Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-316-8
13x19.5 cm, 112 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Sami Oğuz
Gülümseyen İslam
Hatemi'nin Ağzından İran'da Değişim
Çeviri: Nazila H. Nejad
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı, Ruşen Çakır
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2001

1979’daki devrimin ardından İran, çokuluslu medya tarafından İslam’ın haşin ve acımasız yüzü olarak gösterildi. 23 Mayıs 1997 günü, bu imajın değişme miladı oldu. O gün İran halkının yaklaşık yüzde 70’i, sürpriz bir şekilde Muhammed Hatemi’yi cumhurbaşkanı seçti.

O gün bugündür İran denince akla, Hatemi’nin gülümseyen yüzü, onun liderliğini yaptığı reform hareketinin ülkeyi yeniden yapılandırma ve dünyaya açma çabaları geliyor. Tabii bir de iktidar mevzilerinin önemli bir kısmını ellerinde tutan muhafazakârların direnişi.

Bu kitap, İran’da yaşanmakta olan değişim hakkında okuru bilgilendirmeyi ve bunu Hatemi’nin ağzından yapmayı amaçlıyor. Hatemi, güzel konuşan bir lider. Sadece belagat sahibi değil, aynı zamanda İran toplumunun arzularını, özlemlerini ve arayışlarını da biliyor ve onları sahiplenmekten çekinmiyor. Anadolu Ajansı Tahran temsilcisi Sami Oğuz’un, Hatemi’nin konuşmalarından derlediği Gülümseyen İslam, onun tevazuunu, felsefi derinliğini ve sevecenliğini de gözler önüne seriyor.

İran Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarında atıfta bulunduğu dini ve felsefi kavramların zenginliğinin, ülkemizdeki "hukuk devleti", "cumhuriyet", "demokrasi", "meşruiyet", "laiklik" tartışmalarında ilham kaynağı olabileceğini düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Sami Oğuz
Hatemi'nin Hayatı

Hatemi'nin Konuşmaları
Cumhurbaşkanı'nın Taahhütleri
Hükümet, Halk ve Gelişme
Yöneten ve Yönetilenlerin İlişkisi
Anayasa'nın Toplumda Egemen Kılınması
Kanun ve İktidar
Hak ve Görev
Kültürel Gelişmenin Önceliği
Suçlu İnsandır
Ruhaniler ve Yeni Dünya
Reformcu İran Halkı Tahriklere Kapılmamalı
CNN'e Demeç
Yeniden Adaylık Konuşması

Kaynaklar
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 7-9

23 Mayıs 1997'de sürpriz bir şekilde cumhurbaşkanı seçildikten sonra bütün dünyanın ilgi odağı haline gelen İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, siyasetçi kişiliğinin yanı sıra bir kültür ve kalem adamı. Cumhurbaşkanlığından önce, 1982-92 yılları arasında on yıl Kültür ve İrşad Bakanlığı yapan Hatemi, yazı ve kitaplarına ek olarak, güzel konuşmasıyla da tanınıyor. Elbette her güzel konuşan siyasetçiyi olduğu gibi, onu da muhalifleri ve sabırsız taraftarları fazla ve boş konuşmakla, sadece laf yapıp iş yapmamakla suçluyor. Sanki konuşmak, hem de güzel konuşabilmek ve yazmak başlı başına ve önemli bir iş değilmiş gibi. Bu suçlamalar bir yana, Hatemi'nin konuşmasının güzelliği sadece belagatinden, yani konuşma biçiminden gelmiyor, belki de söylediklerinin İran toplumunun uzun süredir arzuladığı, duymak istediği şeyler olmasından kaynaklanıyor.

Söylediklerinin ve hedeflerinin güzel olması, etrafında yavaş yavaş oluşmaya başlayan efsane benzeri söylem, Hatemi'yi bir ölçüde idolleştirip, karizmatik bir kişilik haline getiriyor. Halkçılığı ve yenilikçiliği, farklılığı sürekli dilden dile dolaşıyor. Söylenti bu ya, "gençlerin sevgilisi Hatemi," bir devlet dairesine girerken, tesadüfen dairenin altındaki, gençlerin çok rağbet ettikleri küçük bir kafenin sahibi ile karşılaşıp tanışıyor. Hoşbeşten sonra, kafenin sahibi genç, "Buyrun, bir çayımızı için," deyince, çevresi korumalar ve diğer yetkililerle çevrili Hatemi, genç kız ve erkeklerle tıka basa dolu küçük kafenin içine şöyle bir bakıyor ve eşini kastederek, "Kız arkadaşım şu an yanımda değil, başka bir sefere inşallah," diyor.

