Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-324-3
13x19.5 cm, 112 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Oruç Aruoba diğer kitapları
de ki işte, 1990
tümceler, 1990
yürüme, 1992
hani, 1993
yakın, 1997
ile, 1999
uzak, 1999
olmayalı, 2003
Doğançay’ın Çınarları, 2004
benlik, 2005
sayıklamalar, 2005
Geç Gelen Ağıtlar, 2005
kesik esin/tiler, 2005
ol/an, 2005
Meşe Fısıltıları, 2007
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Çengelköy Defteri
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2001
3. Basım: Ocak 2016

2001 tarihli Çengelköy Defteri, okura kısmen tümceler'i hatırlatacak; ama daha defter gibi, parçalar, notlar, karalamalar halinde... Kitabın açılışında Bilge Karasu'nun 1977 tarihli şu paragrafına yer veriyor Oruç Aruoba:

“Bu deftere uzunca bir süre ara verdiğimde üzüntü duyarım. Uzunca bir aradan sonra yeniden yazmağa oturduğumda biriktirdiğim ‘yazılacaklar’ arasında bir seçme yapma gerekir. Oysa baştan beri, ‘seçmeler yaparak araları doldurmayacağım’ diye verdiğim bir karar var. O günü yazacağım; o gün yazabileceğimi yazacağım. İster aralardan, ister o günden gelsin, o günün yazısı olarak yazacağım yazacağımı.”

OKUMA PARÇASI

"Nisan", s. 7-9

10.

Beylerbeyi Çakarı'nı (adı bu mu — ya da, adı var mı — haritaya bakmalı) niye Güneş batmadan çok önce yakıyorlar? (Kırmızı, iki kısa çakış, bir uzun boşluk: bunun saniye cinsinden bir 'formül'ü vardır herhalde.)

16.

Nâzım'ın Süleymaniye tutkusunu düşündüm: Burada, önünde oturduğum küçük pencereyi, bakışıma göre tam ortaladığımda, Süleymaniye pencerenin orta pervazının arkasında kalıyor; göremiyorum onu — ama kafamı sağa ya da sola biraz kaydırınca, görüyorum : tam karşımda, yani...

17.

Ya peki şimdi : daha öğlen görmüştüm; şimdi de (saat 18.00) hâlâ çakıp duruyor — acaba 24 saat çakıyor da ben mi farkında değilim...

Göreceğiz—

18.

Evet : sürekli çakıyor.

— Akşam ezanı okununca görmek gerçekten de iyice güçleşiyor.

20.

Bu yıl 'kazma-kürek yaktıran' Mart olmadı ya: Erik, dopdolu, meyveye durdu bütün çiçekleriyle — ben de bol bol atıştırıyorum, ufacık, çekirdeksiz, meyvelerini...

— Daracık pencereden seyrettiğim kocaman Şehir... — Gün gelecek, pencere açık da oturabileceğim burada: Bülbüllerimle : bütün gürültülerin üzerindeler —üstlerinden sesleniyorlar— gene...

22.

Belki de bu pencerenin bu kadar küçük, dar olması; camlarının eğri-büğrü (—97 yıllık?...) olması (Süleymaniye'nin minareleri eğilip bükülüyor, ben başımı oynattıkça!), yerindedir — şöyle kocaman, ('panaromik', 'flotal', falan! camlı) olsaydı, bu kadar sevimli olmazdı.

30.

Orada, uzaktan seyrettiğim milyonluk kocaman bir dünya; burada da, iki (artı on...) kişilik bir tane — hangisi daha karmaşık?!...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hikmet Temel Akarsu, “Boğaziçi’nde Başo + Kant…”, Radikal Kitap, 7 Eylül 2001

Uzun yıllardan beri, anlaşılması son derece güç, felsefi boyutu yüksek, yoğuşmuş edebi ögelerle dolu yazınsallık serüvenini sürdüren Oruç Aruoba'nın Çengelköy Defteri pek çok edebiyatçı tarafından menfi bir değerlendirmeyle anılmaya başlandığında, meseleyi inceleme altına almak, pekçok defa söz aldığımız Oruç Aruoba yazarlığı hakkında -artık uygun kaçmasa da tekrar kaleme davranmak bir zorunluluk halini aldı.

