Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-269-7
13x19.5 cm, 440 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi
Özgün adı: World Orders Old and New
Çeviri: Tuncay Birkan, Ali Çakıroğlu
Kapak Fotoğrafı: James Nachtway
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2000
2. Basım: Ocak 2003

Yeni Dünya Düzeni gerçekten yeni mi? Ya da yeni olan ne? Küresel politikalarda sürekli vurgulanan "yeni dünya düzeni"nin hakikatle bir ilişkisi var mı?

Chomsky, zengin tarihsel verilerden hareketle yürüttüğü tartışmasında, Soğuk Savaş döneminin nükleer tehdit, Doğu Bloku tehlikesi gibi bahanelerinin yerini alan yeni gerekçelendirmelerle Batı'nın aynı programı sürdürdüğünü göstermeyi amaçlıyor.

İddia edildiği yönde değişmemiştir dünya düzeni: yalnızca eski bahanelerin yerini yenileri almıştır. Bu yeni söyleme meşruiyet kazandırmak için, pek çok tarihçi ve siyasi yorumcu da yakın tarihi değiştirerek yeniden yazmaya girişmişlerdir. Dünya gündemini demokratik, çok-sesli ve çok-veçheli bir açıdan izliyormuş görüntüsünü veren bir medyanın, yalnızca izin verileni ve yalnızca izin verildiği şekliyle göstermeyi, verileri gizlemeyi ve çarpıtmayı başarıyla üstlendiği bir döneme girilmiştir. Böyle bir dönemde Chomsky'nin sorgulayıcı çalışmasının, geçmişin ve bugünün mevcut düzeninde değişmeden kalanı kavramakta büyük bir önem taşıdığını düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

I. Yerinde Saymak
1 Soğuk Savaş ve Halk Denetimi
2 Yeni Dünya Düzenleri
3 Bir Örnek Olay: Irak ve Batı
4 Soğuk Savaşa Yeniden Bakarken
5 Kuzey-Güney/Doğu-Batı

II. Politik-Ekonomik Düzen
1 İç Cepheyi Güvenceye Almak
2 Bazı Tarih Dersleri
3 "Dünya Hükümeti"
4 Bilanço
5 İleriye Bakmak
6 Yeni Dünya Düzeninin Ana Hatları

III. Tarihin "Büyük Ödülü"
1 Monroe Doktrininin Güncelleştirilmesi
2 İç Düşmanı Kontrol Altına Almak
3 İktidar Yapısı
4 Bölgesel Aktörler
5 Barış Arayışı: Birinci Perde
6 Barış Arayışı: Aktörlerin Çıkarları
7 Barış Arayışı: Son Aşama
8 Tarihin Fethi
9 Berlin Duvarının Yeniden Yıkılışı
10 Anlaşmanın Ardından

Sonsöz: Ortadoğu Diplomasisi
1 Retçilik Çerçevesi
2 "Galiplerin Barışı"
3 Geçici Anlaşma: Hukuk
4 Geçici Anlaşma: Bazı Uygulamalar
5 Geçici Anlaşma: Su
6 Büyük Kudüs
7 Genel Tablo
OKUMA PARÇASI

"Yeni Dünya Düzeninin Ana Hatları", s. 269-282

Yönetim yapıları ülke içi iktidar, son birkaç yüzyıldır da ekonomik iktidar etrafında birleşme eğilimindedir. Bu süreç devam ediyor. BBC ekonomi muhabiri James Morgan, Financial Times'da şekillenmekte olan "de facto dünya hükümeti"ni şöyle betimliyor: IMF, Dünya Bankası, G-7, GATT ve "yeni emperyal çağ"da UAŞ'lerin çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanan diğer yapılar, bankalar ve yatırım şirketleri. Yelpazenin diğer ucunda, Güney Komisyonu, "Kuzeydeki en güçlü ülkelerin dünya ekonomisinin de facto yönetim kurulu haline gelerek", hükümetlerin "hayat standartları dünya ekonomisinin işleyişinin mevcut örüntülerinin (yani, mevcut zenginlik ve iktidar yapısının) korunması uğruna düşürülmekte olan kendi halklarının gazabı, hatta şiddeti ile yüz yüze kaldıkları Güneyde kendi çıkarlarını koruyup, kendi iradelerini dayattıklarını" gözlemliyor.(1) Doğmakta olan de facto yönetici kurumların özellikle önemli bir özelliği de halkın etkisinden, hatta farkındalığından bağışık olmalarıdır. Halk "olduğu yere konup", demokrasi tehdidi azaltılınca, gizlilik içinde hareket ederek yatırımcıların ihtiyaçlarına tabi kılınan bir dünya yaratırlar. Uluslararası ekonomide klasik liberal doktrinden sapmanın yeni biçimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, demokrasinin son yüzyıllardaki genişlemesinin bu şekilde tersine dönüşü, hiç de önemsiz bir sorun değildir.

Bu gelişmeler doğal olarak bütün Güneyde çok büyük bir kaygıyla karşılanmıştır ve Kuzey ülkelerinin kendi içlerinde büyüyen Üçüncü Dünyada yarattığı kaygı da kesinlikle daha az değildir. 77'ler Grubunda yaptığı son konuşmada Başkan Luis Fernando Jaramillo, "düşman uluslararası ortam"ı ve "21. yüzyılın eşiğinde... sözde Yeni Dünya Düzeninde" gelişmekte olan ülkelerin "ekonomik ve politik saygınlıklarını yitirmelerini" ele aldı; ona göre, Soğuk Savaşın sona erişi, ekonomik liberalizasyon programları ve GATT anlaşmasının yarattığı "coşku" ile keskin bir biçimde çatışan fiili husumete neden olan etkenler bunlardı. Zenginlerin stratejisi, diyordu Jaramillo, tüm ciddi kusurlarına rağmen, "gelişmekte olan ülkelerin biraz söz sahibi olabilecekleri çok taraflı tek mekanizma olarak" kalan "Birleşmiş Milletler sistemi dışında hareket eden ekonomik kurumları ve failleri gitgide daha fazla güçlendirmeye yöneliktir". Oysa, "gelişmekte olan ülkeleri etkileyen başlıca ekonomik kararların çekim merkezi" haline getirilen Bretton Woods kurumları (Dünya Bankası, IMF, vb.), "demokratik olmayan karakterlerinin, saydam olmayışlarının, dogmatik ilkelerinin, fikir tartışmasında çoğulculuktan yoksun oluşlarının ve endüstrileşmiş ülkelerin" –gerçekte, hizmet ettikleri başat sektörlerin– "politikalarını etkileme konusundaki güçsüzlüklerinin" damgasını taşır. En son GATT anlaşmalarıyla kurulmuş olan yeni Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF ile ittifak halinde "özel işlevi, gelişmekte olan ülkeleri bağlayan ekonomik ilişkileri kontrol edip, bunlara egemen olmak olan Yeni Uluslararası Üçlü"yü oluşturacak; endüstrileşmiş ülkeler ise "kendi anlaşmalarını... normal kanallar dışında", G-7 toplantılarında ve başka yerlerde bağlayacaklardır.

