Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-313-7
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Walter Benjamin diğer kitapları
Brecht'i Anlamak, 1984
Son Bakışta Aşk, 1993
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Moskova Günlüğü
Özgün adı: Moskauer Tagebuch
Çeviri: Cemal Ener
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2001
3. Basım: Mayıs 2014

Walter Benjamin 1926 yılı sonunda, kısa bir tatil aşkı yaşamış olduğu Bolşevik aktris ve eğitimci Asja Lacis'in bir ruhsal rahatsızlık geçirdiği haberi üzerine, yaklaşık iki ay kalacağı Moskova'ya gitti. Sovyet kültürel politikasında Stalinizasyonun başladığı bir dönemdi bu; herşey yeniden yapılanıyordu, "kamusal yaşamın gerilimleri öylesine büyüktü ki, özel yaşam tamamen tıkanmış" görünüyordu. Rusça bilmeyen Benjamin, dönemin tartışmalarına ancak ünlü tiyatro eleştirmeni Bernhard Reich ve Asja Lacis aracılığıyla girebiliyordu. Moskova'da Benjamin'in "Partisiz ve mesleksiz" bir serbest yazar olarak konumuna şüpheyle bakılıyordu; Reich, Lacis'in sevgisine ulaşabilmesinde karşısına güçlü bir rakip olarak çıkmıştı, üstelik Moskova buz gibiydi ve kaldırımlarda yürümek bile bir ıstıraptı...

Moskova Günlüğü, Benjamin'in hayatının bu zor döneminde tuttuğu notlardan oluşuyor. Bireysel bağımsızlığını kaybetmek pahasına Komünist Parti'ye katılıp sağlam bir çerçeve kazanmakla dışarlıklı bir solcu olmanın marjinalliğine sığınmak arasında sıkışıp kalışını, dönemin Moskova'sındaki kültürel ve siyasal olayları algılayışını anlatmanın yanı sıra sokakları, müzeleri ve günlük hayatıyla yazarın Moskova'yı algılayışını içten, edebi anlatımıyla aktaran bu günlük, hem hüzünlü bir anlatı, hem de siyasi bir değerlendirme kitabı olarak okunabilir.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Orhan Koçak
Önsöz , Gershom Scholem

Moskova Günlüğü

Ekler
Walter Benjamin'in Mektupları
   - Gershom Scholem'e
   - Siegfried Kracauer'e
Büyük Sovyet Ansiklopedisi Yayın Kurulu'na Mektup, A. Lunaçarski
"Patolojik Kararsız": Asja Lacis'in Anıları ve Gershom Scholem, Cemal Ener
Asja Lacis'in Meslekten Devrimci Kitabının Benjamin'le İlgili Bölümü

Editörün ve Çevirmenin Notları
OKUMA PARÇASI

Orhan Koçak, Sunuş, s. 7-19

Benjamin'in Moskova Günlüğü'nde, tam kaynaşmadan birbirine dolanan üç öykü çizgisi seçilir. Biri, Letonyalı Bolşevik tiyatrocu Asja Lacis'e aşkıyla ilgilidir. İkincisi, Benjamin'in kendi siyasal bağlanma serüveninin öyküsüdür. Üçüncüsündeyse devrim sonrası Moskova belirir.

Benjamin, 1924'te, Alman yas oyununu konu alan tezini yazmak için gittiği Capri adasında tanışmıştır Asja Lacis'le. Birkaç ay sonra yazdığı bir mektupta da adını anmadan Lacis'ten söz eder: "Bu konu [komünizm] üzerinde düşünürken vardığım sonuçların büyük kısmının bunu tartıştığım insanlar tarafından şaşırtıcı bir ilgiyle karşılandığını sana yazmıştım sanırım – bu kişiler arasında, Duma ayaklanmasından bu yana Parti'de çalışan, olağanüstü bir komünist kadın da vardı." (Capri'de tartıştığı ve etkilendiği birkaç kişiden biri de Ernst Bloch'tur.) Benjamin bu altı aylık tatil süresince Lacis'le birlikte İtalyan anakarasına da geçecek ve güney İtalya izlenimlerini içeren "Napoli" yazısını onunla birlikte yazacaktır. Ama Scholem'e denemenin "Letonca ve belki Almanca olarak yayımlanacağını" bildirirken bile Lacis'in adını anmaz. Berlin'e dönüp birkaç ay kaldıktan sonra yine uzun bir geziye çıkar: İspanya, İtalya ve sonunda da Lacis'in tiyatrosunun bulunduğu Riga. Bu habersiz ziyaret tam bir hayal kırıklığı olur: Asja Lacis tiyatro çalışmalarına gömülmüştür ve bir "tatil aşkını" canlandırmaya hiç niyeti yoktur. Benjamin 1925 sonunda Berlin'e döner. 1926 sonlarında Lacis'in ağır bir depresyon sonucu Moskova' da sanatoryuma kaldırıldığı haberini alır ve Moskova izlenimlerini yazacağı Die Kreatur dergisinden aldığı avansla aralık başlarında Rusya'ya gider.

Lacis'e duyduğu bağlılık, Benjamin'in Günlük'ten de anlaşılabileceği gibi, tümüyle tek yönlü olmasa bile sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Aslında bir "üçgen" vardır ortada: Üçüncü köşede, dönemin ünlü yönetmenlerinden Bernhard Reich durmaktadır (Asja'nın Reich'la yakınlığı Benjamin'le ilişkisinden daha uzun ömürlü olacaktır). Ama huzursuzluğun kaynağı Reich değildir – bu zeki adam, yeni gelene son derece hoşgörülü ve konuksever davranır. Asıl sorun, Lacis'in sertliğidir – "onu Hedda Gabler rolünde fazlasıyla inandırıcı kılabilecek o kötücül keskinlik." 16 Aralık tarihli notta da "Günlüğümü tutuyor ve Asja'nın artık geleceğini sanmıyordum," diye yazıyor, "O sırada kapıyı çaldı. İçeriye girdiğinde, onu öpmek istedim. Girişimim, çoğu zaman olduğu gibi bu kez de başarısızlıkla sonuçlandı." Benjamin, Lacis'in başkalarına, bu arada Reich'a da haşin davrandığını kaydeder – herhangi bir sevinç belirtisi göstermeden, hatta kendine de bir suç payı çıkararak:

Akşam üzeri Asja'yla birlikteydim. Ona pasta getirmeye gittim. Çıkarken kapıda durduğumda, Reich'ın tuhaf davranışı dikkatimi çekti; "Adieu" diye seslenişime kulak vermedi. Bunu keyifsizliğine verdim. Zira Reich daha önce birkaç dakikalığına odayı terk ettiğinde, Asja'ya onun pasta getirmeye gitmiş olabileceğini söylemiştim ve Reich geri döndüğünde Asja hayal kırıklığına uğramıştı. Birkaç dakika sonra pastalarla geri döndüğümde, Reich yatakta yatıyordu. Bir kalp spazmı geçirmişti. Asja çok telaşlıydı. Reich'ın bu hastalığında Asja'nın, tıpkı eskiden Dora hastalandığında benim davrandığım gibi davranması dikkatimi çekti. Lanetler okuyor, düşüncesizce, kışkırtıcı bir tavırla yardım etmeye çabalıyor ve ötekinin hastalanmakla ne büyük haksızlık yaptığını göstermek isteyen biri gibi davranıyordu. Reich yavaş yavaş toparlandı. Ama bu olayın sonunda Meyerhold Tiyatrosu'na yalnız gitmek zorunda kaldım. Daha sonra Asja, Reich'ı benim odama getirdi. Reich benim yatağımda yattı, ben de Asja'nın benim için hazırladığı kanepenin üzerinde uyudum.

Benjamin'in Lacis ve Reich'la geçirdiği bu yedi haftanın büsbütün sevinçsiz bir dönem olduğu da söylenemez. Cazibesini anlık niteliğinden, tamamlanmamışlığından, deyim yerindeyse mayhoşluğundan alan bir sevinç olmalıydı bu: "Reich, sabah Asja'yla yürüyüşe çıktı. Sonra bana geldiler – henüz giyinmemi bitirmemiştim. Asja yatağa oturdu. Bavulumu boşaltıp düzenlemesi bana büyük sevinç verdi; bu arada hoşuna giden birkaç kravatı da kendine sakladı. – Öğleyin Reich'la birlikte mahzen lokantasında. Issız sanatoryumda geçen öğle üzeri boğucuydu. Asja'yla yine 'siz' ve 'sen' arasında durmaksızın gidip geliyoruz."

Lacis'e duyduğu sevgi, Benjamin'in insanlarla, eşya ve doğayla ilişkisine de bir ışık düşürür. Bir "nesne aşkı" olmaktan epeyce uzaktır bu: Sevdiği kişiyi ne pahasına olursa olsun "sahip olunacak" bir arzu nesnesi olarak görmek, sadece böyle görmek, elinden gelmez. Günlüğü okuyanlar, Benjamin'in Moskova sokaklarına ikinci, hatta üçüncü bir çift gözle baktığını sezeceklerdir: Asja'nın ve onun yakınlarının –kızı Daga'nın ve Reich'ın– bakışını da üstlenmiş gibidir. "Empati" terimi burada yetersiz kalır: Sözcüğün vurgulu anlamıyla bir özdeşleşmedir Benjamin'in tavrı. Ona yakın olmak kadar, hatta daha çok, onun gibi olmak, onun aracılığıyla olmak da istiyordur. – Terime buradaki anlamını veren Freud'a göre, çocuk ilk özdeşleştiği kişiler olan anne-babayla ilişkisinde onların "süper-egolarıyla", başka bir deyişle vicdanları, huzursuzlukları, suçlulukları ve saldırganlıklarıyla özdeşleşir. Benjamin'deki bu "saldırganla özdeşleşme" eğilimini Adorno sezmişti. "Mektup Yazarı Olarak Benjamin" başlıklı denemesinde şöyle diyor: "Daktilonun çoktan hükmünü ilan etmiş olduğu bir dönemde mektuplarını hep elle yazması anlamlıdır; mekanik gereçlerden dehşete kapıldığı kadar, yazı yazmanın fiziksel yanından da zevk alıyordu: düşünsel tarihinin büyük kısmı gibi, mekanik çoğaltım çağında sanat yapıtı konulu monografisi de bu bakımdan saldırganla bir özdeşleşmeydi."

Benjamin Asja'yla 1929-30 yıllarında Berlin'de bir kez daha birlikte olacaktır: Gershom Scholem, görgü tanıklarına dayanarak, "bu çiftin durmadan kavga ettiğini" belirtiyor.

Moskova'daki yedi hafta Benjamin'in siyasal tavrını etkilemiş miydi? Lacis ve Reich'ın kendi çevreleriyle sürdürdükleri ateşli tartışmaları izleyebilecek kadar Rusça bilmiyordu. Ancak, Reich ve Lacis'in ona Komünist Partisi'ne katılarak siyasal tavrını kesinleştirmeyi tavsiye ettikleri anlaşılıyor. 2 Ocak:

Öğleden sonra Asja'nın odasında, Reich'ın da kısmen katıldığı sonu gelmez bir siyasi tartışmanın ortasına düştüm... Konu, yine Parti içindeki muhalefetti... Ama tartışmanın etrafında döndüğü bu meseleyi, ancak aşağıda Reich'la bir sigara içerken öğrenebildim... Bir kenarda unutulmama neden olan bu beş kişi arasındaki Rusça konuşma beni bir kez daha bunaltmış ve yormuştu... Bunu odamda, partisi ve mesleği olmayan serbest bir yazar olarak benim konumum üzerine uzun bir konuşma izledi. Reich'ın bana söyledikleri doğruydu; benim savunduğum tavrı benimseyen herhangi birine ben de aynı şekilde karşılık verirdim. Ve bunu açık yüreklilikle Reich'a da itiraf ettim.

