Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-332-8
13x19.5 cm, 120 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 10,00 TL
İndirimli fiyatı: 3,75 TL
İndirim oranı: %62,50
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sabah ile Nurettin
Bir Aşk Öyküsü
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2001

Sabah ile Nurettin Hatay’ın Samandağı ilçesinde iki genç nişanlıydı. Nurettin adli bir hata sonucu uzun yıllarını hapishanelerde geçirmek zorunda kaldı. Sabah, ailesinin tüm baskılarına ve çevresinden gelen tacizlere rağmen aşkını içinde büyüttü.

Nurettin firar etti, yıllarca Suriye ve Lübnan’da başıboş dolaştı. Tekrar yakalandı, bir cezaevinden diğerine nakledildi ve sık sık hücre cezası aldı. Sabah ise "uğursuz gelin" diye karalandı, zorla Almanya’ya bir akrabasının yanına gönderildi ve aşağılanmayla dolu bir dünyaya girdi.

Yıllarca birbirlerinden uzak kaldılar. Hayata ve çevrelerine aşklarıyla direndiler. Çile ve azap dolu on beş yılın sonunda birbirlerine kavuştular. Sonunda gerçek Bir Aşk Öyküsü ortaya çıktı.

Suna Aras, Sabah ile Nurettin’in yaşadıklarını, kendi ağızlarından ve yakın çevrelerinin tanıklıklarıyla aktarıyor. Birbirlerine yolladıkları mektuplar da bu öyküyü tüm insaniyetiyle belgeliyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Nurettin Yılmaz
Sabah Yılmaz
Yakın Çevreden Tanıklıklar
Sabah ile Nurettin'in Çocukları
Nurettin'den Sabah'a Mektuplar
Sabah'tan Nurettin'e Mektuplar
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 7-9

