özellik değildir; bana iğrenç gelse de, bu olay sadece birkaç yırtılmış blucinle kalsaydı, kurumların düzen anlayışı üzerinde belki daha fazla durmak istemezdim. Fransız ya da Batı Alman polisinin uyguladığı terör (Doğu Almanlar'ı hiç anmasak daha iyi) öyle tehlikeli boyutlara ulaşmıştır ki, İsveçli meslektaşları onlarla asla yarışamaz.

Dikkatimi çeken şu: Bu saldırılarının gerisinde bambaşka bir anlam vardı. Rålambshovspark'ta söz konusu olan yasadışı ev işgalleri değildi; ne maskeli kafalar ne de molotof kokteylleri vardı; yalnızca eğlenmek isteyen birkaç yüz kadar insandı ortada olan.

Onların işledikleri suç şuydu: Bu amaca yönelik hizmet veren kurumu dikkate almamışlardı. Eğer gerekli yere başvurarak, amaçsız, güdüsüz ve başıbozuk gençliği örgütleme iznini almış olsalardı, polis copu falan yemezler, tam tersine onlara maddi yardım yapılırdı. Sosyal uzmanlar, yardımcılar, gösteri uzmanlarından meydana gelen bir güruh harekete geçer ve onların istedikleri biçimde sosyal bir iletişim sağlarlardı.

Bu tez, tam bir hafta sonra hemen gerçekleştirildi. Şişikler tam iyileşmek üzereydi, blucinler de yamanmıştı, gerekli makam "sıcak hat"ı kurumlaştırma önerisini yaptı.

"Anlamış bulunuyoruz ki," diye başlıyordu bildiri, "gençliğin büyük bölümü 'sıcak hat'a gereksinme duymaktadır. Grup konuşmaları için özel bir hat açacağız, bundan aynı anda beş kişi beş dakika olmak üzere yararlanabilir." Devlet müdahalesinin mantığı tamamen ortada: önce dayak, sonra şeker. Gençliğin ortaya döktüğü sosyal fantezi, kendi kararlılıkları, hemen bir kıskaçla bastırılmalı: bir yandan baskıyla, öte yandan ise devletleştirmeyle. Stockholmlu birkaç yüz gencin kendilerinde hareket etme ve birbiriyle sohbet etme özgürlüğünü görmeleri, hem polislere hem de eğitimcilere dayanılmaz bir başına buyrukluk olarak gözüküyor.

Zamanla gençler de bunu anlıyorlar; hiç değilse içlerinden bazıları anlıyor. Gerekli makamlarla pazarlığa oturacak bir komite oluşturuyorlar; sosyal büro ve telefon idaresiyle de konuşuluyor. İşte o andan itibaren saldırgan köpekler kafeslerinde kalabilir. Ağıllarına geri dönen kuzulara artık yardım ve anlayış göstermekten başka bir şey yapılamaz.

Max Weber bu ağıla "kurumların kılıfı" adını vermiştir. Ne anlama geldiğini biliyoruz. †ağdaş endüstri toplumunda yaşayan kişiler olarak bizler bu durumu çoktan kavradık. Yaşamımızı görünen ve görünmeyen duvarlardan oluşan bir labirent içinde geçirmemiz gerektiğini ve toplumlarımızın büyüyüp karmaşıklaşmasıyla bürokrasinin de durdurulamayan biçimde büyüdüğünü anladık. Bu durumu eleştirmek bayağı hale geldi artık. Bu duruma karşı gösterdiğimiz tepki de çoğunlukla dilsiz ve boşuna; çünkü son derece soğuk, yarım gönüllü. Bizi sıkıştıran ve üzerimize yüklenen bürokrasi aynı zamanda bizi hafifleten, koruyan, karmaşıklığı azaltan, kendi yaşamımız üzerindeki tasarrufumuzu yaratan şeydir; tüm bu hakları bürokrasi canavarından geri isteme hakkımız da vardır. Genelde tüm bunları bir süre önce biz ona teslim etmiştik. Özgürlüğün getirdiği tehlike bize büyük görünüyor, gerçekten de artık bir tek kişinin taşıyabileceği durumdan çıktı özgürlük.

Bu ikilemde salt İsveç'e özgü bir yan göremiyorum. Buna rağmen İskandinav refah devletinde insan ve kurumlar arasındaki temel çatışmayı aynı biçimde düzleştirmek için belirlenen stratejilerin gerçek niteliklerini açıklayan teorik analizler yanlış. Her iki taraf da birbirlerinin karşısına, başka bir yerde asla düşünülemeyecek bir durum içinde çıkıyorlar; tarihi suçsuzluk durumu içinde.

İster "sıcak hat", ister alkolizm, ister çocukların eğitimi, ister kent mimarisi ve sağlık ya da ücretlerin vergilendirilmesi olsun, İsveçliler her zaman kurumlarına karşı öylesine bir güven içindeler ki, sanki iyi olup olmadıkları asla tartışılamaz gibi. Bir İspanyol, bir İrlandalı, bir İtalyan ya da bir Fransız için bu davranış anlaşılır gibi değildir; bu ülkelerin vatandaşları için kuşku, bezginlik, güvensizlik ikinci bir huy haline gelmiştir; Almanlar bile, ki yönetim karşısındaki uslu tutumlarından söz edilir hep, birkaç yıldan bu yana İsveçliler'le karşılaştırılamayacak kadar değişmiştir.

Bu güvenin mutlaka birçok nedeni vardır. En önemli neden, kuşkusuz İsveçliler'i kıskanmamız gereken bir deney zenginliğinde yatmakta. Buradaki politik gücün sahipleri insan aklının alabileceği en eski zamanlardan bu yana dünyanın öteki bölgelerinde hâlâ sürmekte olan bir durumu çoktan unutmuşlar; yani silahlı insan avını. Bu yüzden İsveçliler, resmi makamların, onların yalnız iyiliğini istedikleri konusunda inançlılar.

İsveçliler bu kanılarında haklılar. Tüm kent merkezlerinde beton gökdelenleriyle yükselen ve her yeri işgal etmiş olan kurumlar, aslında yabancı ama hep iyilik isteyen bir gücü simgeliyor; işte onları karşı konulmaz yapan da bu hep iyilik isteme durumu.

Böylece orada kurumların, öteki toplumların tanımadığı ahlâki dokunulmazlığı ortaya çıkıyor. İyinin gücünü azaltmak, denetlemek, ona karşı koymak – bunu ancak kötü ruhlular düşünür. Bu güç de böylece karşıkonulmaz biçimde giderek büyür, gündelik yaşamın her türlü aralığına sızar, insan davranışlarını, özgür toplumlarda örneği olmayan bir biçimde nizama sokar.

Bu kurumsal aygıtlar böylece gelirlerin en büyük kısmını ele geçirmekle kalmaz, ayrıca vatandaşların ahlâki değerlerine de el koyarlar. Dayanışma ve eşitlik, koruma ve yardım, adalet ve ahlâkı düzenleyen onlardır – bunların hepsi basit kişilere bırakılamayacak kadar önemli şeylerdir.