Benjamin, 8 Ocak tarihli notta, "beni Alman Komünist Partisi'ne katılmaktan alıkoyan şey yalnızca dışsal kaygılarım," diye yazar. Bu "dışsal kaygı", partinin ona düşünsel çalışma için "sağlam bir çatı" sağlayıp sağlayamayacağıyla ilgilidir. Ama daha derin bir iç hesaplaşmanın da sürüp gittiği görülebilir. 9 Ocak:

Değerlendirmeye devam: Parti'ye girmeli mi? Tartışmasız yararları: sağlam bir konum, zımni bile olsa bir vekillik. Buna karşılık: Proletaryanın hâkim olduğu bir devlette komünist olmak, kişisel özgürlüğün tümüyle feda edilmesi anlamına geliyor. İnsan, kendi hayatını örgütleme görevini, deyim yerindeyse, Parti'ye terk ediyor. Oysa proletaryanın ezildiği yerde, bunun anlamı, er ya da geç gerçekleşebilecek tüm sonuçlarını da göze alarak ezilen sınıfın saflarına katılmaktır. Öncülük konumunun baştan çıkarıcı cazibesi – eğer aynı konumda, eylemleriyle size her fırsatta bu konumun şüpheli yanlarını gösteren meslektaşlarınız da olmasa... Somut olarak benim gelecekteki çalışmalarımın, özellikle de biçimsel ve metafizik temelleriyle hesabı verilebilir mi?

Benjamin bu hesaplaşmayı bir kararsızlık noktasında tutmaya karar vermiş gibidir: "Seyahatlerime devam ettiğim sürece, Parti'ye girmem söz konusu bile olamaz tabii." Ama tartışmanın hep sürüp gittiğini yine kendi yazı ve mektuplarından anlayabiliyoruz. Fransız Komünist Partisi'nin yayın organı L'Humanité için tasarladığı bir yazı dizisinin Giriş Notları'nda (1 Mayıs 1927) şöyle diyor:

Şu anda otuz ile kırk yaşları arasında olan kuşağa mensubum. Bu kuşağın aydınları, muhtemelen çok uzun bir süre boyunca, tümüyle siyaset dışı bir eğitim almış son aydın grubu olarak kalacaktır... Alman Sosyal Demokrasisinin küçük burjuva, kariyerist ruhu tarafından yenilgiye uğratılan 1918 devriminin, bu kuşağı radikalleştirmekte savaştan da önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Almanya'da bağımsız yazar konumu gittikçe tartışma konusu olmaktadır ve yazarın ister bilinçli ister bilinçsiz biçimde bir sınıfın hizmetinde çalıştığı ve vekaletini bir sınıftan aldığı yavaş yavaş kavranmaktadır. Aydının varoluşunun ekonomik temelinin gün geçtikçe daha daralması da bu kavrayışı hızlandırmıştır... Bu koşullarda, Alman aydınlarının Rusya'ya sempatisi de soyut bir dostluk duygusunun ötesindedir; kendi maddi çıkarları yön vermektedir bu sempatiye. Şunu bilmek istiyorlardır: Aydınlar, patronlarının proletarya olduğu bir devlette nasıl bir konumda olacaklardır?... Burjuva toplumunda aydının kaderini kuşatan kriz duygusunun etkisiyle Ernst Toller, Arthur Holitscher ve Leo Matthias gibi yazarlar ve Bernhard Reich gibi tiyatro yönetmenleri Rusya'yı incelemişler ve Rus meslektaşlarıyla temas kurmuşlardır. Ben de aynı ruhla bu yıl Moskova'ya gittim ve orada iki ay yaşadım. Ömrümde ilk kez, sadece yazar olduğum için bazı maddi ve idari imtiyazlar tattığım bir şehirde buldum kendimi. (Bir yazarın otellerde indirimli fiyat ödediği başka bir şehir bilmiyorum – çünkü bütün oteller Sovyetler tarafından işletilmektedir orada.) Bunu izleyecek parçalar, oradayken düzenli olarak tuttuğum bir günlükten alınmıştır. Bu yazılarda, onu ancak bir kez de kar ve buz altında gördüğünüzde anlayabileceğiniz proleter Moskova'nın imgesini iletmeye çalıştım.

Bu imge, Günlük'te kişisel serüvenlerin arasından görünür, Martin Buber'in Die Kreatur dergisinde yayımlanan "Moskova" (1927) yazısındaysa daha "nesnel" bir biçim içinde belirginleşir. Ama bu nesnellik de bir öznel tavrın egemenliği altındadır.

Moskova'ya giden kişi, diye yazar Benjamin Die Kreatur'daki makalesinde, Moskova'nın kendisinden önce, Moskova aracılığıyla Berlin'i görmeyi öğrenir. Örneğin Berlin sokaklarında kir olmadığını ama kar da olmadığını ilk kez görmeye başlar. Bu, bir bütün olarak düşünsel durum için de geçerlidir: "İnsan Rusya'yı ne kadar az tanıyor olursa olsun, öğrendiği şey, Avrupa'yı Rusya'da olup bitenlerin bilinçli bilgisiyle gözlemek ve yargılamaktır... Bu, benimseyeceği duruş noktasını seçmeye de zorlar insanı. Doğru bir kavrayışın tek gerçek güvencesi, gelmeden önce tavrınızı seçmiş olmaktır. Görmek için önce karar vermiş olmak gerekir – her yerden de çok Rusya'da geçerlidir bu." Benjamin'in, Carl Schmitt gibi muhafazakâr siyaset kuramcılarının "karar" kavramına çok yaklaştığı bir nokta. Peki ya gördükleri?

Sokaklar. Çarşı. Seyyar satıcılar. En çok da oyuncakçılar. "Moskova" yazısından: "Göz, kulaktan çok daha meşgul. Renkler, beyaz zemine karşı, bütün marifetlerini döküyorlar ortaya. En ufak renkli paçavra bile alev alev. Karların üzerinde resimli kitaplar serilmiş; Çinliler, ustalıkla yapılmış kâğıttan yelpazeler satıyorlar, daha sıkça da egzotik dip balıkları biçiminde uçurtmalar. Sepetlerine tahtadan oyuncaklar ve arabalar doldurmuş adamlar var... Bütün bu tahta oyuncaklar, Almanya'dakinden daha basit ve daha sağlam bir biçimde yapılmışlar; köylü kökleri açıkça görülebiliyor... Burada Güney'i [İtalya'yı – O. K.] anımsatan bir şey daha var. Sokak ticaretinin akıl almaz çeşitliliği. Ayakkabı boyası ve yazı malzemeleri, mendiller, oyuncak bebek kayakları, salıncaklar, kadın çamaşırları, doldurulmuş kuşlar, elbise askıları – bütün bunlar sokakta apaçık dizilmiş, sanki sıfırın altında yirmi beş derece değil de sıcak bir Napoli yazıymış gibi. Uzun bir süre, önünde harflerle dolu bir tabla bulunan bir adamın ne yaptığını anlamaya çalışıp durmuştum. Onda bir falcı görmek istiyordum. Sonunda onu iş üstünde gördüm: Harflerinden ikisini sattığını ve müşterisinin galoşlarına birer baş harf gibi iliştirdiğini gördüm. Sonra üç bölmeli geniş tezgâhlar: Fıstık, fındık ve semiçki (ayçiçeği çekirdekleri ki Moskova Sovyeti bunların kamuya açık alanlarda yenmesini yasaklamış)... Ama bütün bunlar sessizce olup bitiyor; satıcılar, Güney'dekiler gibi bağırıp çağırmıyorlar burada. Gelip geçenlere fısıltıyla olmasa bile ölçülü sözlerle sesleniyorlar; dilencilerin ezikliğinden bir şeyler var bu seslenişlerde."

Dilenciler. "Dilencilik, düşkünlerdeki ısrarcılığın hâlâ bir hayatiyet kalıntısını ele verdiği Güney'deki kadar saldırgan değil burada," diyor Günlük'te. "Ölüm döşeğindekilerin kurduğu bir girişim... Birinin sadaka verdiği pek az görülüyor. Dilencilik en güçlü dayanağını yitirmiş burada: Para çantalarının ağzını acıma duygusundan çok daha fazla açan toplumsal vicdan azabını."

Sonra, çocuklar. Lacis'in kızı Daga dolayısıyla daha da ilgi duyduğu çocuk yaşamı. Alman okur için yazılmış "Moskova" makalesinden uzunca bir pasaj:

Herhangi bir proleter semtinin sokak sahnesinde çocuklar önemlidir. Burada başka semtlerden daha kalabalıktırlar ve daha amaçlı, daha yoğun bir devinim içindedirler... Onların içinde bile bir Komünist hiyerarşi var. En üstteki "Komsomoltsi", yaşları en büyük çocuklardan oluşuyor. Her şehirde kulüpleri var bunların ve gerçekten Parti'nin gelecek kuşağı olarak eğitiliyorlar. Daha küçük çocuklar, altı yaşına bastıklarında "Öncü" adını alıyorlar; bunlar da kulüplerde örgütlenmişler ve gururlu bir seçkinlik işareti olarak kırmızı boyunbağı takıyorlar. Küçük bebeklereyse bir Lenin resmine işaret edebildikleri andan itibaren "Ekimciler" ya da "Kurtlar" adı veriliyor. Ama bugün bile, kimsesiz, anlatılmaz ölçüde kederli savaş yetimlerine de rastlanıyor sokaklarda. Gündüzleri çoğu zaman bir başlarına dolaşıyorlar, her biri kendi savaş yolu üzerinde. Ama akşam indiğinde sinemaların göz alıcı cepheleri önünde bir araya gelerek çeteler oluşturuyorlar; yabancılara, geceleyin eve yalnız dönerken onlardan sakınmaları öğütleniyor. Eğitimcinin bu tamamiyle vahşi, güvensiz ve küskün insanları anlamasının tek yolu, kendisinin de sokağa çıkmasıydı. Her Moskova semtinde yıllardan beri çocuk merkezleri var. Çoğu zaman sadece bir yardımcısı olan bir kadın görevli tarafından yönetiliyor bunlar. Yöneticinin görevi, bölgesinin çocuklarıyla şu ya da bu şekilde temas kurmak. Yemek dağıtılıyor, oyunlar oynanıyor. İlk başta, yirmi-otuz çocuk geliyor merkeze; ama eğitmen işini gereğince yaparsa bir iki hafta içinde yüzlerce çocuk da gelebilir. Söylemek bile fazla, geleneksel pedagojik yöntemlerin bu çocuklar üzerinde pek bir etkisi olmamış. Onlara erişmek, sesini duyurmak isteyen kişi, olabildiğince doğrudan ve açık biçimde sokağın kendi deyimleriyle, kendi sloganlarıyla ilişki kurmak zorunda... Ama dikkatli bir gözlemci, henüz aşılmış olmaktan çok uzak bütün bu çocuk sefaleti imgelerinin içinden bir şeyi fark edecektir: Çocukların özgür tavırlarının nasıl da proletaryanın özgürleşmiş gururuna denk düştüğünü. Moskova müzelerine yapılacak bir ziyarette, çocukların ve işçilerin, tek başlarına ya da gruplar halinde, bazen de bir rehberin çevresinde, bu odalarda nasıl da rahat tavırlarla dolaştıklarını görmek kadar tatlı bir sürpriz olamaz. Bizim müzelerimizde kendilerini öteki ziyaretçilere gösterme cesaretini bulabilen birkaç proleterin çaresizliğinden eser yok burada. Rusya'da proletarya gerçekten burjuva kültürünü kendi eline almaya başlamıştır, oysa bizim ülkemizde benzer durumlarda ancak bir soygun planlıyormuş gibi görünürler.

