Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-333-0
13X19.5 cm, 248 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ruşen Çakır diğer kitapları
Ayet ve Slogan, 1990
Vatan Millet Pragmatizm, 1991
Resmi Tarih Sivil Arayış, 1991
Sol Kemalizme Bakıyor, 1991
Ne Şeriat Ne Demokrasi, 1994
Direniş ve İtaat, 2000
Derin Hizbullah, 2001
Nereye Gitti Bu Ülkücüler?, 2003
Türkiye’nin Kürt Sorunu, 2004
100 Soruda Erdoğan x Gülen Savaşı, 2014
Ji Realîteya Kurd
Ber Bi
Realîteya
Kurdistan ve
Serencama Meseleya Kurd
, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Recep Tayyip Erdoğan
Bir Dönüşüm Öyküsü
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Kapak Fotoğrafı: Ali Ekeyılmaz
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2001

"Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz." "Demokrasi ve cumhuriyetimizin temel nitelikleri, üzerlerinde asla pazarlık kabul edemeyeceğimiz hususlardır."

"Elhamdülillah şeriatçıyım."

"Şeriat devleti lafını ciddiye almıyorum"

"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek!"

"Laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir."

"Emperyalist Batı’nın karşısında İslam’ın haklı çıkışının yer alacağı yeni bir dünyaya doğru gidiyoruz."

"Amerikan Başkonsolosu ile Türkiye ile ilgili konuları ve ekonomiyi konuştuk."

Türkiye, bir süredir Recep Tayyip Erdoğan’ı ve onun değişip değişmediğini tartışıyor. "Yenilikçilerin neresi yeni?" sorusu hâlâ ortada duruyor. Recep Tayyip Erdoğan, Bir Dönüşüm Öyküsü, bu ve benzeri soruların cevabını vermek için, Erdoğan’ın Kasımpaşalı İslamcılıktan globalist muhafazakarlığa uzanan serüvenini, ilginç ayrıntılarla anlatıyor.

Kitap, Erdoğan’ı ve onun kısa süre önce ikiye böldüğü Milli Görüş hareketini en yakından takip eden iki deneyimli gazeteci, Ruşen Çakır ile Fehmi Çalmuk’un ortak ürünü. Yazarlar bir siyasetçinin portresini çizmenin dışında Türkiye’de İslami hareketin son otuz yılını irdeliyor ve bundan sonra olabilecekler hakkında önemli ipuçları sunuyorlar.

İÇİNDEKİLER
Sunuş

Kasımpaşalı İslamcı
Kasımpaşa Dedikleri
İmam-Hatip Yılları
Tebliğ, Cihad ve Şiddet
Flört Etmeden Evlilik
Emine Erdoğan Tayyip Erdoğan'ı Anlatıyor
Şu Kışlanın Kapısına
Refah'lı Yıllar
Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan
Şiirle Gelen Ceza
Karargâh Gibi Cezaevi
Fazilet'e Taşınan Mücadele
Ne Zaman, Ne Hakkında, Ne Dedi?
Bülent Arınç Röportajı

Globalist Muhafazakar
Geç Kalmış Liberal
Giderayak Niyet Beyanı
Sistemle Anlaşma Peşinde
Erdoğan Amerikancı mı?
Cemaatlerin Tercihi
Elveda Cihad
Elveda Biat
Fazilet'le Birlikte Nikâh da Bitti
Erdoğan Kürtlere Bakıyor mu?
Erdoğan Post-İslamcılığın Neresinde?
Kaset Savaşları
Erdoğan Oligarşiye Karşı mı?
Değişmedi, Dönüştü

Ek: Dört Metinde Laikliğin Serüveni
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 7

Recep Tayyip Erdoğan, 1994 yılında İstanbul Belediye Başkanlığı'na seçildikten sonra parti içinde ayrışma ihtimalini soranlara, bunun medyanın kasıtlı bir propagandası olduğunu söylüyordu: "RP'yi kendi içinde bölme, parçalama çabası. Düşmanca... Maalesef öyle değerlendiriyorum. Zira benim böyle bir iddiam, bu yönde bir adımım yok. Bana, Rabbimin kader planı içinde takdir ettiği rol neyse, bugüne kadar o rolü oynadım."

