Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-284-0
13x19.5 cm, 208 s.
Liste fiyatı: 21,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İran: Bir Devrimin Tükenişi
Özgün adı: Iran: Comment Sortir d'une Revolution Religieuse
Çeviri: İsmail Yerguz
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin, Aysel Bora
Kapak Fotoğrafı: Maher Attar
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2000
2. Basım: Ekim 2013

İran'da 2000 yılında yapılan parlamento seçimleri, Hatemi'nin çevresinde toplanan reformculardan oluşmuş koalisyonun kesin zaferiyle sonuçlandı. Ancak dikkat çekici bir nokta, İslam'ın bu seçimlerde hiçbir biçimde öne çıkartılmamasıydı. Ruhban kesim siyaset sahnesinden giderek çekilirken, ne muhafazakârlar dinin tehlikede olduğunu öne sürmüş, ne de liberaller dine dayanarak inandırıcı olmaya çalışmışlardı. Bu seçimler demokrasi ve laiklik arasındaki ilişkileri ilginç bir biçimde aydınlatıyordu: Demokratikleşme acil bir sekülarizasyona ihtiyaç duymamış, ama sonuçta bu sekülarizasyonu getirmişti.

İran'daki güçler dengesinin çeşitli tezahürlerini basından izleyebiliyoruz. Bu kitapta bu güçler dengesinin arka planı ve muhafazakârlarla reformcuların ellerindeki kozlar ayrıntılı olarak anlatılıyor. İran İslam Cumhuriyetinin geleceği ve bugünkü demokratikleşme süreci, devrim öncesi dönem ve devrimi yönlendiren güçler ele alınarak tartışılırken, devrimin ve İslam'ın birbiri üzerindeki etkileri sorgulanıyor. Bugünkü İran "post-İslamcı" olarak değerlendirilirken, geleceğin İran'ının "sıfatsız" bir demokrasi olacağı öne sürülüyor.

İÇİNDEKİLER
Türkçe Basıma Önsöz
Giriş

I Devrim Yirmi Yaşında
II İslami ve Sekülerleştirici Bir Devrimin Altüst Ettiği Bir İslam
III Post-İslamcılık ve Entelektüel Tartışma
IV Toplum ve Geçirdiği Değişiklikler
V Birey, Gençlik ve Kamusal Alan
VI İslamcılık ve Feminizm
VII Kültür, İslami Değerler Bunalımının Aynası
VIII Batı ve Üçüncü Dünya Arasında, Dışarıya Göç ve İçeriye Göç Arasında
Sonuç: Kültür Olarak İslam ve Hayali Batı

Ek: İki Söylem
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Olivier Roy, "Türkçe Basıma Önsöz", 2000, s. 7-9

18 Şubat 2000 parlamento seçimleri başkan Hatemi'nin çevresinde toplanan reformculardan oluşmuş koalisyonun kesin zaferiyle sonuçlandı. Bu zafer sadece muhafazakârlara karşı değil, aynı zamanda eski başkan Rafsancani gibi bir üçüncü yol tasarlayanlara karşı da kazanılmıştır. Parlamentoya yeni seçilen isimler arasında Hatemi'nin kardeşi ve 1999 sonbaharında "yeni bir teoloji"den yana olduğu için mahkûm edilen Hüccetülislam Kadivar'ın kız kardeşi de vardır; Rehber Hamaney'in kardeşi de reformculardan yana olduğu için seçilmiştir. Buna karşılık Rafsancani'nin kızı Faize Haşimi babasını desteklediğinden seçilememiştir: seçmenler kesinlikle başkanın çevresindekilere ve İslami rejimden çıkış yanlısı bir tavır içinde olanlara oy vermişlerdir. Dolayısıyla kitabımızda incelediğimiz dipten gelen hareket siyasal planda kesin biçimde göstermiştir kendini. İran'da demokrasi, üstelik İslam devriminin kendi kurumlarına dayanarak yavaş yavaş yerleşmektedir ve bu yerleşme yeni bir devrime ve karşı devrime gerek kalmadan gerçekleşmektedir.