Sovyetlerdeki kültür politikası, özel anların ve sokak sahnelerinin dışında en geniş yer kaplayan konudur Günlük'te. Benjamin'in avangard sanat anlayışıyla popüler kültür arasında sentezler ve alışverişler tasarlama çabasının bazı ilk belirtileri bu satırlarda izlenebilir. Meyerhold'un bir sahnelemesi için, "Konstrüktivist bir anlayışla kurulmuş sahnenin işlevini ilk kez açık biçimde kavradım," diye yazacaktır 23 Aralık'ta, "bu nokta, Tayrov'un Berlin'deki oyununda bile bu denli açıklık kazanmamıştı benim için." Öte yandan, eğitimi yaygınlaştırma ve "burjuva kültürünü ele geçirme" çabasının ürünü olarak beliren bayat bir klasisizme tepkisini de açığa vurur: "Reich, Oresteia'yı izlemek istiyordu... Daha salona girerken parfüm kokuları çarptı burnuma... Oyun, genelde adamakıllı örümceklenmiş bir saray tiyatrosu tarzında sahnelenmişti. Yönetmen en temel mesleki beceriden olduğu gibi, Aiskhylos sahnelemek için mutlaka gereken en temel bilgi birikiminden de yoksundu. Rengi atmış bir salon Helenizmi, fukara imgelemini tümüyle doyurmuş gibiydi. Neredeyse aralıksız müzik çalıyordu; bu arada da bol bol Wagner." (25 Aralık) Buna karşılık, toplum yaşamında sürekliliğini yitirmemiş eski popüler kültür ürünlerinin eğitsel ve estetik değerini vurgulayacaktır: "Bu müzedeki resimlerin yarısı, gündelik hayattan anlar tasvir eden Rus eserlerinden oluşuyor; müzenin kurucusu 1830'lara doğru başlamış resim toplamaya... Öyküler anlatan resimlerle dolu şu duvarlar, çeşitli zümrelerin hayatlarından sahneler, bu galeriyi büyük bir resimli kitaba dönüştürüyor... Proletarya burada kendi tarihinden sahneler buluyor: 'Yoksul Mürebbiye Zengin Tüccarın Konağına Geliyor', 'Jandarmalar Tarafından Faka Bastırılan Bir Suikastçı'; ve buna benzer sahnelerin tümüyle burjuva resminin ruhuyla verilmiş olması, onları proletaryanın gözünde alçaltmak şöyle dursun, çok daha anlaşılır kılıyor. Sanat eğitiminin 'başyapıtların' izlenmesiyle geliştiğini düşünmek (Proust'un da pek güzel gösterdiği gibi) pek o kadar doğru değildir. Tersine, kendini eğitmekte olan çocuk ya da proleter, haklı olarak, kendi başyapıtlarını koleksiyoncularınkinden bambaşka ölçütlerle tespit eder. Böyle resimlerin, onun gözünde çok geçici ama sağlam bir değeri vardır ve en katı sanatsal ölçüt, ancak onun kendisiyle, sınıfıyla ve işiyle doğrudan bağlantılı bir sanat karşısında geçerlilik kazanır." (12 Ocak)

Her şeye karşın, Benjamin'in Sovyet kültür politikasına bazı ciddi itirazlar yönelttiğini de eklemek gerekir. Öncelikle, burjuva kültür değerlerini dolaysızca ve eleştirisizce sahiplenmek, bunların tarihsel niteliğini, bir geçmişleri ve bir de gelecekleri olduğunu unutmak demektir ve bu da bir çarpılmayı beraberinde getirecektir. 30 Aralık tarihli kayıt, bu tartışma açısından önemlidir: "Son bir yüzyıldır burjuvazinin elinde şekillendiği haliyle, bu değerler, son kertede [kazanmış] oldukları önemi yitirmeksizin sahiplenilemez. Bu değerler, tıpkı değerli cam gibi, paketlenmeden sağlam kalamayacakları uzun bir nakliyat sürecinden geçmek zorundadır. Oysa paketlemek görünmez kılmak demektir ve bu da, bu değerlerin Parti tarafından resmen desteklenen popülerleştirilme sürecine" ters düşecektir. Ve "şu sıralarda Sovyet Rusya'da görülen şey, bu değerlerin tam da emperyalizme borçlu oldukları o çarpıtılmış, umutsuz halleriyle popülerleştirilmesidir." On dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, Avrupa'nın kültürel "mirası", eleştirelliğinden arındırılıp mutlaklaştırılmış ve ebedileştirilmiştir ve şimdi Sovyetlerde yapılan da buna çok benzemektedir. Bu noktada, siyasal boyutları olan bir cehalet de işin içine karışır; aynı kayıtta, bir Sovyet romancısının Shakespeare için "matbaanın icadından önce yaşamış" dediğini aktarır Benjamin. "Moskova" makalesinde şöyle yazacaktır:

Rusya'nın, Batı'daki kültürel koşullar hakkında, karşı çıkmak ve üzerinde tartışmaktan bir fayda sağlanacak ölçüde canlı bir kavrayış sahibi olduğu tek yer Amerika galiba. Buna karşılık, kültürel yakınlaşma da (en somut ekonomik ve politik dayanışma temelinden yoksun kaldığında) sadece emperyalizmin barışçı türünün çıkarınadır, sadece dedikoducu işgüzarlara fayda sağlamaktadır ve Rusya için bir restorasyon belirtisidir. Ülkeyi Batı'dan tecrit eden, sınırlar ve sansürden çok, Avrupa'yla her türlü karşılaştırmanın ötesinde bir varoluşun yoğunluğudur. Daha kesin bir deyişle: dış dünya ile temas Parti aracılığıyla yürümektedir ve öncelikle siyasal sorunlarla ilgilidir. Eski burjuvazi imha edilmiştir; yenisiyse gerek maddi gerek zihinsel açıdan dış ilişkiler kurabilecek durumda değildir... Avrupa'da edebiyatçıların –itiraf etmeli ki ancak son iki yüz yıldır– sanata yabancı saydıkları ve tartışılmaya değmez buldukları tezler ve dogmalar, yeni Rusya'da edebi eleştiri ve üretim için belirleyici önemdedir. Mesajın ve konunun asıl önemli öğeler olduğu savunulmaktadır. Biçimsel tartışmaların İç Savaş döneminde hâlâ önemli bir rolü vardı. Şimdi bu tartışmalar kesilmiştir. Bugün resmi doktrine göre, bir yapıtın tavrının devrimci mi yoksa karşıdevrimci mi olduğunu belirleyen şey, biçim değil konudur. Bu tür doktrinler, tıpkı ekonominin maddi planda yaptığı gibi, yazarın dayandığı temeli dönüşsüz biçimde tasfiye etmektedir.

Benjamin, Büyük Sovyet Ansiklopedisi için ondan istenen "Goethe" maddesinin aldığı tepkiyi değerlendirirken de "resmi doktrinle" kendi düşünüş tarzı arasındaki uçurumu sezdirir (22 Aralık):

Öğle üzeri Reich'la birlikte Ansiklopedi bürosuna yaptığımız ziyaret sırasında... yazı masasının ardında, Reich'ın niteliklerimden övgüyle söz ederek beni tanıştırdığı, son derece iyi niyetli bir genç adam oturuyordu. "Goethe" makalemin şemasını ona anlatmaya başladığımda, entelektüel güvensizliği derhal ortaya çıktı. Bu taslaktaki bazı noktalar onu ürkütüyordu ve sonunda, sosyolojik açıdan desteklenmiş bir hayat hikâyesi istemeye vardırdı işi. Ancak temelde bir şairin hayatı değil, yalnızca tarihsel etkileri materyalist bir açıdan tasvir edilebilir. Zira böylesi bir varoluş, hatta bir sanatçının salt zamanıyla sınırlandırılmış eserleri, eğer daha sonraki etkilerinden soyutlanırsa, kesinlikle maddeci bir analizin nesnesi olamaz. Herhalde burada karşımıza çıkan şey, Buharin'in Tarihsel Materyalizme Giriş kitabının tümüyle idealist, metafizik sorularını karakterize eden o yöntemsiz evrenselcilik ve dolayımsızlıktır.

Burada György Lukács'ın Benjamin üzerindeki etkisinden de söz edilebilir. Lukács'ın Buharin'in kitabına yönelttiği eleştiri, 1925'te Archiv für die Gescihte des Sozialismus und der Arbeiterbewegung (Sosyalizmin ve İşçi Hareketinin Tarihi İçin Arşiv) dergisinde çıkmıştı. Lukács, Buharin'in bu kitapta "Marx'ın çok yerinde bir deyimle burjuva materyalizmi adını verdiği şeye, töhmet altında kalacak ölçüde yakın" olduğunu öne sürüyor ve diyalektik materyalizmi bir doğal bilim modeline göre kurma çabasının yanlışlığını vurguluyordu: Buharin, "doğal bilimlerin ve bunların yöntemlerinin tarihsel-materyalist bir eleştirisini yapmak, yani onları kapitalist gelişmenin ürünleri olarak açığa çıkarmak yerine, bu yöntemleri hiç duraksamadan, eleştirel olmayan, tarihsel olmayan ve diyalektik olmayan bir biçimde toplumun incelenmesine uygulamak[taydı]."

Benjamin'in "Goethe" yazısına Sovyet Eğitim Bakanı Lunaçarski'nin tepkisi de (bkz. bu kitabın sonundaki "Ekler" bölümü) bu çizgidedir. Benjamin'i Goethe'nin Sovyet "kültür panteonundaki yerini" irdelemediği ve bir "sonuca varmadığı" için eleştiren Lunaçarski'nin en çok tepkisini çeken ifade şuydu: "Alman devrimciler Aydınlanmacı, Alman Aydınlanmacılarsa devrimci değillerdi." Bu ifadenin yer aldığı pasaj şöyledir:

Goethe ve çevresi [Klinger, Voss, Schiller, Lenz, Stolberg'ler vb.] Almanya'yı ideoloji aracılığıyla "yenilemek" üzere birlikte çalışıyorlardı. Ama Alman devrimci hareketinin ölümcül zaafı, burjuva özgürleşiminin kökensel programı olan Aydınlanma'yı bir türlü kabul edememesiydi. Burjuva kitleler, "Aydınlanmışlar", kendi öncülerinden bir uçurumla ayrılmışlardı. Alman devrimciler Aydınlanmacı, Alman Aydınlanmacılarsa devrimci değillerdi. İlk grubun düşünceleri, devrim, dil ve toplum üzerinde odaklanmıştı; ikincisinin düşünceleri de akıl teorisi ve devlet üzerinde. Goethe sonradan iki hareketin de olumsuz tarafını üstlendi: Aydınlanma'nın yanında, şiddete dayalı değişime karşı çıktı; Sturm und Drang'la [Fırtına ve Gerilim; 18. yüzyıl sonu Alman Romantik akımı] birlikte de devlete karşı direnç gösterdi. Alman burjuvazisi içindeki bu bölünme, onun Batı ile ideolojik temas kuramayışını da açıklar... Fransız materyalizminin o ünlü manifestosu (Holbach'ın Doğa Sistemi ki Fransız devriminin soğuk rüzgârını daha o zamandan hissettiren bir kitaptır) üzerine Goethe'nin söyledikleri bu bağlamda anlamlıdır: "O kadar gri, o kadar cansız ki", bir hortlak görmüş gibi olmuştur Goethe. "Tatsız, yavan – hayatiyet kaybının ta kendisi". Bu "ateist kasvet" Goethe'nin kendini bir oyuk gibi boş hissetmesine yol açmıştır... Alman burjuvazisinin bölünmüş doğası, Goethe'nin Götz von Berlichingen oyununda da dramatik anlatımını bulur. Realpolitik'in kaba bir ifadesine dönüşmüş bir akıl ilkesinin temsilcisi olarak şehirler ve saraylar, hayalgücünden yoksun Aydınlanmacıların yerindedir; onların karşısındaysa, ayaklanmış köylülüğün önderi [Götz] tarafından temsil edilen Sturm und Drang vardır. Yapıtın tarihsel arka planı olan Alman Köylü Savaşları, Goethe'nin gerçek bir devrimci angajmanı olduğu izlenimini verebilir kolayca. Ama bu yanlış olur, çünkü daha derinde Götz'ün isyanının dışavurduğu şey, eski senyör sınıfının –prenslerin iktidarına teslim olma sürecindeki İmparatorluk Şövalyelerinin– şikâyetleridir. Götz önce kendisi için savaşır ve ölür, sonra sınıfı için. Oyunun merkezi düşüncesi, devrim değil sebattır... Bu yapıtta, Goethe için giderek tipikleşecek bir sürecin ilk örneğini görürüz: bir dram yazarı olarak, ilkin devrimci izleklerin ayartısına kaptırır kendini ve hemen ardından bunları saptırır ya da fragmanlar halinde bırakıp gider.