Necmettin Erbakan ile hep usta-çırak ilişkisi içinde olduğunu vurgulayan Erdoğan için Erbakan bir ustaydı ve ustaya vefasızlığı düşünemezdi ve düşünmeyecekti de: "Kaldı ki siyasette benim hocamdır Erbakan. Usta-çırak ilişkisidir bizimki. Şu anda da böyle bir vefasızlığın, yanlışın içinde olmayı hiçbir zaman düşünmedim; istemem." (Tempo dergisi, 28 Kasım 1996)

Fazilet Partisi'nin laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılmasından sonra 14 Ağustos 2001 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AK Parti) kuran Erdoğan, böylelikle ustasının dükkânının karşısına kendi dükkânını açmış oldu. Erdoğan'ın partisi merkez sağdaki kitleleri yanına çekmeyi ve böylelikle iktidara gelmeyi hedefliyor.

Kitap, Erdoğan'ın çocukluğundan bu yana geçirdiği bütün aşamaları anlatıyor. Dolayısıyla uzun bir süreci kapsayan ve bu gidişle daha da süreceği anlaşılan bir dönüşümün öyküsünü anlatıyor.

Kitabın "Kasımpaşalı İslamcı" başlıklı birinci bölümü Fehmi Çalmuk, "Globalist Muhafazakâr" başlıklı ikinci bölümü ise Ruşen Çakır tarafından kaleme alındı. Fakat her birimiz diğerinin bölümüne katkıda ve hatta müdahalede bulunduk. Sonuçta ortaya kolektif bir kitap çıktı.

Devamını görmek için bkz.

Ruşen Çakır, "Geç Kalmış Liberal", s. 139-148

27 Mart 1994 yerel seçimlerinden önce yazdığım bir yazıda, RP içindeki üslup farklılıklarına ilk kez dikkat çekmiş ve bunun ucunun ayrışmaya kadar varabileceğini söylemiştim: "RP içindeki bu ikiliğin ciddi çatışmalara dönüşmemesinin başta gelen nedeni Erbakan'ın mahareti ve karizması. Ancak 'çağdaşlar'ın parti içindeki yükselen grafiklerine denk gelecek yetki talebinde bulunmaları, yani MNP-MSP-RP'yi 22 yıldır yöneten 'nomenklatura'nın iktidarını tehdit etmeleri durumunda bir iç hesaplaşma kaçınılmaz gözüküyor."

Kısa bir süre sonra, o ana kadar "Çağdaşlar" diye tanımladığım kanada "Yenilikçiler" adının daha uygun düştüğünü gördüm. 27 Mart seçimleri öncesi, çalışmakta olduğum Milliyet gazetesindeki haber ve röportajlarım ve Pazar Postası'ndaki yazılarımla Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yenilikçilerin varlığını ve gelenekçilerden farklarını kavramsallaştırmaya çalıştım. Örneğin o dönem Milli Gazete'nin başyazarı olan Sadık Albayrak'la yapmış olduğum röportaj önemli yankı uyandırmıştı. Albayrak, yenilikçileri "Refah bilgisayarına girmiş bir virüs" olarak tanımlamış ve bünyenin o virüsü dışarıya atacağını söylemişti.

RP bünyesinde iki ayrı eğilimin bulunduğunu söylediğim için çok sert tepkiler aldım. Gelenekçiler, değerlendirmelerimin yenilikçilerin işine geldiğini düşünüyor ve beni hareketlerini bölmeye çalışmakla suçluyorlardı. Yenilikçilerin gözünde de yaptığım bölücülüktü. Kendilerinin gelenekten hiç de kopuk olmadığını söylüyorlardı. Onları en fazla öfkelendiren, yenilikçi tanımlamasının İslamcılıklarına halel getirmesi ve kendilerini liberal göstermesi ihtimaliydi.

İslamcılık karşıtı çevrelere göre de yenilikçi-gelenekçi sınıflandırması, "yaklaşmakta olan irtica tehdidi"ni küçük ve önemsiz göstermekten başka bir şey değildi. En fazla birileri "takiyye" yapıyordu. Onlara göre "gericinin gelenekçisi, yenilikçisi olmaz"dı. Bu türden saptamalar, "şeriatçıların ekmeğine yağ sürüyor"du.