İnsan dışı bir aklın, tüm yaşam belirtilerini egemenliği altına aldığı görülmektedir. İnce dallara ayrılmış olan yoğun ağı, en ücra sendika hücresinden en uzaktaki çiftliğe kadar uzanmıştır. Ortaya çıkan en tipik biçimi ämbetsverk'dir(3), bu terimin karşılığını bulmak güçtür. Bu idari devlet kurumunun kaç şubesi bulunduğunu İsveç'te kimse bir türlü söyleyemedi bana. Kraliyet meclisinden biri, 75 kadar olduğunu belirtti; devletler hukuku profesörü olan birisi ise 200 kadar dedi. Sorduğum kişilerin hepsi yalnız bir tek konuda hemfikirdiler: Tüm bu resmi merciler, nämnder, expeditioner, ämbeter, enheter, styrelser ve verk, başka bir ülkede düşünülemeyecek kadar geniş özerkliğe sahip. Üstlerindeki meclis denetimi son derece ürkekçe ve eğer yetkili bir bakan onların işlerine karışmaya kalkarsa haddini bildiriyorlar. Bana öyle geliyor ki, bu kendilerinden menkul hallerini aydınlanmacı mutlakiyet zamanından beri sürdürüyorlar. Dev gibi, marifetli, biraz eskimiş aygıtlara benziyorlar, bir çeşit tiyatro makinasına; zorla, ağır ağır çevirerek devlet işlerini döndürdükleri, o sırada da sahnede politikacıların göstermelik çarpışmalar sergiledikleri görülmekte sanki.

Parlamentonun hükmü altındaki memurlar, parlamentonun çok üstünde yer alıyorlarmış gibi. Aynı şey sendika merkezlerinin başındaki kişiler için de söylenebilir. Salt kendi kurumları adına değil, tüm toplum adına konuşur ve eyleme geçer gibiler. Açıklamalarında şu belirleyici cümleler durmadan tekrarlanıyor: "Burada toplumun müdahalesi gerekir." "Toplum buna izin vermez." "Bu yüzden toplum bununla ilgilenmeli." Bu tip açıklamalar daha yakından incelendiğinde samhället sözcüğünün "benim temsil ettiğim kurum" sözcüğüyle eşdeğerli olduğu görülür.

İyi ruhlu çoban –sözü burada tekrar ona getirelim– hep en iyiyi istediği için, hep haklı olduğuna inanıyor. Herşeyin en iyisini bilir durumunda olmayı görev sayıyor. Ona karşı eleştiri yöneltilirse zaman zaman belirli yerlerde birazcık geriye çekiliyor, ama kafasının ardındakini hep koruyup, zamanı ve yeri geldiğinde düşüncesini gerçekleştirebiliyor. İyi ruhlu çobanın kesinlikle şaşmaz olmasından ileri gelmiyor bu durum, şaşmaz olan ideal totalitedir. †oban bu totaliteyi hep eksik olarak ve şimdilik temsil eder. İliklerine kadar işlemiş olan eğitimciliğiyle amacına, yani insanları daha iyiye doğru düzeltmeye, ancak kısmen ulaşacağını bilir; terbiye ettiği öğrencilerine karşı sabır göstermesi gerektiğini, hepsinin idrakli olmadığını bilir.

İyi ruhlu çoban hakkında bir hüküm vermek güçtür. Eylemlerinin çift anlamlı olmasından gelir bu. Öylesine bir hizmet, varoluşa öylesine bir destek sunar ki eşi benzeri yoktur; ama aynı zamanda "yumuşak bir terör" de uygular ki bu da beni çok korkutmaktadır. Oysa –en iyi niyetle düşünürsek– çocukları kaçırsa, gazetecileri tutuklasa ve gençliğin üzerine kızgın köpekler salsa, o zaman ona küfretmek kolay olur; halbuki bedava tekerlekli sandalyeler sunar, işyerinde kadınlara erkeklerle aynı hakkı verirse, alkış toplar. Belki de ona tarafsız olarak bakabilmek mümkün değildir. Belki de ya iyi çoban olunur, ya da olunmaz. Bu toplumsal figürün çoğalma hızını da insan ona göre ya memnuniyetle ya da korkuyla izleyecektir. †ünkü iyi ruhlu çoban bir kişi değil, kendisi bizzat bir kolektif ve tavşanlar gibi ürüyor. Başka hiçbir sosyal faktör böylesine üreyemez. Ve bu noktada, yani iş eninde sonunda kendi bedensel varoluşuna dayandığında, iyi çobanın da iyiliği son buluyor. İşte burada şakaya hiç tahammülü yok.

Bir süre önce görevli çocuk bakıcıları merkez örgütü, gelecekte artık çocuklarına kendileri bakma isteğini ortaya koyan İsveçli anne babalara şiddetle karşı çıkmış. Böyle bir müdahale demiş, iyi çobanlar, yalnız bakıcıların ekmeğiyle oynamakla kalmaz, aynı zamanda da karşılıklı dayanışmaya dayanan bir toplumun, insanın iyiliğini isteyen amaçlarına da ters düşer.

Bu derece ağırlıklı bir tanıtlamaya alıntılarla karşı gelmek düşünülemez. Gene de iyice anlamak istiyorum ve sözlüğü elime alıyorum. Şu açıklamayı buluyorum:

"Myndighet, myndig'ten üretilme. Kelimenin asıl anlamı 'gücü olan' demektir, germence mundô, 'el' sözcüğünden gelmektedir. Özellikle de ailedeki bağımsız kişilerin bağımlı kişiler üzerindeki gücünü kasteder: Anglosaksonca, mund 'el', koruma, vesayet, vasi; geline ödenen başlık parası ve bu ödenti yüzünden ortaya çıkan vesayet. Bir diğer türetme de myndling, bir başkasının gücü altında olan. Formynder(vasi)."

Çok eski zamanlarda insanları bağımlılıktan kurtarmak solcuların isteklerinden biriydi. Birçok ülkede, korkarım İsveç'te de, devlete duyulan hayranlığın bir solcu inancı olmasını, kendi kendini yönetmenin ise burjuva dik kafalılığının belirtisi haline gelmesini aslında hiçbir zaman gerçekten anlayamadım.

Kimsenin Bilmediği Anayasa

Nefis bir sabah, hava açık, –Riddarsholmen'den bakıldığında başkentin altın gibi parıldayan kuleleri görünmekte– İsveç'in en yüksek yargıçlarından biri olan hükümet müşaviri Gustav Petrén, Birger Jarl Torg'daki çalışma odasında oturmakta. Aslında oralardan geçmekte olan bir gezginin cahilane sorularına cevap vermekten başka yapacak bir yığın önemli işi olsa gerek. Özür dileyerek yerde yığılı dosyaları gösteriyor.

Söz, politik sistemin ana ilkelerine geldiğinde bu karışık saçlı, kalın kaşlı güçlü adam saate bakmayı unutuyor. Memurlara has yumuşak ses tonu yabancısı olduğu bir şey. Bir de son derece ender rastlanan bir şey ortaya çıkıyor: doğuştan hukukçu olan birinin kayıtsız şartsız bağlanmışlığı.

