Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-312-0
13x19.5 cm, 128 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Amiral Battı
Can Ataklı'nın Tanıklığıyla
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2001
3. Basım: Ağustos 2001

Amiral Battı, 80’li yıllarda kendisini Türkiye medyasının "amiral gemisi" ilan eden Sabah gazetesi ile onun bağlı bulunduğu grubun geçirdiği dönüşümleri ele alıyor. Bu grubun, basın dışı sermayeye yaslanmayan öncü bir gazeteyle yola çıkmışken, daha sonra nasıl banka satın almaya kadar savrulduğunu, basın dışı işlerini nasıl gazete manşetlerine yansıttığını irdeliyor.

Kitabın ana eksenini, en başından itibaren Sabah’ı Sabah yapan çekirdek ekip içinde yer alan, ancak son dönemde Dinç Bilgin-Zafer Mutlu ikilisi tarafından işten atılan Can Ataklı’nın tanıklığı oluşturuyor. Ataklı, Serkan Seymen’in yaptığı röportajda kimi zaman burukluğunu dile getiriyor, kimi zaman öfkesini boşaltıyor; ama en önemlisi medya-siyaset-sermaye ilişkileri konusunda çok önemli ifşaatta bulunuyor. 1992’de Cilalı İmaj Devri adlı kitabında Sabah’ın temsilciliğine soyunduğu "yükselen değerleri" ilk kez kavramsallaştırmış olan Can Kozanoğlu ise, on yıl sonra aynı değerlerin neden ve nasıl yere çakıldığını anlatıyor. Kitabın sonsözünü kaleme alan gazeteci Kemal Can da, amiral gemisinin batmasından çıkartılabilecek dersleri tartışıyor. Kitapta 93 trilyonluk bir meblağın hortumlandığı Etibank soruşturmasına dayanak teşkil eden Bankalar Yeminli Murakıpları raporunun "Sonuç ve Özet" bölümleri ile Can Ataklı’nın 1995’te Doğan grubuna karşı Sabah grubunu cansiperane savunan yazılarından seçmeler de ek olarak yer alıyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Önsöz
Can Kozanoğlu'nun Kaleminden 10 Yıl Önce Sabah
Can Ataklı ile Söyleşi
Can Kozanoğlu ile Söyleşi
Sonsöz: Sabah'ın Mirası
Ek 1: Etibank Olayı, Bankalar Yeminli Murakıpları Raporu'nun
      "Sonuç ve Özet" Bölümü
Ek 2: Can Ataklı'nın Eski Yazılarından Seçmeler
OKUMA PARÇASI

Ruşen Çakır, "Sunuş", Nisan 2001, s. 7-10

Sabah gazetesi, 80'li yıllarda Türkiye medyasının yükselen yıldızıydı; kendi deyimiyle "amiral gemisi" idi. Gazete kısa sürede köklü rakiplerini sollamış, büyük bir tiraj başarısı yakalamıştı. Sabah'ın yükselişi tiraj rakamlarının ötesinde bir şey ifade ediyordu: Yeni bir dönemin, 80'lerdeki hızlı toplumsal değişimin medyadaki temsilcisi, yeni hayatın yazılı-basılı lokomotifiydi Sabah. Bir dönem çok konuşulmuş çok tartışılmış "yükselen değerler"in sözcüsüydü. Ve Babıâli medyasından İkitelli medyasına geçişin simgesi...

Mecidiyeköy'deki ilk yıllarda, bir gazete adıydı Sabah. İkitelli'deki plazaya taşınıldığında ise gazeteleri, dergileri, televizyon kanalları, radyo istasyonlarıyla dev bir grubun adı. Ama merkezdeki stratejik üs gazeteydi hâlâ. Grubun tavrı, bakışı önce gazeteden izlenebiliyor, kavgalar gazete manşetinde başlayıp barış çubukları yine gazete manşetinde yakılıyordu.

Sabah'ın ilk yıllarında Turgut Özal başbakandı. Gazete, Özal'ın Çankaya'ya çıkışına ve ölümüne; Süleyman Demirel'in dönüşüne, Çankaya yıllarına ve düşüşüne; Ahmet Necdet Sezer'in seçilişine; Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit'in başbakanlık dönemlerine, ekonomik krizlere, 28 Şubat sürecine tanıklık etti. Yalnızca tanık değil, taraftı da Sabah çoğu zaman. Siyasi kavgalara girdi; genel ve yerel seçimlere, parti kongrelerine "ağırlık" koymaya çalıştı. Gazetenin, taraf seçerken, temsil ettiği değerler doğrultusunda mı hareket ettiği, yoksa birtakım "özel" anlaşmalarla mı yön belirlediği çok tartışıldı. İkisi aynı şeydi belki, yükselen değerler o tür yakınlaşmaları gerektiriyor olabilirdi.