Benzer bir anlayış, 1994'ün Ocak ayında San Salvador'da Cizvitlerin düzenlediği, daha önce de değindiğimiz (s. 84) bir konferansta da ifade edilmişti. Bu konferansın raporunda şu sonuca varılıyordu: "Orta Amerika bugün küreselleşmeyi, halkının 500 yıl önce maruz kaldığı fetih ve sömürgecilikten daha yıkıcı bir yağma olarak yaşıyor." "Gelişmekte olan dünya"nın büyük bir bölümüne genelleştirilebilecek bir yorumdur bu. Yeni başat kuvvet piyasa değil, "ekonomik politikayı dikte edip, kaynak tahsisini planlayan güçlü bir ulusaşırı devlettir. IMF, Dünya Bankası, Amerika Kıtası Kalkınma Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı, Avrupa Topluluğu, BM Kalkınma Programı ve bu türden kuruluşların tümü de ülkelerimiz üzerinde piyasadan çok daha büyük ekonomik etkiye sahip olan devlet ya da devletlerarası kurumlardır".(2)

Ayrıca, ulusaşırı devlet kurumları da tipik devlet gücü gibi büyük ölçüde başka efendilere; yani mali ve diğer hizmetler, imalat, medya ve iletişim alanlarında doğmakta olan ulusaşırı şirketlere –iç yapıları totoliter, tamamen sorumsuz, mutlakçı nitelik taşıyan ve muazzam güç sahibi kurumlara– hizmet ederler. Bunların içinde katılımcılar, emirleri yukarıdan alıp aşağıya ilettikleri, oldukça katı bir egemenlik hiyerarşisi içinde yer alır. Dışta kalanlar kendilerini efendilere satıp, onların ürettiklerini satın almaya çalışabilirler, halkın büyük çoğunluğuna açık olan başka pek seçenek de yoktur.

Klasik liberaller, olağanüstü ölçeklere ulaşmış bu yeni sorumsuz, mutlak iktidar konusunda neler düşünürlerdi acaba? Örneğin, azınlığın "soyulan çiftçileri ve sefalete itilen küçük toprak sahiplerinin dizginlerini elinde tutup, yönetmelerine" aracılık edecek olan bir aristokrasinin; bankacılık kurumları ve paralı anonim şirketler üzerinde kurulu bir aristokrasinin tek ve görkemli hükümeti"ne –onun hayal edemeyeceği ölçüde gerçekleşmiş bir kâbustur bu– horgörüyle bakan Thomas Jefferson? Ya da kapitalizm öncesi dönemde "anonim şirketler"e şüpheyle bakan, özellikle de bu şirketlerin fiilen ölümsüz insanlar –zaman sınırı olmadan kişi haklarına (büyük ölçüde hukuki kararlarla on dokuzuncu yüzyıl boyunca onlara bahşedilmiş olan haklara) sahip tüzel kişilikler– haline gelebileceklerinden kuşkulanan Adam Smith? Aynı bağlamda Smith'in "kusursuz bir özgürlük" altında, eşitlik doğrultusunda doğal bir eğilim olabileceğine inandığını anımsayabiliriz; ona göre, eşitlik piyasanın etkili bir biçimde işlemesinin koşullarından biridir.(3)

Ekonominin küreselleşmesinin bir sonucu da ulusaşırı ekonomik iktidarın çıkarlarına hizmet eden yeni yönetim yapılarının doğuşudur. Bir diğer sonuç ise iki katmanlı Üçüncü Dünya sosyal modelinin endüstriyel dünyaya yayılışıdır. Halkın mücadelesinin başka yerlerde gerçekleştirmiş olduğu toplumsal sözleşmeye direnebilmiş olan iş kesiminin olağandışı bir güce ve sınıf bilincine sahip olması yüzünden ABD bu konuda başı çekmektedir. Üretim gittikçe düşük ücretli alanlara kaydırılıp, küresel ekonominin ayrıcalıklı kesimlerine yöneltilebilmiştir. Bu nedenle, Henry Ford'un, kendi işçileri daha ulusal bir ekonomi içinde makul bir ücret almadıkça otomobil satamayabileceğini anladığı günlerin tersine, nüfusun büyük kesimleri üretim için ve hatta bir pazar olarak bile fazlalık haline gelmiştir.