Oruç Aruoba'nın Çengelköy Defteri'ni sözkonusu değerlendirmelerin baskısı altında bir parça kaygılı olarak ele aldığımızda gerçekten de bu anlaşılması çok zor yazarın yazınsallığına mercek tutmamızın kaçınılmaz olduğunu gördük. Çünkü söylenenlerin hilafına, 'Çengelköy Defteri'nde üstün edebi ve felsefi gizlerle dolu bir yazınsallık ustaca kâğıda dökülmüştü. Lakin Aruoba'nın yazınsallık serüveninde ne tür bir koza örme kaygısı içinde olduğunun herkesçe anlaşılamamasının ne kadar doğal olduğunu da bu vesileyle bir kez daha farkettik.

Oruç Aruoba yazarlığı, herhangi bir edebiyat türünün kapsamına alınamaz. O, kendi türünü kendi yaratmış ve bu alanda "kaçınık" hayatına yönelmeyi sanatının ve düşüncesinin bir gereği olarak görmüş ilginç bir yazı adamıdır. Onun herhangi bir eserinin tek virgülüne yayıncısı dokunamaz bile. Bu da yetmez, grafik tasarımından dizgisine kadar her şeyini kendi yapar. Onun her satırında, herhangi bir dilin kurallarına dahil olmayan pek çok işaret görürsünüz: espaslar, kesmeler, tireler, italikler, boldlar, parantezler... Ve bunların her biri küçük oynamalarla binbir anlam kaymalarına sebep olabilir. O yüzden de bir Oruç Aruoba tümcesini okumak ip üstünde cambazlık yaparken kılıç kalkan sallamak kadar risklidir. Yeterince iyi değilseniz oyundan düşersiniz ve o anda kafanız kırılır ve çalışmaktan ısınmış, sıvılaşmış zihniniz akıp buharlaşıp yok olur. Salt sözcüklerle değil, imalar, alıntılar, göndermeler, kuralları cendereye alan ifade bombardımanlarıyla kendine ait bir dil yaratmayı başarmış, son derecede farklı bir edebiyatçı-düşünürdür o.

Çengelköy Defteri'nde ise edebiyatın has kişileri için çok daha büyük manalar ifade eden bir şeyi başarmış Aruoba. Uzakdoğu bilgeliğinin olağanüstü şairi Başo'nun haikularından alıp damıttığı imge zenginliğiyle, Batı felsefesinin en önemli üç düşünüründen biri sayılan Immanuel Kant'ın etkisini "laitmotiv" edinerek, bu referansların penceresinden bakıp, bize İstanbul'un bir yaşlı semtten görünüşünü yazmış. Çengelköy'den bakıldığında alelade bir insanın görebileceği nesne ve ögelere, Başo ve Kant ile hamur olarak bakıldığında görülenler üstün bir edebi estetik yaratabilmiş. Kimi zaman sıradan bir okura son derece sıkıcı ve itici gelebilecek tümceler, göndermeler ve haikular arasında Oruç Aruoba zaman zaman kendini kaybedip Almanca, zaman zaman İngilizce yazmaktan geri durmamış. Hatta hızını alamayıp sık sık haikular döktürmüş. Üstelik, son derece içe dönük ve ciddi bir düşünür olan Aruoba, bu kitabında kendi yaşamının, zaaf ve kaygılarının, özlem ve duyarlılıklarının ortaya dökülmesine gem vurmamış ki bu da kitabı içtenlikli bir noktaya taşımış.

Çengelköy Defteri yüksek edebiyat ögeleriyle dolu incelemeye değer bir yapıttır. Aruoba'nın diğer kitaplarına kıyasla çok daha iyi organize edilmiş organik bir bütünselliği ve kompozisyonel anlatımı vardır. Lakin; mutlu bir okuma serüvenine girişmek için heves duyan okurların asla bulaşmaması gereken bir yapıttır. Aksi takdirde okumaktan da edebiyattan da nefret edebilirler. Ancak yeterli birikime ulaştığına inanan ve yazınsallığı zevk ve sefa değil, dertlerini azdırmak yolunda elit bir düşünsel serüven olarak görenler bu esere ellerini sürebilmeliler.