Öyle ya da böyle, bir "güç"tü Sabah. Sarsılmaz gibi görünen bir güç. Ama sarsıldı, sallandı. Grubun yaşadığı mali kriz, Etibank'ın gruba dahil edilmesi ve çöküşü, 20. yüzyılın sonuna damgasını vurmuş Sabah'ı 21. yüzyılın hemen başında boşluğa itiverdi. Hisse dağılımı tartışmalı, patronu tutuklu ve yöneticilerinin "adli" gelecekleri belirsiz, mali krizi derin bir yapıydı artık Sabah grubu. Eskisi kadar güçlü görünmüyordu.

Çöküş, dağılmayı da getirdi. Sabah'ı zirveye taşıyan çekirdek ekip dağıldı. Diğer medya gruplarıyla, partilerle, liderlerle, kurumlarla, ideolojilerle girişilmiş kavgaların manşetlerini birlikte atan, spotlarını birlikte yazan ekip kendi içinde kavgalı hale düştü. Ayrılanlar ve ayrılması istenenler oldu. Grubun Mehmet Emin Karamehmet patronajına devri ve Dinç Bilgin'in bir akşam aniden dönüvermesi iç kavgayı kızıştırdı.

Dinç Bilgin-Zafer Mutlu ikilisinin birlikte çalışmak istemedikleri isimler arasında Can Ataklı da vardı şimdi. Mecidiyeköy yıllarındaki çekirdek ekiptendi Ataklı. Gazetenin yükseliş döneminde, en güçlü günlerinde, Sabah adının dev bir gruba dönüştüğü süreçte hep önemli roller üstlenmişti. Ve artık yollar ayrılıyordu...

Amiral Battı bir "Can Ataklı kitabı" değil. Fakat onun tanıklığı kitapta çok önemli bir yer tutuyor. Ataklı, grubun yükseliş ve çöküş dönemini, Sabah'taki yıllarını, özellikle son dönemin tartışmalı olaylarını anlatıyor. Serkan Seymen'in uzun söyleşisinden kitap sayfalarına yansıyanlar, Ataklı'nın anlattıkları, hatırladıkları, hatırladıkları içinden seçtikleri ve öznel yorumları... Okurken, Can Ataklı'nın öznellik paylarını, kırgınlık paylarını da hesaba katmak gerekiyor kuşkusuz.

Kitabın, Sabah ve bağlı olduğu yayın grubu içindeki çekişmelerde kimin haklı olduğunu, kimin haksız olduğunu ortaya çıkarmak gibi bir amacı kesinlikle yok. Niyetimiz, Sabah'ı simgeleştiren dönemi, o dönemin değerlerini, medyadaki değişim sürecini ve bu büyük medya grubunu sarsan ikinci değişim dalgasını "çekirdek"teki bir tanığın, tanıklığın ötesinde zaman zaman aktör olmuş bir gazetecinin ağzından dinlemek.

Bu kitaba emeği geçen dört gazeteciden (Serkan Seymen, Can Kozanoğlu, Kemal Can, Ruşen Çakır) yalnızca Kemal Can Sabah grubunda çalıştı. Her ne kadar bu grubun temsil ettiği zihniyeti hep eleştirmiş olsak da kişisel bir kinimiz yok. Ayrıca Serkan dışında üçümüz, sonradan Sabah grubuna katılmış olan (ve kapak resminde de yer alan) Ercan Arıklı'nın Nokta dergisinde çalıştık. Serkan da, Nokta'da, Arıklı'dan sonraki dönemde görev yaptı. Ve hiçbirimizin Ercan Bey'le bir alıp veremediği olmadı.

Şu an her birimizin Sabah gruplarının değişik kademelerinde görev yapan arkadaşlarımız, dostlarımız; gazetecilik faaliyetlerini takdir ettiğimiz çok sayıda meslektaşımız var. Kaldı ki, Sabah grubunun kepenk indirip yüzlerce kişinin daha işsiz kalmasını ve medya sektörünün daha da daralmasını arzuluyor değiliz.