"Hukuk," diyor, "İsveç'te yönetimin bir kolundan başka bir şey değildir. Yargıçlar, yönetimden gelir ve kendilerini mekanizmanın bir parçası sayarlar. Görevlerinin vatandaşı devletten korumak değil tam tersine devleti vatandaştan korumak olduğunu bilirler. Olağanüstü yasa denen bir yasayı anımsarsınız belki, yüksek mevkiili memurların dava edilmesini yasaklıyordu." Duymuştum, bunu uyuklayan bir meclis çıkartmıştı, ama hemen ardından yeniden geri çekilmişti. "Evet, kraliyet meclisi işlerinin yoğunluğundan ötürü yorgun," diyor Petrén. "En az altı parlamenter biliyorum ki, oy kullanmaları gereken taslakları anlamaktan acizler."

Bu yargıcın gün ışığına çıkarttığı acı alay, onu tekdüze düşünmeye sürüklemiyor. Zekâsı çok diyalektik, çok hareketli. Son derece üretici bir tedirginlik onu harekete geçiren. Bir konudan diğerine atlıyor, bir yandan bir güzelliği, sistemin faydalı bir yanını ortaya koyuyor (İsveç resmi makamlarının açıklık ilkesini övüyor ve Remiss yönteminin iyi yanlarını açıklıyor), sonra birden ona yanlış gelen yanlarını eleştiriyor. Hemen tarihten söz ediyor ve öteki ülkelerden örnekler ve benzetmeler getiriyor. Bazen bir nedenden söz ederken ciddi mi yoksa alaycı mı olduğunu anlayamıyorum. "Olağanüstü yasanın her zaman bir iyi yanı oldu," diyor bir ara: "Bir yığın şikâyetçi yaşamlarını cehenneme çevirmeden beş bin kişi rahat rahat uyku uyuyabildi." Ben iyi bir hukukçunun aynı zamanda iyi bir alaycı olmasının zor olmayacağını düşünmüşümdür hep. "Sistemimiz," diye devam ediyor bay Petrén, "çok eski temellere dayanmaktadır, Oxenstierna zamanlarına". (Axel Graf Oxenstierna 1583-1654 yılları arasında yaşamış ve kraliçenin vasisi olarak sınırsız güce sahip olmuş bir başbakandı.) "Güç dağılımı bize yabancıdır. İsveç devlet düşüncesinde checks and balances(4) söz konusu değildir; bizde önemli olan yönetimin partisiz de sürekliliğini korumasıdır. Bu yüzden biz hukuk devletinden çok kanun devletine sahibiz. Kendi hakları üzerinde çok ısrar eden kişi, şekilci biridir."

"Ama Ombudsmann(5) kurumu sonuçta bir İsveç buluşu," diye karşı çıkıyorum.

"Bu konuyu kapatın," diye sinirleniyor yargıç. "Ben de yıllarca hukuk Ombudsmann'ıydım; bugün gene olabilirim belki. Ama o göreve duyduğum ilgiyi kaybettim, çünkü bu görevi yapanların tüm güçleri 1976'da ellerinden alındı. O günden beri resmi daireler onun kararını yalanlayabilirler. Görevi göz boyamaktan ibaret olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ben de buna katılmak istemedim."

Sekreter yargıcın öğle yemeğini getirdi. Masasının üzerine konulan bu sade yemek, naylona sarılmış bir domatesli sandviçten ibaretti, bir bardak çayı bile çok görüyordu yargıç kendisine. Belki artık gitmem gerek diye düşünüyorum. Ama bay Petrén eliyle gitmememi işaret ediyor. Öğle yemeğini unutuyor. Konunun tam içine girmiş durumda.

"İsveç'te son sözü söyleyen hep yürütme gücüdür. Meclisin rolü çok görecedir. Ämbetsverk'lerdeki ya da komisyonlardaki uzmanlar yasa tasarılarını hazırlar. Bakanların etkisi de oldukça azdır. Onlar yalnız kabinede birşeyler söyleme hakkına sahiptirler ki orada da son derece güçlü etkiye sahip kişi başbakandır. Kanun tasarısı böylece ilgili komisyona gider. Meclis neredeyse otomatik olarak bunu onaylar. Kendisinin bir taslak hazırladığı görülmemiştir."

Bu güç dağılımının anayasanın öngördüğü kurallara uygun olup olmadığını soruyorum.

"Ah biliyor musunuz, İsveç'te kimse anayasayla ilgilenmez. Kimse onu bilmez. Bunun da tarihi nedenleri vardır. Bu yüzyılın yetmişli yıllarına kadar geçerli olan anayasa 1809'da tepeden inme olarak getirilmişti, çünkü devleti ele geçirme olayı yasallaştırılmak isteniyordu –bu olaya halk hiçbir biçimde katılmamıştı. İsveç kanunlarıyla hiç haşır neşir olmamıştı. Aslında parlamenter sistem İsveç'e gerçek anlamıyla 1969'da gelmiştir.

"Eski anayasada kral, merkeziyetçi bir konumdaydı. Politikacıların hoşuna gitmedi bu, böylece halka tüm egemenliği vermeye karar verdiler, tabii aynı anda ondan geri istemek üzere. Yeni anayasa taslağında vatandaş haklarının neler olduğu da unutulmuştu, sonra birkaç kişinin dikkatini çekti durum ve anayasaya kondu. Bu yeni anayasa da tıpkı eskisi gibi, egemen olana yani halka, anayasayı oylama olanağı tanınmadan kabul edildi. Bu da belki tipik bir durumdur."

Teşekkür edip bu açık sözlü adamın yanından ayrıldım, tüm zekâsını bir yığın tozlu dosyayla uğraşmaya harcayacak diye de kendi kendime hayıflandım. O, yazıların üzerine eğilip domatesli ekmeğini yerken, kentin eski bölümündeki nefis lokantalar yakışıklı işadamlarıyla dolup taşıyordu. Bunlar nefis yemeklerle iyice doyduktan sonra öğleden sonra saat üç buçukta bond çantalarını kapatacaklar ve kredi kartlarını çıkartacaklardı.

Bu arada iki üç kitabevine girip İsveç anayasasını aradım. Bu isteği göstermekle karşımdakileri iyice şaşırtmıştım. Yardım edememenin üzüntüsünü vermiştim onlara. Sonunda bilgiden yoksun tüm yabancıların demir attıkları İsveç Enstitüsü geldi aklıma. Hoş bir bayan, depoda uzun süre aradıktan sonra istediğim metni uzattı bana, İsveççe ve İngilizce olarak, üstelik de bedava; bu metni incelemek için otelime döndüm.

Aslında anayasaları okumaya bayılırım. Konunun uzmanı değilim, çok amatörüm, ama burjuva toplumları çağının en hoş buluşuyla karşı karşıya olduğumuzun farkındayım. Katıksız Marksist arkadaşlarımın, anayasaları egemen sınıfın göz boyama tatbikatı, yalnızca anlamsız bir formalite olarak görmeleri bana hep budalaca gelmiştir. Solcuların sözümona "burjuva" hak ve özgürlüklerinden vazgeçmeleri her seferinde ve çoğunlukla da kanlı bir biçimde öç almıştır. İsveçliler'in temel haklarından söz eden hükümet biçimlerini içeren ilk iki maddeyi büyük bir zevkle okudum. Başka ülkelerin anayasalarında yer almayan bir niyet açıklaması bile bulunuyor burada:

"Devletin önemli görevlerinden biri de iş, ev ve eğitim hakkını korumak ve sosyal bakımı, sosyal güvenliği sağlamak ve iyi bir yaşam düzeni yaratmaktır." Kuşkusuz bu madde, tıpkı açık bir mülkiyet garantisinin verilmemesi gibi, sosyal demokrat hegemonya dediğimiz şeyi açıklamaya yeterli.