Bugünün İran'ını büyük ölçüde reform hareketinin yarattığı söylenebilir. Ancak bugünkü durumun, reformcuların arzuladığı bir noktada olmadığı da açıktır. İşte Hatemi, bu reform hareketinin bayraktarı ve simgesi, onun tüm dünyaya sunduğu bir idol, modern bir idol görünümünde. Öyle ki cumhurbaşkanlığına seçilişinin birinci yılında Tahran Üniversitesi'nde çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu on binlerce taraftarına hitaben yaptığı konuşmada, dinleyicilerin tepkileri ve destek sloganları, bir siyasetçiden çok, uzun süredir beklenen bir soluğun sahibine yönelik tepkiye benziyordu. Hatemi yine, yönetiminin en sıkıntılı dönemlerinde Tahran'ın kenar mahallelerinden birindeki bir camide yaptığı konuşmasında, caminin üst balkonlarındaki genç kızların "Hatemi seni seviyoruz," çığlıklarıyla karşılandı. Görüldüğü gibi İran'da, "Hatemi seni destekliyoruz," ya da "Hatemi, yanındayız," sloganları kadar, belki de ondan da çok "Hatemi seni seviyoruz," sloganları rağbette.

İran'daki reform yanlılarının, özellikle de gençlerin Hatemi ile ilişkisi, bu sloganın da gösterdiği gibi, aslında destekten çok bir sevgi ilişkisi. Ve belki de bu nedenle, bu kadar süredir verdiği sözlerin birçoğunu yerine getirememesini halk ve taraftarları bu kadar büyük bir anlayışla karşılamakta, uygulamak istediği reformların önüne çıkarılan engelleri ona, yani "sevdiklerine" yapılan bir zulüm olarak görmekte ve sabırla kötü günlerin, zulmün geçmesini, şimdilik, beklemektedir.

Hatemi, yaygın olarak bilindiği gibi, arı bir Farsça ile ve güzel konuşuyor. Bu çeviriye aldığımız, iktidarının ilk iki yılına yayılan konuşmalarında daha çok, yapmak istediklerini, uygulamak istediği reformların değişik alanlarda ne anlama geldiğini ve neleri gerektirdiğini anlatmaya çalışıyor. Konuşmalarında zaman zaman coşkulu bir üslubun izlerine rastlansa da, çoğunlukla dengeli ve ölçülü bir üslup kullanıyor. Örneğin, çok sevdiğim bir arkadaşım defalarca, Hatemi'nin "elbette" sözcüğünü ne kadar fazla ve isabetli bir şekilde kullandığı konusunda dikkatimi çekmiştir. Hatemi'nin "elbette" kelimesiyle birbirine bağladığı cümleler genellikle herhangi bir iddiayı ve düşünceyi karşıt düşüncelerle bağlantılandırmak veya dengelemek için kurulan cümlelerdir. Konuşmalarında, zaman zaman yakından takip ettiği Batı düşüncesinin kavram ve kelimelerinin Farsça karşılıklarına rastlanıyor.

Görev süresinin başlamasından itibaren hemen her vesileyle yaptığı konuşmalarda, yapmak istediklerini ve amaçlarını ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalışan, konuşmaları her politikacı gibi dönemin renkleri ve sıkıntılarını, coşku ve kızgınlıklarını, uyarı ve beklentilerini içeren Hatemi, kitaba aldığımız son konuşması ile de başarısızlıklarını itirafın yanı sıra, taraftarlarının yeniden cumhurbaşkanı adayı olma beklentilerini kabul etme ve aday olma nedenlerini açıklıyor. Hatemi bu konuşmayı yaparken ağladığı için yaklaşık beş dakika ara vermek zorunda kaldı.

En iyisi sizi, komşumuz İran'ın, son dört yıldır sık sık adını duyduğunuz ama belki de şimdiye kadar fikirlerini topluca öğrenme fırsatı bulamadığınız bu önemli devlet adamının konuşmaları ile baş başa bırakmak...

Devamını görmek için bkz.