Dinç Bilgin hep gazetecilikten gelme bir medya patronu olmakla övünür ve banka sahibi rakiplerinin "haksız rekabet"inden şikâyet ederdi. Sonra birtakım siyasetçilerin teşvik ve yardımlarıyla, Cavit Çağlar'ın devletten almış olduğu Etibank'ı devraldı. Ardından KKTC'de off-shore banka açtı. Bütün bu süreç içerisinde gazeteciliğini iyice geri plana itti, elinin altındaki medyayı diğer işlerinin hizmetine koştu. Ama DGM'de yargılanırken "Ben bankacı değil gazeteciyim," demek durumunda kaldı.

Bu kitapta şu ve benzeri soruların cevaplarını arıyoruz: Sabah'ı sarsan olaylar yeni bir değerler sisteminin gelişini mi vurguluyor, yoksa aynı değerler sistemi içinde roller, oyuncular mı değişiyor? 21. yüzyıl yeni bir değişim sürecine yeni kahramanlar mı arıyor, yoksa 20. yüzyılın sonundaki değişim artık kendi evlatlarını tüketmeye mi başlıyor?

Amiral Battı, Can Kozanoğlu'nun İletişim Yayınları'ndan 1992'de çıkan Cilalı İmaj Devri adlı kitabından, Zafer Mutlu'dan hareketle kaleme aldığı Sabah grubunu ve onun temsil ettiği "yükselen değerler"i tasvir eden yazısıyla başlıyor. Ardından Serkan Seymen'in Can Ataklı ile yaptığı söyleşiyi, Ataklı tarafından gözden geçirilmiş tam metniyle yayınlıyoruz. Daha sonra Can Kozanoğlu ile, 10 yıl sonra çöküşü tartışıyoruz. Kitabın son sözlerini ise Kemal Can söylüyor.

Kitapta, Sabah grubunun batışına temel oluşturan bankacılık skandalıyla ilgili Bankalar Yeminli Murakıpları'nın inceleme raporunun "Özet ve Sonuç" bölümü ile Ataklı'nın 1995'in son aylarında yayınlanan bazı yazılarını da ek olarak sunuyoruz. Bu yazılar, Ataklı'nın bir dönem Sabah grubunun Doğan grubuyla olan kavgasında önemli bir rol oynadığını gösteriyor. İşin garip yanı, altı yıl sonra Dinç Bilgin, Aydın Doğan'ın yardımlarıyla ceketini giyip tekrar grubunun başına geçtiğinde ilk yaptığı işlerden biri Ataklı'yı kovmak oldu...

Devamını görmek için bkz.

Kemal Can, "Sabah'ın Mirası", s. 98-105

Sabah gazetesinin yükseliş ve düşüş serüveni, bu gazete içinde/çevresinde yaşananlar, onun temsil ettiği değerlerin grafiği ve bugün onun etrafında başlayan/süren tartışmalar bir gazetenin hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor. Bugün yirmili-otuzlu yaşlarını süren genç insanların "medya" diye bildikleri şey, büyük ölçüde bu serüvenin damgasını taşıyor. 80'li yıllardaki değişimin, ama özellikle de medyadaki değişimin lokomotifi, zihniyet sıçramasının da müellifi Sabah gazetesiydi. 80'lerin sonlarına gelindiğinde bütün gazetelerin, gazete yöneticilerinin ve patronlarının gözleri Sabah'ın üzerindeydi. Bütün gazeteler Sabah'a benzemeye veya onun açtığı yeni zihniyete uyumlanmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden, Sabah yöneticileri kendilerine "medyanın amiral gemisi" ismini takmışlardı. Bugün amiral gemisi karaya oturmuş, su alıyor. Can Ataklı'nın anlattıkları, bu serüvenin dönüm noktalarına "içeriden" tanıklık ediyor. Peşpeşe ortaya çıkan dosyalar, "güç oyunu"nun boyutlarını gösteriyor. Yıllar önce Can Kozanoğlu tarafından resmedilen tablo bütün çıplaklığı ile Türkiye medya tarihindeki (ve elbette sosyal tarihindeki) yerini alıyor. Sabah gazetesi eski parlak günlerinin hayli uzağında, ama onun kurumsallaştırdığı medya örgütlenmesi ve kalıpları ciddi darbeler yemiş olmasına, güç kaybetmesine rağmen "şimdilik" yürürlükte.