GATT, NAFTA ve benzerlerine "serbest ticaret" anlaşmaları deniliyor. Bu yanlış bir tanım. Birincisi, ABD "ticaret"inin yaklaşık %40'ının şirket içi olduğu; planlama, üretim ve yatırımı kontrol eden ve apaçık görülen aynı eller tarafından merkezi bir biçimde kontrol edildiği bir sistem için "ticaret" terimi kolay kolay kullanılamaz. Örneğin, ABD'nin Meksika'ya "ihraç ürünleri"nin yarısından çoğu Meksika pazarına girmiyor, düşük emek maliyeti ve düşük çevre standartlarından gelecek kazancı azamileştirmek amacıyla, bir ABD şirketinin bir şubesinden diğerine yaptığı transferlerden oluşuyor. (Vergi kolaylıkları ve benzerlerini amaçlayan fiyatlandırma politikaları da dahil olmak üzere) bu tür iç işlemler, serbest piyasa kurallarının çeşitli biçimlerde ihlal edilmesine de yol açıyor; ticaret anlaşmalarında ve bunlara eşlik eden neo-liberal fetişizmde hesaba katılmamalarına rağmen hiç de küçük ölçekli sayılamayacak bu ihlaller hükümet-dışı tarife-dışı engellerle (TDE) aynı kapıya çıkıyor. Sözde ticari verimlilik hesapları, sayısız etkeni görmezlikten geliyor. Dünya Bankasının eski deneyimli iktisatçısı Herman Daly, yatırım vergisi indirimleri ve araştırmalar yoluyla hükümetin enerjiyi sübvanse etmesi sayesinde ulaşım maliyetinde sağlanan yapay düşüşün yanı sıra, petrole ulaşıp fiyatını kontrol etmeyi sağlayan askeri harcamalar (Pentagon sistemi büyük ölçüde bu işe yarar zaten) gibi sorunların da bu hesaplarda dikkate alınmadığını kaydediyor. Yakıt yakmanın çevresel maliyeti de "dışta bırakılır", alın size ticaretin sözde avantajlarını büyük ölçüde azaltan bir etken daha! Daly, ABD-Meksika ticareti örneğinde, "toprağın üst katmanlarının, su kaynaklarının, petrol kuyularının ve federal hazinenin tüketilmesi ile sübvanse edilen ABD tahılı"nın Meksika'ya "serbestçe ithal edilebildiği"ni; dolayısıyla "bu yollarla sübvanse edilen 'ucuz' ABD işlenmiş tarım ürünleri ihracatı Meksika köylülerini fiyat düşürmeye zorlayarak, onları kentlere sürdüğü zaman, NAFTA'nın Meksikalı köylüleri yıkıma uğratmasının, kentlerdeki ve dolaylı olarak Birleşik Devletlerdeki ücretleri aşağı çekmesinin mümkün olduğunu" söylüyor.(4)

Ulusaşırı şirketlerle ilgili bir BM raporu (UNCTAD Dünya Yatırım Raporu 1993, WIR), UAŞ'lerin dünyanın özel sektör üretici değerinin yaklaşık üçte birini kontrol ettiğini tahmin ediyor; Tony Jackson ise Financial Times'da bu şirketlerin yaptıkları dış yatırımın "dünya ekonomisinde dünya ticaretinden daha büyük bir kuvvet oluşturduğu"nu, (şirket içi "ihraç malları"ndaki dev akış dahil) dünyanın 4 trilyon dolarlık toplam ihracatına kıyasla, menşe ülke dışına 5.5 trilyon dolarlık bir satış olduğunu bildiriyor. Ticaret analisti Chakravarthi Raghavan, bu rakamların "ulusaşırı faaliyetlere girişen ve stratejik ittifaklar aracılığıyla olduğu gibi, bir dizi hukuk dışı düzenleme –taşeronluk, franchising, lisans verme, vb.– aracılığıyla da, çok az doğrudan dış yatırım (DDY) yaparak ya da hiç yapmaksızın yabancı üretken değerleri kontrol eden şirketlerin sayısını vermediğini" ekliyor. WIR, DDY'ın çok yoğun olduğunu, UAŞ'lerin yaklaşık %1'inin DDY sermayesinin ya da toplam bağlı değerlerinin yarısından fazlasına sahip olduklarını bildiriyor. Raghavan'a göre rapor ayrıca 1993 GATT anlaşmasının UAŞ'lerin "küresel ekonominin ekonomik bütünleşmesini görülmedik bir ölçekte ve hızda geliştirme" faaliyetlerini sürdürme haklarını artırdığını da kaydediyor. Öte yandan, bunlar UAŞ'lere hiçbir eşdeğer sorumluluk yüklemiyor. Aynı şekilde, Dünya Bankası ev sahibi hükümetlerin özel DDY karşısında nasıl davranacaklarına ilişkin tavsiyelerini yayımlamıştır ama WIR "bu tavsiyelerde, genel yollar dışında, yabancı yatırımcıların yükümlülüklerinden hiç bahsedilmediğine" işaret ediyor. UAŞ'ler için bir Davranış Yasası geliştirme çabaları Temmuz 1992'de başarısızlığa uğradı; WIR, "Bu DDY'a küresel ve dengeli bir çerçeve yaratmaya yönelik en kapsamlı çabaya resmen son verdi," diyor.(5)

GATT ve NAFTA'da olduğu gibi, yatırımcı hakları korunup geliştirilmelidir. İnsanlar ise mevcut sapkın "piyasa demokrasisi"ne tabidirler.

1982'den 1992'ye kadar, en üstte yer alan iki yüz şirket küresel GSMH içindeki paylarını %24.2'den %26.8'e çıkarmışlar (bu arada en önde gelen on şirket, en üstte yer alan iki yüz şirketin kârının neredeyse yarısını almaktadır), birleşik gelirlerini iki kat artırarak yaklaşık 6 trilyon dolara ulaştırmışlardır – ki bu rakamlar bile yoğunlaşmanın büyüklüğünü yeterince yansıtmaz, çünkü Cargill, UPS ve diğerleri gibi özel mülkiyet devleri hesaba katılmamıştır. Bu arada, Frederic Clairmont ve John Cavanagh, dünyanın en önde yer alan beş yüz şirketinin "toplam gelirlerindeki artışa rağmen, son on yıl içinde yılda 400 000'den fazla işçiyi işten çıkarmış olduklarını" söylüyorlar. Bu olay Birleşik Devletlere de yansımıştır. Hafif bir canlanmanın ilk yılı olan 1992'de, ekonomi sayfaları "Amerika iyi gitmiyor ama şirketleri çok iyi gidiyor", "kâr hadleri yükseldikçe şirketlerin kârları da yeni doruklara ulaşıyor" gibi şeyler yazılıyordu. Clinton'ın ilk yılı boyunca kapsamı başarıyla genişletilmiş acı ve başarılı sınıf savaşının hiç de paradoksal olmayan sonuçlarını gayet iyi aktaran, "92'nin Paradoksu: Zayıf Ekonomi, İyi Kârlar" şeklinde başlıklar okunurdu. Şirketlerin refahına ilişkin yıllık değerlendirmesinde, Forbes dergisi, en üstte yer alan beş yüz şirketin kârlarının 1993'te %13.8'lik artışla 204 milyar dolara ulaştığını, varlıklarının %10.2 büyüyüp 8.9 trilyon dolara yükseldiğini ve piyasa değerlerinin %6.9 artarak 3.6 trilyon dolara çıktığını; ve toplam istihdamın yaklaşık %1 düşüş göstererek, şu anda 1991'den beri toplam istihdamın yaklaşık %10'una, 1.8 milyon işe ulaşmış olan iş kesintilerini artırdığını bulmuştu. Forbes'in listesindeki 785 şirket arasında kârlar satışlardan dört kat hızlı artış gösteriyordu.(6)