Bu seçimler demokrasi ve laiklik arasındaki ilişkileri ilginç biçimde aydınlatmaktadır. Demokratikleşme acil bir sekülarizasyona gerek duymamış ama sonuçta bu sekülarizasyonu getirmiştir. Müslüman dünyasına verilmek istenen mesaj açıktır: Cezayir modelinin tersine, laiklik adına demokraside kısıtlama yapılamaz.

Bu durum aslında seçim propagandalarının daha başında belliydi. Muhafazakârlar ve liberaller arasındaki sert polemiklere rağmen, Muhafızlar Konseyinin tanınmış liberal adaylara kısıtlama getirme çabalarına rağmen, seçim propagandalarında İslam bekleneceği gibi öne çıkartılmamıştır. Muhafazakârlar hiçbir zaman İslam'ın tehlikede olduğunu dile getirmemişler, liberaller de inandırıcılıklarını din terminolojisini kullanarak göstermeye gereksinim duymamışlardır.

Seçimler ruhban sınıfının siyaset sahnesinden çekilme sürecini hızlandırmıştır. Birinci turda milletvekili seçilen molla sayısı İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan beri en düşük seviyesine inmiştir. Sözgelimi ünlü muhafazakâr Mehdavi Kani gibi önde gelen din adamları seçim kampanyası süresince suskun kalmışlardır. Aralarındaki bölünmelere ve farklı tavır almalara rağmen yüksek ruhban sınıfı siyasal kozlara karşı her zaman açık şekilde mesafeli davranmıştır. Muhafazakârlar seçim propagandalarında daha çok düzenden, aileden, ekonomiden ve milliyetçilikten söz ettiler. Rehber Hamaney'in 1997 seçimlerinden sonraki tutumu biraz bulanık hatta zaman zaman düşmanca olmuştur; ancak başkan Hatemi 1999 yazında muhalif eylemci öğrencilere karşı çıkınca ve böylelikle Reformcu hareket anayasanın tanınması konusunda güvenceler verince Hamaney de Reformcu harekete tavır almaması gerektiğini yavaş yavaş kabul etmiştir. Hatemi Temmuz 1999'da sokağa dökülen öğrencileri kınamış ama öğrencilere baskı yapan polis şefinin görevden alınmasına izin vermiş, keza Aralık 1998'de entelektüellerin öldürülmesinden sorumlu gizli servis ajanlarının tutuklanmalarına yeşil ışık yakmıştır. Ayrıca seçimlerden hemen önce de Tahran eski belediye başkanı Kerbasçi'yi bağışlamıştır.

Ama dinsel referansın silinmesi olgusu, sözgelimi tek düşüncesi siyaset sahnesinden kesinlikle çekilmek ve siyasetle dini ayırma konusundaki düşüncelerini hayata geçirmek olan Soruş gibi reformcu İslam entelektüellerinin suskunluklarına yansımasıyla da çarpıcıdır.

Dolayısıyla, kesin din referanslarının bir yandan İslam ve İran'ı öte yandan da tüm İranlıları özdeşleştirerek ("İran bütün İranlılarındır" sloganı çok tutmuştur) söylemleri süslemiş olmasına rağmen, İslam, gerçek tartışma içindeki yerini almamıştır hiçbir zaman: bu durum kesinlikle sekülarizasyonun, içinde demokrasinin somut uygulamalarının bulunduğu bir sekülarizasyonun yürürlükte olduğunun kanıtıdır. Ruhban sınıfı her zamankinden daha çok bölünmüş durumdadır ve gelenekçiler sonunda, ruhban sınıfının siyasal yaşamdan çekilmesinin daha doğru olacağı düşüncesini benimsemişlerdir. Paradoksal bir başka sonuç da demokrasinin, temelde muhafazakâr bir İslam'la birlikte yürüyebileceği ama ideolojik bir İslam'la birlikte olamayacağı düşüncesidir. Şimdi gündemde olan, din ve siyaset alanlarının nasıl sınırlanacağı sorunudur. Yeni paylaşımın en önemli sorunu Rehberlik kurumudur. Rehber İngiltere ve İskandinav ülkelerinde olduğu gibi gönüllü olarak daha sembolik bir işlev yükleyebilir kendine. Bugünkü anayasa mükemmel biçimde toplumun demokratikleşmesi yönünde işleyebilir.