Zihniyet Değişimi

Sabah gazetesinin medyaya getirdiği çoğu teknolojik birçok değişiklikten bahsedilebilir, ama asıl etkisi elbette onun temsil ettiği "zihniyet değişimi". Bu değişimin en çarpıcı göstergesi, gazetelerin manşetlerindeki açık manipülasyonlarla "kanaat oluşturma" ve "kanaat belirleme" konusundaki fütursuzluk oldu. Olgulardan kanaat üretme gereği tamamen terk edildi; yerine kanaatler için olgu üretme alışkanlığı yerleştirildi. Sabah, özellikle siyasi arenada ve her tür toplumsal meselede "yükselen değerleri" belirliyor ve giderek bu değerlerin safında yer almayanları alaydan hakarete kadar varan suçlamalarla sindiriyordu. Sabah, bu işleyişe uygun insan malzemesini ya üretti ya da Can Ataklı'nın anlattıklarında açıkça görüldüğü gibi mevcut malzemeyi "uygun" hale getirdi. Dolayısıyla, Sabah bugünün medyasının, insan malzemesinin, ilişki alışkanlıklarının ve yönetim üslubunun tohumlarını ekti.

Zihniyet değişiminin bir başka önemli ayağı da, gazete yöneticilerinin patronlarının tüm parasal ilişkileriyle doğrudan ilişkili hale gelmeleriydi. Can Ataklı, bu gelişmeyi, "Biz 1987'lere kadar çok iyi geldik, ondan sonra Zafer viraj almaya başladı. Dinç Bilgin'le beraber paranın da kontrolünü aldı. (...) Ne kadar sıkı fıkı olunduğunu bilmiyorum. Zafer günde kaç milyon dolarlık çek imzalıyor ben bilemem ki. Artık iş dünyasının içindeydiler," sözleriyle anlatıyor. Köşe yazarlarının, gazete genel yayın yönetmenlerinin, Ankara temsilcilerinin patronların gücünün ve giderek ekonomik faaliyetlerinin yürütücüsü haline gelmeleri ve bunun açıktan bir hakmış gibi yapılmaya başlanması bu dönemin en belirgin özelliğiydi.

90'lı yılların ikinci yarısında medya tartışmaları arttı. Bu tartışmalarda sık sık gündeme gelen "kartel medyası" tanımlaması basın-yayın sektöründeki sermaye yapısı ve tekelleşmeye vurgu yapıyordu. Tekelleşme çok daha önceden başlamıştı, ama somut sonuçları ya da bu sonuçların rahatsız ediciliği çokça konuşulmaya başlandı. "Türedi sermayedarlar"ın önce banka, sonra televizyon ve gazete sahibi olarak kurdukları ekonomik-siyasi etkinlik stratejileri, tartışmanın merkezinde yer alıyordu.

Sabah, uzunca bir süre medya dışı sektörlere yayılan veya medya dışı sektörlerden medyaya sıçrayan sermaye yapısının dışında durdu. Fakat Sabah'ın getirdiği zihniyet değişimi içindeki güç oyununun bir sonucu olarak bu süreç ivme kazandı. Medyanın ekonomik-siyasi belirleyiciliği ve medyanın güç oyunundaki baskın rolü Sabah tarafından kurumsallaştırılmış, meşrulaştırılmıştı. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak medyanın sektör dışı ekonomik faaliyetlere, spekülatif her türlü ekonomik faaliyetin de medyayla temasa geçmesi çok şaşırtıcı olmadı.

Kendi Mezarını Kazmak

Bir süre sonra kendi yarattığı mantığın seliyle sürüklenen Sabah da, medya dışı sektörlere yelken açmak zorunda kaldı. Kendi kutsadığı güç oyununun içine diğer aktörler gibi katılmaya kalkan Sabah böylece kendi sonunu da hazırlamış oldu. Çünkü oynanan "güç oyunu"nun boyutları büyüdükçe medya eliyle kurulan "etkinlik" bir zırh sağlamaktan çok, belirleyici bir angajman üretiyordu. Medya (daha doğrusu medya patronları) ekonomik-siyasi elitler arasına katılıp "oligarşi"ye angaje oldukça, kimin kimi belirlediği sorusunun cevabı muğlaklaştı. Medya patronları (aynı zamanda bir sürü şeyin patronları) siyasetle ilişkilerini tamamen "iktidar" ölçütüne bağlamak mecburiyetinde kaldılar. Girdikleri ekonomik ilişki, onları güce ve iktidara bağımlı kılıyordu. Artık onlar iktidarı değil, iktidar onları belirlemeye başladı. Can Ataklı'nın "Çünkü orada başka bir şeyin tadını aldılar: Güç. O büyük bir keyif," sözleriyle ifade ettiği "oyun"un yarattığı girdap, bu güç oyununun bütün aktörlerini içine çekti. Güç oyununun medyada faaliyet gösteren aktörleri, kendi yarattıkları oyundaki dengeleri belirleme imkânlarını fazlasıyla abarttılar. En çok abartan da Sabah oldu. Ancak, ekonominin kendi kuralları işlemeye başladığında ilk yenilen de yine onlar oldu.