Özel erkin kuvveti ve "ticaret"in belirsiz niteliği, Ulusal Bilimler Akademisinin, Birleşik Devletlerden yapılan "ihracat"ın, fabrikalar nerede yer alırsa alsınlar, ABD kökenli şirketlerin toplam satışları açısından hesaplanabileceği şeklindeki görüşü ışığında daha iyi görülebilir. Wall Street Journal, "bu yöntemi kullanarak", "Ticaret Bakanlığı iktisatçılarının ABD'nin 1991'de mal ve hizmetlerde 28 milyar dolarlık bir açık değil, 164 milyar dolarlık toplam ticaret fazlasını tutturabileceğini hesapladılar," diye yazıyor. Alın size halkı acı çekerken bir ulusun "ekonomisi"nin nasıl iyi gideceğine ilişkin bir başka gösterge daha.(7)

GATT hakkında yaptıkları önemli bir eleştirel çözümlemede, Dünya Bankası iktisatçıları Herman Daly ve Robert Goodland, mevcut iktisat kuramında, "şirketler piyasa ilişkileri denizindeki merkezi planlama adalarıdır," diyorlar. "Adalar büyüdükçe, piyasa ilkelerinin zafer kazandığını iddia etmek için gerçekte hiçbir neden yok," diyorlar – özellikle de, adalar (güçlüler hiçbir zaman bu yıkıcı kurallara boyun eğmedikleri için) serbest piyasa ilkelerinden köklü bir biçimde kopan ve her zaman da kopmuş olan denizin ölçülerine yaklaşırken.(8)

"Serbest"likle uzaktan yakından alakası olmaması bir yana, "serbest ticaret" anlaşmalarının "ticaret" ile de sadece kısmi bir ilişkisi vardır; bunun nedeni sadece UAŞ'lerin gücünü artırmaları, bu yüzden de (anlam ifade eden herhangi bir biçimiyle) "ticaret"i azaltmaları değildir. Anlaşmalar ticaretin epey dışına taşarlar. Başlıca özelliklerden biri, finans ve hizmetlerin liberalizasyonu talebidir ki bu da, hiçbir ülke zengin ülkelerin gelişmesine olanak sağlamış olan türde bir ulusal ekonomik planlama gerçekleştirmesin diye uluslararası bankalara yerel rakiplerini batırmaları için izin verme anlamına gelir. Ve, Adam Smith'in "emeğin serbest dolaşımı" ilkesinin serbest ticaretin köşe taşlarından biri olduğu şeklindeki –Üçüncü Dünyanın sürekli gündeme getirdiği– ilkesinin neo-liberalizm savunucuları tarafından bir kenara atıldığını söylemeye bile gerek yok; aynı liberaller kendi kahramanlarının ulaştığı şu sonuca da pek kulak asmazlar zaten: "Hükümet" bu sonucu "engellemek için" özel bir çaba harcamadığı takdirde –ki bu çabayı harcamak "her ileri ve uygar toplum"un boynunun borcudur– çalışanlar piyasa kuvvetleri tarafından yıkıma sürükleneceklerdir. Ayrıca, zengin güçler ve içlerindeki egemen öğeler, rekabet içinde galip geleceklerini hissettikleri zamanlar dışında, her zaman yaptıkları gibi serbest ticarete muhalif olmayı sürdürürler.

Mevcut ticaret anlaşmaları, diğer açılardan da, "zengin uluslar"ın daha iyi yağmalamak için yoksullara dayattıkları neo-liberal doktrinlere, kendileri söz konusu olunca ne kadar düşman olduklarını yansıtırlar. ABD'nin birincil amaçlarından biri, ürün kadar süreçlere de uzanan patent haklarıyla birlikte, yazılım ve patentler dahil, "fikir ürünleri mülkiyeti" üzerindeki korumacılığı artırmaktır. ABD Uluslararası Ticaret Komisyonu, eğer ABD'nin korumacı talepleri (NAFTA'da olduğu gibi) GATT'ta da karşılanırsa Amerikan şirketlerinin Üçüncü Dünyadan yılda 61 milyar dolar kazanabileceklerini tahmin ediyor; diğer endüstri ülkeleri de bu modele göre davranacak olursa Güneyin ödeyeceği bedel borç yükünü bile hayli aşacak. Son yıllara kadar, Birleşik Devletler ve diğer zengin ülkelerin kendileri kalkınmakta iken hiçbir zaman kabul etmemiş oldukları bu doktrinler, ABD kaynaklı şirketlerin, biyoteknoloji dahil, geleceğin teknolojisini kontrol etmelerini sağlamak için tasarlanmıştır; bu teknolojinin, devlet desteğindeki özel girişimin sağlık ve tarımı ve genelde yaşam araçlarını kontrol etmesini sağlayacağı, yoksul çoğunluğu, Batının tarım işletmelerinin, biyoteknolojisinin, ilaç endüstrisinin, vb. pahalı ürünlerine bağımlı kılacağı umulmaktadır.