Devamını görmek için bkz.

Selim İleri, “Çengelköy Defteri”, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2001

''Şehir geri çekiliyor-ışıkları küçülüp, belirsizleşiyor-Boğaz'ın Kanal'ı kopkoyu, simsiyah...''

Temmuz'da erken kalkılmış bir sabah, Oruç Aruoba 'nın Çengelköy Defteri'ni bitirdim. O tuhaf, yabansı sonbahar ürpertisiyle. Oysa yaman sıcak bir güne başlıyorduk.

Defter, nisanda başlıyor. Beni ilk çarpan 'nisan' oldu. İki sebebi var:

İlki, nisan, oldum bittim irkiltir. İlkyaz ayıdır, ama mayıs kadar ilkyaz değildir. Nisanlarda yazlara karşı durmaya çabalayan bir direnç vardır.

İkincisi, şimdilerde aralıksız çalıştığım Hayat Sönüp Giderken... Nisan gecesinde geçiyor. Gerçi yaza direnmemiş, nisan için hayli bungun, boğucu bir gece. nisanla yatıp nisanla kalkıyorum.

Çengelköy Defteri'nde nisan çabuk geçiyor ve Oruç Aruoba kasıma kadar uzanıyor, sona eren güz.

Nedir bu defter? Bitirdikten sonra bunu düşünmeye başladım.

Yayınevinin tanıtımına bakarsak: ''bir koleksiyon içinde topladığımız felsefe kitaplarının...'' Öyleyse felsefe kitabı.

Felsefeyle sıkı bağ kurmuş bir yazarın defteri mi?

Herkesin büyük iddialarla ya tarih dekorlu sahnede cinsel ilişki romanı, ya sanat tarihi dekorlu minyatürdeki giz romanı, ya da toplumsal içeriksiz postmodern roman yazdığı böylesi çürük bir dönemde, Oruç Aruoba'nın defterinden derin bir roman tadı aldım. Asıl bunu paylaşmak istiyorum.

Yanıp sönen Beylerbeyi Çakarı'nın ardı sıra yazarla birlikte yola çıkıyoruz. Öyle uzun, sarp bir yol değil görünüşte. Kentin içinde gidip gelişler. Yazı masasında üç beş satır için didinmeler. Vapur. Süleymaniye Camii'nin sırları. Mevsimler... Buna benzer sayısız ayrıntı. Hepsi o kadar yalın ki. Yalınlık, Çengelköy Defteri'ne, okundukça artan bir acı veriyor.

Söze dökülmemiş acı da diyebilirim.

Zaman zaman Beylerbeyi Çakarı'nın yanıp sönüşleri, yanmayıp sönmeyişleri bir saplantı olup çıkıyor. Zaman zaman haiku'lar koşuşup duruyor defterde:

''Yaz sarmaşığı

çıkıp dolanmış işte

mezartaşına''

Dümdüz görünen yaşamanın ortasında, kişinin sonsuz bekleyişi, yaşamak denen serüveni anlamlı kılmak çabası...

1999'un nisanında başlayıp, iki kasım ayı yaşayarak, 2000'in kasımında biten –belki de yarım kalan– defter, yazıldığı dönemin bütün sorunlarını, hiçbir ünleme baş vurmaksızın, sessiz sedasız dile getiriyor:

Yazının çizinin iyice geriye itildiği, ekinsel birikimin hiçe indirgendiği ortamda, hâlâ ve dikbaşlılıkla, yazıya çiziye, kitaplara, Sinan'a, Le Corbusier'ye sığınan ezgin bir anlatıcı. Çünkü başka çare kalmamıştır. Anlatıcının saplantılı, tuhaf merakları, boğulup durduğumuz girdapta kişisel direnişlerdir herhalde.

Yirmi yıl önce, Feyyaz Kayacan'ın Çocuktaki Bahçe adlı romanını, şaşırtıcı dil ve anlatım inceliklerine vurularak okumuştum. Hiç değilse, edebiyatseverlerin Çocuktaki Bahçe'ye ilgi göstereceğini sanıyordum. Çıt çıkmadı. Çocuktaki Bahçe sessizce yitti.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.