Nihayet seçimler aynı zamanda bizim kitabımızda göstermeye çalıştığımız önemli olguların varlığını da doğrulamaktadır. Bunlardan birincisi İran toplumunun giderek homojenleşmesidir: son seçimlerde kırsal kesim ve taşra kentleri seçmenleri başkent seçmenleri gibi oy kullanmışlardır. Reformcu oylar köylere sıçramıştır. Öyle görünüyor ki daha yaşlı kuşakların ve ticaret erbabının da oy tercihi reformdan yana olmuştur. Yeni parlamenterler kişisel iktidar ağlarına bağlı değildirler o kadar, taşra ağırlığını başkentten daha fazla hissettirmektedir. Ama bu arada devletin meşruiyeti de son derece güçlü biçimde hissettirmiştir kendini. İran toplumu demokratikleşerek siyasallaşmıştır. Demokratikleşmekte olan devlet aynı zamanda yayılan, topluma nüfuz eden, daha güçlü ama daha az otoriter bir devlettir.

Ahlaki kuralların reddedilmesi, çoğulculuk istekleri son derece açık ve belirgin biçimde göstermektedir kendilerini. Bu seçim aynı zamanda çarşafın ve ahlaksal zorlamaların reddedildiğini de göstermiştir: dayatmacı İslamlaştırmanın son belirtilerini de ortadan kaldırmak için günlük yaşamın denetlenmesini hafifletmek amacıyla somut önlemler getirmek gerekmektedir şimdi. Geriye iktisadi ve toplumsal sorunlar kalıyor: liberalleşme, özelleştirme, yabancı sermayeye açılma toplumsal gerilimleri artırma risklerini de taşır kesinlikle. Muhafazakârlarla liberalleri karşı karşıya getiren belli başlı iki ekonomik tercihten birini benimsemek gerekmektedir: yönlendirilmiş, himaye edilen ve petrol rantıyla ayakta duran bir ekonomi ya da açık, girişimci bir sınıfın (Türkiye'deki gibi) oluşmasına olanak sağlayan ve dış sermayeye açık bir ekonomi.

Demokratikleşme sürecinin arkasından er geç normalleşme süreci gelecektir. İstisnai İran'ın sonu mu olacaktır bu? Yani önünde arkasında bir sıfata gerek olmaksızın bir demokrasi mi çıkacak ortaya, yoksa İslam ve demokrasi arasında özgün bir oluşuma mı tanık olacağız? Süreçte ortaya çıkabilecek bunalımlara rağmen gidilen yön kesinlikle sıfatsız demokrasidir.

Devamını görmek için bkz.

F. Khosrokhavar, O. Roy, "Giriş", s. 11-14

Gulag'ların ortaya çıkması ve Berlin duvarının yıkılmasıyla devrimci deneyimler kalıcı bir biçimde gözden düşmüştür. Ama İslam adına yapılan bir devrim daha başka nedenlerle de reddediliyor. Akıllara, örtünmeye zorlanan kadınlar imajını ya da klişesini getiriyor. İdeolojisi, ilke olarak katı ama uygulamada az çok hoşgörülü geleneksel İslam'a göre çoğu zaman çok daha hoşgörüsüz İslamcıların katı ilkeciliğini çağrıştırıyor. İslamcı rejim devrim sözcüğüyle pek uyuşmayan toplumsal ve kültürel bir muhafazakârlıkla bağlantılı. Bu durumda bir "İslam devrimi"nden söz etmek ne ölçüde mümkün? Şu iki sözcük, "dinsel" ve "siyasal" sözcükleri bir arada düşünülebilir mi?