Mesela Hindistan'ın kendi halkının alabileceği fiyattan ilaç üretmemesini garanti altına almak gerekir. Gelişmekte olan dünyanın en ilerileri arasında sayılan Hint ilaç endüstrisi, ürün patentlerinin değil, süreç patentlerinin kısıtlanmasına dayanıyor ve bu da yeni ve daha ekonomik tasarımlara kapı açıyor. Bugünün zengin güçlerinin kalkınırlarken ısrar etmiş oldukları bu ilkeler, şimdi dikkatli bir biçimde UAŞ'lerin gücünü korumak üzere planlanan yeni korumacılık tarafından ortadan kaldırılmaktadır. Patent haklarının artan korunmasının yanı sıra, aynı işlemler teknolojik yeniliğe de engel olmaktadır. Kendi kurumunun yılda iki patentten fazlasıyla başa çıkabilecek kaynaklardan yoksun olduğunu söyleyen Hindistan Bilim Enstitüsünün önde gelen biyologlarından biri, "uluslararası patentlerin fahiş maliyeti, patent işine girmek isteyebilecek olan bireyleri/araştırma kuruluşlarını bile caydıracaktır," diyor. Büyük bir Hint ilaç şirketinin yöneticisi, GATT anlaşmalarının bu özelliklerini kabul etmekle, "kendimizi" Hint ilaç şirketlerini ortadan kaldırıp, ilaç maliyetini fahiş düzeylere yükseltme olanağına sahip olan "çokulusluların insafına" terk ederek, "ülkenin refahındaki iki temel alanı –gıda ve sağlık– tehlikeye soktuk," diye ekliyor. Önde gelen bir Hint gazetesi, bu önlemler "Batı tarafından büyük bir ikiyüzlülükle ilan edilen 'serbest ticaret' ilkeleri ile kesin bir karşıtlık içindedir"; ilerleme ve bağımsızlığı baltalayarak, "bizim bilimsel ve teknolojik ilerleyişimize ciddi bir engel oluşturur," diyordu; bunlar "çokuluslu şirketlerin hâkimiyet kurmasına, halkın egemenliği ve parlamenter demokrasinin karikatürleştirilmesine" giden adımlardır.(9) Daha genel olarak ABD şirketleri tohumları, bitki çeşitlerini, ilaçları ve genelde yaşam araçlarını kontrol etmelidir; bununla kıyaslandığında elektronik ıvır zıvırla sadece ilgileniyor sayılır. Kanada'nın canımızı sıkacak kadar etkili sağlık hizmetlerini –yanıbaşımızdaki "çürük elma"yı– ortadan kaldırmak için de aynı önlemler (ticari markası olmayan ilaçların üretimini sınırlandırıp, bu sayede maliyetleri ve ABD şirketlerinin kârlarını büyük ölçüde arttırmak) kullanılmaktadır.(10)

NAFTA'nın yürürlükteki şekli, bazılarını daha önce de ele aldığımız başka korumacı önlemler de içerir ve sırf bu nedenle endüstri tarafından desteklenir. Gerçek bir Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ile tek ilgisi Kuzey Amerika'da uygulanmasıdır: "Serbest" değil, "ticaret"le ilgisi yok ve tabii ki dışta bırakılan halkla yapılmış bir "anlaşma"ya da dayanmıyor. "Serbest ticaret anlaşmaları", ticaretin çok ötesine geçip güç ve zenginliği sıkı sıkıya "yeni emperyal çağ"ın efendilerinin ellerinde tutmak için tasarlanmış olan bir liberalizasyon ve korumacılık karışımını dayatırlar.

ABD'nin "serbest ticarete" karşı takındığı tutum, demokratik kapitalist Guetamala ve Şili'den, Küba, Vietnam, Nikaragua ve diğer günahkârlara kadar Üçüncü Dünyadaki düşmanlarına karşı silah olarak ambargo ve yaptırımlara bel bağlamasında daha iyi görülür. İkinci Dünya Savaşından beri 116 yaptırım örneğinden %80'ini tek başına ABD başlatmıştır. Serbest ticaret doktrinini köklü bir biçimde çiğneyen bu önlemler, Adalet Divanı ve GATT konseyi kararları dahil, çoğu yerde uluslararası düzlemde kınanmıştır. GATT kuralları bu tür önlemlerin kurbanlarına yardım isteme olanağı tanır: Aynen misilleme yapabilirler. Böylece eğer Nikaragua'nın kendisine karşı ayrımcılık yaptığını düşünürse, Birleşik Devletler misilleme yapabilir ve Nikaragua da Birleşik Devletlere yaptırım uygulayabilir ve hatta Adalet Divanının kabul ettiği ama Nikaragua'nın ABD baskısı altında vazgeçtiği tazminatlarını isteyebilir. İdeolojik aşırılar tarafından devralınmadan önce Chicago okulunun kurucularının kabul ettiği gibi, "özgürlüksüz iktidar gibi, iktidarsız özgürlük de özden ya da anlamdan yoksundur" – coşkulu "serbest piyasa" korosunun bastırmış olduğu bir başka apaçık doğru daha.(11)

Şili'nin "ekonomik mucize"sini değerlendiren Latin Amerika uzmanı Cathy Schneider, piyasa reformlarının standart ekonomik özelliklerinden –keskin bir artış gösteren yoksulluk oranları, eşitsizlik, vb.– tamamen ayrı olarak, "ekonomik ve politik sistemin dönüşümünün tipik bir Şililinin dünya görüşü üzerinde derin bir etkisi" olduğunu söylüyor:

İster kendi küçük, sallantıdaki işlerini yürütsünler, ister geçici olarak emeklerini kiralasınlar, çoğu Şilili bugün tek başına çalışır. Kendi girişkenliklerine ve ekonominin genişlemesine bağımlıdırlar. Diğer işçilerle ya da komşularıyla çok az ilişki kurarlar ve aileleriyle geçirdikleri zaman da sınırlıdır. Politik ya da işçi örgütlerinin etkisine asgari derecede açık olduklarından, [faşist yöneticilerin halkın direnişi karşısında yıkmayı başaramadığı] sağlık hizmetleri gibi bazı önemli kamu hizmeti sektörleri dışında, devletle karşı karşıya gelecekleri kaynaklardan ya da eğilimden yoksundurlar. Muhalefet topluluklarının parçalanmışlığı vahşi askeri baskının yapamadığını başarmıştır. Şili'yi hem kültürel hem de politik bakımlardan aktif katılımcı kitle örgütleri ülkesinden, bağlantısız, apolitik bireyler yurduna dönüştürmüştür. Bu değişikliğin büyüyen etkisi öyle bir seyir izlemektedir ki, galiba yakın gelecekte mevcut ideolojiye karşı herhangi bir örgütlü meydan okumaya rastlayamayacağız.(12)

Tam da istendiği gibi, piyasa reformları işleyen bir demokrasinin temelini baltalayarak, insanları (henüz Doğu Avrupa'daki ve Üçüncü Dünya sefaletinin batağına iyice gömülmüş diğer yerlerdeki kadar "ezilmiş" olmasa da) yalıtılmış, "herkesin kendi başının çaresine baktığı" bir durumda bırakmıştır. Bir zamanlar sosyal adalet ve insan hakları uğruna cesaret ve başarıyla savaşım vermiş olan insanların şimdi çoğu kez umutsuz, morali bozuk ve tek başına kaldıkları Amerikan işçi sınıfı topluluklarında da hemen hemen aynı durum görülmektedir. Amerika'daki büyüyen Üçüncü Dünyanın iyice yoksul kesimleri arasında, her şeyin piyasaya endekslenmesinin etkisiyle insani değerler aşınırken, şiddet suçları ve diğer toplumsal hastalık biçimleri inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.