Ayrıca bay Gustav Petrén'in eleştirisinde haklı olduğunu da gördüm. İsveç anayasasının anayasa mahkemesi gibi bir kurum tanımaması da ağır geldi bana. Meclis ya da hükümet ya da herhangi bir makam anayasaya aykırı bir kanun, kararname ya da yönetmelik çıkartırsa ne olacaktı? Hiçbir şey olmayacaktı, çünkü madde II, paragraf 14 şöyle söylüyordu: "Bir mahkeme ya da başka bir kamu kurumu anayasanın öngördüğü düzenlemelere aykırı düşen bir kararnameyle karşılaşırsa, bu kararname uygulamaya konmaz. Bu kararname meclis ya da hükümet tarafından çıkartılmışsa, anayasaya aykırılığı ortaya çıkınca uygulamasından vazgeçilmelidir." Bu düzenleme o derece garipti ki, kimse bugüne kadar böyle bir uygulama yapmayı düşünmemişti.

Bu "hükümet biçimi"nin (İsveç anayasasının resmi adı bu) diğer birçok bölümü de yanlışlıklar ve kötü ödünlerle dolu, örneğin monarşiyle ilgili bölüm. Tipik figüran muamelesi gören zavallı kral, başlıkta bile sıfatının unutulduğuna tanık oluyor, haklar verilmiyor kendisine, sadece bir yığın kısıtlama titizlikle sıralanıyor, sanki "devletin şefi" hem tutulmak hem de bırakılmak isteniyor. Aynı şey devlet kilisesi için de söz konusu, kilise anayasanın babaları tarafından ne kabullenilmek ne de yok edilmek isteniyor, bu yüzden "geçiş maddeleri" adlı bölümde ancak bir dipnot olarak yer alıyor din. Metin genel olarak can sıkıcı bir görev denemesi etkisi yaratıyor. Bu dili kafa göz yararak konuşan bir yabancı bile, metnin ne sevimsiz olduğunu anlamakta güçlük çekmiyor; hele eski İsveç kral yeminleri ve kral vaatlerinin olağanüstü üslupları düşünüldüğünde. Aşağıda sıralayacağım şekildeki anlatımları halk benimsemiyorsa kabahat kimde:

"Meclis basın özgürlüğü ile ilgili temel kanunları çıkartmadan önce yasakoyucu komisyonun raporunu almak zorundadır, kamusal belgelerle ilgili haklar üzerine olan kanunu dikkate almak zorundadır, 2. madde çerçevesindeki kanunlar, paragraf 1, paragraf 17-19 ya da 20, madde 2, ya da mahalli idareler tarafından vergilendirme kanunları, paragraf 2 ya da 3 içerikli kanunlar ya da 11. madde çerçevesindeki kanunlar; tüm bu kanunlar, kişiler için ya da genel açıdan bakıldığında anlam taşıyorlarsa kanunları çıkartabilirler. Bu hüküm, sorunun yapısı açısından önemsiz ise, ya da kanun önerisinin ele alınmasını ortaya büyük rahatsızlıklar çıkartacak şekilde geciktiriyorsa geçersiz sayılır."

Bu cümleler İsveç kentlerinde rastlanan devasa mavi levhalar üzerine yazılmış sonu gelmek bilmeyen, anlaşılmaz saçmalıkları anımsatıyor; bu levhalar araba kullanan İsveçliler'in yolları ve meydanları kullanmalarını engellemekten başka bir işe yaramıyor. Park yasaklarını incelemek o kadar çok zaman alıyor ki, onları okumak ve anlamak isteyen birinin önce park yeri bulması gerekiyor. Mantık karmaşası çıkıyor ortaya, söz konusu karmaşadan bu müthiş edebiyatın yazarlarına 200 kron ödeyerek kurtulabiliyor insanlar.

Belki de İsveçliler'in bu ve benzeri karalamaları hafif bir gülümsemeyle geçiştirmeye hakları vardır. Belki de benim anayasayı öğrenmek için gösterdiğim ilgi tamamen Almanlar'a has bir saplantıdır, çünkü ben bir halkın acıklı tarihinden doğup gelmiş bir kişiyim ve kendini yönetenlerden bu yüzden vebadan korkar gibi korkarım. On dokuzuncu yüzyılın Anayasa mücadeleleri olmadan Alman demokrasisinden –such as it is(6)– söz etmek mümkün olamazdı; ayrıca düşünülecek olursa, Federal Alman Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana Bonn'un temel yasası çerçevesinde dönen sert ve kızgın tartışmalar da, ancak 1848'deki yarım kalan devrimin tamamlanması olarak görüldüğü zaman anlaşılabilir.

İskandinavya'da bu tip şikâyetler söz konusu olmayabilir, insan kendi özgürlüğünü korurken bir kâğıt parçasına bağımlı olmayabilir. Okunması son derece güzel olan anayasalara Latin Amerika diktatörlüklerinde de rastlanıyor. Bilindiği gibi Stalin, Sovyetler Birliği'ni görülmemiş bir kitle terörüyle sarsmaya karar verdiğinde, yani 1936'da, Sovyet vatandaşları için akla gelebilecek tüm insan haklarını içeren bir anayasa yaptırdı. Anayasa hakkı ve anayasa gerçeği arasında uçurumlar olabilir. Bunu hem olumsuz hem de olumlu anlamda almalıyız. Bu yüzden pays légal'in(7) sıkıntı verici niteliği neden bizi korkutsun ki, pays réel(8) taze, özgür ve endişesiz yaşayıp gittiği sürece?

Kitapları bir kenara koyup pencereden gururlu kentin parlayan damlarına baktım, üzerlerine eğik ekim ışıkları vuruyordu. Masanın üzerinde küçük arşivimin gazete kupürleri hışırdıyordu, makaleler İsveç özgürlüğünün garipliklerine göz kamaştırıcı bir ışık tutuyordu. Eleştirmenlerin heyecanlı nutuklarını anımsadım ister istemez. Onların sataşmaları resmi dairelerin cesaretine, bürokrasinin bağnazlığına, iktidarın dar kafalılığına örnekler getiriyordu. Makaleleri okunuyor, birkaç gün tartışılıyordu, sonra rafa kaldırılıyordu.

Sesleri kulakları tırmalıyordu, hatta bana isterik bile geliyordu, ama bu onların azınlıkta olduğunu gösteriyordu. Verdikleri örnekler somutlaştıkça da haklı olduklarına daha çok inanıyordum. Tedirginliklerini kavramsal hale getirmeyi denediklerinde, söylemek istedikleri şeyler bana zayıf görünüyordu. Teorik yapı malzemelerini çok uzak toplumlardan almışlardı; kolektivizmden, korporatizmden, totalitarizmden söz ediyorlardı. Söylemek istedikleri şeyleri anlıyordum, ama ben sözünü ettikleri rejimlerin birkaçını tanıyordum, üstelik de bu ülkeleri yalnız kitaplardan bilmekle kalmıyordum, bu soyutlamalar orada gerçeğe dönüşmüştü.