Yeni "medya zihniyeti", "yükselen değerler"i tespit ediyor, trendleri belirliyor, manipüle ediyor ya da arkalarına takılıyordu. En yükseğe koyulan "değer" de buydu zaten. Can Ataklı, kendisinin sık sık Zafer Mutlu tarafından "aptallık"la suçlandığını anlattığı bölümlerde bu tavra ışık tutmaktadır. Siyasal ve toplumsal mühendisliğin en rafine örnekleri önce Sabah sayfalarında karşımıza çıktı. Sonra bütün gazeteler onları izledi. Bugün hâlâ en etkili gazetelerin yöneticileri, köşe yazarları, "merkez parti" üretmek, siyaset Shogun'ları keşfetmek, herkesi değiştirmek gibi misyonları büyük bir kararlılıkla sürdürüyorlar. Sabah, bu konulardaki ataklığı ile hep öncü rol oynadı. Arkasına takılacak, üretilecek trend olduğu sürece, bu abartılı ataklığın bir sakıncası yoktu, hatta bizzat buradan büyük bir güç devşirilebiliyordu. Fakat, icat edilecek, sürdürülebilecek, inandırılabilecek ve en önemlisi peşinden gidilecek, taşınabilecek trend kalmayınca bu üretim sürecinin de sonu gelmiş oldu.

90'ların ortalarına gelindiğinde, artık sadece statükoya verilecek destekle ayakta kalmak mümkün olabiliyordu. İşte Sabah'ın sihri o dönemeçte bitti. Ancak, Sabah'ın var ettiği zihniyet değişimi varyant değiştirerek medya tekeli için işlevini sürdürmeye devam etti. Bir anlamda Sabah misyonunu tamamlamış ve misyon başkalaşarak "diğerleri" tarafından devralınmıştı.

Herkes Ortak Oldu

Bütün bu süreçte, promosyon yarışları, pazarlama teknikleri ile tiraj ayakta tutulsa da, medyanın itibar ve güvenilirliği hızla eridi. Medya, sermaye büyüklüğü ve "çeşitlilik" anlamında büyüyordu ama periyodik hale getirilen Ocak ve Temmuz tensikatları ile, medya çalışanlarının toplam sayısı olmasa bile, birim başına çalışan sayısı azaldı/azaltıldı. Medya içi gelir dağılımı bozuldu. Bu gelişmeler bile "içeriden" bir tartışmayı üretemedi. Tam tersine, bu yapı ile uyumlanmak için derin bir zihniyet değişimi herkesin katkısıyla işlemeye devam etti. Bugün son operasyonlarla medya dışında kalmış gazetecilerin birer birer "günah çıkartma"ya başlamasından, bu "geniş katkı"nın boyutları daha iyi anlaşılıyor. Bu zihniyet değişiminin en önemli yönü, medya patronlarının "iktidar" karşısındaki pozisyonunun yukarıdan aşağıya doğru her düzeydeki medya çalışanlarına ve medya tavrına hâkim olmasıydı.

"Kartel" içi transferi yasaklayan "centilmenlik anlaşmaları" ile de beslenen iş güvencesizliği, yükselmenin koşulları ve medya içi ilişki pratiği tek tek bütün gazetecileri korumasız hale getirdi. Plaza mimarisinin içinde eritilen mesleki refleksler "dinozorluk" sayıldı. "İşini bilen medya çalışanı" da güvencesini işinin getirdiği ilişkilerden tedarik etmeye yöneldi – bazıları da güvencenin çok üzerinde güçler elde edebildiler. Partilerden, iş çevrelerinden referans getirerek işe alınan kişileri (ya da şikâyet edildiği için atılanları) duyar olduk. Elbette bu işin başını da köşe yazarları çekti. 28 Şubat'ta ve 1999 seçimleri sonrasındaki medya performansı, bu kısa ve kaba özetin medyayı getirdiği iki zirve noktasıydı.