Muhammed Hatemi, "Anayasanın Toplumda Egemen Kılınması"(*), s. 36-44

Halkın tüm kesimlerinin sahnede yer alıyor olması, bugün bağımsız ve başı dik bir İran'a sahip olmamıza vesile olmuştur. İran ve bu halk büyük sorunlarla karşı karşıyadır, fakat sorunlar kendi sorunlarıdır ve çözüm yollarını da kendilerinden istemeliyiz. Halkın iradesinin işbaşına geçmiş olması, böyle bir toplumda eksikliğin ve gevşekliğin olmayacağı anlamına gelmez. Şüphesiz bu iradeden doğan yönetimin de hem planlamada hem de yürütmede zaafları vardır. Fakat hata yapan, hatasını değerlendirip onu telafi eden bir kimseyle, kendisine dışarıdan sorun dayatılmış bir kimse arasında fark vardır. İnsanlığın ilerlemesinin sırrı, deneme-yanılmadır. Önemli olan halkın kendisinin sahnede bulunmasıdır. Kesin olarak sizler, ve ülkenin bütününde son seçimler dahil olmak üzere tüm sahnede bulunan insan güçleri de bu sebep ve bu düşünceden dolayı meydanlardaydınız. Muhakkak ben de bu büyük topluluğun küçük bir üyesiydim. Ne siz benim için çalıştınız, ne de size teşekkür etmek benim haddimdir. Önemli olan geleceğe doğru bakmaktır. Geçmiş geçmiştir. Seçim alanı rekabet alanıdır. Yani rekabet olmadığı sürece seçim yapmak mümkün olmaz. Fakat bu konu bizi seçimin kendisi hakkında kötümserliğe düşürmemeli. Seçimlerde bulunan herkes –hem sizin gibi düşünenler, hem de farklı düşünenler– büyük İran milletinin başlattığı hareketin bir parçasıdır. Allah korusun, seçim ve rekabetin gereği olan şeyler, gönlümüzü, yüreğimizi, zihnimizi ve dilimizi meşgul etmemeli. Tabii gönlümüzün, seçimlerden önce ve seçim sırasında olan bitenlerle meşgul olmaması, istenen hedefler ve fikirleri unutmamız anlamına gelmez. Eğer sizler doğru bir yol katettiğinizi düşünüyorsanız, hedeflerinizi ve düşüncelerinizi düzene sokup örgütlemelisiniz.

Ben burada, seçim alanında bulunan herkese, hem saygıdeğer adaylara, hem de destan yazarcasına katılımda bulunan sevgili seçmenlere saygılarımı sunuyorum. Neredeyse oy kullanabilme yeterliliğine sahip olanların tamamı oy kullandı; oy kullanma hakkına sahip 33 milyon kişinin 30 milyonu seçimlere katıldı. Doğal olarak bazıları hastalık ya da yolculuk gibi sorunlardan dolayı oylarını kullanamadılar, dolayısıyla oy kullanabilenlerin yaklaşık yüzde yüzünün oy kullandıklarını söyleyebiliriz; bu da olağanüstü, şaşırtıcı ve muhteşem bir rekordur. Günümüzdeki hiçbir seçimde böylesine bir olayın gerçekleştiğini zannetmiyorum.

Tüm kişiler ve tüm eğilimler saygıdeğerdir. Önemli olan, olan bitenin doğru tahlil edilmesidir. Bence toplumumuzun canlılığı bu seçimlerde ortaya çıkan ve tecelli eden bir gerçekti. Millet egemenliğinden söz ettiğimiz zaman, halkın bir yıl boyunca bir ya da birkaç kez sandıklara gidip oy kullandıktan sonra evlerine dönmelerini kastetmiyoruz. Belki bu katılımın devamlı ve sürekli olması gerek. Bazı kimseler, "Nihayetinde halk ortaya çıkıp yetkilileri seçiyor, sonra da kendi işine bakıyor ve yetkililer de görevlerini yerine getiriyor; dört sene sonra halk tekrar gelip aynı kişileri ya da başkalarını seçiyor," diyebilirler. Eğer halk egemenliği ve katılımının sadece bununla sınırlı olduğunu düşünüyorsak yanılıyoruz. Devlet halkın iradesinden kaynaklanıyor ve yüce İmam'ımızın temsilcisi olduğu İslam dini, halka böyle bir hakkı resmen tanımıştır. Halkın egemenlik hakkı, Allah'ın egemenlik hakkına aykırı değil, belki onun içindedir. Anayasa'mızda egemenliğin Allah'a ait olduğu ve Allah'ın da halkı kendi kaderine egemen kıldığı açık bir dille ifade edilmiştir. Bunlar slogan değil, Anayasa'mızın özüdür. İslam Cumhuriyeti'nin teorik temeli olan Anayasa'da, milli egemenlik ilkesi yer almıştır.