Yeni Zelanda ve Kosta Rika'daki gibi, canlı bir sosyal demokrat geleneğin bulunduğu yerlerde, reformların etkisi bu geleneğin temel değerlerini baltalamak, "Her şeyi biz alalım, diğerleri avuçlarını yalasın" şeklindeki iğrenç düsturu –ya da bunun Clintoncı hümanist çeşidi olan: "Orada iş yapabilir miyiz?"i– herkese yaymak olmuştur. Zengin ve güçlülerin ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde yorumlanan "ekonomik rasyonellik" ve "kaynakların verimli kullanılması düsturu", yaşanabilir toplumlarda "insanları birbirine bağlayan duyarlılık, yükümlülük duygusu" ve sempati gibi ortodoksiyi bozan hain sapmaları bastırarak, dinsel bir dogma haline gelmelidir. Art arda gelen yüzyıllarda ve bugün hemen her ülkede (zengin Batı toplumlarından, Üçüncü Dünyada ender görülen, ama sapkınlıkları artık bastırılmış olan Kosta Rika ve Şili gibi ülkelere, yaraları kanayan Güneye ve artan ölçülerde Doğuya kadar) hep bunu görüyoruz. Batıdaki laik papazların zafer sarhoşluğunun nereden kaynaklandığı kolayca anlaşılabilir.

Ne ülkemizde ne de yurtdışında gerçek dünya, bir serbest pazarlar ve demokrasi idealinde birleşen tarih hakkında geliştirilen ve şu sıralar moda olan müphem fantezilere, "Amerika'nın hem bekçisi hem de modeli olduğu bir geleceğe" benzer.

Daha doğru bir betimleme, son yirmi yıl boyunca daha berrak bir biçimde açığa çıkmış olan özellikleri bir araya getirebilirdi. Yeni Dünya Düzeninde dünya zenginler tarafından ve zenginler için yönetilir. Dünya sisteminin klasik bir piyasayla hiçbir alakası yoktur; "şirket merkantilizmi" terimi bu sisteme daha iyi uyar.(13) Yönetim gitgide dev özel kuruluşların ve temsilcilerinin ellerinde toplanıyor. Bu kurumlar totaliter niteliktedir: Bir şirkette iktidar yukarıdan aşağıya iner, dışardaki halk dışta bırakılır. "Serbest girişim" diye bilinen diktatörlük sisteminde, yatırım kararları, üretim ve ticaret üzerindeki iktidar, merkezi ve kutsaldır, bir ilke ve hukuk meselesi olarak işçilerin ve toplumun etki ve kontrolünden bağışıktır. UAŞ'lerin hızla büyüyüp, dış satışlarının şimdiden bütün dünya ticaretini aşmış olduğu bir düzeye ulaşmalarıyla, bu özel yönetim sistemleri akla hayale gelmeyen bir güç kazanmıştır. Bunlar, tabii ki bu gücü, kendi kurumları olan ve yine kamunun denetim ya da etkisinden uzakta (ekonomi basının deyimiyle) bir "dünya hükümeti"ni yaratmak için kullanmışlardır. "Dünya ticareti"ne gelince, bunun üçte birden epey fazlası zaten "şirket içi"dir; yani, ciddi bir anlamda ticaret değil, merkezi olarak yönetilen karşılıklı ticari ilişkilerdir. Özel iktidarın büyük yoğunlaşmaları çeşitli yollarla bunların çıkarlarını koruyup güçlendiren güçlü devletler gerektirir. Bunların üretimi en çok baskı altındaki alanlara aktarıp, küresel sistemin zengin kesimlerine yönlendirme yeteneği, iki katmanlı Üçüncü Dünya modelini zengin toplumların kendisine kadar genişletir. Soğuk Savaşın noktalanmasının, uzun savaşımlar sonucu bazı haklar kazanmış olan "şımartılmış Batılı işçiler"e karşı kullanılmak üzere yeni silahlar sunarak hızlandırdığı süreçlerdir bunlar. Bu süreçler kayıt dışı uluslararası sermayenin muazzam yayılışı ve sermayenin radikal bir biçimde üretken yatırım ve ticaretten spekülasyona kayması tarafından güçlendirilmiştir. Bu etkenler aynı zamanda ekonomik büyümenin yavaşlamasına katkıda bulunmuş ve ulusal ekonomik planlamayı çökertmiştir. Bir ölçüde kamu katılımı da içeren ulusal hükümetlerin eli kolu, zengin ve güçlülerin çıkarlarına geçmiştekinden bile daha fazla hizmet eden bu tür dış etkenler tarafından bağlanmıştır.

Yaşadığımız çağ geçmişin önemli dönemlerinin anılarını canlandırıyor. Sınıf savaşının bir silahı olarak klasik (şimdi "neo-liberal) ekonomik doktrine coşkuyla sarılmak, bunun çarpıcı bir örneği. David Noble'ın –örneğin, otomasyonun aşırı verimsizliklerinin genelde Pentagon'un kamu sübvansiyonu ve piyasa sapması sistemine başvurarak maskelenmesinin zorunlu olduğunu kaydettiği– önemli yapıtında gösterdiği gibi, teknolojinin doğasının ya da verimlilik ve maliyeti kurtarma arayışının bir sonucu olarak değil de bir "insansız ilerleme" biçimi yaratmak için yeni teknolojiye başvurulması bir başka örnek. Endüstri devriminin başlarında olduğu gibi, teknoloji anlamlı çalışma, özgürlük, insan hayatı ve refahı pahasına kâr ve iktidarı, mülkiyet ve idari kontrolü güçlendirmek üzere tasarlanmıştır; başka toplumsal düzenlemeler onun özgürleştirici potansiyelini geliştirebilirdi. Aynı şekilde, sosyal yardım/kamu hizmeti karşılığı sosyal yardım hakkındaki mevcut tartışmalara bakarken, geliştirdikleri yeni "bilim"le, yoksul çoğunluğa sadece onlara yardım etme çabalarının zarar vereceğini gösterdikleri ileri sürülen Malthus ve Ricardo'yu hatırlamamak mümkün değildir – Ricardo bunun "yerçekimi ilkesi"nin kesinliğine sahip bir kural olduğunu ilan ediyordu.(14) Malthus, son derece etkili olmuş yapıtında, bağımsız zenginlikten yoksun insanın, kendi emeğiyle pazara getireceği şeyler dışında "en küçük bir lokma üzerinde bile hak iddia edemeyeceğini ve aslında hiçbir hakkı olmadığını" iddia ediyordu. Ricardo, başşahsiyeti olduğu iktisat biliminin ve bu bilimin üzerinde kurulduğu tartışmasız ahlaki ilkelerin göstermiş olduğu gibi, yoksulları başka hakları olduğuna inandırma doğrultusundaki yanlış çabaların "büyük kötülük" ve "doğal özgürlüğün" çiğnenmesi olduğunu savunuyordu.