24 Ağustos 1998 yılında Antakya Tavla ve dokuz belde belediyesinin düzenlediği Dostluk ve Dayanışma Festivali'nde sunuculuk görevini üstlendiğim sırada tanıdım onları. Festivale davetli konukların bir kısmını evlerinde ağırlıyordu Sabah ile Nurettin. Mithat Yıldız da evlerindeki konuklardan biriydi. Aynı zamanda kadim dostlarıydı. Nurettin ile Mithat çok farklı nedenlerden de olsa aynı cezaevinin ayrı koğuşlarını ama aynı volta alanını paylaşmışlardı uzun süre. Cezaevinde başlayan dostlukları sürüyordu. Mithat, "Seni çok ilginç yaşam öyküleri olan bir aileyle tanıştırmak istiyorum," dediğinde heyecanla kabul etmiştim. Festival süresince evinde konuk olduğum Tavla Belediye Başkanı Hasan Turunç'la birlikte gidiyoruz randevuya. Araba geniş ve güzel bir bahçe içinde bulunan üç katlı villanın önünde durduğunda biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Bir an, kafamdaki öykü kahramanlarıyla, bu gerçekten görkemli ve güzel evi bir arada düşünemiyorum nedense. Bahçede ışıl ışıl aydınlatılmış kameriyenin altında karşılıyorlar bizi. Evi çepeçevre sarmış bahçeden yükselen birçok çiçeğin kokusu, ağaçlarından sarkan salkım saçak mevsim meyvalarının kokusuyla buluşup sarıyorlar bizi. Dallarından yeni toplanmış meyvalarımızı yerken, Sabah ile Nurettin'i tanımış oluyorum bir gece yarısı randevusunda. Bu iki insanın yaşadıkları beni derinden sarsıyor ve çok etkiliyor. Onları dinledikçe, evlerine ne kadar çok yakıştıklarını düşünerek gülümsüyorum. Gerçekten filmlere konu olacak bir öyküydü yaşananlar. Tarihin ve zamanın karanlık sayfalarında yitip gitmemeliydi. Üç yıl sonra Cumhuriyet Dergi'ye yazmak için kapılarını çalıyorum. Üç gün boyunca söyleşimiz sürüyor. Söyleşiyi çok fazla derinlere indirmemeye çalışsam da, bu gerçek yaşamöyküsünü kısa tutmak o kadar kolay olmuyor. Söyleşiyi sevgili İpek Çalışlar'a teslim ettiğimde, "Çok uzun," diyor, "bütününü yayımlamamız mümkün değil". Söyleşi kısaltılmış olarak yayımlanıyor. Cumhuriyet Dergi'de yayımlanan söyleşi, genelde Nurettin'in yaşadıklarını yansıtıyordu. Ya Sabah'ın yaşadıkları? Söyleşinin sürdüğü üç gün boyunca kulağım Nurettin'de olsa da gözüm Sabah'ta kalmıştı. Tam on beş yıl sadece yüreğinin sesini dinleyerek sevgisinde direnen bu maharetli ve sevgi dolu kadın, neler yaşamıştı acaba? Şu an dile kolay gelse de feodal aile yapısına tam on beş yıl dayanmak, o katı yapıyı parçalayarak aşkını kazanmak, gerçekten kolay olmamalıydı. Sabah'a söyleşmek istediğimi söylediğimde, başını önüne eğerek birkaç sözcükle anlatıvermişti duygularını. Üzülmüştüm. Dört çocuk annesi bu güleryüzlü ama her an dalgın ve hüzünlü kadının, aşkı uğruna çetin bir kavga verdiğini o anlatmasa da gözleri anlatıyordu. Ertesi gün evlerinin kapısını bir kez daha, Sabah için çalıyorum. Deftere karaladığı iki sayfalık yazıyla, bir torba içinde tam iki yüz doksan yedi mektup, yaşananların kanıtı olarak elime tutuşturuluyor. Mektupları okudukça dehşete kapılıyorum. Aşkları uğruna direnen bu iki insanın yaşadıkları, insanı hem sevince hem üzüntüye boğuyor. Bilerek veya bilmeyerek, insanın insana zulmünü bir kez daha sergiliyor. Sabah ile Nurettin'in söyleşisi Cumhuriyet Dergi'de çıktıktan sonra birçok telefon aldım. Söyleşiyi okuyanlar, bu iki insanın yaşantısını merak etmişlerdi. Beni en çok sevindiren telefon Ruşen Çakır'dan geldi. Ruşen Çakır, "Nurettin'le Sabah'ın öyküsünü kitaplaştırmayı düşünüyorsanız bizim dizimizde yayımlayabiliriz," diyordu. "Siz şairsiniz, biliyorum. Yalnız, siz elinizden geldiğince gazeteci gözüyle bakmaya çalışın olaya. Ben de şair gözüyle çalışayım." Ben Ruşen Çakır'a, "Sabah konuşmayı kabul ederse sevinerek bu kitabı hazırlarım," dedim. Sabah'ın mektuplara yansıtmadığı çok şey olduğuna inanıyordum ve haklıydım. Sabah'ı aradığımda, "Hiçbir şey saklamadan sizinle konuşmayı kabul ediyorum," dedi. İki gün sonra Antakya yolundaydım. Söyleşimiz bir hafta sürdü. Nurettin ve Sabah tarafından anlatılanlar, gözlerinden akan yaşlarla defalarca kesintiye uğradı. Bir hafta boyunca birlikte ağladık. Birlikte pikniğe gidip kırlarda dolaştık. Sabah'ın hazırladığı zengin ve lezzetli sofralarda dostlarla uzun sohbetlerde buluştuk. Her iki tarafın aile bireyleriyle ve arkadaşlarıyla söyleştim. Unutkan belleklere ne kadar hatırlatma yapmaya çalıştımsa da insanlar hatırlamak istediklerini hatırlayabildiler. Bu kitap sadece iki insanın aşk öyküsü değil. İki insanın bu inanılmaz dramında toplumsal yapıyı bir kez daha görmüş olacağız. Erkek egemen sistemde kadına bakış açısının hiç değişmediğini üzülerek göreceğiz. 12 Eylül'ün getirdiği baskıyı ve haksızlığı bir adli hükümlünün cezaevinde yaşadıklarından yola çıkarak bir kez daha hatırlayacağız. Sanıyorum ve inanıyorum ki, bizi bize bir kez daha tanıtıp hatırlatacak bu kitapta anlatılanlar. Amaç; yaşanıp geçeni bu günkü hayatla buluştururken, yarın ve insan adına ders çıkarmaktır. Biraz daha saygı, biraz daha sevgi, biraz daha adalet diyerek. Sevginiz bol olsun.