Sovyet kültür sorumlularının karşı çıktığı şey, Benjamin'in Goethe'yi "büyük şahsiyetler müzesine" (panteon) kaldırarak mutlaklaştırma ve ebedileştirmeyi reddetmesi kadar, Sovyet Marksizminin doğrusal ilerleme şemasını çelen düşünceler ileri sürmesidir. Buna göre, burjuvazi, Aydınlanma ve Fransız devrimi döneminde toptan devrimcidir, sonra toptan gericileşmiştir. Lunaçarski, red yazısında, Lessing'in bir Aydınlanmacı olduğunu vurguluyor. Şu var ki Lessing on sekizinci yüzyıl Alman düşüncesinde Kant'la birlikte birkaç Aydınlanmacıdan biriydi ve tıpkı Kant gibi o da devrimi değil, aklı ve eğitimi savunuyordu (Fransa ve belki İskoçya dışında tutarlı bir Aydınlanma düşüncesinin gelişip gelişmediği ayrı bir sorudur). "Devrimci döneminde" olan bir sınıfın kendi içinde hem çıkarlar hem de düşünsel eğilimler açısından bölünmüş olabileceği düşüncesi, Büyük Sovyet Ansiklopedisi sorumlularına sempatik gelmemiş olmalıdır. Öte yandan "burjuvazinin devrimci döneminin" mutlaklaştırılması, Sovyet Marksizmine, Batı'nın şimdisinden gelebilecek herşeyi karşıdevrimci ilan etmek için bir düşünsel dayanak da sağlıyordu. Oysa Benjamin'in yaklaşımı bunun tam tersiydi: Burjuva kültürü geçmişte yekpare biçimde devrimci olamamışsa eğer, şimdi de yekpare biçimde karşıdevrimci olmayabilirdi: Geçmişte Goethe'nin yapıtında çözülmeden, bir "sonuca vardırılmadan" kalmış olan bazı çelişki ve gerilimler, şimdi bir Proust'un ya da bir Thomas Mann'ın yapıtında ters dönmüş biçimde yeniden ortaya çıkmakta ve onları "kendi" sınıfsal kamplarının dışına sürüklemekteydi. – Sonuçta Benjamin'in makalesi yayımlanmadı.

Benjamin'in Moskova'ya geldiği 1927 yılı başlarında, Bolşevik Partisi içinde 4-5 yıldır süregiden çatışma yeni bir evreye ulaşmıştı. "Moskova" makalesinde Benjamin'in Sovyetlerdeki siyasal yaşamla ilgili gözlemleri, bu mücadelenin toplumsal çerçevesi hakkında da bir fikir verir.

Kapitalizmde para ve iktidar birbiriyle ölçülebilen nitelikler haline gelmiştir. Belli bir miktar para, özgül bir iktidara dönüştürülebilir... Sovyet devleti, parayla iktidar arasındaki bu bağı koparmıştır. İktidarı Parti'ye tahsis etmekte, parayı da NEP adamına [1922'den sonra devlet kontrolü altında özel ticaret ve üretime imkân tanıyan Yeni Ekonomik Politika (NEP) döneminde ortaya çıkan yeni orta sınıf] bırakmaktadır. Herhangi bir Parti görevlisinin, hatta en yükseğinin bile gözlerinde, bir kenara bir şeyler koymak, sırf "çoluk çocuk için" bile olsa "geleceği" güvence altına almak, pek düşünülecek bir şey değildir. Komünist Partisi, kendi üyelerine sadece asgari geçim düzeyini garanti eder – ve bunu da fiiliyatta yapar, yoksa herhangi bir yükümlülüğü olduğu için değil... Ama yöneticilerin gücü, sahip oldukları mülklerle özdeş değildir. Rusya bugün sadece sınıflı bir toplum değil, aynı zamanda bir kast toplumudur. Bunun anlamı şudur: Herhangi bir yurttaşın toplumsal konumunu belirleyen, varoluşunun görülür dış özellikleri değil, sadece Parti'yle olan ilişkisidir. Bu, Parti'ye doğrudan bağlı olmayanlar için de geçerlidir. Onlar da ancak rejime açıkça karşı çıkmadıkları sürece iş bulabilirler... Dışarda yaşayan biri, burada NEP adamının maruz kaldığı korkunç toplumsal aşağılanmayı anlayamaz. İnsanlar arasındaki –üstelik sadece birbirine yabancı olanlar arasında da değil– suskunluk, o güvensiz, konuşmaktan çekinen tavır başka türlü açıklanamaz. Burada rasgele tanıştığınız birine önemsiz bir film ya da oyun hakkında fikrini sorduğunuzda şu türden kalıp cümleler bekleyebilirsiniz: "Biz burada deriz ki..." ya da "Burada yaygın olan kanıya göre..." Bir yargının daha uzak tanıdıklara bildirilmesi için önce defalarca tartılması gerekir. Çünkü Parti her an Pravda'da çizgisini değiştirebilir ve hiç kimse de tekzip edilmeyi sevmez... Sınıf iktidarı, karşı sınıfı tanımlamak için kullanılan simgeler benimsemiştir. Caz, en popüleridir bunların. Rusya'da insanların caz dinlemekten hoşlanması şaşırtıcı değildir. Ama caz müziğiyle dans etmek yasaktır. Tıpkı parlak renkli, zehirli bir sürüngen gibi cam kafesin içinde tutulmakta ve böylece revülerde cazip bir görüntü oluşturmaktadır. Ama her zaman "burjuvanın" simgesidir. Propaganda amacıyla, burjuva tipinin grotesk bir imgesinin kurulmasına hizmet eden kaba sahne dekorlarından biridir. Gerçekte ortaya çıkan imge çoğu zaman sadece gülünçtür çünkü düşmanın disiplin ve becerisini gözden kaçırmaktadır. Burjuvaya ilişkin bu çarpık görüşte milliyetçi bir öğe de vardır. Rusya Çar'ın mülküydü. Ama insanlar, bir gecede onun son derece zengin mirasçısı oluverdiler. Şimdi kendi insani ve coğrafi servetlerinin muazzam bir envanterini çıkarmakla meşguller. Ve bu işi hayal edilemeyecek ölçüde güç işler başarmış olmanın bilinciyle üstlenmişler, dünyanın yarısının düşmanlığına karşı yeni iktidar sistemini kurabilmiş olmanın bilinciyle. Bu ulusal başarıya hayranlıkta bütün Ruslar birleşmiştir. Buradaki yaşamı bu kadar içerikle yüklü kılan da iktidar yapısının bu ters dönüşüdür. Toprağı kazarak altın arayanların yaşamı kadar kendi içinde bütünlüklü ve olaylarla dolu, onun kadar yoksul ve aynı anda vaatlerle dolu bir yaşamdır bu. İnsanlar sabahtan akşama kadar iktidar kazısı yapmaktadırlar. Burada bir ay içinde kişinin karşısına çıkan sayısız imkân kombinasyonlarının yanında, bizim önde gelen şahsiyetlerimizin kombinasyonları çok sönük kalır. Evet, belli bir sarhoşluğa yol açabilmektedir bu; öyle ki toplantılardan ve komitelerden, tartışmalar, kararlar ve oylamalardan yoksun bir yaşam da artık düşünülemez olmaktadır. Ne önemi var – Rusya'nın gelecek kuşağı kendini bu yaşama uyarlamış olacaktır. Ama sağlıklı olmasının vazgeçilmez bir koşulu vardır: Hiçbir zaman (Kilisenin bile başına geldiği gibi) bir iktidar karaborsasının açılmaması.

Benjamin, yazısının sonunda, o sırada bütün hızıyla süren Lenin kültüne değinir: "Lenin resimleri kültü, daha bugün bile devasa boyutlar kazanmıştır. Yavaş yavaş kendi kanonik biçimlerini de yerleştirmektedir bu kült. En yaygını, halka hitap eden Lenin resmidir, ama belki daha da yoğun ve doğrudan biçimde konuşan bir resim var: Masasında bir Pravda nüshasının üzerine eğilmiş olarak oturan Lenin. Böyle günlük, geçici bir gazeteye daldığında Lenin'in doğasının diyalektik gerilimi de ortaya çıkar: Bakışı hiç kuşkusuz uzak ufuklara yönelmiştir, ama kalbinin yorulmak bilmeyen dikkati ve tasası anla ilgilidir."

Benjamin, "Tarih Felsefesi Üzerine Tezler" bir yana bırakılırsa, 30'lu yıllarda, doğrudan siyasal polemiklerden (özellikle de Parti siyasetiyle ilgili olanlardan) uzak duracaktır. Burada bir oto-sansürden de söz edilebilir: Katılamadığı, sorumluluğunu paylaşamadığı bir hareketi açıkça eleştirmekten de kaçınmış gibidir. Benjamin'in Moskova Günlüğü bu açıdan da önemli: Benjamin'in siyasal tutumu, dolaysız biçimde bu metinde ortaya çıkar.

Devamını görmek için bkz.

Gershom Scholem, Önsöz, 1980, s. 21-25

Walter Benjamin'in 6 Aralık 1926'dan Ocak 1927'nin sonuna dek Moskova'da geçirdiği iki aylık süreyi kapsayan Moskova Günlüğü, ondan kalan belgeleri tanıdığım kadarıyla, karşımızda tümüyle benzersiz bir metin olarak durmaktadır. Bu, onun hayatından önemli bir kesite ilişkin sahip olduğumuz, tartışmasız en kişisel, tümüyle ve sakınmasızca en açık yürekli belgedir. Benjamin'in günlük tutmaya yönelik, bize ulaşmış olan ve daima birkaç sayfanın ardından kesilen girişimlerinden hiçbiri bu metinle karşılaştırılamaz; buna, canına kıymayı düşündüğü 1932 yılında yaptığı son derece kişisel açıklamalar da dahildir.

