Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-307-6
13x19.5 cm, 288 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ruşen Çakır diğer kitapları
Ayet ve Slogan, 1990
Vatan Millet Pragmatizm, 1991
Resmi Tarih Sivil Arayış, 1991
Sol Kemalizme Bakıyor, 1991
Ne Şeriat Ne Demokrasi, 1994
Direniş ve İtaat, 2000
Recep Tayyip Erdoğan, 2001
Nereye Gitti Bu Ülkücüler?, 2003
Türkiye’nin Kürt Sorunu, 2004
100 Soruda Erdoğan x Gülen Savaşı, 2014
Ji Realîteya Kurd
Ber Bi
Realîteya
Kurdistan ve
Serencama Meseleya Kurd
, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Derin Hizbullah
İslamcı Şiddetin Geleceği
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2001
3. Basım: Kasım 2016

Bundan on yılı aşkın bir süre önce, 17 Ocak 2000 tarihinde İstanbul Beykoz'da yapılan Hizbullah operasyonu televizyondan canlı olarak yayınlanmış, kazılan her mezar ev, bulunan her ceset, domuz bağları, işkenceli sorgu kasetleri Hizbullah'ı Türkiye gündeminin ilk sırasına yerleştirmişti. Bir yıl sonra, 24 Ocak 2001 tarihinde Diyarbakır' da, ilin Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve beş meslektaşı aynı örgüt tarafından öldürüldü. Bu suikast, örgütün belini kırdıklarını iddia eden yetkililere çok sert bir tekzip olmuş, aynı zamanda Hizbullah hakkındaki senaryoların daha da artıp karmaşıklaşmasına yol açmıştı. Ocak 2011'de ise Hizbullah davasından yargılanan sanıklar, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Derin Hizbullah'ın bu genişletilmiş ikinci basımı, sanıkların serbest kalışından sonraki dönemi "Üçüncü Hizbullah" olarak ele alan ek bir bölüm içeriyor. Ruşen Çakır'ın hem farklı ve başarılı bir gazetecilik örneği hem de bir tür örgüt sosyolojisi çalışması olan kitabı, örgütü başka odaklarla kurduğu "derin ilişkiler" temelinde değil, bizzat kendi derinliği içinde ele alıyor ve Mısır, Cezayir, Afganistan gibi ülkelerde yaşananlardan hareketle, dünyada ve Türkiye'de İslamcı şiddetin geleceğini tartışıyor.

İÇİNDEKİLER
Yeni Baskıya Önsöz
Sunuş

Birinci Hizbullah
İslamcı Şiddetin Kökleri
Türkiye'de Radikal İslam
Cemaat ve "Abi"
PKK ve Menzil ile Çatışma
İslamcı Harekete Domuz Bağı
Hizbullah Devletin Neresinde?
Medya ya da Hizbullah'ı Anlamamak
Cemaat'in Sosyolojisi
Ek 1: Hizbullah Ana Davası İddianamesi, Giriş Bölümü
Ek 2: Abdülaziz Tunç ile Röportaj

İkinci Hizbullah
Beykoz'dan Sonra Yeni Dönem
Bir İntikam Örgütü
Küresel İslamcı Pazarda Hizbullah'ın Yeri
Topyekûn Savaş
Kendi Kendini Yok Eden Şiddet
Sonuç: Hizbullah'a Karşı Demokratik Laiklik

Üçüncü Hizbullah
Cemaat-Örgüt İkileminde
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 9-14

29 Aralık 1991 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti "Batman'da Hizbullah Şoku"ydu. Cumhuriyet'in bölgedeki muhabirlerinin haberine göre PKK'nın düzenlediği kepenk indirme ve kontak kapatma eylemi Batman'da Hizbullah adını kullanan kişilerce sabote edilmişti. Bu gruba yakın esnaf dükkân açmış, kepenk indirenlerin işyerlerineyse molotof kokteyli atılmıştı.

Bir gün sonra aynı gazetenin manşeti "Hizbullah-PKK çatışması" olacaktı. Alt başlıktaysa "İran yanlısı İslamcı Kürt grubuyla PKK arasındaki çatışmalarda son yedi ayda 13 kişi öldü" bilgisi yer alıyordu. "İç Politika Servisi" imzasını taşıyan bu haberi, o servis çalışanlarından biri olarak ben yazmıştım, fakat haber kaynaklarımın "başına iş açarsın" uyarısını dikkate alarak adımı kullanmamıştım. Türk medyasında, bu iki grup arasındaki çatışmanın adının ilk kez konulduğu bu haberde, adının açıklanmasını istemeyen İslamcı bir Kürt, Hizbullah için, "3-5 ay direnebilirlerse bölgede önemli bir güç, devlet ve PKK'nın dışında üçüncü bir kamp olabilirler. Bunun için devletin müdahale etmemesi, bu süre içinde PKK'ya güç yetirebilmeleri gerek," demişti.