Bu kitabı hazırladığım süre içinde yakın ilgilerini esirgemeyen Sevgili Hasan ve Müjgân Turunç'a; medeni cesaretlerinden dolayı Sabah ve Nurettin Yılmaz'a; Antakyalı dostlara; 297 mektubun okunup ayıklanmasında yardımcı olan Av. Metin Kozan'a; bilgisayarımı istila eden virüsler nedeniyle ikinci defa yazmak zorunda kaldığım bu kitabın ikinci yazılışını üstlenen Serap ve Emin Kaplan'a teşekkür ediyorum.

Devamını görmek için bkz.

"Sabah'tan Nurettin'e Mektuplar", s. 102-111

31 Ekim 1978

Canım Nişanlım, göndermiş olduğun dünya kadar sevimli mektubunu aldım. Çok memnun oldum. Galiba hastasın, çok merakta kaldım. İyi ki Adana'ya gönderdiğim mektubu aldın. Okudun ya, çirkinliğinin zararı yok. Çok acele yazdım, hem de sabahtan. İyi ki beni hiçbir zaman üzmek istememişsin. Ama ne yapalım alıştım artık bunca acılara. Daha da beni bekleme diyorsun. Ne böyle bekleme bekleme durumu ya hu! Üstüme ateş yaksan yine seni bekliyorum. Olan oldu artık. Her gün bir erkeğe takılacak değilim. Dört senem var diyorsun. Doğru mu söylüyorsun, yoksa beni mi korkutuyorsun? Korkulacak ne var? Kaç defa mektuplarımda dedim, değil on üç sene, yirmi sene de olsa bekleyeceğim. Benim hiç acelem yok. Yapacağını yaptın, şimdi de beni deniyorsun. Canımsın. Ben senin aklını değil, babanın aklını bile beğenmem. Bu dünyada bana bir erkek çıkar. Bu erkek beni mutlu etmeyince başkasına mı gideceğim? Yoksa rüyanı mı gerçekleştirmek istiyorsun? Amma da hain milletsin. Önce bir hatırla bakalım eski günleri. Ben alışkınım acı çekmeye. Bu uzaklığın, ayrılığın yetmiyor da, bir de böyle bir ayrılık kaldı. Ah seni bir görebilsem. Keşke ben senin yerinde olsaydım. Belki sen yanıma gelirdin. Sana bir şey söylücem, ama sakın kızma, kimseye söyleme. Kızacaksın biliyorum. Ben sigara kullanıyorum. Allahıma annem babam bir görse, ya da duysa beni ölü bir kız yapacaklar. Ama ne deyim? İnsan sinirliyken ya da efkârlıyken baldan tatlı geliyor. Sana diyordum niye içiyorsun. İçmeye haklısın. Allah belasını versin beni alıştıranı, bir türlü bırakamıyorum. Annem beni bir kere gördü dişim ağrıyor dedim. Ama gece misafirliğe gittim, orada bir kadın bana dedi ki, bu senin için çok zararlı. Hem kızlığın gider hem çocuğun olmaz. Doğru mu acaba? Eğer doğruysa çocuksuz kalacağız, ben kuşkulanıyorum. Ama amcamın kızı Cahide içiyordu, ona bir şey olmadı. Çok mutlular. Ah bir de biz öyle olabilsek. Öksürüyorum, zayıfladım. Ama zayıflamam senden ayrı kaldığım içindir. Bizim çektiklerimizi Allah kimseye göstermesin. Bazen ne yapıyorum biliyor musun? Bandını koyuyorum, zaten evimizin dört duvarını resimlerinle çevirmişim. Onlara bakar bakar mektuplarını okurum. Hem de kaç defa. Yani ne deyim. O zaman seni yanımda sanıyorum. Deli gibiyim. Allahıma benden ayrılsaydın, babama dedim, altınları satıp bir tabanca alacam. Allahıma elli sene sonra çıksa yine vuracam. Demek ki beni senden ayırmak istiyordu babangil. Benim hakkımda kendilerinin mektup gönderdiğini biliyorum. Ama ben de bundan sonra kendilerinin kıymetini biliyorum. Cehennemin bir dibine gidip otursam bile, yanlarına gitmiyecem. Kendileri için beni döversen, inan ki dört çocuğum olsa bile seni bırakır giderim. Ben her şeye razıyım daha da kendileri haklı. Dört senedir nişanlıyım, baban yanıma gelmedi. Sen Adana'ya gittikten sonra ben kimseyi görmedim. Emel hanım kendisi evlensin diye bu işi yapmak istedi. Ama başaramadı. Ben nişanlımı bekliyeceksem, bana ne görümcelerimden? Ben de Emel'in kınasına hazırlanıyordum, orada ziyaret çıksa yine gitmem. Ben Emel'e artık beklemek istemiyorum diyeceğime, halama derdim. Madem ki sana haber göndermişler, bari ben anlatayım. Teyzen hastaydı. Annem ninem ona bakmaya gittiler. Teyzen demiş, kızınız yemin etmiş, ne Nurettin'i bekler, ne de başının üstünde erkek yapar. Kelimeye bak. Ben evli olsam bile yine bu kelimeyi kullanmam. Annem ninem haberimiz yok kıza sorar öğreniriz demişler. Annem geldi bütün aileyi topladı. Bana dedi ki söyle şimdi sen kimin yanında böyle bir şey dedin. Ben dedim böyle bir şeyden haberim yok. Herkes dedi haberimiz yok. Annem dedi şimdi seni öldürecem. Ben de öldür dedim, ben böyle bir şey söylemedim. Ondan sonra ben hastalandım. Yirmi gün yatakta yattım. Sizinkilerden hiç kimse yanıma gelmedi. Cuma'nın düğününde teyzene dedim, size kim söyledi. O da dedi ki Semire'ye çeşmede söylemişler. Semire'yi çağırıp sordum, sana kim söyledi diye. O da şıh Hasan'ın gelini mi kızı mı dedi. Ben de o zaman, madem kendisine bu kadar acıyorlar, ben vazgeçeyim kendileri beklesin dedim. Ben böyle dedim. Ben şıh Hasan'ı tanımam ki kızını gelinini tanıyayım, kendilerine gidip anlatayım. Lafa bak. Bizi ayırmak için herkes elinden geleni yapıyor. Ben de çok sinirleniyorum. Bir de sen sinirlenme. Kusura bakma çok oldu ama haklıyım. Satırlarıma son verirken çok selam ederim. Acele cevap beklerim. Adana'ya iki mektup gönderdim, herhalde almadın.