Karl Polanyi'nin bu gelişmelere ilişkin klasik incelemesinde gözlemdiği gibi, "Ücret sisteminin" pre-kapitalist zihniyeti yansıtan, ilk yasalarda "ilan edildiği şekilde 'yaşam hakkı'ndan vazgeçmeyi gerektirdiği gayet açıktır". "Gelecek kuşaklar için, ücret sistemi ve 'yaşam hakkı' gibi kurumların birbiriyle uyumsuz oldukları kadar aşikâr bir doğru olamazdı." Bu nedenle, herkesin çıkarı için bu "yaşam hakkı"ndan vazgeçilmesi gerekmektedir.(15)

1830'lara gelindiğinde, söz konusu "bilim"in sonuçları hukuk içinde yerleşiklik kazanmış ve ilk yanılgıların modası geçmiş bir kalıntısı olan "yaşam hakkı" da ücret sistemi ve ıslahevi-hapishaneye yenik düşmüştü. Polanyi, "bu yüzden insanlık ütopyacı bir deney yoluna girmek zorunda kaldı," diye yazıyor. "Belki tüm modern tarihte bundan daha acımasız bir toplumsal reform eylemine girişilmemişti; sadece bir ıslahevi deneyiyle gerçek sefaletin ne olduğuna ilişkin bir ölçüt sağlama kılıfı altında birçok insanın hayatını mahvetmişti." Ama, diye devam ediyor Polanyi, "toplum neredeyse hemen kendisini korumaya başladı: ... piyasa mekanizmasının bütünüyle yeni tehlikelerini savuşturmak için fabrika yasaları, sosyal hukukun yanı sıra, politik ve endüstriyel bir işçi sınıfı hareketi doğdu..." Yaygın umutsuzluk ve ıstırap düzensizlik ve başkaldırıya, ilk isyanlara, daha sonra da sermaye birikimini en yüce insani değer haline yükselten ilkelere meydan okumaya –efendilerin yönetme hakkına meydan okumaya– başlayan örgütlü toplumsal hareketlerin doğuşuna yol açtı. "İnsanların kendi duygu ve tutkularını efendininkilere tabi kılmasını sağlayan örtük teslimiyet" –Hume buna yönetimin temeli diyordu– aşınmış oluyordu. İşçilerin "ücretli kölelik" olarak gördükleri "özgür emek" ile birlikte endüstriyel düzen kurulurken, aynı şey Birleşik Devletlerde de oldu. İsyanlar ve düzensizlik –ve daha da kötüsü, Çartist ve sosyalist örgütlenme– karşısında, seçkinlerin fikri değişti ve "bilim", "yaşam hakkı"nın korunması gerektiğinin keşfedilmesine dayalı yeni biçimlere büründü. Yeni yöneticiler kendi ayrıcalıklarını artırıp, bunları piyasanın disiplininden korumak için geçmişte olduğu gibi devlet gücüne hâlâ ihtiyaçları olduğunu anlamaya başlarken, laissez-faire doktrinlerinin itibarı daha da düştü. En azından bu parlak mevkilerini terör, baskı ve soygunla kazanmış olan toplumlarda, sosyal devlet kapitalizminin çeşitli biçimlerine geçtik.

Aslında, bu tarih tekrar tekrar yaşanmaktadır. Neo-liberal programlarda, "dolaylı yarar" kuramlarında ve ayrıcalıklılarla güçlülerin çıkarlarına hizmet eden doktriner ambalajda yeni olan çok az şey var. Baskı ideolojisi Üçüncü Dünyanın hizmet alanlarına ve yerli nüfuslarına uygulandığında biçim açısından değişiklik gösterebilir ama aradaki benzerlikler açıkça ortadadır; şu anki coşku hissi de egemenliği ellerinde tutanların ayrıcalıklarını haklı çıkarmak için başvurulan ilk araçların daha kirli bir özeti olmaktan öteye pek geçmez. On dokuzuncu yüzyılın başında olduğu gibi, insanları kandırıp kendi emek güçlerini satarak kazanabileceklerinin dışında bazı haklara sahip olduklarını düşünmelerine yol açmanın, doğal özgürlüğün ve hatta bilimin çiğnenmesi olduğunu şimdi bir kez daha anlamalıyız. Bu doğru düşünceden ayrılma çabaları, önde gelen düşünürlerin yalın bir biçimde açıkladıkları gibi, bizleri doğrudan doğruya Gulag'a götürür. İçinde bulunduğumuz çağ, ayaktakımının akortsuz seslerinin duymazdan gelinemeyecek kadar tehdit edici bir hal almasından önceki coşku anlarını çok anımsatıyor ki bu olgudan çıkarılabilecek dersler hiç de karışık sayılmaz.

Genel dehşet ve korku atmosferinin ortasında, çeşitli biçimlere bürünen direniş işaretleri de görülüyor. İki örneği karşılaştıralım: Los Angeles'ın güneyindeki ve merkezindeki 1992 isyanları ve 1 Ocak l994 Meksika, Chiapas'taki Maya ayaklanması. İki örnekte de, ayaklanmalar mevcut kurumsal düzenlemeler altında kâr etme işine katılmayan ve bu nedenle de insan haklarından ve değerinden yoksun halkın artan marjinalleşmesini yansıtıyordu. Los Angeles'ın kenar mahallelerinde yaşayan insanlar, bir zamanlar, kısmen "serbest piyasacı kapitalist" toplumda kritik bir rol oynayan devlet sektöründe, kısmen de emeğin çok daha vahşi şekillerde sömürülüp, çevre tahribatının dizginsiz yürütülebileceği yerlere kaydırılmış olan fabrikalarda çalışıyorlardı. Yatırımcı haklarına ilişkin anlaşmaların (NAFTA, GATT) etkilerinin artmasıyla birlikte hayatlarından geriye her ne kaldıysa onun da gideceğini fark eden Chiapas Mayalarından daha zenginlerdi kesinlikle. Ama Los Angeles isyanları Chiapas ayaklanmasından tamemen farklı gelişmişti. Aradaki karşıtlık, dış kuvvetler tarafından moralleri bozulmuş ve yıkıma uğratılmış olan topluluklar ile kendi iç bütünlüğünü ve hayatiyetini sürdürmekte olanlar arasındaki farklılığı yansıtır. Önümüzde yatan özgül sorunlar tamamen farklı; şu sıralarda yürürlükte olan "küresel deney" karşısında dayanışma ve yapıcı katılıma yakıcı bir ihtiyaç duyulduğu açıkça ortadadır.