Bu iki kavramı ayırmak kolay değil. Kesinlikle dinsel gibi görünen özellikler bile aslında, çok uzun süre önce ve çok uzak yerlerde gerçekleşen devrimci deneyimlerle bir bağ ve benzerlik taşıyor. Sonuç olarak İran, Fransız devrimi gibi klasik devrimlerin farklı bir açıdan aydınlatılmasına olanak sağlıyor.(1) Şenlik ya da yas devrimci bir toplumdaki coşkunun yansımalarıdır. Aydınlanma'ya dayanan devrimci Fransa, şenlikleri kurumlaştırmıştır; Şii İslam adına bir ayaklanma yaşayan İran ise, tersine, İran halk kültüründe şehitlerin yas tutularak yüceltilmesi geleneğinin çok güçlü olması nedeniyle devrimci kaynayışı diri tutmak ve tabanı harekete geçirmek amacıyla sistemli bir biçimde yasa öncelik tanımaktadır.(2) Yani siyasal olanla dinsel olan yan yana gelmiş değildir, ama genellikle fazlasıyla donuklaşmış kategorilerle ele alınan toplu bir deneyim söz konusudur. "Devrim" ve "İslami" sözcüklerini, siyasal ve dinsel kategoriler arasındaki açık çelişkiyi bu kategorilerden birine indirgemeksizin, bir arada tutabilmek gerekir.

Çağdaş İran üstüne yapılacak bir inceleme çok özel iki dönemin incelenmesine olanak verir. Birincisi, 17. yüzyıldaki püriten hareketler dışında benzerine rastlanmayan "dinsel devrim" dönemidir.(3) Dinsel alanı siyasal alanla özdeşleştirme mantığı en uç noktasına kadar götürüldüğünde olan nedir? Yirmi yıllık İslami rejim bu soruya yanıt vermeyi olanaklı kılıyor: ikinci dönem kesinlikle bir sekülarizasyon dönemidir. Bugün "post-İslamcı" dönemdeyiz. İslamcı İran'ın kurumları aslen siyasal bir mantığa boyun eğmektedir. Ama meşruluğunu İslam'dan alan bu güç karşısında toplum da başka şeylerin yanı sıra dinsel ifadeden de yararlanarak tedricen direniş biçimleri örgütlemiştir. Abdülkerim Soruş gibi demokrasi yanlısı entelektüeller, bu direniş biçimini dinsel unsurlar üstüne düşüncelerden hareketle geliştirmişlerdir. Öyle ki sürecin sonunda, bu aşırı siyasallaşma deneyiminden derin bir dönüşüme uğrayarak çıkan İslam'ın kendisi olmuştur. Siyasal olan dinsel olan tarafından kavranmışsa da, bunun tersi daha da gerçektir. Artık İran'da İslam üstüne yeni bir düşünce mümkündür, çünkü ideolojik biçimiyle İslamcı ipotek kalkmıştır.

Hiç kuşkusuz mesele basit değildir. Devrim kurumsallaşmıştır. Yeni toplumsal katmanları iktidara taşımıştır. İran toplumunu derinlemesine değiştirmiştir. Ya da, daha doğrusu Tocqueville'ci bir bakışla, İslam devrimi, Şah döneminde başlamış olan bir iktisadi ve toplumsal gelişmeye eşlik etmiş, bu hareketi hızlandırmış ve istikrara kavuşturmuştur.(4) Ama bu modernleşme ideolojik denetimin dışında kalır ve devrimin yürürlüğe koyduğu İslami sistemle büyük ölçüde çelişir. Çünkü "İslami" sözcüğü basit bir etiket değildir: hukuk ve gelenekler İslam adına değiştirilmiş, devlet dinsel işlevi hem ele geçirmiş hem yaygınlaştırmış, bu arada milliyetçilik de Şiilikle beslenmiştir. Ama özellikle dayatılan ve egemen olan dinsel üslup, sonunda devrimin toplumu pek "laikleştirmeksizin" yani dinsel olanı özel alana yerleştirmeksizin, ona tahsis etmek istediği hegemonyaya karşı çıkan temel duygular, toplumsal uygulamalar, hatta felsefi bir arayışla yeniden kuşatılmıştır. Hiç kuşkusuz, ideolojik, otoriter bir rejimdir bu; ama İslam devrimi öteki devrimlerin totaliter evrimini yaşamamıştır, çünkü bu devrim bizatihi dinsel olanı siyasal olana indirgeyememiştir hiçbir zaman. Kimi zaman umutsuzluğun aşkınlığı (şahadetçilik), bir yandan devletin denetiminden kaçan bir alanı (aile) tanımlayan tanrısal bir düzenin aşkınlığı (şeriat), bir yandan da İslam'ın herhangi bir yönetim gibi gözden düşmesinden korkan bir ruhban sınıfının karşı çıkışı: kısaca söylemek gerekirse siyasal düzen, her iki düzenin de garantisi olan Rehberlik kurumuna rağmen gerçeğin düzenini engellemeyi başaramıyor. Sekülarizasyon –dünyevi olanın kutsalı ele geçirmesi– laiklikle –dinsel olanın özel alana itilmesi– aynı şey değildir.