Tarihsiz

Elimdeki yüzüğe göre tabii ki her zaman nişanlımsın. Ama gönderdiğin kesin ayrılık kararına göre, ben de bilemiyorum. Ben zaten yalvaracak değilim. Senin yolun açık olsun, ben kendime zorla nişanlı getirecek değilim. Ben kimsenin hayatına karışamam. Hangi yüzle beni bir başka erkeğe veriyorsun. Ne mutlu bana. Çok ayıp. Hem ayıp hem de günah. Ne yaptım ben sana? Suçumu anlamak istiyorum. İnsan bir mektup için dört senelik nişanlısını nasıl bırakabilir. Demişsin mektup için değil. O zaman ne için? Anlamak istiyorum ne duydun? Bir mektup için böyle kesin bir ayrılık olmaz ki. Çok ayıp. Sana benim hakkımda ya bir mektup gelmiş. Ya da birisi kafanı doldurmuş. Ya da sen başka bir kıza âşıksın. Belki Adanalı bir kız alırsın inşallah mutlu olursun. Benden de mutluluklar. Ama kız ne günah işlemiş ne günahı var? Sen on üç seneye mahkûmsun. Sana kıyamadım. Sen bana nasıl kıyıyorsun? Ama derler sabreden devriş muradına ermiş. Ya da sonunda kahrolup gitmiş. Çok doğru ben ne muradıma erdim, ne bir şey başardım. Kahrolup gideceğim bu dünyada. Ah ah şu benim kara bahtım. Ne kadar da bahtım karaymış.