Burada sahip olduğumuz, Benjamin'in hayatında kendisi için önem taşıyan bir döneme ilişkin hiçbir biçimde sansüre uğratılmamış, yani öncelikle de kendisi tarafından sansürlenmemiş bir parçadır. Çeşitli kişilere yazdığı ve bugüne dek bilinen, bize kadar ulaşmış mektuplarının tümünde de, yazıştığı muhataplarının kişiliğini göz önünde bulunduran belirli bir yön, hatta denilebilir ki, bir eğilim vardır. İnsanın kendi içinde koşulsuz bir dürüstlükle sürdürdüğü tartışmanın ve kendine verdiği hesabın içerdiği ve ancak böyle bir hesaplaşmada ortaya çıkan o boyut, Benjamin'in tüm bu mektuplarında görülmez. Başka yerlerde açıkça yazılı ifadesini bulamamış şeyler, yalnızca bu günlükte dile getirilir. Şurada burada, sözgelimi bazı aforistik imalarında bu tür şeylere yönelik işaretler vardır kuşkusuz, ancak bunlar, temkinli, "dezenfekte edilmiş", oto-sansürden geçirilmiş ifadeler olarak kalırlar. Ancak bu noktalar burada, tüm ayrıntılarıyla sergilenen özgün bağlamlarında ortaya çıkar; Benjamin'in Moskova' dan yazdığı ve günümüze ulaşmış az sayıdaki mektubunun –biri bana, diğeri de Jula Radt'a– asla ele vermediği bir bağlamdır bu.

Benjamin'in Moskova yolculuğu üzerinde rol oynamış üç etken vardır. Birinci planda Asja Lacis'e karşı duyduğu tutku, ardından Rusya'daki ortamı daha yakından tanıma, hatta belki bu ortamla kendisi arasında herhangi bir biçimde bağ kurma ve bu bağlamda, iki yıldan daha uzun bir süreden beri düşündüğü, Alman Komünist Partisi'ne bizzat katılma olasılığını bir karara bağlama arzusu. Nihayet henüz yolculuğa çıkmadan önce üstlendiği, şehre ve oradaki hayata ilişkin izlenimlerini, yani bir Moskova "fizyonomisi" yazmasını gerektiren edebi yükümlülükler de burada bir rol oynamıştır kuşkusuz. Ne de olsa, Moskova'daki giderlerini, bu yolculukla ilgili daha sonra teslim etmesi beklenen çalışmalar karşılığında çeşitli kaynaklarca yapılmış olan ön ödemeler sayesinde karşılamıştı. 1927 yılının başlarında yayımlanan dört metin, doğrudan doğruya bu tür sözleşmelerin sonucunda gerçekleşmiştir; özellikle de Buber'e önermiş olduğu ve Buber'in Die Kreatur (Yaratık) adlı dergide yayımladığı "Moskova" başlıklı uzun denemesi. Bu deneme, günlüğün ilgili bölümlerindeki ilk notların, çoğu kez geniş ölçüde elden geçirilmesi sonucunda oluşmuş bir metindir. Günlükteki bölümlerin, gözlem ve hayal gücünü eşine az rastlanır bir yoğunlukla birleştiren inanılmaz kesinliği şaşırtıcıdır.

Sanat ve edebiyat hayatının taşıyıcıları ve bu alanda bir rol oynayan resmi yetkililerle, kendisi açısından verimli olabilecek bir ilişki kurmaya yönelik –son kertede başarısız kalan– girişimlerinin canlı anlatımları, bu günlükte büyük bir yer kaplıyor. Alman edebiyatı ve kültürel hayatı alanında Rus gazetelerinin muhabiri olarak bu türden sağlam ilişkiler kurma niyeti başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Alman Komünist Partisi'ne girme konusundaki –ayrıntılarıyla yalnızca bu günlükte yazıya dökülmüş olan– düşünceleri de yukarıdaki girişimlerine koşut olarak gelişiyordu; tüm artı ve eksileriyle yürütülen bu muhasebe, sonuçta Benjamin'in Parti'ye katılmaktan kesinkes caymasıyla sonuçlanacaktı. Aşmaya istekli olmadığı sınırları, tüm açıklığıyla görmüştü.

Yolculuğuna başlarken, Moskova'daki edebiyat çevresiyle kuracağı ilişkinin biçimine yönelik iyimser beklentileriyle, kendisini oranın gerçekliğinde bekleyen şiddetli hayal kırıklıkları arasında keskin bir karşıtlık vardır. 10 Aralık 1926'da, Moskova'ya varışından sadece dört gün sonra bana yazdığı ve bu kitap çerçevesinde yayımlanmasına izin verdiğim mektup –ki, bana Moskova'dan yazdığı yegâne mektuptur bu– Benjamin'in iyimserliği konusunda çok açık bir fikir veriyor. Bu beklentilerinin nasıl sonuçlandığını ise, günlüğünde kılı kırk yaran bir titizlikle anlattığı gelişmelerden öğreniyoruz. Kurduğu tüm hayalleri ağır, aynı ölçüde de umut kırıcı bir biçimde yitirmişti.

Benjamin'in Moskova'da edindiği deneyimleri nasıl değerlendirdiği ise, Buber'in Die Kreatur dergisi için hazırladığı "Moskova" başlıklı denemenin yakında tamamlanacağını bildirmek üzere, Martin Buber'e dönüşünden yalnızca üç hafta sonra yazdığı (23 Şubat 1927 tarihli) mektuptan anlaşılabilir. Bana öyle geliyor ki, Benjamin'in mektubunda yaptığı özet burada alıntılanmayı hak ediyor. Şöyle yazıyor Benjamin: "Anlatımım tüm teorilerden uzak duracaktır. Yaratıksal olanın, tam da bu sayede dile gelmesini sağlayabileceğimi umuyorum: tabii şimdi tümüyle farklılaşmış bir çevrenin tınısal maskesi ardından gürültüyle yankılanan, bu çok yeni ve yadırgatıcı dili yakalamayı ve yazıya aktarmayı başarabildiğim ölçüde. Şu andaki Moskova şehrinin bir anlatımını vermek istiyorum; 'tüm olgusallığın şimdiden teoriye dönüştüğü' ve böylelikle her türlü tümdengelimci soyutlamadan, tüm öngörülerden, hatta belirli ölçüler içerisinde her türlü yargıdan kaçınan bir anlatım olmalı bu – şuna kesinlikle inanıyorum ki, Rusya söz konusu olduğunda, her türlü yargı, zihinsel 'verilere' değil, ancak ve yalnızca ekonomik olgulara dayandırılabilir, oysa Rusya'da bile bu konuda yeterince kapsayıcı bilgiye sahip pek az insan var. Şimdiki, içinde bulunduğumuz andaki haliyle Moskova, tüm olasılıkların şematik bir özetini sunuyor: öncelikle de devrimin başarılı olup olamayacağına ilişkin olasılıkların. Ama her iki durumda da öngörülemez bir şey kalacaktır ki bunun resmi, bir program uyarınca çizilen her türlü gelecek manzarasından çok farklı olacaktır; nitekim bu resim, bugün insanlarda ve onların çevrelerinde sert ve sarih hatlarla şekilleniyor."

Buna ek olarak, 1980'ler okuyucusunun, günlükte ancak uç veren bir olguyu daha kesin hatlarıyla kavraması da söz konusudur: Benjamin'in herhangi bir biçimde ilişki kurmayı başarabildiği kişilerin hemen hepsi de –ki, Benjamin bunun farkında olsa da olmasa da, neredeyse istisnasız olarak Yahudi'ydiler– siyasi ya da sanatsal muhalefetin yanında yer alıyorlardı ve bu iki muhalefet kanadı o dönemlerde bir ölçüde de olsa birbirinden ayrı tutulabiliyordu. Akıbetlerini takip edebildiğim kadarıyla, bu insanlar, Troçkistlik ithamı veya başka yaftalar altında er ya da geç daha o dönemde yerleşmeye başlayan Stalin iktidarının kurbanları oldular; hatta daha sonraları arkadaşı Asja Lacis bile, "Temizlik" kampanyaları sonucu bir çalışma kampında uzun yıllar geçirmek zorunda bırakıldı. Benjamin, ilişkide olduğu önemli kişilerden pek çoğunun, korku ya da sinizmin etkisi altında ortaya koydukları ve kendisi tarafından giderek daha sert vurgularla dile getirilen oportünizmi görmezden gelmeyi başaramıyordu ve nihayet bu noktada şiddetli tartışmalar yürütecekti; hatta Asja Lacis'le bile.

Benjamin'in attığı adımlarda, Asja Lacis'in can yoldaşı (ve nihayet son yıllarındaki kocası) olan son derecede zeki yönetmen Bernhard Reich'la (daha önce Berlin'deki Alman Tiyatrosu'ndaydı) sürdürdüğü ve baştan beri gerilimlerle yüklü yakınlığın büyük önemi vardı ve bu yakınlık Benjamin'in zihinsel durumu açısından, Reich'ın kurduğu ilişkilere –günlüğün de gösterdiği gibi– sahip olmayan Asja Lacis'le sürdürdüğü ilişkiye oranla daha aydınlatıcıdır. Ama Benjamin, 1927 Ocağında Reich'la da, ancak güçlükle saklayabildiği, içsel bir kopuş yaşayacaktı.

Ancak bu günlüğün kalbinde Asja Lacis'le (1891-1979) sürdürdüğü, alabildiğine sorunlu ilişki yer alıyor kuşkusuz. Lacis birkaç yıl önce, bir bölümünü Walter Benjamin'e ayırdığı, Meslekten Devrimci başlıklı bir anı kitabı yayımladı. Bu önümüzdeki belge, söz konusu bölümü okumuş olan okurlar için acı ve yürek daraltan bir sürpriz olmalıdır.

Benjamin, Asja Lacis'le 1924 Martında Capri'de tanışmıştı. Bana Capri'den yazdığı mektuplarında ondan adını anmaksızın, "Riga'dan gelen, Letonyalı bir Bolşevik kadın" ve "radikal bir komünizmin güncelliğini tüm yoğunluğuyla kavrayışı" bağlamında, "Rigalı bir Rus devrimcisi; tanıdığım en mükemmel kadınlardan biri" ifadeleriyle söz ediyordu. Lacis'in, o andan itibaren, en az 1930 yılına kadar Benjamin'in hayatında belirleyici bir rol oynadığına kuşku yok. Her şeyden önce Lacis uğruna gerçekleştirdiği Moskova yolculuğuna çıkmadan önce, henüz 1924 yılında Berlin'de ve 1925'te Riga'da, hatta belki bir kez daha yine Berlin'de onunla birlikte oldu. Lacis, Dora Kellner ve Jula Cohn'un ardından, Benjamin için merkezi öneme sahip üçüncü kadın oluyordu. Aralarındaki erotik bağ, Benjamin'in Tek Yönlü Yol adlı kitabının ithafından da anlaşılacağı gibi, Lacis'in üzerinde sahip olduğu güçlü entelektüel etkiyle de bütünleşiyordu: "Bu yolun adı, onu bir mühendis olarak yazarda açan kişiye atfen, Asja-Lacis-Caddesi konmuştur." Ama bu günlük, Benjamin tarafından sevilmiş olan kadının, tam da bu entelektüel yanıyla ilgili olarak, bizi her türlü görüş ve anlayıştan mahrum bırakıyor. Günlük, neredeyse yolculuğun sonuna dek sonuçsuz kalan bir duygusal yönelimin öyküsü olarak, açıkça şiddetli bir umutsuzluk hissi yaymaktadır. Tabii, Asja hastadır ve Benjamin'in Moskova'ya varışından, neredeyse ayrılışına kadar bir sanatoryumda yatmıştır, ama hastalığının doğası üzerine hiçbir şey öğrenemiyoruz. Birliktelikleri çoğunlukla sanatoryumdaki odada gerçekleşiyor; yalnızca birkaç kez Asja da Benjamin'i otelinde ziyaret ediyor. Daha önceki bir beraberliğinden olan, –tahminime göre– yaklaşık sekiz-dokuz yaşlarındaki kızı da, Moskova dışındaki bir çocuk sanatoryumunda hasta yatmaktadır. Yani Asja Lacis Benjamin'in girişimlerinde etkin bir taraf olarak yer almaz. Yalnızca Benjamin'in anlattıklarını dinleyen kişi, neredeyse daima reddedilmekle sonuçlanan duygusal yöneliminin hedefi ve nihayet, hiç de seyrek sayılamayacak hasmane, hatta talihsiz kavgalarının muhatabı olarak kalır. Hepsi de çaresiz bir kesinlikle bu günlüğe aktarılmış olan sonuçsuz bekleyişler, sürüp giden bir reddediliş, nihayet azımsanamayacak ölçüde bir erotik sinizm, burada inandırıcı bir entelektüel profilin yokluğunu iki kat daha gizemli kılmaktadır. Benjamin'i Asja Lacis'le birlikte görmüş ve bana izlenimlerini anlatmış olan insanların, durmadan kavga eden bu çiftle ilgili hayretlerini ağız birliği etmişçesine dile getirmeleri de bu olguyu desteklemektedir. Üstelik Asja Lacis'in Berlin ve Frankfurt'a geldiği ve Benjamin'in onunla birlikte olabilmek için boşandığı 1929 ve 1930 yıllarında! Yani burada Walter Benjamin'inki gibi bir hayata pekâlâ uygun düşen bir açıklanamazlık tortusu kalmaktadır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Metin Celâl, “Walter Benjamin’in Düş Kırıklıkları”, Radikal Kitap, 15 Haziran 2001