Bu öngörü kısa süre içinde gerçekleşti: Devlet çatışmaya müdahale etmedi, Hizbullah PKK'ya güç yetirebildi ve kısa süre içinde bölgede üçüncü bir güç oldu.

On yıl sonra Türkiye, PKK'yı az, Hizbullah'ı sık konuşuyor. Önce 17 Ocak 2000'de, örgütün kurucusu ve tek otoritesi Hüseyin Velioğlu'nun ölümüyle sonuçlanan Beykoz operasyonunu konuştuk. Burada Edip Gümüş ve Cemal Tutar'ın, örgütün merkezi arşiviyle birlikte ele geçirilmesi Hizbullah için "sonun başlangıcı" olarak değerlendirildi. Nitekim sonraki bir yıl içinde ülke çapında yapılan seri operasyonlarla örgüte çok ciddi darbeler indirildi.

Fakat bir yıl sonra, büyük ihtimalle Velioğlu'nun intikamını almayı da hedefleyen 24 Ocak 2001'deki Diyarbakır suikastı büyük şok yarattı. Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ile Özel Kalem Müdürü Mehmet Kamalı, koruma polisleri Atilla Durmuş, Mehmet Sepetçi, Sabri Gün ile Sabahattin Baysoy'un öldürülmesi, bitti sanılan örgütün kolay kolay pes etmeyeceğini gösterdi.

"1980 sonrası İslami hareket" dizisinin ilk kitabının İslamcı kadınları anlatan Direniş ve İtaat, İki İktidar Arasında İslamcı Kadın olması birçok kişiyi şaşırtmış, özellikle de erkek İslamcıları kızdırmıştı. Dizinin ikinci kitabının "Derin Hizbullah" adını taşıması ve alt başlığının da "İslamcı Şiddetin Geleceği" olmasının da benzer şekilde yadırganacağını tahmin edebiliyorum. Ama nasıl hem İslamcılar, hem de rakipleri İslami hareketteki kadın gerçekliğini sumen altı etmek istiyorlarsa, Hizbullah olgusuna da aynı muamele yapılıyor.

Şimdiye kadar en çok Hizbullah-devlet ilişkisi üzerinde duruldu, daha doğrusu duruluyor gibi yapıldı. 1980'den bu yana Türkiye'yi önce askerler, ardından mevcut siyasi akım ve partilerin hemen tümü sırayla ve birlikte yönettiler. Dolayısıyla herkesin açık veya gizli bir şekilde bir diğerini Hizbullah'ı "kollamak, kayırmak, hatta kurmak"la itham etmesi akıl alacak bir şey değil. Diğer bir deyişle, Hizbullah'ın PKK'ya karşı kullanıldığı, gözetildiği, teşvik edilip yönlendirildiği doğruysa, bunda şu ya da bu şekilde herkesin payı var.

Hizbullah'ın bir yandan kurulu rejimi yıkmayı savunup, diğer yandan devletle böyle doğrudan mı dolaylı mı olduğu tam anlaşılmayan bir ilişki sürdürmesi başını çok ağrıttı. Ama devlete "Niye Hizbullah'ı kullanıyorsun?" diye sormak o günlerde PKK'lı olarak damgalanmak için yeterli bir gerekçeydi. Şimdiyse işin rengi değişti. Geçmişte bu ilişkiye ses çıkarmayan, hatta onay verenlerin önemli bir bölümü bugün devletin Hizbullah'ı kullanıp attığı tespitini yapıyorlar.

Herkesin, ucundan bir şey çıkmayacağını bile bile bu yumurta-tavuk ilişkisini tartışıyor gibi yapmasının en önemli nedeni diğer soruları sormaktan korkmalarıdır. Mezar evlerde çıkan ceset ve kasetler nedeniyle Hizbullah sadece ve sadece "vahşi bir terör örgütü"ne indirgenmiş durumda. Ama kendine "tebliğ-cemaat-cihad" şeklinde üç aşamalı bir strateji çizmiş olan Hizbullah'ın nasıl bir atmosferde, hangi şartlarda, kimler arasında ve hangi yollarla örgütlendiği tartışılmıyor.

İşte bu kitap, Hizbullah'ın devletle, toplumla, PKK ile, dünyayla, diğer İslami gruplarla ilişkilerini veya ilişkisizliğini irdelemeyi amaçlıyor. Bütün inkâr ve ihmal etme çabalarına rağmen Hizbullah'ın belli bir kitle desteğine sahip olduğu, belli bir toplumsal karşılığı olduğu gerçeğinin altını çiziyor.

Bu kitap "Derin Hizbullah" adını taşımakla birlikte, tek bir İslami yapılanmayı ele almıyor; bu örgütten hareketle dünyada ve Türkiye'de İslamcı şiddet olgusunun köklerini ve bugününü irdeleyip geleceği üzerine fikir yürütmeye çalışıyor.