Pencereden dışarıya bakıyorum ve Värmland'ın boşaltılmış yerleşim merkezlerini, Sergelstorg'da telefon kabinlerinde telleri kesen on dört yaşındaki çocukları, Södermalm'ın kayalık parklarında dolaşan deli ama hoş yaşlı hanımları düşünüyorum; gerçek İsveçli'nin gerçek yaşamının nasıl olduğunu tasarlamaya çabalıyorum; Mälaren karanlık bir manzara oluşturdukça, kendimi ne kadar zorlasam da Mussolini İtalyası'nı, ya da Honnecker Almanyası'nı çağrıştıran eleştirmenlere daha az inanmaya başlıyorum; bu değişik ülkenin sorunlarını düşünürken akıllarında o ülkeler var. Işığı yakıyorum ve en aklı başında, en ciddi, en önemli makaleleri bir kez daha gözden geçiriyorum; onların analizlerini böyle çıplak, böyle gölgesiz yapan şeyin ne olduğunu sanırım anlamaya başlıyorum. Bir şeyi unutuyorlar, o da geçmiş. Bu da onların soluklarının böyle kısa ve düz olmasına neden oluyor. Ben asla istenmeyen öğütlerde bulunacak adam olarak görmüyorum kendimi, sadece kendi kendime konuşuyorum, kafamdan geçen şeyleri söylüyorum. Örneğin diyorum ki: İsveç tarihini bilmeyen biri, günümüzün ortaya çıkarttığı bilmeceleri asla çözemeyecektir.

Kurt Duvarı

Stockholm'un hemen hemen iki saat ötesinde, Uppland'ın kuzeyinde İsveç doğası hemen soyunur ve insansızlaşır. Ama bu görüntü aldatıcıdır. Burada kazı yapmaya başlayan biri, prehistorik yerleşimlere rastlar, terkedilmiş bir kilisenin temellerini bulur, biraz ötede de atılmış bir çekice rastlar. Sabırlı ve iyi bir haritaya sahip gezgin, bu tekdüze görünen, düz ormanlık bölgede başka şeyler de bulacaktır: ilk endüstriyel toplumun küçük bir mucizesini. Leufsta Bruk, bugün sessizce orada duran yerleşim merkezi, büyük otoyolların kenarında düşler görmektedir; ziyaretçiyi bugünden kopararak on sekizinci yüzyılın ütopik devlet yapısının bozulmamış bir görünümüyle karşı karşıya getirecektir: Merkezde çevresi parkla sarılı patron evinin görünümü büyük su deposuna yansımakta – doğa güçlerini insan aklı sayesinde yapay olarak hidrolik sisteme çeviren su; suyun diğer tarafında simetrik bir dizi halinde yöneticilerin, demircilerin ve yamakların evleri; yanında okul, eczane, doktorun evi; çanı tüm topluluğu çalışmaya çağıran tahta kule; Kuzey Avrupa'nın en güzel barok çanına sahip olan küçük, yalın ama aynı zamanda gösterişli kilise.

Bu olağanüstü yerin asıl varlık nedeni olan demir işçiliği doğal olarak artık yok olmuş, en son kalıntıları otuzlu yıllarda sökülmüş. Şatonun girilemeyen kütüphanesinde saklı eski gravürler izleyiciye burayı yapanların akıl almaz teknik enerjileri hakkında bilgi verebilir. Bugün bile, yapısal açıdan yoksul, az sayıda insanın yaşamış olduğu bu bölgenin üç yüz yıl önce dünyanın en büyük demir çelik ihracatını yapan yer olması mucize gibi gelir. Bu tip toplumların planlayıcı yapısında billurlaşan sosyal fantezi olmadan, bu teknolojik başarıyı anlamak mümkün değildir. Tesis orada oturan herkese, kendisi ve ailesi için ömür boyu iş ve ev sağlamış, eğitimi getirmiş, bakımı getirmiş, doktor ve yaşlılık bakımını gerçekleştirmiş; ayrıca kültürün sesi de, yani Johan Niclas Cahman'ın orgu –çeşit çeşit flütler, müzik araçları, insan sesi– hepsi, herkes için vardı orada. Bu ataerkil ütopyada, modern İsveç refah devletini farketmemek için insanın sağır ve kör olması gerekir.

Leufsta Bruk yabanıllık içinde bir ülke parçası, bir düzen, güven ve disiplin kalesi. Onu dış dünyadan yüksek bir duvar ayırıyor, içinde hayvansallığın kırılmaz güçleri pusuya yatmış. Bu duvarın yalnız sembolik bir anlamı değil, pratik bir amacı da vardı: Topluluğu kurtlara karşı korumak.

Västeråslı on yedi yaşındaki L. ülkesinin tarihiyle son derece ilgili. Tarihçi olmak istiyor. Liseyi bitirmesine iki yıl kala öğretmeni ona yaş tahtaya bastığını söylüyor. "Yaşanmış bitmiş şeylerle ne diye uğraşacaksın? Bunun bir anlamı olduğuna inanıyor musun? Gelecekle ilgilensen daha iyi edersin. Tarih hiç de doğru olmayan bir uğraş. Şu ders çizelgemize bir bak. Toplumbilim ve gene toplumbilim: İşte düşüncemizi yoğunlaştırmamız gereken bu!"

Bo Wingren'in yazdığı Stockholm müze rehberi 49 kurumu içeriyor, Liljevalchs sanat müzesinden tütün müzesine, Millesgården'den tıp tarihi müzesine kadar. İstenirse eski birahane araçları, eski el sanatları araçları, eski toplar, eski postacı borazanları, †in bronzları, Strindberg'in yazı masası, gerçek elbise fırçaları, Kontes von Hallwyl'in sahte Breughels'leri, yirmili yıllardan kalma motosikletler ve egzotik kelebekler görülebilir. Eksik olan tek şey İsveç'in siyasal tarihini anlatan bir müze. İsveç gücünün 17. yüzyılda akıl almaz bir biçimde nasıl genişlediğini görebilmek umuduyla Narvavägen'deki Tarih Müzesi'ne giden biri, orada hayal kırıklığına uğrar. Siyasal olmak yerine etnografik ve kültür tarihiyle ilgili olan koleksiyonlar, sadece Vasa zamanına kadar gelir. Ondan sonra kimsenin ilgilenmediği izlenimini veren bir boşluk vardır.

İdeolojik itilme mi? Politik otosansür mü? İnsanın kendisi için yaratmayı tasarladığı görünüme uymayan bir geçmiş korkusu mu? Her ne halse, resmi izinli bellek, geçen yüzyılın yetmişli yıllarından öteye gitmiyora benziyor. Halk hareketinin, sendikaların ve sosyal demokrasinin sosyal tarihine çok önem veriliyor, filmlerde, okul kitaplarında, bilimsel monografilerde ve sergilerde, roman ve televizyon dizilerinde yaygınlaştırılıyor; bu anlatımlar içinde sık sık bir zafer edasına da rastlanmıyor değil, anlaşılır ama kendi kendine yaratılmış bir sloganla: Karanlıklardan ışığa.