Doğrudan ya da dolaylı olarak, asıl yönetici halktır. Makamlar ve geçici (itibari) iktidarlar halkın oyu ve iradesinden kaynaklanır. Eğer devlet ve egemenlik, halkın iradesinden kaynaklanıyorsa, halkın egemenliği sürekli olarak denetlemesi de bu hakkın devam etmesinin şartıdır. Bazı kimseler, "Yürütme erkini seçen halk, yasama erkini de seçiyor, yasama erkinin de en önemli sorumluluklarından biri yürütme işini denetlemektir," diyebilirler. Bu denetleme önemlidir. Fakat yasama meclisinin de halkın iradesinden doğduğunu unutmamamız gerekir. Hem kelimenin genel anlamıyla devlet, hem de ülkenin yürütme ve yasama gücü kendi kimliğini ve yetkisini halktan almıştır. Elbette, İslam Cumhuriyeti düzeninde, yüce Liderlik Makamı'nın onaylaması, halkın oyunu onaylamak anlamına geliyor. Meclis ve hükümet halkın denetimi altındadır ve böyle de olmalıdır. Toplum, önemli tehlikelerden ancak halkın belirli yol ve kanallardan sürekli ve düzenli olarak sahnede olması halinde korunmuş olur. Ve bu da bizim toplumumuzda ve halkın kendi kaderi üzerindeki hakkının resmen tanınmış olduğu toplumlarda ancak sivil kurumların oluşmasıyla mümkündür. Böylece halkın değişik ve çeşitli karar, irade ve istekleri tanımlanmış kanallar ve mecralarda oluşur, değerlendirilir, düzeltilir ve yönlendirilir; devlet ve resmi kurumlar şeklinde değil, belki sivil toplum örgütleri şeklinde ortaya çıkar. Dernekler, sendikalar ve partiler gibi değişik halk kuruluşları; halkın sahnede hazır bulunması, toplumdaki fikir mücadelelerinin düzenli olması ve toplumda karışıklığı önlemek için esas yoldur.

Bizim gibi toplumlarda tarih boyunca devletler halkın isteğiyle kurulmaz, belki tepeden halka dayatılırdı. Bununla beraber bu devletlerin meşruluğu ve kalıcılığı için çeşitli siyasal, bilimsel, felsefi ve hatta dini açıklamalar sunulurdu. Bu gibi toplumlarda egemenlik ve halk arasında özel bir ilişki vardı; yani devletin zoru, halkın ise kabullenme ve boyun eğmesi. Bu ilişki başka bir zorbanın önceki devletin önüne çıkması ve kendisinin de bir süre halka hükmetmesine dek devam ederdi. Fakat günümüzde, pek çok mücadele sonucu, devletin halkla olan ilişkisinin farklı olmasında karar kılındı: yani devlet, güç ve itibarını halktan alacak ve halkın denetimi altında olacak.