Bugün İslami basın sözbirliği etmişçesine Hizbullah'ı, İslamcılıkla hiçbir alakası olmayan, devletin kurdurduğu, daha sonra da MOSSAD ve benzeri istihbarat servislerinin denetimine girmiş, temel özelliği de İslam karşıtlığı olan bir örgüt olarak tarif ediyorlar; hatta bir zamanlar PKK'ya yakın çevrelerin kullandığı "Hizbulkontra" tanımını da benimsemiş durumdalar.

On beş yıldır İslami kesimi izlemeye çalışan bir gazeteci olarak bu tür yayınların son derece samimiyetsiz olduğuna tanıklık edebilirim. Başlangıçta Hizbullah'ın PKK yanlılarına saldırması, İslami kesimin büyük bölümü tarafından memnuniyetle izlendi. Ancak örgütün Menzil grubu başta olmak üzere diğer İslamcıları da hedef alması işleri karıştırdı. Bazı radikal İslamcılar, heyetler oluşturup arabuluculuk yapmak istedi, fakat Velioğlu'nun gaddar tavrı nedeniyle vazgeçtiler.

Bu süreçte Hizbullah, İstanbul merkezli radikal İslamcılarla bağını kopardı; onların yayınlarının Güneydoğu'da satışını yasakladı. Sırf bu yüzden bazı dergiler kapanmak zorunda kaldı. Ama yine kimse Hizbullah'ı "devlet örgütü" olarak görmedi; böyle olduğunu düşünenler de bunu söylemeye cesaret edemedi. Beykoz operasyonundan sonra koro halinde "Hizbulkontra" demelerinin bir nedeni ortadaki vahşetten kendilerini sıyırma çabalarıysa, bir diğeri de güvenlik güçlerinin "Hizbullah bitiyor" tespitlerine inanıyor olmalarıydı.

Fakat Hizbullah'ın kendini koşullara uyarlama konusunda esrarengiz bir yeteneğinin olduğu biliniyordu. Her şeyden önce Hizbullah'ı var eden toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel atmosfer olduğu gibi duruyordu. Nitekim Diyarbakır eylemi bu örgütün kolay kolay ortadan kaldırılamayacağını gözler önüne serdi.

Özetle, Hizbullah'ın etraflıca, tüm boyutlarıyla irdelenmesi; geçmişi, bugünü ve geleceği üzerine kafa yorulması birçok kesimin işine gelmiyor. Ne "düşmanımın düşmanı" mantığıyla onu palazlandıran ya da en azından palazlanmasına göz yuman devletin, ne ucu kendine dokunana kadar Hizbullah katliamlarını görmezden gelen, hatta destekleyen İslamcıların, ne önce onu "Kontrgerilla"ya havale edip, birtakım aracılar sayesinde ateşkes imzaladıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranan PKK yanlılarının, ne de büyük medyanın.

Dolayısıyla bu kitap zor bir işe soyunuyor: Hizbullah olgusuyla yüzleşmeye, onu anlamaya, anlamlandırmaya ve geleceğini kestirmeye çalışıyor.

Bu çabanın önünde bazı zorluklar var, çünkü karşımızdaki alışıldık türden yasadışı bir örgütlenme değil. Ortada ne bir tüzük ya da program, ne bir dergi, bir kitap, hatta ne de tek bir bildiri var. Gizliliğin bu kadar mutlaklaştırıldığı bu örgüt hakkındaki en önde gelen bilgi kaynaklarımız, yakalanan militanların polis, savcılık ve mahkemelerde verdikleri ifadeler; onların üst ve evlerinde güvenlik güçlerinin ele geçirdiği bilgi ve belgeler – tabii ki devletin bilmemizi istediği kadarı; istihbarat birimlerinin konuyla ilgili değişik zamanlarda hazırladıkları bilgi notları ve raporlar; sayıları epey az olan itirafçıların anlattıkları.

Bu haber kaynağı tablosu, araştırmacı gazetecilik için hiç de elverişli değil; aksine dezenformasyon ve manipülasyonlara fazlasıyla imkân tanıyor. Bunu bir ölçüde aşabilmek için artık binlerce sayfayla ifade edilebilecek olan bu resmi bilgi ve belgelerin mümkün olduğunca çoğuna ulaşmaya ve bunların içinden eleştirel bir ayıklama yapmaya çalıştık. Bu noktada Diyarbakır DGM tarafından Mayıs 2000'de açılan Hizbullah Ana Davası'nın iddianamesinin tahminlerimizin ötesinde yardımcı olduğunu ve bir bakıma imdadımıza yetiştiğini itiraf etmeliyiz. Özellikle Savcı Yılmaz Aktaş tarafından hazırlanan giriş bölümü, bu bilgi ve belgelerin mükemmel bir sentezini içeriyordu. Biz de kitapta bu bölümü, kendisinin izniyle ek olarak yayımlama yoluna gittik. (Hizbullah üzerine yazılmış diğer kitaplarla, gazete haber ve dosyalarının hemen tümünün resmi metinleri temel aldığını, ama önemli bir bölümünün, bunu çok da açık bir şekilde belirtmediğini hatırlatalım.)