Bu iki dönemeçte medyanın kanaat oluşturma faaliyetleri ve medyadaki kanaat önderlerinin "yeni yapı"ya uyumlu pozisyonları tartışmaya yer vermeyecek ölçüde belirginleşti. Manşetler manipülasyon reaktörleri işlevini yüklenirken, köşe yazarlarının hepsi beslenme kaynaklarını seçtiler ya da "ilişkileri daha derinleştirip" daha da fütursuzlaştırdılar. Özellikle 28 Şubat sürecinde askerlere yakınlık medyada sivrilen köşe yazarlarının ortak paydasıydı.

İktidara, güce en yakın olan "en kariyerli gazeteci" rütbesini kaptı. 1999 seçimlerinden sonra kurulan hükümetle birlikte icat olunan "istikrar tablosu"na verilen "hesapsız" desteğin arkasında da benzer bir mecburiyetin etkisi vardı. "Sağduyulu", "yapıcı", "uyumlu" gibi çeşitli soslar eşliğinde sunulan bir ortak koro, medyayı tarihindeki en fonksiyonsuz rolüne hazırlıyordu.

Oyunun Alanı Daralıyor

Medya –çoğu zaman ittifaklarla– güç alanını genişlettikçe, dolayımsız bir üslûp edindikçe itibarı ve etkinliği artmıyor. Hatta giderek kanaat oluşturma konusundaki durumu "hamamda şarkı söyleme" sınırına iniyor. Bunun tek istisnası, "resmi teyakkuz" hallerindeki "tahrik komutları". Kampanyalar halinde gündeme getirilen böyle meselelerde medya fazlasıyla etkili oluyor ve daha çok hüküm oluşturulmasına aracılık edebiliyor. (Bu tür ataklarda bile homojen bir etkilemeden tam olarak bahsedilemez: zaten "gıcık kaptığı" birinin ipinin medyada çekildiğini gören kişi anında motive olurken, ertesi gün başka bir nedenle "medya yalan söyler" demekten geri kalmayabiliyor.) Medya "yukarıdan" gelen "böyle kanaat oluşturun" talimatlarını aktarma konusunda hâlâ çok etkili. Buna karşılık, özellikle siyasi kanaat oluşturma aşamasında medyaya kulak kesilmiş insan sayısı hızla azalıyor.

Medyanın toplumsal alanda zayıflaması, etkinler ve egemenler dünyasına aynen yansımıyor. Hatta tam tersi, ekonomik-siyasi elitler arasında medya referansı giderek daha önemli hale geliyor. Medya, reel politikanın icra edildiği tek sanal alan olarak ortaya çıkıyor. Tepede kurulan geniş ittifaklar veya çatışmalar manevra alanı olarak medyayı kullanıyor. Güç oyununun bu yeni dengesi medyayı kritik bir pozisyona sürüklüyor. Bu pozisyon, başlangıçta yeni fırsatlar üretmekle birlikte giderek bir kriz odağı olarak da öne çıkmaya başladı. Medyanın güç oyunundaki rolü ve fütursuzluğu artan oranda tartışılıyor. Önce siyasiler "medya terörü"nden bahsetmeye başladılar, sonra bazı bürokratlar tartışmaya katıldı, son olarak İçişleri Bakanı Sadettin Tantan da, "medya tehdit ediyor" diyerek gerilimi daha açık biçimde ortaya koydu. Bu gelişmeler, güç oyunu içindeki medyanın güç oyunu aktörleri tarafından tartışılmaya başlandığını gösteriyor.

"Yukarıdan" gelen "başla" talimatlarını aktararak zaten böyle bir emre hazır kesimleri harekete geçirmek konusunda becerikli olan medya, bir karın ağrısını, sahici bir derdi gündemleştirme konusunda aynı istekli tavrı asla göstermiyor. Popülist cıvıklıklar dışında "köşelere" sıkışmış böyle konular ise, sadece meraklısı için "iç ferahlatıcı" veya "motive edici" bir işlevden öteye geçemiyor. Bunun en çarpıcı örneğini, cezaevlerindeki açlık grevleri ve "F tipi" operasyonu sırasında yaşadık. Medya işte bu özelliğini kaybettiği için güç oyunu içindeki "bağımsız" rolünü de kaybetmenin eşiğinde.