Tarihsiz

Samanyolundan şafak yıldızı gibi parlayan. Dile tabir olmayan, kalbimin derin bir köşesinde gizlenen sayın kıymetli, şekerden tatlı, baldan daha lezzetli, uykumdan rahatlı, canımdan daha kıymetli nişanlım Nurettin efendi, uzaktan uzağa merhaba nasılsın. Canım nişanlım inan seni çok özledim. Kusura bakma yanına gelemiyorum. Fazlasıyla özledim seni. Allah bizi bir ömür boyu ayırmasın. Sen Allah etmesin elli sene kalsan ben de böyle kalacam. Senden başka dünyanın bütün erkekleri bana haram olsun. Görsen beni tanımazsın. Ama ne yapalım kaderimiz böyleymiş elbet bir gün kavuşuruz. İsterim iki gözüm çıksın bir kelime söz çıkmasın. Amcamgili de çok özledim hiç yanıma gelmiyorlar. Bunun için çok zorluk çekiyorum. Hiç kıymetim yok sanıyorum. Zoruma gidiyor. Ama kızma ben senden çok memnunum. Hasangile geliyorlar, çarşıya iniyorlar beş dakika girip çıksalar, milletin gözü görse. İnan ki millet kulaklarımı patlattı. Ağlamaktan perişan oldum. Beni hiç sevmemişler. Öyle sanıyorum. İnsan seviyorsa her gün görmese yatamaz. Yahu kendileri istediler, kendileri nişan taktılar. Şimdi niye böyle bilmiyorum. Kalbim yanıyor.

8 Ekim 1983

Mektubunda diyorsun ki kesin kararını beklerim. Benim kararım kesindir Nurettin bey. Ben senden başkasına ölürüm de yâr olmam. İnan ki ben seninim senin olacam. Kendimi sana vereceğim istersen yak istersen öldür. Senden başkasına yâr olmam. Ama bazen kafamı bozuyorsun. Ne böyle kaba kaba davranıyorsun. Amma da kabaymışsın be. Yedik mi seni sanki. Biraz düşünsen, bu kadar ayrılık iyi ki tamamiyle çıldırtmadı beni. Canım benim. İçinde bana karşı kötü şeyler varsa atmanı isterim. Ben bildiğin kızlardan değilim, evlenecek olsaydım şimdiye kadar evlenirdim. Bir daha Türkiye'ye gelmezdim. Onun için böyle şeyler aklına gelmesin. Dünyada her türlü acıdan tatlıdan tattım. Aşktan başka, onu da sende buldum. Ben hayatta bir kere sevdim, bu da yemin ederim Ömür boyunca kalacaktır. Kalışını ıspatlamışım işte. Uzatmalı sevdiğim.

22 Ekim 1983

Belki bu mektupları sana yazmakla büyük hata yapıyorum. Ama yine yazacağım. Mektubunda diyorsun ki millet diyor Sabah seni sevseydi sana mektup yazardı. Mektup yazacağım da ne olacaktı sanki. Birbirimize zehir dolu satırlardan başka ne verecektik? İnsanlara ne eziyet yaptım ben seni sevmekten başka? Seni sevmek bir suç ise suçluyum. Bir de diyorsun ki mektubunda, kötü bir kız olduğuna herkes beni inandırmak istiyor. İstersen sen de inan umurumda değil. Zaten yeteri kadar her şeyden bıkmış, herkesten nefret etmişim. Kötü bir kız olabilirim ama kimseye hesap vermek zorunda değilim. Zaten eşeklik bende. Bak arkadaş milletin laflarına kulak vereceksen gerçekten ayrılalım. Artık kimsenin kahrını çekemem. Bunca yıl sabırdan sonra yine kötüyüm. Ama şunu unutma ki, kötü bir kız olursam, onun cezasını herkesten çok ben çekerim. Ben ne tür bir kız olduğumu herkesten iyi biliyorum. Bir de şunu sana söyleyeyim. Milletin dediğine göre dokuz sene kadar daha yemişsin. Ne olur beni böyle oyalayıp durma gerçeği söyle. Neden çıkmıyormuşsun, neden neler oluyor anlamak benim de hakkım. Milletin dediğine göre affı bekliyormuşsun, o da olmasa ayvayı yedik desene. Korkuyorum. Korkuyorum bu acının bu ayrılığın devam etmesinden. Yalvarıyorum, eğer beni aldatıyorsan vazgeç bu sevdadan. Bitsin bu oyun. Herkes üstüme geliyor. Gücüm kalmadı kafam karmakarışık. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bir taraftan şerefim bir taraftan da sevdiğim, hiçbirinden vazgeçemiyorum. Üç senedir kendimi içkiye sigaraya verdim. İntiharı birkaç defa denedim, ama hiçbiri fayda etmedi. Kusura bakma sigaramdan kâğıt lekelendi. Başkasını yazacaktım ama zamanım yok. Biliyorsun herkesten gizli yazıyorum.