Örgütün yediği darbelerde önemli rol oynayan Abdülaziz Tunç ile itirafçılara sorulması gelenekselleşmiş soruların dışına çıkmaya, daha çok Hizbullah içindeki gündelik yaşam olgusunu tartışmaya çalıştığımız iki buçuk saatlik görüşmeyi de tam metin olarak veriyoruz.

Milliyet Gazetesi'ne, Beykoz operasyonunun birinci yıldönümü için bir dosya hazırlamayı önerdiğimde "Biz tarihle ilgilenmiyoruz. Bugüne bakıyoruz," cevabı almıştım. Sabah'a aynı dosyayı önerdim, ilgilenmediler. Diyarbakır'a gittim. İtirafçı Abdülaziz Tunç, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve diğer uzmanlarla, farklı kesimlerden kişilerle "Cemaat" hakkında görüştüm. Operasyonun birinci yılında Hizbullah değerlendirme yazısıyla Tunç röportajını Cumhuriyet'e önerdim. Cumhuriyet olaya çok iyi sahip çıktı.

"Pusudaki Hizbullah" başlıklı dizinin bitmesinden bir gün sonra, Okkan ve arkadaşlarına yönelik saldırı gerçekleşti. Tabii ki ajan olmakla suçlandım. Akit gazetesinde Hasan Karakaya, Okkan'la yaklaşık on gün önce görüşmüş olduğum için beni olayı önceden bilmekle itham etti. Karakaya bunları yaparken benim Milliyet'te yazmayı sürdürdüğümü, dolayısıyla "kartel" tarafından bilgilendirildiğimi sanıyordu. 28 Ocak gününün Yeni Şafak'ında da "Taha Kıvanç" adıyla ikinci bir köşesi olan Fehmi Koru, benim adımı vermeden, o her zamanki "bütün komploları ben bilirim" edasıyla Cumhuriyet'in yayınlarının rastlantı olmadığını söyledi.

Karakaya ve Kıvanç, Sabah'tan Nuriye Akman'ın suikasttan iki saat, benim yaklaşık on gün, Milliyet'ten Ahmet Tulgar'ın da birkaç ay önce Okkan'la röportaj yapmış olmasının, bir gazetecilik atlatması, hele hele rastlantı olmadığında ısrarlıydılar. Haklılar da. Gerçekten ortada bir atlatma filan yoktu. Çünkü ben kendi şahsıma, tüm medyanın normal olarak yapması gereken bir işi yapmıştım, tıpkı 32. Gün'den Rıdvan Akar gibi. Hatta benden iki gün sonra Diyarbakır'a giden Rıdvan, yıldönümü için bütün medyanın orada olacağını sanmış ve tabii ki yanılmıştı. Ama karteliyle, İslamcısıyla, sağcısıyla solcusuyla medya, işini yapmadığı için ya yapanlara kara çalıyor, ya da pişkince onları iliğine kadar sömürmek istiyor...

Devamını görmek için bkz.

Genişletilmiş Yeni Basıma Önsöz, s. 15-20

Bundan on yıl önce Derin Hizbullah adında bir kitap kitapçı raflarında yerini aldığında birçokları bunu Hizbullah ile "derin devlet" arasındaki bağları ifşa eden bir çalışma olduğunu düşünmüştü. Hizbullah'a o zamana dek yüklenen anlamlar akla geldiğinde pek de haksız sayılmazlardı, ancak o kitabın yazarı olarak, Hizbullah'ın derinliğinin devlet içindeki bazı odaklarla var olduğu ileri sürülen ilişkilerden değil, toplumun belli kesimleriyle olan bağlarından kaynaklandığını savunuyordum.

Son Ergenekon soruşturmaları bağlamında Hizbullah'ın aslında bir "derin devlet projesi" olduğu iddialarının tekrarlandığını görüyoruz. Fakat bu iddiaların doğru olduğunu kabul etsek bile Hizbullah'ın, bu ülkenin önde gelen toplumsal ve siyasal hareketlerinden biri olduğu gerçeğini reddetmek mümkün olamıyor.

On yıl önce bu kitapta Hizbullah'ın geleceğini tartışırken Fransız araştırmacı Gilles Kepel'in "selefi cihadcılar" hakkında söylediklerine atıfta bulunmuştum. Kepel'e göre bu radikal İslamcı gruplar şiddet eylemlerini tırmandırdıkça devletin baskı politikası artıyor, buna bağlı olarak dindar orta sınıflar İslamcı hareketten uzaklaşıp rejimlere yakınlaşıyorlardı. Bütün bunların sonucunda bu tür grupların, devletten darbe yedikçe kendi içlerine kapandıklarını, kendi içlerine kapandıkça halk tarafından dışlandıklarını, halk tarafından dışlandıkça halka karşı da şiddet uygulamaya başladıklarını gördük. İşte Hizbullah son on yılda, temel amacı varlığını sürdürmek ve varlığını tehdit edenlerden intikam almak olan o türden grupçuklara dönüşmemek için büyük bir gayret sarf etti ve galiba gelinen noktada "kendi kendini tüketen şiddet" sarmalına kapılmamayı becerdi.