Tabii halkın egemenliğinde olan rejimlerin tek bir formülü ve şekli yoktur. Örneğin Batı'da gerçekleşenlerin aynısının diğer toplumlarda da gerçekleşeceğini söyleyemeyiz. Toplumlar kendilerine has istekler, kimlikler, eğilimler ve inançlara sahiptirler. İslami toplumda da halkın egemen olduğu rejimin özellikleri, bazı bakımlardan dünyanın değişik halk egemenliği rejimlerinden farklıdır. Fakat asıl mesele iktidarın halka ait olmasıdır; şimdi ya doğrudan halka aittir, yani siyasal ve sosyal gücün tek kaynağı halktır, ya da iktidar ve egemenliğin kaynağı Allah'tır, fakat egemenlik hakkını halka devretmiştir. İşte bu bizim devrimimizde kabul edilen, Anayasa'mıza geçen, İmam'ın da ısrarla üzerinde durduğu ve bugün de Liderlik makamının(1) onayladığı İslami anlayıştır. Egemenlik hakkı evvela ve bizzat Allah'a mahsustur, fakat bu hak toplumda, halkın kendisine devredilmiştir. Allah, halkı özgür ve kendi kaderine egemen yaratmıştır ve bu da toplumda sivil kuruluşlar, örgütler, partiler, gruplar ve dernekleri yaratan şeydir. Bu, kurumlar halkın iradesiyle oluştuğu zaman gerçekleşir, başka bir deyişle devlet kurumları değil, kurumlar devleti yaratmalıdır. Devletlerin birçoğu, halktan gelme bir devlet gibi davranıyorlar, yani parti ve dernekler kuruyorlar. Fakat halkın haklarına gerçekten saygı gösteren bir devlette, halkın kendisi haklarını tanımak, savunmak ve kendi iradesinden doğan devleti denetlemek için gerekli araç-gereçleri yaratmalı. Doğal olarak toplumda çeşitli düşünce ve eğilimler vardır ve benzer düşünce ve eğilimlere sahip bireyler kendiliğinden bir araya gelirler. Onların arasından, o topluluğun onayladığı kimseler başa geçerler ve böylece bir dizi aşama ortaya çıkar. Dünyada da durum bundan ibarettir.

Tabii ben Batı ülkelerindeki partilerin gerçekte halkın iradesiyle mi oluştuğu, yoksa halkın iradesi dışında bilinmeyen faktörlerin mi bu partileri yönettiği tartışmasına girmek istemiyorum. İnşallah bazı yabancı gazetecilerle basın toplantısı yapılması kararlaştırılırsa, Batı ve ABD hakkındaki görüşlerimden söz edeceğim. Biz, bize ve bizim gibi ülkelere zulüm yaptı diye Amerikan hükümeti ve politikalarından şikâyet etmemeliyiz. Bence ABD'deki partiler tarafından yürütülen mevcut politikalar, Amerikan hükümetinin kendi milletine karşı yaptığı büyük cinayetlerdir ve böylece Amerikan milletinin parlak geçmişini, ABD'nin itibarını ve Amerikan milletinin tüm çıkarlarını, az sayıdaki ırkçı siyoniste feda ediyorlar. Tabii bunlar bütün dünyada var olan sorunlardır ve her zaman idealler pratikte yapılanlarla aynı değildir. Önemli olan bu kurumların halkın iradesinden doğmasıdır.

Bence cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, koordine edilmesi gereken bir şey gerçekleşti. O olay şundan ibarettir; her biri bir grup ve kanada bağlı olan ya da sempati duyan pek çok kadın ve erkek, toplumdaki bu küçük sınırlamaların ötesindeki, bir çeşit, genel iradeyi ilan ettiler. Yeni sözleri olan bu taze irade, bazı yeni amaçlar sundu ve halk da bu yeni amaçların etrafında toplandı. Bu mübarek olgu eğer koordine edilip örgütlenirse, ülkemizin geleceği bugünden daha iyi olacak. Bu koordinasyon bir şahıs etrafında yapılmamalıdır. Ne yazık ki bizim tarihsel bir hastalığımız var. Halkımız, büyüklüğüne rağmen o kadar küçük düşürülmüş ki, kendi gücüne inanmıyor ve sürekli gaipten ya da toplumun bağrından bir elin çıkıp toplumu kurtarmasını bekliyor. Tabii Şiiliğin önemli düşüncelerinden olan bekleyiş ve kurtarılma düşüncesi, tarihi yaratan bir düşünce olmuştur ve olacak da; kesin olarak ilahi iradenin tam olarak gerçekleşmesi, Hazret-i Bagiyetüllah'ın(2) güçlü eliyle olacak. Fakat Peygamber zamanından ya da en azından o yüce insanın kaybolmasından tekrar ortaya çıkmasına kadar geçecek süre içinde, halkın hadiseler fırtınasında kendi cevherini cilalaması, kimliğini ispatlaması ve kişiliğini yükseltmesi gerekiyor ki o istenilen devlete layık olabilsin. Fakat halkımız sahnede hazır bulunmamasından dolayı her zaman bir kurtarıcı bekliyordu ve ilgi ve duyguları çok çabuk şahıslara doğru yöneliyor. Vurgulamak istediğim bir şey var: seçimlerin analizini yaparken Allah korusun kişiye tapmaya yönelmeyelim; yani kadın ve erkeklerin dikkatleri oylarıyla işin başına geçen şahıs üzerinde odaklanmasın. Ona bakarken onu, birdenbire, halkın oyuyla yürütme erkinin başına geçen toplumun sıradan bir bireyi olarak görmeleri gerekir. Ortaya çıkan bu olgunun kaynağı, yani milletin oyu önemlidir, buna değer vermek gerekir. Kesinlikle halk, oyunu belirli bir kişiye, o kişinin kaşı-gözü, boyu-posu ve yaşından dolayı vermemiştir. Seçimlerde bazı eğilimler, amaçlar ve ölçüler ortaya atıldı ve ben, halkın oy ortalamasının bu ölçülere verildiğini düşünüyorum. Önemli olan halkın egemenliği ve katılımını garantileyen topluluklar ve örgütlerin bu ilkeler etrafında şekillenmesidir.