İsveç entelektüelleri kendi halkının en büyük başarılarından gocunuyor, sanki başarıları yük görüyor izlenimini ediniyor insan. İsveç'in modern anlamda ulusal en eski devlet olduğunu savunan tarihçiler var. Marx'ın Manifesto'da sözünü ettiği "aklı kara feodal haydutlar" daha önce hiçbir yerde sıkı organize olmuş merkeziyetçi devletin yararına bu şekilde parçalanmamıştır. Yönetim konusunda bir dâhi olan Oxenstierna, Napolyon'dan iki yüz yıl önce valilik sistemini bulmuş, krallığın her bir bölgesine valiler yollamış ve onlara tüm yetkiyi vermiştir; bunlar kralın politikasını bölgenin çıkarlarına karşı bile olsa korumakla yükümlüydüler ve bu amaçla emirlerinde orduları bile vardı. Ayrıca o, ilk milli atlası yapmış ve dünyanın ilk merkez bankasını kurmuştur. Vesaire. Ülkenin bugünkü durumu açısından bütün bunların bir anlamı var mı, yok mu? Neden hiç kimse güya gereksiz olan "partiler kavgası"yla, hem kınanan hem de övülen "karmaşa" ile dolu "Özgürlük Devri" ile ilgilenmiyor? İsveçli okul çocuklarının İsveç'in büyük güç olduğu devir hakkında bilgi edinmelerinden çok, sosyal demokrasinin uluslararası dayanışması için Üçüncü Dünya ülkelerindeki baskı hakkında bilgi edinmeleri belki beğenilecek bir tutumdur, ama İsveç'in ne olduğu, neden böyle olduğu sorusu acaba Güney Afrika ırkçı rejimini ya da Orta Amerika'daki özgürlük hareketlerini inceleyerek öğrenilebilir mi? Sadece soruyorum, yoksa kötü niyetim yok.

"Kendi tarihini yok etmek belki de İsveç sosyal demokrasisinin yaptığı en büyük ideolojik hata," demişti bir gün Norveçli bir tarihçi bana. "Bu kadar eski bir millet hangi mirasa konduğunu bilmeden, ne yaptığını nasıl bilebilir? Bu sistematik unutkanlık ilerde yaşayacağımız bir kriz anında intikamını alacak."

Gävleborg Län'da yaşayan Hans Hagnell dünyanın en kuzeyinde bulunan bir şatoda oturuyor. Büyük salonlarda Gustav devri koltukların yanında ellili yılların mobilyaları da var. †evrenin feodal havalı olması bu yaşlı madencinin canını sıkıyor. Eski ayakkabılarını ve yamalı pantolonlarını atmayarak bu durumu protesto etmeye çalışıyor. Buna karşılık porselen koleksiyonunu, birkaç milyon kron ettiğini duyar duymaz hemen bir müzeye devretmiş. †ok konuşkan olan bu ince beyaz saçlı adam veda ettiğim sırada bana 18. yüzyıldan kalma bir paravanayı gösteriyor. †ok resimli olan bu paravananın bir kanadında dört maymun var; flüt çalan birinin müziği eşliğinde önde dans ediyorlar. Maymunlar kim? Flüt çalan kişi kim? Bölge yöneticisi bana bu resmi neden gösteriyor, acı gülüşünün anlamı ne?

Kraliyet meclisi milletvekillerinden B. seçimlerden üç gün sonra bana bir pusula gösteriyor. "İsveç halkının seçilmiş temsilcilerinden biri olduğumun tek ispatı işte bu kâğıt parçası," diyor. Yazıya daha yakından bakıyorum. Bir bilgisayar tarafından yazılmış, vergi dairesi tarafından verilmiş, herhangi bir memur da imzalamış. "Gördüğünüz gibi bizde milletvekili olmak hiç de önemli bir şey değil," diyor bay B.

Şimdi şaşırma sırası inatçı orta Avrupalı olan bende. Bu olay teknokratik çirkinliği, iğrenç akılcılığıyla bana inanılmaz geliyor. "Eskiden," diyor milletvekili, "bu gibi belgeler kral adına düzenlenirdi."

Bir yabancı için İsveç'te başka bir kurumun değil de vergi dairesinin seçimlerden sorumlu olması anlaşılır bir şey değildir. Bu tip utanmaz, el koyucu istekler başka ülkelerde vatandaşlara yöneltilmiş olsa, ortalık ayağa kalkardı. Bay B.'nin elindeki bilgisayar notunun bende yarattığı bulantı İsveç vergileriyle ilgili değil. Benim skandal olarak nitelendirdiğim bu notta anlatım bulan bütün sembolik biçimlerin kaba küçümsenmesi.

Burada bürokrasi, parlamentoya açık olarak, onurunu bir şey sanmamasını söylüyor ve bizim gözümüzde yalnız bir tek kanun vardır diyor, ünlü "Jante kanunu"; Norveçli yazar Aksel Sandemose tarafından yapılan bu kanun şunu söylüyor: "Bir kimse olduğunu sanma sakın, bir kimsenin seni bir şey sandığını sanma sakın, bize söyleyecek bir şeyin olduğunu sanma sakın."

Biçimin yıkılması, bu toplumun tarih bilincinin çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunun bir başka belirtisi. Sosyal demokrasinin egemen kültürü, onsuz politika yapılamayan sembolik uzantıyı unutmuş. Bu hata çok pahalıya mal olabilir.

Bay B.'ye gelince, kendisi tutucu partiden. Gene de militanlığından gelen sempatik çenebazlığıyla, söz konusu olan sorunun bir bölümüymüş etkisi yapıyor, sorunun bir kısmının çözümü gibi.

Värmland'daki Lesjöfors bugün 2000 insanın çalıştığı tipik bir Bruks tesisi. Akıl almaz modernleştirme çabalarına rağmen demir tesisleri kısmen eskimiş, ayrıca bu daldaki kriz yüzünden de epeyce sarsılmış. Tam bir yüzyıl boyunca ideal bir konumu olmuş: Yataklar kendi yöresinden gelmekte, ormanlar odun kömürünü vermekte, su da ucuz enerjiyi sağlamaktaydı; demiryolu ve büyük göller de satış yerlerine ulaşımı sağlıyordu. Tesiste atla dolaşma huyu olan "yaşlı Baron" zamanında işler yolunda gitmişti, Bruk da topluluğun gereksinimi olan herşeyle ilgileniyordu: ev inşaatları, kanalizasyon, elektrik, papaz, okul, eczane, su tesisatı, yolların aydınlatılması. Bruk herşeyi yapmaya hazırdı, hem işveren, hem sigorta, hem de yaşlılar yurduydu aynı zamanda, kimsenin eli boş kalmıyordu, ne koronun, ne spor derneğinin ne de nefesli sazlar orkestrasının.

Bugün bu geleneksel tesis iflasın eşiğinde. Tesisin sahibi olan aile tam tesisi elden çıkartmayı tasarladığı sırada, işçiler kendileri işletmeye karar vermişler. Ağır koşullardaki pazarlıklar sonucu 30-40 milyon kronluk sermaye eksikleri olduğu ortaya çıkmış.