Medyada da büyük ölçüde bu anlayış hakimdi. Egemen medya, ne İslami hareketin, ne RP'nin yükselişini anlamadığı, özellikle de bu parti içindeki yenilikçi dinamizmi önemsemediği için Tayyip Erdoğan'a belden aşağı vurarak, onun seçim kazanmasını engelleyeceğini sandı. Ama bu saldırılar tam tersi bir sonuç doğurdu: Dindarların ve yoksulların gözünde bir kahraman mertebesine yükselen Erdoğan, kendisinin de hep alaycılıkla belirttiği gibi, medya sayesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Sonrası malum: Kitabın birinci kısmında ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, içki yasakları, Taksim'e cami takıntıları, Atatürk'e saygı duruşu yerine Fatiha okumalar, genelevleri kapatma sevdası...

Kendilerini "laikliğe duyarlı" olarak tanımlayan kesimler "Atatürk cumhuriyeti ve demokrasi elden gidiyor," diye çığlıklar atar, faks zincirleri oluşturur ve "şeriata karşı direniş komiteleri" kurarken bu satırların yazarı, muhafazakâr kesimlerdeki hakim dalganın radikal İslamcılık değil, "İslami liberalizm" olduğunu söylemiş ve bu hareketin liderinin de muhtemelen Tayyip Erdoğan olacağını ileri sürmüştü:

"RP içinde, kitle partisine dönüşüldüğünün farkında olan ve bu yeni döneme damga vurmak isteyen farklı odaklar var. Bu odakların başında 'yenilikçiler' geliyor. 1984-89 arası ANAP tarzı belediyeciliğe yakın olduğu izlenimi veren R. Tayyip Erdoğan'ın başını çektiği bu kanat RP'nin ruhuyla '83 ANAP ruhu'nu harmanlayabilir. Erbakan sonrasının en güçlü lider adayı olan Erdoğan, hem Bedrettin Dalan'ın, hem Murat Karayalçın'ın belediye başkanlığı deneyimlerinden yararlanmayı becerebilirse parti ve ülke içi konumunu güçlendirebilir. Böyle bir yaklaşım, Türkiye'deki İslami hareketliliğin en dinamik akımı olan 'İslami liberalizmi' RP kanallarından akıtabilir. Bunun sonucunda RP'den, 'yeni ve daha İslami bir ANAP' çıkabilir."

Bu tespitler, beni "gizli şeriatçı" gören kesimleri olduğu kadar, başta Erdoğan olmak üzere birçok RP'linin tepkisini çekti. O zamanlar "liberal" sıfatı bir küfür, Özal'la birlikte anılmak bir hakaret olarak algılanıyordu.

Erdoğan'ın Başarısı ve Başarısızlığı

Belediye başkanlığı sırasında adı şaibeli işlere karışmamasına, çok büyük eleştirilere muhatap olmamasına ve hatta İstanbul için pek çok somut iş üretmesine rağmen Erdoğan'ın tırmanışı belli bir aşamadan sonra gerilemediyse bile durdu. Çünkü her ne kadar ilk ve son sözü Necmettin Erbakan söylese, parti içi demokrasi mekanizmaları yok denecek kadar az olsa da, RP içinde de belli güç odakları mevcuttu ve bu çevrelerin hepsinin Erdoğan'ın geleceğe yönelik planlarına onay verdiği söylenemezdi.

"Aksaçlılar", yani Milli Görüş hareketinin çelik çekirdeği, Erdoğan'ın "RP'nin ikinci adamı" ve "Erbakan'ın veliahtı" olarak bilinmesine başından beri öfkeliydi. Hatta Erbakan'ın da Erdoğan'ın denetimsiz yükselişinden rahatsız olduğu söyleniyordu. Nitekim Erbakan'ın yerel seçimlerde son ana kadar İstanbul için Ali Coşkun ile Korkut Özal gibi isimlerin üzerinde ciddi olarak durması da bu kızgınlığa bağlanmıştı.