İran İslam devrimi öncelikle siyasal bir devrim olmuştur. Altmışlı ve yetmişli yıllarda özellikle Marksist aşırı sol çevrelerde ortaya çıkan şiddetli Amerikan karşıtı bütün bir radikal protesto hareketini kanalize etmiştir. "Özgürleşme" (ulusal ve toplumsal) ve ekonomik ve kültürel emperyalizme karşı mücadele sloganını kendi hesabına yeniden ele almıştır. Bütün bir sol sözcük dağarcığını sahiplenmiş ve İslamlaştırmıştır: inkılap (devrim), ideoloji, cemaa-yı tevhidi (bölünmez bütünlük toplumu//sınıfsız toplum), hatt-ı imam (imam çizgisi//parti çizgisi), mustaz'ifîn (ezilenler//proleterler), vb. Aynı zamanda öncü parti Hizbullah'ı da ihya etmiştir; Hizbullah Kuran'da yer alan ama çağdaş dünyada çok farklı anlam kazanmış bir sözcüktür ve burada hizb sözcüğü siyasal parti anlamındadır. Devrim hem toplumsal adalet hem de yeni siyasal düzen kavramlarını içeren İslam adaleti (hak) talebi çevresinde oluşmuştur.(5)

Ali Şeriati gibi bir yazar İslamcı-Marksist bir sentez önererek, solcu ama hem gelenekler hem de büyüleyici ve itici bir Batı karşısında otantiklik ve özerklik peşindeki bir gençliğin İslam'a doğru meyletmesini sağlar. Devrim şahlık rejiminde kendilerini dışlanmış ya da alçalmış hisseden toplumsal kategorilerin kendilerini ifadesi olmuştur. İslami rejim bugün bile bu çok sert Amerikan karşıtlığı boyutunu korumakta ve yeni dönem zorlasa da, İslam'ın yenilmezliği artık genellikle "çokkültürcülük" ve kültürlerin diyaloğu ya da çatışması sözcükleriyle ifade edilse de dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerine karşı çoğu zaman bütünüyle biçimsel bir sempati duymaktadır: hep o İran otantikliği ve özgüllüğü talebidir bu.