Yirminci yüzyılın en önemli düşünce adamlarından biri. Frankfurt Okulu'nun estetik kuramcılarından. Sanat üzerine ufuk açıcı, sorular soran, çözümler arayan eserlerin sahibi. Walter Benjamin'den söz ediyorum. Benjamin, birçokları gibi benim de hem sanata bakışımda hem de sanatın siyasetle ilişkisini anlamaya çalışmamda kılavuzum olmuş yazarlardan. Dünyaya bakışındaki sorgulayıcılık, sanatın önemini kavrayışı, onun estetik niteliklerini öne çıkartan düşünsel tartışmaları ile Türkçede yayınlanan tüm eserlerini izlemeye çalıştığım bir yazar.

Moskova Günlüğü'nü de aynı heyecanla okudum. Adındaki "günlük" ibaresi özellikle çekici kılıyordu kitabı. Çünkü düşünce dünyasını ne kadar yakından tanımaya, öğrenmeye çalışsam da özel hayatı hakkında pek fazla bilgi sahibi olmadığım bir yazardı Benjamin. İnsan, ister istemez, yazdıklarını önemsediği birinin hayat öyküsünü merak ediyor. Hele kırk sekiz yıllık kısa ömrünü Fransa-İspanya sınırında, faşistlere tutsak düşmemek arzusuyla trajik bir intiharla noktalamışsa...

Günlükler, ne kadar genelleştirmeye çalışılırsa çalışılsın insanın kendi özelini, duygularını ve en azından gündelik hayatının ayrıntılarını ele verir. Bir kişinin kabataslak da olsa bir günü nasıl geçirdiğini belleğinizde canlandıracak verilere sahip olmanız bile onun nasıl yaşadığını, nasıl biri olduğunu anlamanızda önemli bir adımdır diye düşünüyorum. Benjamin özel hayatı hakkında ayrıntılar vermemeye özellikle dikkat etmiş bir yazar. Sonradan yayımlanan mektuplarında bile bu prensibini özenle korumuş.

On Yaşındaki Devrim

Bu açıdan önemli bir kaynak Moskova Günlüğü. Ama tabii bu kadarla kalmıyor. Yazıldığı yerin ve dönemin de ayrı bir çekiciliği var. Benjamin bu günlüğü 1926 Aralık'ı ile 1927 Ocak'ı arasında, 7 haftada, Moskova'da tutuyor. Sovyet Devrimi yapılmış ve aradan yaklaşık on yıl geçtiği için uygulama ilk önemli meyvelerini vermeye başlamış. Gönlünü sosyalizme vermiş herkes gibi düşlerinin gerçekleştiği yeri görmek istiyor. Bu gerçekten de önemli bir sınav, insanın düşleriyle gerçeğin ne denli birbiriyle uyuştuğunu görmesi, karşılaştırması.

Teorinin hayata/pratiğe geçtiği yerde olmak ister istemez kişinin inançlarını sorgulamasını gerektirir. Bu sorgulamaya girişen kişi bir de kuramcıysa onun hesaplaşması ister istemez daha da ilgi çekici olur. Çünkü onun daha sonra ileri süreceği tüm düşüncelerde, kuramlarda orada yaşadıklarının, gözlemlerinin olumlu ya da olumsuz yansıması olacaktır.

Walter Benjamin, kendisinden umulacağı gibi ayrıntılara inen, iyi bir günlük tutmuş. Hemen her gün neler yaptığını, yaşadığını, onların uyandırdığı düşünceleri kaydetmiş. Daha ilk sayfalardan itibaren Benjamin'in Moskova'ya gidişinin tek bir nedeni olmadığını hissediyorsunuz. Benjamin, Moskova'ya görevli olarak gelmiştir. Bir dergiye Moskova izlenimlerini yazacaktır. Belki de bu nedenle hem gündelik hayatı hem de onu oluşturan düşünsel yapıyı belki de normaldekinden daha dikkatli gözlemler. Bunun tek nedeni yazar sorumluluğu değildir. Benjamin, aynı zamanda bir kararın arifesindedir. Alman Komünist Partisi'ne üye olup olmamak, yani siyasi bağlanma konusunda bir karar verecektir. Bu kararı almasında buradaki izlenimlerin çok önemli etkisi olacağı açıktır.

Tatil Aşkının Peşinde

Ama tüm bunlara vesile olan özel bir neden vardır; aşk. Aşkının izini sürmek amacıyla gelmiştir Moskova'ya. Belki de Moskova'yı görüp yazmak bu amaç için bir araçtır.

Âşık olduğu kadın, sıkı bir sosyalist olan Letonyalı bir tiyatrocudur, Asja Lacis. 1924'te İtalya'da Capri Adası'nda tanışmışlardır. Birlikte bir tatil aşkı yaşarlar. Altı ay boyunca İtalya'yı birlikte gezerler. Benjamin, Berlin'e döndükten birkaç ay sonra belki de ani bir kararla, Lacis'i tiyatrosunun bulunduğu Riga'da ziyaret eder. Tatil aşkı geride kalmıştır, ilgi görmez. Gerisin geri Berlin'e döner. 1926 sonlarında Asja Lacis'in depresyon geçirdiğini ve Moskova'da bir sanatoryumda kaldığını öğrenince Moskova izlenimlerini yazmak üzere Rusya'ya gider.

Anlatılanlara bakılırsa Asja Lacis zor bir kadındır. Hırçındır, tartışmayı sever, kolaylıkla kavga eder, karşısındakini kırar. Ama sanıyorum Benjamin'in aşkını karşılıksız bırakmasının nedeni bu değildir. Moskova Günlüğü'nde Benjamin'in yazdıklarına bakarsak, çiftin zaman zaman çok duygusal anlar yaşadığını da görürüz. Ama bu anlar çok kısa ve geçicidir. Daha çok bekleyişler, umutlar ve karşılıksız bırakılan hislerle yaşar Benjamin. İlişki yeni bir boyut kazanacağı her aşamada sekteye uğrar. Asja Lacis'in sıkı bir entelektüel olduğu söylense de düşünsel anlamda hemen hiçbir şeyi paylaşamazlar ve bu yüzden sık sık kavga ederler. Benjamin, bir aşk üçgeninin dar açılı köşesini oluşturmaktadır. Üçgenin diğer köşesinde dönemin tanınmış yönetmenlerinden, günlükten anladığımız kadarıyla Benjamin'in de yakın arkadaşı olan Bernard Reich vardır. Asja Lacis'in hayatında Reich daha ağır basmaktadır. Onunla ilişkisi daha yoğundur ve birlikte çok şey paylaşmaktadırlar. Düşünsel açıdan Benjamin'de Reich'la daha yoğun ilişkidedir. Özellikle Moskova'da yaşanan birçok şeyi anlamasında Reich'ın anlattıklarının, onunla konuşmalarının, tartışmalarının büyük etkisi olmuştur.

Aşk Üçgeninin Dar Köşesi

Benjamin, bu yolculuğa çıkarken ne gibi bir beklenti içindeydi? Herhalde, öncelikle aşkına karşılık bulmak istiyordu. Günlük'ten anladığıma göre, bu karşılığı alamamış. Bu ilişkide belirleyici olan Asja Lacis onun üçgenin bir köşesi olarak kalmasını uygun görmüş. Teorinin pratikteki hali de onu hayal kırıklığına uğratmış. Tüm iyimser ve olumlayıcı bakışına rağmen devrimin başarıya ulaşıp ulaşamayacağı konusunda kuşkuya düşmüş. Kendi ilgi alanı olan edebiyat ve tiyatro ile ilgili izlenimleri, devletin sanata bakışı, denetleyici ve kısıtlayıcı tutumu da bu hayal kırıklığını artırmış olmalı. Komünist Partisi'ne katılmak konusundaki kararsızlığına da cevabı bulmuş, kesinlikle bağımsız kalmaya karar vermiş. Bu karar da izlenimlerinin ne yönde olduğunun önemli bir göstergesi.

Moskova Günlüğü'nün Türkçe baskısının başında ve sonunda yer alan ekler de Benjamin'in bu üç boyutlu yolculuğunu anlamamızda önemli katkılarda bulunuyor. Orhan Koçak'ın "Sunuş"u ve Gershom Scholem'in "Önsöz"ü Günlük'ü okurken ayrıntılara boğulup tam olarak anlam veremediğimiz önemli konularda aydınlatıcı işlevler yüklenip kitabı tamamlıyorlar. Daha da önemlisi, kitabın sonundaki eklerde yer alan, karşı yanın yazarı nasıl gördüğünü örnekleyen Asja Lacis'in anılarındaki Benjamin'le ilgili bölümler ve dönemin devlet yöneticilerinden Lunaçarski'nin Benjamin'in Goethe ile ilgili çalışması hakkındaki olumsuz görüşünü içeren mektubu. Benjamin'in bakışındaki iyimserliğin,Günlük'ün yapısını oluşturan olgular konusunda karşı taraftan nasıl olumsuz bir tepki aldığını görmemiz açısından ilginç belgeler bunlar.

Sonuç olarak, önemli bir kuramcının önemli bir tarih kesitinde, o yıllarda en çok merak edilen yerlerden biri olan Moskova'da, yaşadığı aşkın ve düşlerin izinden gitmek hangi boyuttan yaklaşırsanız yaklaşın okumaya değer.

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, “Moskova’dan Pasajlar”, Virgül, Sayı 44, Ekim 2001

Benjamin'in XIX. yüzyıl Paris'ine ilişkin notları nasıl kapitalizmin doğuşunun ya da yerleşmesinin izini sürüyorsa, Günlük'teki satırlar da sosyalizmin kuruluşuna dair izlenimler sunuyor. Pasajlar'da gözlemlerinden sonuçlar da çıkaran Benjamin'in Moskova izlenimleri, çoğunlukla gördüklerinin fotoğrafından ibaret. "Mekanik yeniden üretim çağında" sözcüklerle yeniden üretilmiş görüntüler belki de.

Belki de, "Benjamin'in Devrimden on yıl sonra Moskova'da gördüğü ve günlüğünde anlatmayı, betimlemeyi seçtiği görüntülerin sıralanışı XXI. yüzyılın okuru için ne anlama gelebilir?" sorusunu sormak gerekiyor bugün.

Benjamin'in Moskova caddelerinde dolaşırken bir dolu eşya topladığını okuyoruz Günlük'te. Afişlere, Lenin resimlerine, Çarlık Rusyası'ndan kalma antikalara, ev içlerindeki eşyaya, eşyanın yerinin sürekli değiştirilmesiyle oluşturulan dekorasyona, oyuncaklara, dükkân tabelalarına özel bir önem verdiğini görüyoruz. Ama özellikle pazar yerleri, sokaklar ve sokak satıcıları.