Eylül sonu, henüz hükümet kurulmadan önce Sörmland'daki Brommersvik'e bir delegasyon gitti. Orada, bir sendika binasında sosyal demokratların üst kademeleri büyük bir gizlilik içinde toplandılar. Olof Palme'nin uzun yıllardan bu yana orada küçük bir apartman dairesi vardı.

Uzun süre iktidar olunduktan sonra bu delegasyonun bırakılmasına karar verilmiş. Kabine henüz kurulmamıştı. Sorumluların hiçbiri hükümet programını duruma özel bir kararla, tatbik edilemez bir kararla yükümlemek yanlısı değildi. Uzun tartışmalardan sonra Lesjöforslu insanların istekleri reddedildi. Kasvetli bir havada vedalaşıldı. Maliye bakanı Stockholm'a döndü.

Ama Värmlandlılar vazgeçmediler. İki yaşlı metal işçisi Palme'ye Yngaren kıyısında yürüyüş yapma isteklerini ilettiler. Akşam gri mavi renkleriyle çökerken gezintiden geri döndüklerinde, geleceğin başbakanı tek başına bir karar vermişti. Lesjöforslular 30 milyonu almalıydılar.

Belki bu öykü bir masaldır, belki de değildir, ama anlamı apaçık. İsveç Bruk'u zorluklarla karşı karşıya. Müdür kurtarılması gerekenleri kurtarmaya çalışıyor, tesisin duvarları önünde ise rekabet, borçlanma ve işsizlik kurtları ulumaya başlamış, yani kriz kurtları.

Kriz

Bir görüşü insan defalarca kez dinlerse– hemen kuşku duymaya başlar ondan. İsveçliler uysallığa bayılırlar, konformisttirler dememek için, yumuşak başlıdırlar diyelim, ayrıca kendi kendilerine yetmeye karşı eğilimleri olduğu da söylenir, güvenliklerini herşeyin üzerinde tutarlar denir. Bu tip savlar durup dururken uydurulmaz, ama gene de bir dedikodu sağlamlığı yatar temelinde. Belki öyledir belki de değildir. Belki onları anlatan ve durmadan başkalarına yayan biri, değişim belirtilerinin farkına varmıyordur, geleceğin ince işaretlerinin de; belki de asıl kastedilenleri kaçırıyordur.

Bu sonbahar karşılaştığım İsveçliler'in büyük çoğunluğu uyumsuzdu. Er geç, çekingen ya da sert, üzülerek ya da öfkeyle büyük model hakkındaki kuşkularını dile getiriyorlardı; henüz yirmi yıl önce elle tutulur bir yakınlığa gelen, bu mevcut toplumlar içinde en iyi toplumu eleştiriyorlardı. Projenin hayranları da bir gecede yok olmuş değildi tabii ki. Özellikle sendika merkezlerinde ve sosyal demokrasinin yüksek kademelerinde birçok kişi, eskiden olduğu gibi hâlâ iyimserliklerini koruyorlar. "Elde ettiklerimizle övünebiliriz," diyorlar, "daha da fazlasını elde edeceğiz." İşlerin bu şekilde yürüyeceğinden eminler. İsveç toplumundaki gittikçe artan hastalığın farkındalar ve buna karşı kullandıkları ilacın miktarını artırıyorlar. Ekonomi söz konusu olduğunda bu daha fazla deficit spending(9) anlamını taşıyor, devlet harcamalarının artırılması, sıkı kontroller, her ne pahasına olursa olursun büyüme. Önemli bir sendika ekonomisti olan Anna Hedborg gittikçe büyüyen işsizliği şu anlaşılır basit nedenlerle açıklıyor: "Bölgesel eşitsizlikler, eskimiş cinsiyet sorunları, eksik eğitim, bakımsız çocuk yuvaları ve kötü vergi ahlâkı." †özümü ise basit: daha çok bakım, daha çok merkezi vergilendirme, daha çok devlet. Endüstriyel zenginliğin, devlet refahının bir sınır tanıyıp tanımadığı sorusuna ise sadece bir Hayır'la cevap veriyor. Bu görüşü paylaşan yalnız o değil. Başbakanın bir danışmanı da bana İsveç'in gelecekte de Avrupa için örnek oluşturacağını garantiledi. Disiplin, doğruluk ve birliktelikle, gelecekte de büyük bir konjonktür bekleniyor, dedi. Sol ve sağ teknokratlar, her ne kadar yöntemde değilse de, bu inançta hemfikir.

Bu güvenleriyle azınlıkta kalmış olabilirler. Halkların ideolojilerden daha ileri olduğu görülmüştür, halkın duyarlılığı politikacıların onlara yutturmaya çalıştığı doktrinlerden daha zengin olabilir. İsveç krizi gelip geçici bir eritme sorunundan daha önemli bir şey olabilir, eskiden kalma reçetelerle iyileşecek ekonomik bir ara düşüş olmayabilir. Her yere yayılmış olan hizmet toplumu geçici güzel havalara benziyor olabilir ve bunların gizli politik ve ahlâki değerleri, şimdi, gidişatın ağırlaştığı bugünlerde ortaya çıkabilir.

Bunun bir göstergesi "politikacıları küçümseme" olarak ortaya çıkıyor. İyi niyetli birçok gözlemci bu durumu üzülerek karşılıyor. "İnsan güvenmek zorunda!" dedi bir siyasal bilgiler profesörü bana. Neden zorundaymış acaba?

Yalnız gençlerde değil second thought(10), dünün ve evvelsi günün zafer kazanmış kişilerinde bile açıklanması zor bir sıkıntı var. İsveçliler'in sevimli bir biçimde "gri sosyaller" dedikleri işçi hareketinin eski tüfekleri yalanın ne olduğunu bilmeyen kişiler. Tüm ülkenin onlara karşı gösterdiği güven hemen anlaşılıyor. Onların kuşkularını açıklamaları zor. Dikkatli bir biçimde ve vefa sınırları içinde dile getiriyorlar bunu.

Refah devletinin mimarlarından biri olan Per Nyström, Göteborg'da Tage Erlander'in sözlerini tekrarlıyor: "İnsanlar biz yerine onlar'dan söz etmeye başladıklarında işçi hareketi tehlikeye girmiş demektir." Sendika yönetimlerindeki güç odaklaşmasını, resmi makamların cesaretini, merkezden uzaklaşmayı, etiket sahtekârlığını, yani taşradaki çok güçlenmiş bazı merkezi idarelerin etiketlerinin değiştirilmesini, sanki adres değişikliğiyle konu çözümlenebilirmiş gibi davranılmasını eleştiriyor.

Gävle'deki Landshövding Hans Hagnell ıslattığı işaret parmağını havaya kaldırıp: "Stockholm'deki politikacılar politikayı böyle yapıyorlar," diyor. Memur sendikaları kendi hizmetini kendin yap mağazalarına dönüşmüş, resmi işsizlik istatistiği sadece kendini aldatmaya yönelikmiş. Kendi makamınıysa yörenin çıkarları için ve yöreyi merkezi hükümetin ağırlığı, dar kafalılığı ve cahilliğine karşı korumak için kullanıyormuş.