Yolun Sonu

Son ekonomik kriz öncesi, sırası ve sonrasındaki medya performansı tıkanmanın en billurlaşmış görüntülerinden biri. Türkiye tarihinin en büyük krizini yaşadıktan bir hafta sonra, toplum, medya tarafından krizi yaratan "istikrar tablosu"na desteğini sürdürmeye ikna edilmeye kalkıldı. Kendisini alternatifsiz kılarak süren "istikrar tablosu"nun en hayati ortağı olan medyanın başka seçeneği olamazdı zaten. Bu yapısı ve işleyişiyle bundan sonra da başka bir tutum içinde olamayacaktır. Yaklaşık on beş yılda inşa edilen yeni zihniyet ve medya yapısı daha uzun süre böyle devam edebilecek gibi görünmüyor. Hükümet düzeyindeki küçük "istikrar tablosu" nasıl kendi içinden kriz üreterek ömrünü önemli ölçüde tamamladıysa, medyanın ortak olduğu büyük "istikrar tablosu" da dağılmanın-çözülmenin eşiğinde. Derinleşecek krizde ilk feda edilen medya (medya patronları) olursa kimse şaşırmasın.

Medyanın 80'lerde filizlenen ve 90'larda kurumlaşan zihniyet değişimi ("devrimi") ilk çocuğunu (yani Sabah'ı) yemekle işe başladı. Can Ataklı, "Türkiye de yavaş yavaş bu yapıya geçecek. Böyle gidemez çünkü. Aydın Doğan da tutunamaz bu şekilde. (...) Bana göre gelecekte Türkiye biraz daha iyi olabilir. Bu yolsuzluk olayları halledildikten sonra herkes bir hizaya gelecek. Bir kere bunları yapmanın bir bedeli olduğunu görecek. Başka çaresi yok," diyor. Bunları söylerken de, büyük medya patronlarının Sabah'ı ayakta tutmak için sarf ettikleri çabaya işaret ediyor. Aslında, Sabah'ı ayakta tutma çabalarının arkasında, "yükselen değerler"in hem yükselişinin hem düşüşünün simgesi olan bir yapının "sonun simgesi" olmasına izin verilmemesi gayreti var.

Yakın-orta vadede medyadaki patronajın önemli ölçüde değişmek zorunda olduğu, alışkanlıkların ve tarzların aynen devamının bir hayli güçleştiği şimdilerde daha çok konuşuluyor. Can Ataklı, bu gelişmeden umutlu bir sonuç üretiyor, Can Kozanoğlu ise, önemli dersler çıkartılması gerektiğine işaret ediyor. Ama bütün bunların olabilmesi için hükümleriyle yetinmeyip kanaat oluşturmaya karar vermiş bir toplumsal talebin ve daha önemlisi medyanın, yaşanan "zihniyet deformasyonu"nu tersten okuyarak yeniden yapılanması gerekiyor. Elbette, gazetecilerin işten atılmadan önce de bunları yüksek sesle ifade etmeye başlamaları gerekiyor.

En azından değişime olumlu bir içerik verebilmek için bu kaçınılmaz. Fakat yakın vadede böyle bir hareketlenmenin oluşabilmesinin hiçbir işareti görünmüyor. Hele medya içinde hiç görünmüyor. Kendi gazetelerinden atılan yüzlerce kişiden bahsetmeye cesaret etmenin bile epey uzağında duruyor gazeteciler. Diğer yandan, kaybedilen güç ve itibarın telafisi için fütursuzlaşma dozu artırılıyor. Bunun en çarpıcı örneklerini de yine Sabah yapıyor. Ayrıca, tekelleşme hız kaybetmeden devam ediyor.

Bu kitapta yer alan bilgiler, görüşler, tanıklıklar ve belgeler sadece bir gazetenin serüvenini anlatmıyor, bir dönemin, hâlâ belirleyici izleri ile devam eden, belki ayak direyen bir dönemin resmini çiziyor. Bu resimden okunacak çok şey var. Okumasını bilenler ve okumak isteyenler için...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nuh Köklü, “Seyrüsefer Notları”, Radikal Kitap, 25 Mayıs 2001

Amiral Battı oyununda kural basittir, gemiyi oluşturan parçaları tahmin eder, sonra da ateş edersin. Oyunun nirengi noktası ise parçalar arasındaki bağlantı noktasını bulmak ve iyi bir atış yapmaktır. Serkan Seymen'in Amiral Battı adlı kitabında da "iyi bir atış" söz konusu. Hedef ise malum, 80'li yıllarda kendini medyanın "amiral gemisi" ilan eden Sabah gazetesi.