Derin Hizbullah'ın ilk basımında Hüseyin Velioğlu'nun ölümüyle "İkinci Hizbullah" döneminin başlamış olduğunu ileri sürmüştüm. Nitekim Hizbullah'ın son on yılı, Velioğlu döneminden çok büyük ölçüde farklı geçti. Kitabın yeni bas ısında bu değişim ve dönüşümü eleştirel bir şekilde aktarmaya çalıştım.

Bu kitapta sadece İkinci Hizbullah'ı masaya yatırmakla yetinmeyip 2011 başındaki tahliyelerle birlikte içine girdiğimiz "Üçüncü Hizbullah" dönemi hakkında da bazı değerlendirmeler yapmaya çalıştım. Tahliyelerle birlikte yeniden kamuoyunun gündemine yerleşen Hizbullah'ın ciddi anlamda bir yol ayrımında olduğunu düşünüyorum. Bunu çok kabaca, tepeden tırnağa yasadışı bir "örgüt"ün, tümüyle yasal ve meşru bir "siyasi hareket"e, hatta bir "cemaat"e dönüşme sancısı olarak tanımlayabiliriz.

Derin Hizbullah'ta, 2000 yılında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından açılan Hizbullah Ana Davası İddianamesi'nin savcı Yılmaz Aktaş tarafından kaleme alınan giriş bölümünü olduğu gibi yayımlamıştım. Dava sürecinde gerek yargıçlar, gerekse savcıların, öte yandan sanıklar ve onların avukatlarının, tabii ki konuyla ilgili diğer yayınlarla birlikte Derin Hizbullah'tan da şu ya da bu şekilde yararlanmış olduklarını düşünüyorum. Yakın zamanda bu dava sonuçlandı ve mahkeme heyeti, gerekçeli kararın basılı bir kopyasını bana da yolladı. Ben de bu yeni çalışmamda söz konusu gerekçeli karardan geniş bir şekilde yararlandım.

İslami hareketler ve Kürt hareketi üzerine yazıp çizdiklerimin, söylediklerimin güvenlik bürokrasisi tarafından uzun bir süredir yakından takip edildiğini biliyorum. İçlerinden bazılarıyla bu konular üzerine sohbet edip tartışmışlığımız da vardır. Buradan hareketle, kendisi de siyasi bir davada yargılanmış birisi olarak, yaptığım herhangi bir gazetecilik çalışmasının bir soruşturma ve yargılama sürecinde kullanılmasının etik boyutu üzerine epey kafa yordum ve bazı meslektaşlarımla bu konuyu uzun boylu tartıştım. Sonuç olarak bunda herhangi bir sakınca olmadığı noktasına vardım. Fakat bir gazetecinin, doğrudan polis veya savcılarla herhangi bir soruşturma vb. kapsamında birlikte çalışmasının kabul edilemeyeceği de ortadadır.
(Derin Hizbullah'ın ilk baskısının sonuç bölümünde "Bu kitap, Hizbullah'ın daha iyi tanınması için topluma sunulan bir kaynak olma iddiasındadır. Topluma sunulmuştur, çünkü Hizbullah esas olarak devletin değil toplumun bir sorunudur. Hizbullah'a karşı bir mücadele söz konusuysa bunun özellikle toplum tarafından yürütülmesi gerekmektedir. Çünkü Hizbullah, toplumu kendine hedef seçmiştir" diye yazmıştım. Bugün aynı sözlerimi tekrarlıyorum.)

Bir gazeteci sadece koğuşturan ve yargılayanlarla değil, koğuşturulan ve yargılananlarla da ilişki kurar, kurmalıdır. Zaten bir gazetecinin en büyük avantajı birbirlerine zıt, hasım taraflara aynı anda ulaşabilmesidir.

On yıl önce Derin Hizbullah'ı kaleme alırken en büyük dezavantajım, kendisini Hizbullahçı olarak tanımlayan hiç kimseyle konuş(a)mamış ve Hizbullah tarafından kaleme alındığına emin olduğum hiçbir belge ve yayına ulaş(a)mamış olmamdı. Çünkü cumhuriyet tarihinin en illegal yapılanması olan Hizbullah, kurucusu ve lideri Hüseyin Velioğlu'nun sıkı talimatları gereği yasal alanda hiçbir şekilde varlık göstermiyordu. Ancak Velioğlu'nun ölümünden sonra "İkinci Hizbullah" aşamasına geçildi ve hızla yasal ve yarı-yasal faaliyetlerin temel alındığı yeni bir strateji uygulamaya konuldu.