Bununla birlikte Erdoğan RP merkezi tarafından dışlanmış da değildi. Örneğin ondan hazmetmeyenler pekala kendisini RP MKYK'sından uzaklaştırabilirdi, çünkü yasalara göre belediye başkanları parti üst organlarında görev alamıyordu. Erdoğan MKYK' daki yerini korudu korumasına ama parti içindeki hareket sahası da kısıtlandı.

Bir zamanlar tepeden tırnağa kontrol ettiği İstanbul il örgütündeki ve çoğu yakın çalışma arkadaşları olan ilçe belediye başkanları nezdindeki ağırlığı azaldı; en önemlisi 1995 genel seçimlerinde kendi ekibinden çok az ismi milletvekili yapabildi. İstanbul listelerine, bol miktarda ithal adayın monte edilmesine engel olamadı.

Yine Ankara'nın saptadığı adaylara itiraz edip genel merkez nezdinde muhatap bulamayan çok sayıda yerel RP yöneticisi, özellikle de Güneydoğu teşkilatının yardım taleplerini işitmezlikten geldi. Örneğin 1995 genel seçimleri öncesi Diyarbakır'da görüştüğümüz bir RP yöneticisi hayal kırıklığını, "Buraya Melih Gökçek bile adamlarını aday yaptı, bize destek çıkın diye haber yolladık, 'Beni bu işlere bulaştırmayın' karşılığını aldık," diye özetlemişti.

Bir diğer hayal kırıklığını 1995-96 yıllarında, Ankara, Elazığ, Kayseri, Malatya gibi RP'nin çok güçlü olduğu yerlerdeki il kongrelerinde genel merkezin adaylarına meydan okuyanlar yaşadı. Erdoğan RP yönetimin anti-demokratik dayatmalarına, kongrelerde seçilen il yönetimlerinin lağvedilmesine açıkça karşı çıkmadı. Halbuki birbirinden habersiz parti içi demokrasi mücadelesi veren bu kişileri birleştiren en önemli hususlardan biri Erdoğan'a büyük bir umutla bakmalarıydı. Örneğin bu isimlerden biri, özel sohbetimizde kendisini "Tayyipçi" olarak tanımlamıştı. Fakat üstelediğimizde bundan Erdoğan'ın pek haberdar olmadığını, aralarında yoğun ve sistemli bir ilişkinin bulunmadığını da itiraf etmişti.

Erdoğan'ın Üslubu

R. Tayyip Erdoğan'ın siyasi güzergâhında rastlanan iniş çıkışlar büyük ölçüde onun parti içi mücadelelere girmekteki ürkeklik ve tedirginliğinden, bir ölçüde de karakterinden kaynaklanıyordu. Onun kimliğini oluşturan unsurlara baktığımızda ortaya ilginç bir tablo çıkmaktadır: Aslen Rizeli, Kasımpaşalı, İmam Hatipli, futbolcu, Fenerli, çekirdekten Milli Görüşçü, sıkı bir hatip, usta bir örgütçü ve tavizsiz bir İslamcı.

Diplomatik üsluba rağbet etmeyen, tartışmaları keskinleştirmekten asla çekinmeyen Erdoğan'ı kimi köşe yazarları "külhanbeyi" olarak tanımlıyordu. O da "delikanlı" imajından rahatsız değildi, hatta bunu pekiştirmek için gayret de gösteriyordu.

Erdoğan'ın belediyedeki çalışma arkadaşları iki ayrı kategori oluşturuyordu: "layıklar" ve "sadıklar". Belediyeye RP üzerinden işe alınan "sadıklar" genellikle alt ve orta kademelerde görev yapıyorlardı. Bunların içinde işlerini layıkıyla yapanlar olduğu gibi belediyecilikle siyasetçiliği karıştıranlara da sıklıkla rastlanıyordu.

"Layıklar" ise belediyenin kilit noktalarına yerleştirilmiş olan işlerine vâkıf becerikli teknokratlardı. Bunların büyük kısmının istihdamına RP teşkilatı ve partiye yakın basın kuruluşları "ANAP'lı" ve benzeri yaftalarla karşı çıktılar. Milli Görüş geleneğinden gelmemekle birlikte namazında niyazında olan bu üst düzey kadro sayesinde Erdoğan başarılı bir belediye başkanı profili çizebildi.