Oyunun birinci parçası, o yıllarda geminin seyrine yön veren, rota tayin etmese de birtakım seyrüsefer durumlarında söz sahibi olan Can Ataklı ile yapılan röportajdan oluşuyor. Röportaj lafın gelişi, bir dönem hakkında zihin açıcı bir sohbet söz konusu. Can Ataklı, Günaydın gazetesindeki gece sekreterliğinden amiral gemisinde "uygun" bir limanda gemiden indirilişine kadar geçen süreçte yaşanan olayları özetliyor. Tabii ki bir özet mahiyetinde, çünkü aynı dönemler Türkiye'nin toplumsal yaşamındaki en önemli değişim yıllarıydı ve Sabah gazetesi de bu değişimin sembollerinden birisiydi. Yani otoyollar, çok kanallı televizyonlar, adına Mall denilen alışveriş merkezleri gibi kavramların hayatımıza girdiği dönemlerin bir özeti. Dinç Bilgin'in bir gece "ceketini alıp gittiği" Sabah gazetesinin hangi gereksinimlerle doğduğu ve gazeteciliği nasıl icra ettiğine ilişkin soruların cevapları, bir bakıma medyanın ve de Türkiye'nin yakın dönemine ilişkin yaşanan olayların dökümü mahiyetini taşıyor.

Oyunun ikinci parçası ise Can Kozanoğlu'nun daha önceleri Cilalı İmaj Devri kitabında da yayımladığı "Türkiye'nin Starları" bölümünden bir alıntıyla başlıyor. Deyim yerindeyse "cuk" oturan bu yazı Sabah gazetesi ve yükselen değerler üzerinden Türkiye'nin adına "değişim" dedikleri dönemi aktarıyor. Can Kozanoğlu'nun özetiyle aktaracak olursak; "Sabah gazetesi, hızdan serseme dönülen, ayakları yerden kesildiği için altta zemin mi var boşluk mu var anlaşılamayan bir dönemi simgeleyecek tüm değerlere, tüm toplumsal eğilimlere sahip çıkar." Bundan sonrası için dili geçmiş zaman kipiyle konuşulabilir, çünkü "imaj çağı"nın muhasebesi yapıldığı bir dönemde ya da en azından 80'li yılların tozu dumanı dağılmaya başladığı bir süreçte Sabah gazetesi de terazinin kefesine konabilir. Serkan Seymen'in hazırladığı kitabın üçüncü bölümü de buradan başlıyor. Kemal Can'ın Etibank soruşturmasıyla ortaya çıkan durum üzerine yazdıkları da Sabah gazetesinin geldiği noktayı özetliyor. Oyun iyi planlanmış, atışlar hedefini bulmuş. Sonuçta Kartal Cezaevindeki "Bankalar Caddesi"ni kesen yolun Medya Caddesi olduğunu görmekteyiz. "Amiral gemisi"nin bu yeni caddeye nasıl demir attığını görmek için de ister ibret vesikası, ister "yakın geçmişimizin aynası" deyin Serkan Seymen'in hazırladığı kitaba bir göz atın.

Devamını görmek için bkz.

Yalçın Pekşen, “Amiral nasıl battı?”, Akşam, 2 Haziran 2001

Yeni RTÜK yasa tasarısı salt TV ve radyoları değil, yazılı basını da zapturapt altına almaya çalışıyor. Tasarıyı incelerken benim gördüğüm haber yayımlamak bile bayağı zorlaşıyor.

Eğer tasarı yasalaşırsa: 'Herhangi bir olayla ilgili her türden vesika ve belgenin kamu davası açılmadan yayınlanması halinde 10 milyar liradan başlayan para cezaları' getiriliyor.

Bu ne demek.

Ivır-haberler ve magazin dışında haber yapılamayacak demek.

Savcılar kamu davası açmazlarsa, haber sonsuza dek unutulup gidecek demek.Peki bu kadar sert önlemleri almayı kim akıl etti, neden etti, sorumlusu kim, kimin başının altından çıktı bunca herze?

Yeni çıkan bir kitap sorumlunun RTÜK olmayıp, yine kendimiz (basın) olduğunu ortaya koyuyor.

Can Ataklı'nın Tanıklığıyla Amiral Battı Sabah grubunun öyküsünü anlatırken basının, biraz da politikacıların itmesi, ivmesi ve kredisiyle içine düştüğü açmazları sergiliyor.

Can Ataklı kadri bilinmemiş ve işten atılmış olmanın kırgınlığı ve kızgınlığı içinde (kitabı okuyanlar bunu hesaba katmalı..) şecaat (özür) arzeden 'mert çingene'ye benziyor biraz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.