Bu bağlamda Hizbullah ile ilk temasım, "Kendi Dilinden Hizbullah" adlı kitabın elektronik ortamda tarafıma yollanmasıyla gerçekleşti. "İkinci Hizbullah" döneminin miladı ve bir tür manifestosu olarak görebileceğimiz "İ. Bagasi" (muhtemelen Velioğlu'nun yerini aldığı söylenen İsa Altsoy) imzalı bu kitabı kamuoyuna ilk kez ben duyurmuş oldum.

Ardından 2005 Şubat ayında aynı kanal üzerinden Hizbullah imzalı bir "açıklama" geldi. 25 Ocak 2005'te, Washington Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Dr. Soner Çağaptay, Emrullah Uslu (Taraf gazetesi yazarı, eski polis Emre Uslu) ile birlikte bir analiz kaleme almıştı. Radikal gazetesinin çevirisini yayımladığı bu analizde Hizbullah, El Kaide'nin, Avrupa ile Irak arasındaki köprüsü olarak tanımlanıyordu. Bu analize epey kızmış olan Hizbullah yöneticileri bana yolladıkları açıklamada "El Kaide ile hiçbir teşkilati, siyasi ve eylemsel birlikteliğimiz ve işbirliğimiz yoktur. Böyle bir şeyin söz konusu olmadığını Türk devleti de bilmektedir" diyorlardı. Hizbullah'ın söz konusu açıklaması da kamuoyuna benim üzerimden ulaştı. Nereden bakılırsa bakılsın, yıllardır üzerine çalıştığım bir hareketle elektronik ortamda olsa da nihayet iletişim kurmuş olmak epey heyecan vericiydi.

Hizbullah'ın yasallaşma stratejisine hız verdiği 2005 ve 2006 yıllarında Vatan gazetesi muhabiri olarak Washington'da bulunuyordum. Mesafeye rağmen, bazı meslektaşlarımın da yardımıyla Hizbullah'ın özellikle Güneydoğu'da bazı vakıf ve dernekler kurmasını, bunların üzerinden bazı yasal faaliyetler ve gösteriler düzenlemesini izleme şansım oldu. Bir süre sonra Hizbullah kendi internet sitelerini devreye sokunca bu hareket hakkında birinci elden bilgi almak iyice kolaylaştı. 2007 ortasında Türkiye'ye döndüğümdeyse Hizbullah'ın yasal yayıncılık alanında da epey mesafe katetmiş olduğunu gördüm. İşin ilginci hareketin bu büyük dönüşümü medyanın pek fazla ilgisini çekmiyordu.

Hayatımda Hizbullahçı olduğunu bildiğim bir kişiyle ilk sohbetimi 12 Ocak 2008 günü Diyarbakır'da yaptım. Kısaydı ama epey öğreticiydi. Her şeyden önce Hizbullah'ın yasallığı epey sindirmiş ve sevmiş olduğunu, bu yeni durumun örgüt taraftarlarına belirgin bir güven duygusu aşılamış olduğunu gözledim. Yaklaşık iki yıl sonra Hizbullah davasından uzun süre yatıp çıkmış ve biri Doğru Haber adlı haftalık gazetenin yazarı Fikret Gültekin, diğeri bir dernekte yöneticilik yapan iki kişi NTV'deki ofisimde beni ziyaret ettiler ve kendileriyle Hizbullah'ın dünü, bugünü ve yarını üzerine uzun bir sohbet gerçekleştirdik.

Bir müddet sonra lider kadrosunun beklenmedik tahliyesinin ardından Hizbullah Türkiye'nin gündeminde birinci sırada yer aldı. Ben de hemen Fikret Gültekin'i arayıp, Edip Gümüş ve/veya Cemal Tutar ile mülakat yapma talebimi ilettim. Ne var ki tahliyelerin kamuoyunda yarattığı infial sonucunda Hizbullah liderleri ortadan kayboldu. 18 Ocak 2011 sabahı Fikret Gültekin beni arayarak, tahliye edilenlerden, düzenli bir şekilde emniyete imza veren Hacı İnan'ın gözaltına alındığını haber verdi. İnan ülke çapında yeni bir Hizbullah operasyonu kapsamında gözaltına alınmıştı. Bu operasyon, Hizbullah ile ilişkisi olduğu düşünülen çok sayıda vakıf, dernek ve basın-yayın kuruluşuna da sıçradı ve buralarda gözaltına alınıp çoğu tutuklanan çok sayıda kişiyle (ki bunlardan biri de Fikret Gültekin oldu) yeni bir Hizbullah davası bu kitap hazırlandığı sırada açılmak üzereydi.