Politik vatanı dernekçilik olan yeni Kültür Bakanı Bengt Göransson İsveç'te tüm toplumsal gereksinimlerin devletleştirilmesi sonucu, kişinin kendi inisiyatifindeki çokrenkliliğin kaybolmasından şikâyetçi: "İnsanlar devleti sigorta şirketi gibi görmeye alıştılar. Vatandaş primini ödüyor, daha fazla ödedikçe daha fazla servis bekliyor karşılığında; daha pasif davranmaya başlıyor ve daha çok yalnızlığa itiliyor.

"Sosyal demokrasinin egemen kültüründen daha uzakta olan kişilerin eleştirileri ise daha radikal. Stockholmlu entelektüeller arasında akıl almaz tartışmalara tanık oldum, bunlar alay için değil ama gerçekten kendilerine "Özgür düşünceliler" diyorlar; kendilerini İsveç kavramını tersyüz etmeye hazır görmekle kalmıyor, bunu yapmak zorunda olduklarına inanıyorlar. Diğerleri ise, tıpkı genç John gibi, tamamen sırtlarını dönüp tutuculara oy veriyor; aslında onlara en ufak bir sempati duymuyor ama bağlı olduğu sendika bir takım inatçı mevzuatla mesleki eğitimini engellediği için oy veriyor onlara; tıpkı eski Endüstri Bakanı'nın kendisini parti politikasının yolunacak kişisi olarak görmek istemeyip bundan sonra şiir yazmayı daha uygun bulması gibi; tıpkı "sıcak hat"ı, resmi boş zaman programlarından daha önemli bulan çocuklar gibi; tıpkı yaşamında ilk kez "ekonomik suç" işleyen yaşlı kadın gibi – bu kadın izinsiz işçi olan duvar kâğıtçısını beğenip çalıştırmış, oysa vergi dairelerinin keyfine bakılacak olsaydı, son yıllarını karanlık ve kirli bir izbede geçirmesine göz yumulacaktı.

İsveç basınının grand old men'lerinden biri olan Harald Wigforss, ki kendisine Göteborg'daki Royal Bachelors Club'da rastlanır, neşeli ve umursamaz bir biçimde bana şunları söyledi: "Bugün İsveç'in her yanında huzursuzluk görülüyor, resmi dairelere güven duyulmuyor, grassroot(11) hareketi, vatandaş inisiyatifleri, kaçak işçilik, sendikalarda karşı koyma, partiden ayrılmalar – yani tek kelimeyle her yerde anarşinin soluğu hissediliyor."

Burada olanlar hakkında kesin bir şey söylemek güç. Bazıları normalleşme oluyor diyor; İsveç diğer batılı endüstri ülkelerinin durumlarına yaklaşıyor, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana oynadığı özel rolü kaybediyor. Belki de söz konusu olan yeni, beklenmedik sonuçlara gebe moleküler bir öğrenim sürecidir. Her ne halse, bu çeşit bir yeraltı hareketini hemen ahlâki açıdan reddedenler çok kolay bir yol seçmiş oluyorlar; kendilerinin beğenmediği herşeye inanılmaz diye, egoizm, namus eksikliği ya da dayanışma azlığı diye bakanlar yanılıyor.

Bu küçümsemelerde ortaya çıkan ahlâki katılık, İsveç toplumunun karşı karşıya olduğu karmaşanın bizzat bir parçası. Dünya görüşü politikayı sadece iyi ile kötü arasındaki bir savaş olarak algılayan biri, şimdi içinde bulunulan sistem krizini kavrayamaz. Ebedi vasiler ise akılsız insanların aklını başına getirmek ve onları günaha girmekten korumak istiyorlar. Ama sorunu kaçırıyorlar. Her yeni nizamnameyle yeni delikler açıyor, öngörülemeyen bir tehlikeyi azaltacağını sandıkları her kontrol önlemiyle tehlikeyi artırıyor ve kurumların yapılarını daha fazla yoğunlaştırdıkça, onları içten ve dıştan gelecek bozulmalara daha yatkın kılıyorlar.

Gittikçe büyüyen yönetilememe durumu, merkezleri şaşırtıp tedirgin ediyor, yalnız İsveç'te değil tabii. Ama İsveç'te, Maniheizm'in özel, derin köklerinin olduğu bu ülkede, iyi niyete dayanma aldatmacası çok çabuk tutuluyor; iyi niyet yeterince iyi olmadığı zaman, bir sorun çıktığında herşeyi siyahbeyaz olarak görenler hemen pes ediyor.

İyi yürekli çoban, dünyanın iyi ve kötü niyetlerle idare edildiğine inanıyor. Hesaplılığa inanıyor, yani toplumsal olaylara egemen olunabileceğine. Ama belki de bu çılgın bir düşüncedir? Belki de iyi kalpli çoban münasebetsizin biridir? Belki de –teorik olarak söyleyecek olursak– insan evrimi çileci bir süreçtir?

Çok eski bir düşüncedir bu. Eski Yunanlılar bile biliyordu bunu. Trajik alay ve "görünmez el" düşüncesinde durmadan ortaya çıkmıştır bu düşünce. Marx bile, insanın haberi olmadan ve istekleri dışında, tarihi eğilimlerin gelişebileceğine inanıyordu.

Yani, bir ülkede yaşayan insanlar kendi kurumlarından uzaklaşıyorlar, ekonomilerinin gittikçe büyük bir bölümü "batıyor", –kendi kendine yardım ve bakım işi gibi– yeni sosyal fanteziler ortaya çıkıyorsa o zaman insanların bozulan ahlâkından söz etmenin, istikrarsızlık ve kutuplaşmadan sızlanmanın anlamı yoktur. Tüm bunlar herşeyden önce yaşam işaretleridir. Kendi amaçlarını belirtmeseler bile, insanların özdevinimlerinde de, herşeyden önce var olana yönelik bir eleştiri söz konusudur.

Tüm bu varsayımlarda bir gerçek payı varsa, İsveç'te yalnızca ekonomik krizin söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Böyle olsaydı hastalık teknik buluşlarla giderilebilirdi. Doğal olarak krizin sonucunun nereye varacağı belirsiz. Sonuç yalnız karamsar tablolardan ibaret değil, aynı zamanda bir şans kapısını da aralamakta. Belki de bir gün bu kriz sayesinde İsveç toplumunun, çoğu kez üzerine toprak atılmış olan en eski tabakası, yani demokrasi taşı ortaya çıkar.

Çevirmenin Notları


(1) İsveç hazır mobilya fabrikası, şimdi hemen her Batı ülkesinde şubesi var. Yukarı
(2) Burjuvazi. Yukarı
(3) Kurallar, komisyonlar. Yukarı
(4) Denetim ve dengeler, Amerikan sisteminin temeli. Yukarı
(5) Vekillik, mümessillik. Yukarı
(6) Olduğu haliyle. Yukarı
(7) Toplumun kamu haklarına sahip olan kesimi, ülkedeki yasal durum. Yukarı
(8) Ülkedeki gerçek durum. Yukarı
(9) Açık harcama. Yukarı
(10) Temkinlilik. Yukarı
(11) Doğaya dönüş.
Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.