Seçim süreci içinde olan arkadaşlar, benim, cumhurbaşkanı adaylığını kabul etmekten ne kadar çok çekindiğimi daha iyi biliyorlar. Hatta bu reddetme (çekinme) bazen sert tatsızlıklarla sonuçlanıyordu. Her neyse takdir böyleydi. Ben saygın bir siyasi akıma bağlıyım. Seçimlerde de değişik siyasi akımlar sevgi gösterip beni desteklediler. Buna rağmen herkes benim belirli bir grup ve akımın temsilcisi olarak ortaya çıkmadığımı biliyor. Benim belli bir düşünsel kimliğim var ve bu durumda inandığım şeylerin bu ülkenin işine yarayacağını düşünüyorum. Tabii bu benim bencilce, düşündüğüm her şeyin doğru olduğunu söylemem anlamına gelmez. Tutumumu açıklamadan önce değişik gruplar, kişiler, görüş ve tecrübe sahibi insanlarla belki onlarca kez toplantı yaptım ve sonunda toparlananlar belli bir eğilim şeklinde seçimlerde halka sunuldu. Her halükârda bu 20 milyon oy, siyasetler, ilkeler ve programlara verildi. Tabii 20 milyon kişinin tamamının programların yüzde yüzünü onayladığını söylemek istemiyorum.

Ulaşmak için uzun bir yol katetmemiz gereken hedeflerimizden biri de toplumda Anayasa'nın egemen kılınmasıdır. Değişik görüşlerde bireylerden oluşan 60 milyon nüfuslu bir toplumda oyun kurallarına ihtiyaç vardır. Hatta sadece 22 kişiden oluşan bir futbol oyununun da kurallı olması gerekir; disiplin ve düzenin sağlanması için tarafsızlığı herkes tarafından kabul edilmiş bir hakemin olması gerekir. 90 dakika sonunda nihai sonuç belli olur (tabii bizim toplumumuzda da 90. dakikada gol atılır; siz de seçimlerde 90. dakika golü attınız). Toplumsal yaşamın da, toplum bireylerinin üzerinde anlaştığı kurallar ve temele ihtiyacı var. Günümüz dünyasında temel, Anayasa'dır, yani toplumun temel haklarını belirleyen bir kanun. Bu kanun yerleşirse, toplumda güvenlik sağlanır, yerleşmezse zaten hüküm vermek için bir kriter olmaz ve bu, karmaşaya yol açar. Devletiniz hakkında hüküm vermek istediğinizde devletin neler yapması gerektiğini, görevlerini, hak ve yetkilerini bilmelisiniz. Ancak bu şekilde devletin nerede görevlerini yerine getirdiği, nerede yerine getirmediği, nerede haklarından yararlandığı, nerede yararlanmadığı konularında hüküm verebilirsiniz. Burada hüküm vermenin ölçütü ve kuralı Anayasa'dır.