Deneyin doğası, dünya istihdamının yaklaşık %30'unun Ocak 1994'te işsiz olduğunu, asgari yaşam standardını sürdürebilecek kadar bir gelire sahip olmadığını tahmin eden Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) bir raporu tarafından canlı bir biçimde gösterilmiştir. ILO, bu "uzun vadeli kalıcı işsizliğin" Büyük Depresyon ölçeğinde bir bunalım olduğu sonucuna varıyor. Muazzam bir işsizlik ile dev bir emek talebi yan yana sürüyor. İnsan nereye baksa, büyük bir toplumsal ve insani değer taşıyan, yapılması gereken bir iş var ve o işi yapmaya can atan yığınla insan. Ama ekonomik sistem, ihtiyaç duyulan iş ile acı çeken insanların boş ellerini bir araya getiremiyor. Bu sistemin "ekonomik sağlık" kavramı, kârın taleplerine bağlı, insanların ihtiyaçlarına değil. Özetle, ekonomik sistem tam anlamıyla bir başarısızlık. Şüphesiz, büyük bir başarı olarak selamlanıyor ki bu sistemin erdemlerini ve zaferlerini ağızlarından düşürmeyenlerin de dahil olduğu dar bir ayrıcalıklılar kesimi için gerçekten de öyle.(16)

Bu daha ne kadar sürebilir? Bir sefalet denizi içindeki büyük ayrıcalık adaları –zengin ülkelerde, oldukça büyük adalar– ve gitgide sahte bir görünüme bürünmekte olan demokratik biçimlerin içinde totaliter nitelik taşıyan yönetimleriyle, Üçüncü Dünya modeline benzeyen bir şeylerin üzerinde bir uluslararası toplum kurmak mümkün mü gerçekten? Yoksa, başarılı olmak için kendisinin de uluslararasılaşması gereken halkın direnişi, bu gelişen şiddet ve tahakküm yapılarını yıkıp, asırlardır süren ama şimdilerde yarıda kalmış, hatta tersine çevrilmiş olan özgürlük, adalet ve demokrasinin yayılması sürecini daha ileri götürme olanağını bulabilecek mi? Geleceğin büyük soruları işte bunlar.

Notlar


(1) Weekend FT, 25/26 Nisan 1992; South Centre, a.g.y.: 13. Yukarı
(2) Jaramillo, a.g.y. Pico, Envío, a.g.y. Yukarı
(3) Jefferson'dan (1816) aktaran Sellers, a.g.y.: 106. Smith, Wealth of Nations, Kitap V, Böl. 1.III.I; Kitap. I, Böl. 10.I; E. Cannan, der., Chicago 1904 (1976), Cilt II: 264 vd.; Cilt I: 111. Bkz. Werhane, Adam Smith. Yukarı
(4) Peter Cowhey ve Jonathan Aronson, Foreign Affairs, America and the World, 1992/93. Sen. Ernst Hollings, Foreign Policy, Kış 1993-94. Ian Robinson, a.g.y.: 63n. Daly, a.g.y. Yukarı
(5) Jackson, FT, 21 Temmuz; Raghavan, "TNC's getting more rights with less obligations, says UN report", Third World Economics, 1-15 Ağustos 1993. Yukarı
(6) Clairmont ve Cavanagh, a.g.y.; Floyd Norris, NYT, 30 Ağustos 1992; Reuters, BG, 11 Nisan 1994. Yukarı
(7) "World-Trade Statistics Tell Conflicting Stories", WSJ, 28 Mart 1994. Yukarı
(8) Daly ve Goodland, "An Ecological-Economic Assessment of Deregulation of International Commerce Under GATT", Taslak, Çevre Departmanı, Dünya Bankası, 1992. Yukarı
(9) Third World Economics (Penang), 1-15 Ekim 1993. Parvarthi Menon ve başmakale, Frontline (Hindistan), 14 Ocak 1994. Yukarı
(10) Joel Lexhci, "Pharmaceuticals, patents, and politics: Canada and Bill C-22", Int. J. of Health Services, cilt 23, 1, 1993; Dennis Bueckert, Terrance Wills, Montreal Gazette, 3 Aralık 1992; Linda Diebel, Toronto Star, 6 Aralık 1992. Bkz. Year 501, böl. 4. Önceki yıllarda ürün patentlerinin zararlı etkisi hakkında bkz. William Brock, The Norton History of Chemistry (Norton, 1992): 308. Yukarı
(11) Mark Sommers, "Sanctions Are Becoming 'Weapon of Choice'", CSM, 3 Ağustos 1993, "hukuk dışı rejimler"e –pratikte ABD tarafından "hukuk dışı" kılınmış rejimlere– atıfta bulunuyor. Henry Simons'dan aktaran Warren Gramm, "Chicago Economics: From Individualism True to Individualism False", J. of Economic Issues IX. 4, Aralık 1975. Yukarı
(12) Report on the Americas (NACLA), XXVI, 4 Şubat 1993. Yukarı
(13) Peter Phillips, Challenge, Ocak-Şubat 1992. Yukarı
(14) Bu gelişmelere ilişkin derin bir değerlendirme için bkz. Rajani Kanth, Political Economy and Laissez-Faiere (Rowman ve Littlefield, 1986). Noble, Progress without People (Charles Kerr, 1993) ve yine Noble, Forces of Production'ı (Knopf, 1984). Ayrıca bkz. Seymour Melman, Profits without Production (Knopf, 1983). Yukarı
(15) Polanyi, The Great Transformation (1944; Beacon, 1957): 78 vd. Yukarı
(16) Third World Resurgence, no. 44, 1994. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.