...

Benjamin'in XIX. yüzyıl Paris'ini araştırırken önem verdiği kavramlardan birisi de "iç mekân"dır. "İç mekân, bireyin yalnızca evreni değil, aynı zamanda mahfazasıdır," diye yazar.

...

Moskova'daki evlerde "küçük burjuva iç mekânına özgü dekorasyondaki tamamlanmışlık"ı göremez Benjamin; bir ya da birkaçı kalmıştır dekorasyonu tamamlayan eşyanın. Bu mekânları "yeni teftiş görmüş revirlere" benzetir Benjamin. Bu mekânlara insanlar "katlanmak"tadırlar çünkü hayatları "büroda, kulüpte, sokakta geçiyor"dur. Ama hayatları sokakta geçerken, insanları sokağı "flanêur"ler gibi, bir tür iç mekân olarak duyumsadıkları da söylenemez. Sokağın onlar için iç mekânlara özgü "mahfaza" özelliği bulunmamaktadır. Sokaklar güvensizdir. Resmi görüş her an değişebilir ve bir gün önce güvenle savunulan görüşler savunulamaz hale gelebilir.

1927'de Die Kreatur için yazdığı "Moskova" makalesinde açıkça dile getirdiği "insanlar arasındaki güvensizlik ve suskunluk" Moskova Günlüğü'nün satır aralarında da kolaylıkla sezilebilir. Benjamin'in Günlük'te Komünist Partiye katılmayı sorguladığı, ya da Reich aracılığıyla tanıştığı Partili aydın ve sanatçılarla giriştiği tartışmaları anlattığı satırlarda, Moskova caddelerinde –sokak satıcıları dışında– kimlerin kendilerini "iç mekân"da duyumsadığı açıktır aslında. İktidarın fantazmagorik yanı demek çok abartılı olmasa gerek bu duruma.

Moskova Günlüğü'nü, Devrimin uğradığı ihaneti, Benjamin'in yöntemini izleyip o dönemi "şimdi'nin zamanı"na getirerek, deneyimleyerek öğrenmek isteyenler için önemli kaynaklardan biri olarak da düşünebiliriz.

Devamını görmek için bkz.

Göksel Aymaz, “Tuhaf bir Marxçı: Walter Benjamin”, Radikal Kitap Eki, 15 Haziran 2001

"Buraya 6 Aralık'ta vardım. Garda kimsenin olmayabileceği ihtimalini hesaba katarak, trende bir otelin adını ve adresini aklıma yazdım. (İkinci mevkide yer olmadığını belirterek, sınırda bana birinci mevki farkı ödettiler.) Yataklı vagondan indiğimi kimsenin görmemesi rahatlattı beni..."

Walter Benjamin'in, 9 Aralık 1926 günü tutmaya başladığı Moskova Günlüğü'nün, belki çok basit görünen, oysa o günlerde ve sonradan sayısız aydının paylaştığı içten bir tedirginliği açığa vuran bu satırlarla açılması, yazarın, yalnızca Moskova tanıklığının bütünü açısından değil, toplumculuğun resmî çehresiyle, Sovyet Marxçılığıyla ilişkilerinin bütünü açısından da bir ipucu niteliğinde. Benjamin, trende birinci mevkiyi kendisi seçmemesine, ikinci mevkiden birinci mevkiye zorunluluktan geçmesine, meteliğe kurşun atan Marxçı bir aydın olmasına karşın, yataklı vagondan inerken görülmekten tedirginlik duymuştur. Kanımca, Benjamin'in duyumsadığı bu baskı, yalnızca onun kendi ikircikli yüreğinden değil, daha çok, somut anlatımını parti yönetiminden dalga dalga partililere yayılan katılıktan almaktadır ağırlığını.

Bugün, kimilerinin, "geçen yüzyılın tedirgin bilinci"nin Walter Benjamin'de cisimlendiğini söylemeleri boşuna değildir. Kırk sekiz yıl süren kısa hayatında, iki derin tedirginliği açıktan açığa ve içten içe hep duymuştur Benjamin. Her şeyden önce, hayatı cehenneme çeviren Naziler'in yol açtığı tedirginliği "ölümüne yaşamıştır". Resmî ölüm öyküsü, bizi bir intiharla değil, yükselen Nazizmin adım adım işlediği bir "cinayet"le yüz yüze getirmektedir:

Benjamin, 1933'te Almanya'dan ayrılarak Paris'e yerleşmiş, 1939'da Alman yurttaşlığından çıkarılmış, Almanlar'ın Fransa'yı işgal etmesi ve Paris'teki evini Gestapo'nun basması üzerine, İspanya üstünden ABD'ye kaçmayı tasarlayarak güneye inmiş, PortBou kentinde polis tarafından Gestapo'ya teslim edileceğini öğrenince canına kıymıştır.

Ne var ki, Nazizmin acımasızlığı ve yabanıllığı karşısında, bir Yahudi ve Marxçı olarak duyduğu tedirginlikten farklı bir tedirginliği de, Sovyet Marxçılığına bağımlı kestirmeci çözümlemeler, toplumculuğun kaba uygulamaları, Marxçı "fıkıh"ın katı yapısı karşısında, bir edebiyat eleştirmeni, estetik kuramcısı ve felsefeci olarak duyumsamıştır Benjamin: Modern edebiyat akımlarını, Baudelaire, Kafka ve Proust'u, gerçeküstücülüğün sanatsal köktenciliğini, teknolojik gelişmenin sanata sağladığı olanakları, gelenek ve geçmiş kültür içindeki özgürleştirici öğeleri incelerken, Marxçı yaklaşım içersinde bağımsız ve özgün bir estetik kuram geliştirmeye yönelmiştir. Bu yüzden olsa gerek, yakın dostu, felsefeci Hannah Arendt'in, ondan, "Belki de gelmiş geçmiş en tuhaf Marxçı" diye söz etmesi hiç de tuhaf karşılanmamıştır.

Sağlığında, "yakın çevre" dışında pek az tanınan Walter Benjamin'in, ölümünden sonra giderek nerdeyse bir tapıma dönüşmesindeki en büyük pay, kuşkusuz, yerleşik anlayışa meydan okuyan denemelerinin, Gershom Scholem ve Adorno gibi arkadaşlarının çabalarıyla kitaplaştırılmasına düşmektedir. Kitaplarının 1960'lar ve 1970'lerde İngilizceye ve başka dillere de çevrilmesi, "Benjamin tapımı"nın oluşmasında bir başka etkendir. Ama, bugün İnternette Amazon'a girdiğinizde Walter Benjamin'e ilişkin tam 304 başlık buluyorsanız, bunda, 20. yüzyılın bu sahici toplumsal eleştirmeninin kısa hayatı ve gizemli ölümünün de payı olsa gerektir.

Daha önce Türkçede, Ünsal Oskay'ın derlediği Estetize Edilmiş Yaşam, Nurdan Gürbilek'in hazırladığı Son Bakışta Aşk (Metis Yayınları), Haluk Barışcan ve Güven Işısağ'ın çevirdiği Brecht'i Anlamak (Metis) gibi kitapları yayımlanan Benjamin'in, Cemal Ener tarafından çevrilen Moskova Günlüğü'nde, Orhan Koçak'ın atlanmaması gereken Sunuş'unda belirttiği gibi, tam kaynaşmadan birbirine dolanan üç öykü çizgisi seçiliyor: Biri, Letonyalı Bolşevik tiyatrocu Asja Lacis'e aşkının öyküsü. İkincisi, Benjamin'in kendi siyasal bağlanma serüveninin öyküsü. Üçüncüsü ise, devrim sonrası Moskova kentindeki gözlemlerinin, yaşadıklarının, düşkırıklıklarının öyküsü.

Evet, bu üç öykü çizgisi tam kaynaşmadan birbirine dolanıyor, ama bu kırılgan Marxçının hüzünlü aşkının dolambaçlarında, serpilip boy atmakta olan sosyalist toplumun doğum güzellikleri kadar ölüm nedenleri de seçilebiliyor.

Devamını görmek için bkz.

Atilla Birkiye, "Moskova Günlüğü", Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Naziran 2001

Kimi yaşamlar vardır, büyük yaşamlardır bunlar ama, sonları trajiktir. Caudwell gibi, Lorca gibi, Vaptsarov gibi, Benjamin gibi.

Walter Benjamin Yahudi ve Almandır. 20. yüzyılın ilk yarısının en önemli edebiyat eleştirmeni ve estetik kuramcısı olarak tanımlanır.

1892 yılında dünyaya gelen Benjamin, felsefe eğitimi görmüş, ''Alman Tragedyasının Kökeni'' adlı tezi Frankfurt Üniversitesi'nden geri çevrilince, zaten pek hevesli olmadığı ''akademik yaşamına'' son vermiştir.

1930'larda Marksizme yaklaşır, Brecht 'in etkileri görülür. 20. yüzyıl düşüncesine büyük etkisi olan ve Adorno ile Horkheimer yönetiminde New York'ta çıkan Sosyal Araştırmalar Dergisi'nde yazmaya başlar. Artık Avrupa kültür merkezliğini elinden bırakmaktadır, çünkü faşizm tırmanmaktadır.

1933'te Almanya'yı terk edip Paris'te yaşamaya başlayan Benjamin, bir yazısından dolayı 1939'da Alman vatandaşlığından çıkarılır. Bu, Nazilerin kara listesinin başında yer aldığı anlamına da gelmektedir.

1940 yılının hüzünlü sonbaharı, onun yaşamının da hüzünlü sonu olur. Paris'teki evi Gestapo tarafından basılmış; İspanya - Fransa sınırındaki Port-Bou kentinde, ABD'ye gitmeyi beklemekte, ama bir yandan da etrafındaki Nazi çemberi daralmaktadır. Polisin kendisini Gestapo'ya teslim edeceğini öğrenmesi üzerine, yaşamına son verir...

Yıl 1924, Capri. Letonyalı Bolşevik aktris ve yönetmen, aynı zamanda Meyerhold 'un da asistanlığını yapmış olan Asja Lacis, kızıyla birlikte alışveriş yapmaktadır.

Küçük kızı Daga badem ister, Lacis bademin İtalyancasını bilmez. ''Hanımefendi size yardım edebilir miyim?'' diyen bir adam yanında belirir. Daha sonra o adam kadının peşinden gider ve paketlerine yardım etmesi için izin ister.

Anlaşılan yaşamsal bir kategori olarak ''rastlantı'' , Eros 'un okunu adamın çoktan yüreğine saplamıştır. Adam, Walter Benjamin'dir. Lacis ile Benjamin bir ''yaz aşkı'' yaşar; yollar kısa bir süre sonra ayrılır. Lacis ülkesine, devrimin coşkusuna döner.

Benjamin hem romantik olarak etkilenmiş ve kadını, yani Eros'un okunu yüreğinden hiç çıkaramamıştır; hem de düşünsel olarak etkilenerek komünizm ile yakınlık kurmuştur. Partili olmamış, ''özgür ve özgün'' kalmaya özen göstermiştir.

1926 yılında Asja Lacis ruhsal bir rahatsızlık geçirir. Bunun üzerine Benjamin Moskova'ya gider ve orada yüreğinden çıkaramadığı kadının yanında iki ay kalır.