Ben bir yerde toplumumuzun kanundan kaçtığını açıkça ifade ettim, bunun nedeni de yasaların halka ait olmamış olmasıydı. Kanun ve düzen, halkın katılımı olmadan ve görüşleri alınmadan onlara tepeden dayatılırdı. Bizim toplumumuzda hâlâ dindar insanlar her sene sonunda gelirlerini hesaplar, Ağa'nın(3) elini öpüp, kazançlarının beşte birini seve seve takdim ederler. Fakat aynı insan vergi vermemek için satış defterinin üzerinde oynar. Doğrudur da, acaba bu vergiler halkın refahı için mi alınıyordu? Gerçekte, zorbaların halktan aldığı bir haraçtı. Bu durumda, tarih boyunca, kanundan kaçmanın, bizim ikinci doğamız haline gelmesi çok doğaldır. İslami devrimin büyük onurlarından biri, yüce İmam'ımızın halkın iradesinin simgesi olması ve sahip olduğu meziyet ve yüceliklerle toplumu hareketlendirmesiydi. Devrimden sonra yapılan ilk iş o yüce insanın ve diğer ulemanın da teyit ettiği Anayasa'nın onaylanmasıydı.

Anayasa'da, devlet ve halkın hakları ve görevleri belirlenir. Tabii günümüz dünyasında ve ayrıca bizim toplumda, Anayasa halkın görevlerini belirlemekten çok, devletin sınırlarını belirler. Çünkü iktidar zaten, yayılmaya ve rakibini yok etmeye meyillidir; özellikle de halkçı yönü olmadığı zaman. Devletin yetkileri sınırsız değil ki her istediğini yapsın. Devletin, halkın zevkleri ve görüşlerine doğru yönelmesi gerekir. Devlet bir yere kadar gidebilir ve eğer daha öteye giderse artık sınırlarını aşmış olur. Aslında Anayasa devletin sınırlarını ve halkın haklarını belirler. Ne yazık ki bu hak her zaman iktidar tarafından çiğneniyordu. Arzu edilen bir toplumun –İslami toplum gibi– bireylerinin istedikleri mesleği seçme hakkına sahip olduklarını söylediğimiz zaman, bu hükümete büyük bir yükümlülük getiriyor; yani hükümet değişik ilgileri olan insanlara meslek seçimi için zemin hazırlamakla yükümlü oluyor. Ya da örneğin halkın düşünme ve düşündüklerini söyleme hakkına sahip olduğunu söylediğimiz zaman, yine hükümet düşünce ve ifade özgürlüğü için zemin hazırlamakla yükümlü oluyor. Tabii düzenimiz İslami olduğu için ifade özgürlüğünün bir sınırı var, yani İslami ilkeler ve genel hakları ihlal etmemesi gerek. Bu sınırları da Meclis ve yasaların belirlemesi gerekiyor, özel bir görüşün kalkıp da "Siz İslam karşıtı, Velayeti Fakih(4) karşıtı, din karşıtı, Resulullah karşıtı, liberal ve filansınız," demesiyle değil. Kanunun, hakları ve görevleri belirlemesi gerek. Eğer kanunda bir hak belirlenmişse, toplumun bütün bireyleri bu hakka uymakla yükümlüdür. İlk etapta devletin bu işi yapması gerekir. Eğer toplumda Anayasa egemen kılınırsa, ilerleme ve mükemmelleşme süreci hızlanacak. Ve eğer böyle olmazsa toplum çeşitli oyunlara maruz kalır.

Benim üzerinde durduğum en önemli ilkelerden biri, toplumun yasallaşmasıydı.(5) Toplumu yasallaştırmak çok zor bir iştir ve gerçekten halkın desteğine ihtiyaç var. Bence eğer biz toplumu yasallaştırabilirsek, ekonomik, sosyal ve siyasal problemlerin büyük bir bölümü çözümlenebilir. Fakat toplum yasallaşmadığı takdirde, ne kadar iyi programlarımız olursa olsun o programların süreç içinde nasıl bir akıbeti olacağı belli olmaz. Halkın, özel hedefler, programlar ve eksenler etrafında bir araya geldiği şu anda, sivil toplum örgütlerinin oluşması gerekiyor. Siz hükümetin, örneğin dernekler veya başka kurumlara böylesine bir yardım etmesini beklememelisiniz, hükümetin sadece sendikalar, partiler ve derneklerin belli ölçülerle şekillenmesi için zemin hazırlaması gerekir.