Bu siyasal devrim aynı zamanda özel bir üslupta da bulmuştur kendisini: özel kategorileriyle (şahadetçilik, yas, ahiretçilik) Şii İslam'ın üslubu. Bununla birlikte Şiilik ve devrim arasındaki ilişkiler muğlaktır. İran devriminin özgüllüğünü geleneksel Şiiliğin sürekliliğine bağlamaktan kaçınmak gerekir. Bu konuda en güzel örneklerden biri şahadettir. 1978'den Humeyni'nin ölümüne (Haziran 1989) kadar süren tam anlamıyla devrimci dönemde genel olarak İran, özel olarak da İslam tarihinde görülmemiş yoğunlukta ölüsever bir şahadet kültü gelişmiştir. Şah'a karşı mücadelede olsun, Irak'la yapılan savaşta olsun –20. yüzyılın ikinci yarısında en uzun süren (1980-1988) savaşlardan biridir ve her iki tarafa yüz binlerce ölü ve yaralıya mal olmuştur(6)– genç İranlılar (çoğu kentlerde yaşayan halk tabakalarına mensuptur) arasında şehit her yerde hem kültürel hem de siyasal ve toplumsal bir olgu olarak bulunur. Şehidin tercihli bir yer işgal ettiği bu siyasal İslam araştırmacılar tarafından kimi zaman İran'a, özellikle de Şiiliğe özgü kabul edilmiştir.(7) Bazı grupların İsrail işgal ordusuna karşı intihar saldırılarına giriştiği Güney Lübnan'daki Şii radikalleşme olguları bu düşünceyi pekiştirmektedir. Bu şahadet anlayışının sadece Şiiliğe bağlı sayılmaktan çıkması için, Filistin'de Hamas ile Cihad'ın ve Cezayir'de FIS'in dağılmasıyla ortaya çıkan aşırı akımların geliştiği 90'lı yılları beklemek gerekmiştir. Gençliğe özgü bir olgu olan devrimci dönem şahadetçiliği aslında geleneksel şahadete nazaran bir yeniliği belirtir. İslam devrimi bir geleneğin ani patlamasıyla ortaya çıkmamıştır: kesinlikle dinselliğin yeniden formüle edilmesinin sonucudur.

Notlar


(1) Theda Skocpol bir çalışmasında bunu denemiştir (Rentier State and Shi'a Islam in the Iranian Revolution, Theory and Society, 11, 1982). Ama burada devrimi yapanların niyetleri ve simgesel evrenleri dikkate alınmamıştır. Yukarı
(2) Bkz. Mona Ozouf, La Fête révolutionnaire. Bazı radikal yazarlar İran ve Fransız devrimlerinin benzer ve farklı yanlarının bir çözümlemesini yapmışlardır: Farhad Khosrokhavar, "Révolution française et révolution islamique, esquisse d'une comparaison", L'Image de la Révolution française et L'Utopie sacrifiée, sociologie de la révolution iranienne içinde. Dinlerin siyasallaşma biçimleri arasında bir karşılaştırma konusunda bkz. Gilles Kepel (yay. haz.), Les Politiques de Dieu; Alain Touraine, Pourrons-nous vivre ensemble? Yukarı
(3) Bkz. Dariush Shayegan, Qu'est-ce qu'une révolution religieuse? Yukarı
(4) Bkz. Faribah Adelkhah, Jean-François Bayart ve Olivier Roy, Thermidor en Iran. Bu yapıtta François Furet'nin de bir incelemesi (Penser la Révolution française) vardır. Furet devrimden önceki ve devrimin uzantısı karmaşık süreçlerle aktörlerinin özel bir anlam atfederek bir şekilde uzun sürecinden yalıttıkları devrimci dönemi birbirlerinden ayırır. Yukarı
(5) Hak deyimi İran devriminde çokanlamlıdır. İdeal bir topluma, Muhammed'in ya da damadı Ali'nin toplumuna gönderme yapar. Gençler için bu eşitlikçi bir adalet'ti ve bütün müslümanların aynı ekonomik ve toplumsal haklardan yararlanmalarını öngörüyordu. Babalar kuşağı için hiyerarşik bir adalet'ti, İslam'a özgü bağışlarla (zekât, daha genel olarak sadaka) sulandırılmış eşitlikçi olmayan bir adaletti ve aşağı tabaka insanlarının (zir-i destan) yaşamına bir saygınlık getiriyordu oysa İslam yüksek tabaka insanlarının (bâlâ destan) farklılığını teslim etmektedir. Bkz. Paul Vieille ve Farhad Khosrokhavar, Le Discours populaire de la révolution iranienne. Yukarı
(6) Mehdi Amani, Les Effets démographiques de la guerre Iran-Irak sur la population iranienne (Institut national d'études démographiques, Ağustos 1992). Yukarı
(7) Bruno Étienne, L'Islamisme radical. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.