Derin Hizbullah'ı on yıl önce yayıma hazırlarken en büyük eksiğimizin, Hizbullah'ı kendi ağzından anlatamama olduğunu çok iyi biliyorduk, fakat o tarihte bu sorunu çözmek mümkün değildi. Bugünse bu konuda çok fazla malzememiz var. Öyle ki günümüzün zorluğunun bunları elemek olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Derin Hizbullah'ın elinizdeki yeni basımında referans kaynaklarımız ağırlıkla Hizbullah'ın kendi kaynakları olacak.

Kitabın yeni baskısını yapmadan önce Hizbullah'ın önde gelen isimleriyle doğrudan görüşme yapmam bu operasyonlar nedeniyle mümkün olmadı. Ben de bu eksiği olabildiğince giderebilmek için yasal alanda faaliyet yürüten bazı kişilerle görüşerek gidermeye çalıştım. Yine aynı nedenle kitapta Hizbullah metinlerinden, normalin üzerinde alıntı yaptım.

Eğer ilerde İsa Altsoy, Edip Gümüş, Cemal Tutar gibi Hizbullah'ın lider kadrosundan biriyle/birileriyle görüşme imkânı bulabilirsem, bunları kitabın sonraki baskılarında yayımlayacağız.

İlk kitabım Ayet ve Slogan 1990 yılında çıktı. O günden bu yana çok sayıda kitabım yayımlandı. Bunların bazılarını Hıdır Göktaş, Levent Cinemre, Sami Oğuz, Fehmi Çalmuk, İrfan Bozan gibi meslektaşlarımla birlikte kaleme aldım. Elinizdeki kitap, gazetecilik ve buna bağlı olarak yazarlık serüvenimde iki nedenle diğerlerinden farklılık arz ediyor. Birincisi, ilk defa bir kitabımı aradan bir süre (burada on yıl) geçtikten sonra geliştirerek yeniden basıyorum. Ellerinde kitabın önceki baskıları olan okurların da göreceği gibi, kitabın ilk halinde hiçbir değişiklik ve çıkartmaya gitmedim, fakat başta bu önsöz olmak üzere Hizbullah'ın son on yılını anlatmayı hedefleyen "Üçüncü Hizbullah" başlıklı bir bölüm ekledim.

Bu kitabın benim için ikinci farkı, ilk defa bir kitabımın daha yayımlanmadan, hatta yazımı tamamlanmadan belli bir ilgi görmesi ve tartışmalara yol açmasıdır. Bu durumdan mutlu olduğumu asla söyleyemem. Çünkü bu kitaba daha çıkmadan gösterilen ilginin hayli "marazi" ve dolayısıyla "rahatsız edici" olduğunu düşünüyorum. Açıklamaya çalışayım: 7 Mart 2011 günü NTV'deki Yazı İşleri programını kapatırken, bir kitap çalışması nedeniyle bir hafta izin yapacağımı söyledim ve hemen ardından çığ gibi büyüyen bir "psikolojik harekât"ın muhatabı oldum. Bu kampanyayı yürütenler, benim "cemaat", daha doğrusu Fethullah Gülen hareketi üzerine bir kitap yazacağımdan hayli emindiler ve bunu oldukça köpürterek beni bir yerlere ihbar etme ve bu yolla tutuklanan gazeteciler furyasına dahil etme yarışına girdiler.

Haklıydılar, bir "cemaat" üzerine kitap hazırlıyordum ama bu Gülen değil Hizbullah cemaatiydi. Sesimi çıkarmadım, kendi yalanlarına daha ne kadar inanmayı sürdüreceklerini ve çabalarının birilerini harekete geçirip geçirmeyeceğini bekledim. Sonuçta tamamen önyargı ve yalan üzerine kurulu kampanyalarını tekzip etmeyi kitabın yayımlanacağı güne erteledim, çünkü ne kadar rahatsızlık yaratıyor olsalar da bu kişi ve odaklar doğrudan muhatap alınmayı hak etmiyorlar.

Bu kitap için öncelikle eşim Müge İplikçi'ye teşekkür etmek istiyorum. Müge televizyon ve gazetenin "geçici", kitaplarınsa "kalıcı" olduğu gerçeğini sürekli olarak bana hatırlattı. Zaten bu kitap fikri de onun düzenlediği Ayet ve Slogan'ın 20. yılı kutlaması sırasında doğdu.

Bu kitaba genç arkadaşım Semih Sakallı'nın katkıları çok fazladır. Hatta onun bu kitap için yaptığı araştırmalar sayesinde günümüzde Hizbullah'ı "dışardan" en iyi tanıyan birkaç kişiden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu kitabın yeni baskısını, sırf gazetecilik yaptıkları ve kitap yazdıkları için başlarına gelmedik kalmayan iki meslektaşım ve dostuma, Ahmet Şık ve Nedim Şener'e ithaf ediyorum.