Moskova Günlüğü adlı kitap, işte Benjamin'in bu iki aylık tanıklığıdır. Cemal Ener'in Türkçeye çevirdiği kitapta Orhan Koçak'ın ''Sunuş''u ile bilim adamı ve düşünür Gershom Scholem'in 1980 yılında yazdığı ''Önsöz'' var:

''Benjamin'in Moskova yolculuğu üzerinde rol oynamış üç etken vardır. Birinci planda Asja Lacis'e karşı duyduğu tutku, ardından Rusya'daki ortamı daha yakından tanıma, hatta belki bu ortamla kendisi arasında herhangi bir biçimde bağ kurma ve bu bağlamda, iki yıldan daha uzun bir süreden beri düşündüğü, Alman Komünist Partisi'ne bizzat katılma olasılığını bir karara bağlama arzusu. Nihayet henüz yolculuğa çıkmadan önce üstlendiği, şehre ve oradaki hayata ilişkin izlenimlerini, yani Moskova 'fizyonomisi' yazmasını gerektiren edebi yükümlülükler de burada bir rol oynamıştır kuşkusuz.''

Moskova Günlüğü, Walter Benjamin'in 6 Aralık 1926'dan Ocak 1927'nin sonuna dek Moskova'da geçirdiği süreyi kapsayan bir kitap. Bu, son derece kişisel ve büyük samimiyetle yazılan bir metin...

Devamını görmek için bkz.

Ceylan Koryürek, "Benjamin ve çocuk", Cumhuriyet Kitap Eki, 6 Eylül 2001

Walter Benjamin baskı ve sömürüye karşı ezilenlerin sözcüsü, burjuvaziye karşı, Marx'a yakın, Nazi baskısından Paris'te yaşar. İktidara muhalif yazılar yazar, 26 Eylül 1940'da İspanya sınırında Gestapo'ya yakalanmamak için intihar eder.

Yaşamı boyunca sınıf mücadelesi içinde tarihle ilgilenir; ayrıntılara sızmış sosyalist düşünceyle yazar. "Ne var ki, geçmişe doğru bu sıçrayıp, kuralları hâkim sınıfın koyduğu bir arenada gerçekleşir. Aynı hamle, tarihin geniş ufkunda diyalektik bir nitelik kazanır. İşte Marx devriminden bunu anlıyordu" der.

Walter Benjamin şair arkadaşı Heine'nin intiharından, yitişten hemen sonra belki de yaşamı yumuşatmak için Hölderlin'in iki şiiri üzerine bir makale yazar. Hölderlin platonik ve imkânsız bir aşkın pençesinde, doğayla bütünleşerek coşku fışkıran eserler yazmıştır. Çok çabuk sevinen ve kırılan bir ruh belki de aşk onu böylesine çocuklaştırmıştı. Walter Benjamin'in keskin gözleri Hölderlin'deki çocuğu görmüştü.

Neden pedagojiyle ilgilenmişti? Geçmişe çevrilen bir bakışı belki de yaşamı boyunca çocuk gözlerindeki ışığı, yüreğe işleyen saf duyguyu aramıştı. Walter Benjamin Çocuklar, Gençlik ve Eğitim Üzerine adlı kitabında yazdığı makalelerde çocukların ilklerini incelemiş, deneyimle harmanlanmış ilginç bir kitap.

Paylaşmanın ilk tohumları

Walter Benjamin için, 18. yüzyıl çocuk kitapları çekiciliğini korur, taş baskılardaki el işçiliği, ilkel oluşlarındaki güzellik, ince işlenmiş bakıra oyulmuş metinler, ipleri çekilince değişik görüntü verenlerle, ışıkla oynaşan saydam renkli kitaplar. Henüz filizlenmeye başlamış ruh, saf bir yürek neler düşler kitaplara bakarken, neler algılar? "Bir anda sözcükler kostümlere bürünürler ve bir el işaretiyle, savaşlara, aşk sahnelerine ya da dalaşmalara dönüşürler" (s. 51). Çocuk kitaplarla arayışın kapısını açınca kapılar, yaşamdan süzülen renkler, cılız bir umuda sevinçli gülümsemelerdir. Geçmiş ve gelecek yoktur anı yaşar, çocuk uykudaki tatlı rüyalar gibi masalların içine düşer, o masallar gelecekte hiç unutulmaz, yaşamayı umut eder.

Walter Benjamin, çocuk kitaplığı kuran Hobrecker için "–çocuk kitapları– keşfetmeyi, ancak çocukların bu sevincine sadık kalmış olan biri başarabilir" der (s. 43). İnsana değişik yaşantı zenginliğini kitaplar verir, sığınış mutlandırıcı bir sürgündür.

Oyuncaklar, düşlere kan veren yaşama dair ilk adımlar, paylaşmanın ilk tohumlarıdır "Alışılmadık oyunla girer yaşama" (s. 74). Çocuk ruhu balta girmemiş orman, öğrenmeye açlık duyarlılık içindedir. Yanıtını bekler soruların.

Bir oyuncak sergisinde neler bulunur? Eskiye karnaval geçidi. "Şekerden yapılmış" (s. 59) yiten bir bebekten küçük bir pusula.

"Tüm haftalığını seninle

harcadım dans ede ede"

18. ve 19. yüzyıl oyuncak dolabından görüntüler, tavan arasındaki geçmişin üzerine sindiği oyuncaklar, kurşun askerler "ev işletmeleri"nden kuklalar, tahta ve dökme bebekler.

Walter Benjamin'in gözlediği, yetişkinlerin de bu sergiye çok fazla ilgi göstermesiydi. "Elbette oynamak her zaman özgürleşmek olarak kalır" (s. 62) oyunlarda serüven yaşar, yinelemek mutluluk verir.

Çocuk bağlı bulunduğu sınıfın etkisi ile yetişir, ortak paylaşımda her zaman rol oynar "Çocuk kolektifine gözünü dört açarak bakmak, işçi sınıfının ayrıcalığıdır. Bu kolektiften yayılan enerjiler sadece şiddetli olanlar değil, aynı zamanda güncel olanlardır" (s. 85). Walter Benjamin insanlar arasındaki sınıf farklarının çocuklar üzerindeki etkisini inceler. Okul çağlarından üniversite yıllarına dek özgür düşüncenin olmadığı bir eğitim ortamında eğitici ve çocuk, kısır döngü içinde boyunduruk altındadır. "Komünist inanca göre eğitim, mevcut çevrenin devrimci hedeflerin hizmetinde sonuna dek değerlendirilmesidir" (s. 91). Yarın enerjisini devrimci düşünceyle alır, ilerlemenin kaynağıdır.

An bir salıncak, geçmiş şimdi ve gelecek. Şimdi yaşanıyorsa eğer bir an sonrası anı. Kaçışsız sığınış bellekte çakan şimşekler, geçmişin dokunulmazlığı, kışkırtan yitiş. Gençlikteki yaşamın cömertliği, seçenekleri sunuşu, örseleniş, hakedişler karşısındaki cimrilik, kümelenmiş kalabalıklardaki ruha yapışan sürgün duygusu. "Yetişkin çoktan her şeyi yaşamıştır; gençliği idealleri, umutları, kadını. Hepsi birer yanılsama çıkmıştır" (s. 17).

"Yaşam öğretir." ilişkilerdeki yankılanan kimsesizlik, masal bitmiş geçmişle şimdinin arasındaki uçurum, tüm görkemiyle ayaklar altındadır. Soluğu kesilen yaşayan anımsamalar, yolu gösteren orta yaşa eşlik eden deneyimdir. Deneyim "dar görüşlünün incili" (s. 18) yaşam "umarsız ve anlamsız" (s. 18). Ateşi yanan arzudur, buz gibi bir maskeye saklar kendini, bilir ki aynasında acı vardır. Vazgeçilen görmezden gelinen kendini kefenlemiş bir yaşam. Walter Benjamin için deneyim, cesaret ve düşünceyle harmanlanınca çabaya ve ümide dönüşür, ileriye doğru yürür. Hiçbir zaman düşüncesi başıboş değildir; yaşam sürekli çabadır.

"Max von Boeh'in Kuklalar ve Kukla Oyunları adlı eseri üzerine eleştirisel yorumlar"ında (s. 97) Walter Benjamin gerçeğin gözüyle oyunun yaşama uyarlanış biçimini anlatır. İlklerin yaşandığı çocukluk yılları, "aşk ve oyun" (s. 98) döngüsü yetişkinde de devam eder. Etrafındaki dünya, yanılsamalar, çelişkili yüzler, ipleri geren coşkuyla fışkıran düşünceler, ok yaydan fırlamış oyun başlamıştır.

Kuklacı "Onu eline alır almaz ondan esinlenmiş görünür, onunla uzaklara bakan bir büyücüye benzer" (s. 102). Görüntüler masala uyar, ölçüsü olmayan gerçek sevgi, yanılsama boşuna sevinçtir. "Azmış kudurmuş arzunun ta kendisi ve arzunun nesnesi de kukladır. Ya da, ceset mi demeli?" (s. 98). Yalnız bir dans arzunun iç çekişleri, saplantısı ümidi yaratır, yavaş yavaş zehirleyen ölüm, kukla ışığı sönmüş bir yıldızdır. Tutkudur Eros'un yönü, kuklacının kibiri gözalıcı, oysa onu kuklacı yapan kukladır.

Walter Benjamin "Tek yön" (s. 75) adı altındaki anlatılarında "Şans tekerleğini" (s. 75) döndüren çocuğun değişik hallerini farklı dünyalara filiz veren imgelere dayanarak, tadına doyum olmaz çekicilikte anlatıyor.

Okul çağına gilen "Kıskançlıkla özlenen" (s. 76) okul kitaplığından "Sonunda kendisine düşen" (s. 76) bir kitapla nasıl ilişki kurar çocuk? Henüz masaya zor uzanan elleriyle sayfaları karıştırır, kitapla beraber yaşamaya da başlar. Kendinden hikâyeleri de katar okuduklarına, harfler şekillere soluklara dönüşür. Bambaşka zengin bir yaşamla, kitapla soluklanır, her şey ellerinin altında ruhunda yaşanacak ne çok macera vardır Walter Benjamin bu yüzden "Çocuk yetişkinden daha iç içe, kitabın kişileriyle" (s. 77) düşüncesini taşıyordu.

Okul yolunda ilk "Geç kaldın"lar (s. 77) ömür boyunca yaşanan bir duygu, bekleyiş ve geç kalış yaşamın çelişen yüzü, tik taklar ayak sesleri ve zamana karşı duyulan sorumluluk.

***

Koleksiyon sonrasızlığa somut kanıtlar, üzerine sinen soluklar, teni artık kuşatmayan bir giysi, yaşamayan anımsamalar, kara kutular, bir kıyımdan arka kalanlardan; eski bir iz.

"Kibir, yalnızlık, yaşama küskünlük-kültürlü ve mutlandırıcı koleksiyoncu doğasının karanlık yüzü budur" (s. 42). Sis perdesi içinde koleksiyoncu bir başka zamana düşer ötelere gider, başkalarından sinmiş soluklar, yansımalardır onu yaşatan, tende kucaklaşmanın kargaşasını yaşamaz. "Koparılmış her çiçek ve yakalanmış her kelebek kendisi için bir koleksiyonun başlangıcı olmuş" (s. 78) çiçek toplayan çocuk yakalanmış kelebek ölüme tanıklıktır.

***

"Erzak dolabının kapısı daha aralanırken uzanıyor eli" (s. 78). Başlangıç ilkler, dokunuş, tat alma, tutkuyla suç ortaklığı, aşkın pençesindeki uysallık. "Her şeyin ebedi tekrar"ına (s. 78) inanan yazar için süzgeçten geçenler ilk kez gibi tutkuyla yaşanabilirdi. Yaşam panayırında binişler, inişler, kavuşmalar "Atlı Karıncaya Binen Çocuk" (s. 78) kesin bir göz insanın bütün hallerini görebilirdin.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.