Tarihsiz

On gündür ağlaya ağlaya bittim tükendim. On gün içinde beş saat uyumuş değilim. Sersem gibi oldum. Ne olacam bu halimle ne yapacam bilemiyorum. Gece gündüz yolunu beklemiştim. Ümitliydim canlıydım. Milletin soru yağmurundan dışarı çıkamıyorum. Kimsenin yüzüne bakamıyorum. Namussuzluk yapan unutuluyor.

Kaçan, ölen unutuluyor. Bizim hikâyemiz ne bitiyor ne unutuluyor. Ne de sonu geliyor. Bu yalanlar, bu aldatmacalar ortaya çıkmasa bari. Yemeğin bedeli ceza mı olur. Bunu da ben bilemiyorum. Dünyanın hayatın anasını satayım. Kader bu, dünya sabır ister diye diye bu hale düştüm.

19 Kasım 1984

Beni hiç merak etme, inan ki bıraktığın gibiyim. Tertemizim. Gidip geziyor diye beni yanlış anlama. Ben hayatta bir tek kişiye gönül verdim. Bu da yıllar yılı değişmiyecek. İsteyen istesin seven sevsin aldıran kim. Dünyada senden başka bütün erkekler kardeşim olsun. Sen varken onlar ayakkabımda çivi gibidir. Sana gönderdiğim mektuplardan şüphelenme, inan onlar içten değil. Sen beni tanımıyorsun, seni değiştirecek veya aldatacak olsaydım niye şimdiye kadar bekledim? O zaman sana yazmakta işim ne? Ama inan ki çok korkuyorum. Sana abi dediğim için bu hayatta evlenmiyeceğime çok yeminler etmiştim. Acaba bunların çaresi yok mu? İnan ki hatırladıkça içim yanıyor. Vicdan azabı çekiyorum. Aslında bu çok günah bir şey. Önce abi de sonra koynuna gir.

14 Şubat 1985

Canım benim, hastalığımın durumunu sorarsan aşkın doktoru tedavisi var mı? Sevdalanmışım bir kere. Efkârdan ve sabırdan başka hiçbir çarem yok. Karasevda mıdır nedir ne olacağımı bilemiyorum. Acaba sonum ne olacak çok merak ediyorum. Çıldıracak gibiyim. İnan nişanlandığımda yani on sene önce hiç bana böyle şeyler olmazdı. Gerçekten sevgi nedir bilmezdim. Allah canımı alsın bilmezdim.

29 Eylül 1986

Canım benim. Benim için hiç düşünme. Ben mektuplarınla bile mutluyum. Mektuplarını okuyunca inan bir daha bir daha okumak istiyorum. Doyamıyorum. O kadar tatlı heyecanlı lafların oluyor ki mutlu olmamak sevinmemek elde değil. İnşallah bütün anlattıkların olur. Seni çok çok seviyorum. Canım bütün hayatım sana feda olsun. Sen benim her şeyimsin. Hayatımda ilk defa bir şeyi doğru yaptığımı biliyorum. O da seni beklemektir. Canım ben de seni mutlu edeceğime söz veriyorum. İnşallah mutlu oluruz.

9 Ekim 1986

Canım benim, mektupların açık geliyor. Okumalarından hoşlanmıyorum. Kapatabilirsen kapat şu mektupları daha iyi olur. Canım sevdiğim, tahliye olmadığına hiç üzülme. Ben de üzülmedim. Allah büyük, niye üzülelim? Yeter ki sıhhatli kal ve beni sev. Bu bana yeter, uzaklık önemli değil. Ben mektuplarınla bile mutluyum hayatım. Geçen hafta Ankara'dan buraya bir falcı geldi. Yeşil parkın orada çadırda iki ay kaldı. Bir bilet bin lira. Sana bakması için gittim. Tam on bin lira koydum. Her seferinde çıkmıyor. Sonunda çıktı. Bana dedi ki on bir yıldır nişanlısın. Nişanlının adı Nurettin. Sen dışarıda o içeride Kayseri cezaevinde dedi. Yakında tahliye olacak çok mutlu olacaksın. Nişanlını deli gibi seviyorsun. Baban yedi aydır felç. Baban için bir şey diyemem dedi. Sana iki büyük muska yazılmış dedi, seni nişanlından ayırıp başkasına vermek istiyorlar. Bunlar senin mutluluğuna engel oluyorlar dedi. Vallahi inandım. Adamın gizlisi saklısı yok, herkesin içinde bağıra bağıra söylüyor.