Birçoğunuz bazı siyasi kanatların eğilimlerini kabul edebilirsiniz, hatta siz bile grup bağlılığı dolayısıyla seçimlere katılmadınız. Benim analizime göre seçimlere katılanların büyük bölümü toplumdaki mevcut akımların hiçbirine bağlı değildi. Kermanşah'da da bana 7-8 kişilik bir seçim merkezinin 5-6 üyesinin resmi siyasi akımların hiçbirine bağlı olmayan seçkin üniversite hocaları olduğu söylendi. Örneğin Doktor Sadr ve Doktor Masumi'ye değinebilirim, onlar seçkin kalp cerrahı, onurlu, olgun ve herkesin saygı duyduğu insanlardır ve sıradan insanlar gibi seçim merkezinin sorumluluğunu üstlendiler. Her neyse halk sahnede bulunabileceğini hissetti. Yezd ve başka kentlerde de durum böyleydi.

Son seçimlerde halk örgütlenmeye eğilim gösterdi. Seçimler sırasında ülkenin bütününde oluşan bu doğal birleşme, kurumlar tarafından kuvvetlendirilmelidir. Bu kurumlar; Anayasa, toplum ve devrimin değer ölçüleri ve halkın çıkarları çerçevesinde ve toplumun sosyal, bilimsel, kültürel ve siyasal büyümesi ve yükselmesi amacıyla şekillenmelidir. Eğer böyle olursa o zaman son seçimlerde büyük bir olayın gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Büyük olay derken, hiçbir şekilde Allah'ın bu aciz kulunun ülkenin yürütme sorumlusu olmasını kastetmiyorum; ben toplumun seçimlerdeki canlı katılımını büyük bir olay olarak görüyorum, hatta bana oy vermeyen birkaç milyon kişi de seçimlere şevkle katıldılar ve biz onlara saygı duyuyoruz.

Sonunda seçimler rekabet alanıydı ve özellikle gençlerin bu alanda bulunmaları gerçekten umut verici bir geleceğe işaret ediyor. Kadınların da seçimlerde önemli bir rol oynadığına hiç şüphe yok. İnsaflı olmak gerekirse kadınlarımız bu son 10-15 sene içinde güçlü ve akıllı katılımlarıyla, tarihsel mahrumiyetleri ve sözde Batılılaşma dönemimizdeki yanlış düşünce ve yansımaları telafi edebildiler ve kendi toplumlarına yeni ufuklar açtılar. Tabii hâlâ toplumumuzda kadınların yoksunluk düzeyi erkeklerden çok daha fazladır. Fakat insaflı olmak gerekirse devrim boyunca ve hatta onca büyük insanın şehit olduğu kutsal savunma döneminde kadınların rolü erkeklerden daha fazla olmasa da, daha az da değildi. Yani gençleri ülkenin toprak bütünlüğünü ve devrimi savunmaları için teşvik ederek onların savaştaki varlıklarının en önemli dayanaklarından biri olan şey, anne ve eşlerinin yiğitliğiydi.

İnşallah siyasal alanda da halk örgütleri oluşacak. Tabii bu örgütler, kadın-erkek diye ayrılmayacak, yani sosyal, siyasal, kültürel ve bilimsel örgütlerimiz, kadın ve erkeklerin birlikte katılacağı örgütler olacak. Bunların tamamı umut noktalarımızdır ve yüce Allah'ın lütfu, halkın gayret ve katılımıyla, doğru değerlendirilmiş ve programlanmış bir şekilde uzun vadede sorunları çözebiliriz. Önemli olan halkın devrim sayesinde yeni kimlik edinmesi ve dirilmesidir. Ve bizim halkımız bu yaşamı kolay kolay kaybetmeyecektir. İnşallah sürekli siyaset sahnesindeki varlığınızla, düşünerek ve tahlil ederek, bu ülkenin geleceğini bugününden daha iyi yapabilirsiniz.

Hepinizi Allah'a emanet ediyor ve gelecekte değişik siyasal ve toplumsal alanlarda daha fazla ve daha iyi bir şekilde bulunmanızı ümit ediyorum.

(*) Yezd Eyaleti Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Düzenleme Merkezi üyeleri ile görüşmesinde yaptığı konuşma. 30 Ekim 1997. Hatemi, Siyasi Gelişme içinde, s. 41-51. Yukarı

(1) İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney. Yukarı

(2) On ikinci İmam Mehdi (ç.n.). Yukarı

(3) Camilerdeki imamlar (ç.n.). Yukarı

(4) Dini lider (ç.n.). Yukarı

(5) Toplumsal hayatta yasaların egemen kılınması. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.