İzmir-İstanbul

Mart 2011

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Metin Sever, “Hizbullah'a farklı bir bakış”, Radikal Kitap Eki, 11 Mayıs 2001

Hayatı ve olayları anlamadaki kolaycılık alışkanlığı her alanda olduğu gibi son 20 yıldır Türkiye siyasetinde etkin olan İslamcıları değerlendirirken de yaşandı. Farklılaşan toplum yapısında, alt, orta tabakalara dayanan İslamcı gruplar, dini veya İslam'ı muhafazakar bir ideoloji olarak yeniden üretirken, sürekli homojen bir yapı olarak algılandı. RP'nin ve FP'nin savunduğu islamla, Fethullah Gülen'in savunduğu İslamın veya Nakşibendiliğin savunduğu islamla, Aczmendilerin veya Hizbullah'ın savunduğu islamın aynı olmadığı hiçbir zaman görülmedi. Türkiye bu kolaycı yaklaşımı, 2000'lerin başında Hizbullah'ın mezar evleri ortaya çıktığında da sürdürdü.

Hizbullah'la ilgili genelde iki bakış açısı hakim oldu. Bunlardan birincisi devlete aitti. Emniyet güçleri, genel olarak tüm İslamcıları şiddet taraftarı ve terörün kaynağı olarak gören resmi önkabulden hareketle mezar evlerden çıkan cesetlere, domuz bağlarına, işkence aletlerine bir propaganda aracı gibi yaklaştı. Hizbullahçıları devleti yıkmaya çalışan küçük, sapık bir İslami örgüt olarak tanımladı ve sadece 'vahşi bir terör örgütü' olarak gördü.

Güvenlik güçlerinin darbesiyle de boylarının ölçüsünü aldıkları ve bir daha toparlanamayacak noktaya geldikleri düşünüldü. 24 Ocak 2001'deki Gaffar Okan suikastı bu kolaycı yaklaşımlara yönelik ağır bir eleştiri oldu.

Hizbullah'a yönelik ikinci bakış açısı ise devlet-Hizbullah arasındaki ilişkiydi. 'Hizbulkontra' bu bakış açısını tanımlayan bir etiket olarak yaygınlaştı. Devlet Hizbullah'ı beslemiş bir anlamda kendi bumerargını yaratmıştı. Bu yaklaşımdaki eksik ise Hizbullah vakasını sadece komplo teorisiyle açıklamakla yetinmesiydi.

Ruşen Çakır ise Derin Hizbullah'da örgütü daha içerden kavrama ve anlama çabası içinde. Hizbullah'ı sadece devletle kurduğu ilişkilerle sınırlamadan, kendi ifadesiyle söylersek 'derin ilişkiler' temelinde değil, bizzat toplumsal bağları, onu yaratan sosyal, kültürel ve ekonomik koşullar içinde ele almaya çalışıyor. Çakır, Hizbullah'ın devletle, toplumla, PKK ile, dünyayla, diğer İslami gruplarla ilişkilerini veya ilişkisizliğini irdelemeyi amaçlıyor. Bütün inkâr ve ihmal etme çabalarına rağmen Hizbullah'ın belli bir kitle desteğine sahip olduğu, belli bir toplumsal karşılığı olduğu gerçeğinin altını çiziyor. Bunu yaparken de sadece Türkiye ve Hizbullah'la sınırlı kalmıyor. İslamcı şiddetin çerçevesini oluşturan Hasan El Benna, Seyid Kuttup gibi teorisyenlerin bakış açısından, Mısır, Cezayir, Afganistan gibi ülkelerde yaşananlara uzanan bir arka plan da oluşturuyor.

Kitabın en önemli bölümü Hizbullah'ın kuruluşuna katılan ve daha sonra itiraflarıyla örgütün darbe almasında büyük rol oynayan Abdülaziz Tunç'la yapılan söyleşi. Söyleşide Hizbullah'ın ciddi bir toplumsal tabana oturduğu, bölgenin karanlık ortamından da istifade ederek 20 yıldır siyasi ve askeri olarak örgütlendiği, cemaatin içinde çok sayıda kadının olduğu, çocukların sıkı bir eğitimden geçirildiği, askeri kanada bağlı yüzlerce militanın bulunduğu ve bunların sıkı bir denetim altında tutulduğu anlatılıyor. Tunç "Ben teslim olana kadar, ne Türkiye ne de dünya gerçekte bu hareketin ne olduğunu bilmiyordu. Benim devlete gelmemle olayın gerçek çapı ve boyutları anlaşılabildi" diyor.

Kitabın son bölümünde ise Velioğlu'nun öldürülmesinden sonra Hizbullah'ın nasıl bir strateji izleyebileceği tartışılıyor. Bu noktada Çakır'ın örgütün uluslararası İslami terörist Usame bin Ladin'le ilişkiye geçebileceği uyarısıyla yine itirafçı Tunç'un şu sözleri üzerinde dikkatle durmak gerekiyor: "Müthiş bir intikam duygusu var. Şu anda kendilerine düşman gördükleri insanların kanlarını içseler yine gönülleri rahat olmaz."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.