10 Ekim 1986

Canım benim. Mektuplar biraz gecikince neden merak ediyorsun. Vallahi devamlı sana yazıyorum. Zor da olsa yazıyorum. Bazen yakalanacam diye çok korkuyorum. Sanma ki sana inat olsun diye yazmıyorum. Bu mümkün değil. Seni canım kadar seviyorum. Ölünceye kadar sana destek olacam. Hayırlı haberlerini dört gözle bekliyorum. Dilekçenin cevabı ne olursa olsun sakın üzülme. Allah büyüktür. Bir gün mutlaka tahliye olacaksın bir tanem.

12 Şubat 1987

Bu günlerde çok çok sinirli ve sıkıntılıyım. Kime kulak verecem, kimi dinleyecem, kime inanacam bilmiyorum. Böyle giderse yine yatağa düşeceğim. Zaten ölmem için Allah'a günde yüz defa dua ediyorum. Ben sanki niye yaşamışım bilemiyorum. İnsanın hayatında bu kadar terslik olur mu anlıyamadım gitti. Batsın böyle hayat. Aslında böyle bunalımdayken sana yazmak istememiştim. Sen merak ettiğin için ben de bu kadar yazabildim. Elinden bir şey gelmiyor tamam da. Sen olsan sinir olmaz mıydın? Hani sen Şubat'ta açık cezaevine gelecektin. Biliyor musun saniyeleri bile sayıyorum. Ama inan ki insanoğluna güven olmuyor. En ufak bir şey için her şey sönüp gidiyor. Bir askerlik daha yatarsan tam on dört yıl oluyor. On dört yıl ne demek biliyor musun? Evlenseydik. Kız çocuğumuz olsaydı şimdi o evlenirdi. Bunun farkında mısın? Delirirsem yine az. Bir de bana kızıyorsun.

19 Mart 1987

Mektubunda ben sana güvenmiyormuşum gibi bir şeyler yazıyorsun. Ben sana güvenmemiş olsaydım, seni beklemeye kimse mecbur edemezdi beni. Her zaman sana güvenmişim. Yalnız yakınlarımın baskısından bıktım usandım. Mektubumdaki sözler sana karşı değil. Yalnız bana şöyle bir haber geldi. Nişanlın kendi hükmünü bitirdi ama cezaevinde bir adam öldürdüğü için ömür boyu hapse mahkûm olmuş diye. Ben bu numarayı yutmadım. Gel de anlat. Akraba olsun yabancı olsun anla artık neler dediklerini. Ben de o mektubu sana yazıp gönderdim ama galiba iyi etmedim. Sen yerimde olsan ölümü tercih etmez miydin? Kime ne diyeceğimi kime inanacağımı bilemiyorum. Ben ölümü tercih etmekte haksız mıyım? Beni sevmiyorsun demiyorum. Beni sevdiğini biliyorum. Çünkü ben seni çok seviyorum.

25 Temmuz 1988

Şu ana kadar sana yazamadığım için kusura bakma. Kendimi iyi hissetmediğim zamanlar hiçbir şey yapmak istemiyorum. Yazmak bile. Açıkçası kötü söz duydum mu sana kızıyorum. Bir yerim ağrıdı mı sana kızıyorum. Biliyorum bu doğru değil anlayışsızlık ama elimde değil. O kadar sıkıntılıyım ki gözümde ve aklımda ölüm var. Ölümden başka bir şey düşünemiyorum. Şöyle dönüp geçen yıllarımıza baktığımda dünyam yıkılıyor. Ne olur bana çocuksu hareketler yapıyorsun deme. Geçen gün kızkardeşin Meral'i görünce ona dedim, yarın sizin oraya hava almak için gelecem, sana da uğruyacam. Gittim. Kaynanasını gördüm. Meral'i sordum babasıgile gitti dedi. Meğer ki kendileri beni seyrediyorlar içerden. Babangil ha. Sonra yolu kesip babangile gitmek istedim. Dedim kendileri beni kovdular, en iyisi Ahmet'e söyleyeyim Meral'i çağırsın. Dedim ki belki beni görünce hepsi sevinirler. Ahmet'e seslendim. Zavallı benim zorla merhabamı alıp, hemen yolu kesip o tarafa gitti. Yağmurun altında dışarıda bekledim. Meğer azrail içerde. Sonra Meral çıktı. Bir iki kelime konuşup ordan sarhoş gibi çıktım. Ben kendi kendimi düşürdüm. İnsanlık babanlara yaramıyor. İnsan o yağmurun altında bir orospuya bile kapısını açardı. Ben onları yemek için gitmemiştim. Neymiş ben koca bulamamışım da onun için seni bekliyormuşum. Babam felç ben sinir hastasıyım. Çıkıyorum hava almaya temiz hava yerine sinir sıkıntısı alıyorum. Asıl ben babana ne yaptım? Baban şıhlardansınız diye mi böyle yapıyor. Allah canımı alsın en kötü şeyler de şıh ailelerinden çıkıyor. Ya hu insanda biraz insaf bir acıma olur. Ben iki satır mektupla geçmişi unutup sana döndüm. Babanların beni istemediğini biliyorum. Alçalmaktan ve küçük düşürülmekten bıktım. Bu kadar kin tutacak ne var ben bilmiyorum. Çok günah bir şey yapıyorlar. Ya hu çok insanlar genelevinden kadın çıkarıp evin hanımı yapıyorlar. O kadar da kötü değilim herhalde. Seni sevmekten beklemekten başka günahım ne? Beni kabul etmeyişleri tuhafıma gidiyor. Bari baban orada burada konuşmasa beni küçültmese. İstersen bu işe bir son verelim, bizim yerimize onlar mutlu olup sevinsinler. İnsanın kaderi kötü oldu mu kimse sevmiyor. Ama mutlu ve zengin insanları herkes çok seviyor, bu bir gerçektir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ayşe Arman, “Sabuha ile Nurettin”, Hürriyet Pazar, 23 Eylül 2001

Bu öyküyü okuyup, "Ne var bunda? Normal" derseniz sizi alnınızdan vururum! Üstelik meşru müdafaaya girer, çünkü kimse beni bu çağda iki insanın birbirini aşk yüzünden 15 yıl bekleyeceğine inandıramaz. Filmlerde, romanlarda filan olur, tamam da, gerçekte bir tek örnek gösterenin elini öperim. Yok. Böyle aşklar artık yok...

Sabuha, Nurettin ile tanıştığında 16 yaşında. Birbirlerine vuruluyorlar. Nişanlanıyorlar. Ne var ki, tam evleneceklerken, Nurettin 13 yaşındaki bir kızın o yörenin gençleri tarafından çırılçıplak soyulduğuna tanık oluyor, saldırganları kovalayıp kızı evine gönderiyor. Sen misin onların işine karışan! Nurettin'i tenhada sıkıştırıp zincirlerle saldırıyorlar, o da kendini korumak için bıçakla bir ikisini yaralıyor. Sonuç mu? Cinayete teşebbüsten 13 yıl 6 ay hüküm giyiyor. Sabuha'nın hasretine dayanamadığı için firar ediyor. Tek istediği kızı alıp Suriye'ye kaçmak. Sabuha'nın ailesi izin vermiyor. Kızlarını Almanya'ya gönderiyorlar. Nurettin'e de dağlarda Mecnun gibi yaşamak kalıyor. Yakalanıyor, cezası uzuyor, 15 yıla çıkıyor. Ve işte ondan sonra Sabuha'nın Nurettin'i 15 yıl boyunca bekleme macerası başlıyor...

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, kimse kimseye inanmıyor. Kimse kimseyi 15 gün bile beklemiyor. Kimse kimseye kendini teslim etmiyor. Sabuha ile Nurettin'in hikâyesini Suna Aras'ın kaleminden ağlayarak okudum. Bu kadar gerçek, bu kadar naif, bu kadar temiz bir aşk öyküsü...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.