Fakat Erdoğan ihtiyaç duyduğu siyasi "A takımı"nı ne sadıklar, ne de layıklar içinden oluşturma şansına sahipti. Bazı İslamcı aydınları, "siyasi danışman" olarak maaşa bağlamıştı. Ama bu kişilerin zaten kafaları karışıktı, sürekli görüş değiştiriyorlardı ve birçok hayati durumda pratik sorunlara cevap üretebilme esnekliğine sahip değillerdi. Bir "beyin takımı"ndan mahrum olan Erdoğan, kendisine biçilen büyük siyasi misyonun gereklerini neredeyse tek başına yüklenmek durumundaydı ve tabii ki bu yükün altında eziliyordu.

Üstüne üstlük Erdoğan'ın basın ve halkla ilişkiler konusunda ciddi sorunları vardı. Daha adaylığı sırasında medyanın hışmına uğrayan Erdoğan, seçilir seçilmez gazetecilerle arasına mesafe koymuştu. Her sorulan soruyu saldırı, her röportaj talebini muhtemel bir komplo girişiminin başlangıcı olarak gördü. Belediyedeki basınla ilgili yetkililer de benzer bir tutum izleyince Erdoğan ve belediye faaliyetleri medyada hak ettiğinin çok altında yer aldı.

Erdoğan'ın İdeolojisi

Halbuki belediyenin gerçekleştirdiği işleri ve kültürel etkinlikleri pazarlayabilmesi durumunda Tayyip Erdoğan kendisine daha geniş bir siyasal alan açabilir, "bütün İstanbulluların başkanı", hatta "Türkiye'nin gelecekteki başbakanı" imajını edinebilirdi. Olmadı, bunu becerebilecek altyapısı yoktu, olsaydı bile galiba böyle bir niyeti yoktu.

Erdoğan'ı destekleyen, onun üzerinden hesaplar yapan kesimler –ister yerli, ister yabancı; ister RP'li, ister değil– ondan yeni bir Turgut Özal çıkarabileceklerini sanıyorlardı. Onlara göre Erdoğan, RP'nin muazzam örgütsel gücünü ve dinamik kitlesini yerli ve yabancı egemen güçlerle barıştırıp, RP'yi Yeni Dünya Düzeni'ne uygun "liberal" bir harekete dönüştürebilirdi.

Ne var ki, RP'yi demokrasi, insan hakları, çoğulculuk gibi taleplerin savunusu üzerine yükselen bir kitle partisine dönüştürmek isteyen bir avuç RP'li, en büyük engeli, sanıldığının aksine gelenekçi çizgiden değil yenilikçilerden görecekti. Bu kişiler, yenilikçiler tarafından uzun bir süre "liberal, laik, entel, demokrat" gibi sıfatlarla parti içinde aşağılandı.

Yenilikçilerin çoğulculuktan anladığı, farklı görüş ve eğilimleri bir çatıda toplamak değil, dış görünüş itibariyle RP'de bulunmaları yadırganacak, ama politik olarak diyecek hiçbir farklı şeyleri olmayan birkaç medyatik ismi transfer etmekten ibaretti. Sonuç olarak yenilikçiler, İslamcı ideolojilerinden taviz vermediler; birtakım vitrin ve üslup değişiklikleriyle RP tabanında boy veren öze yönelik değişim taleplerinin önünü aldılar.

Refah'ın Kristof Kolombu

Ama bir noktadan sonra kimse Türkiye'nin yaşadığı büyük değişim ve dönüşümlerin RP'ye de sirayet etmesine engel olamadı. Yerel seçimlerden kısa bir süre sonra RP içinde kimin yenilikçi, kimin gelenekçi olduğu karıştı. RP treninin hızla iktidara doğru yol aldığını gören birçok kişi kompartımanları doldurmuştu. RP'nin, Refahyol koalisyon hükümetinin kurulmasıyla had safhaya varan bu dengesiz büyümesi 28 Şubat süreciyle birlikte durdu. Bundan böyle saldıran değil savunan, gelişen değil gerileyen bir parti haline gelen RP nihayet "demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti"ne kendilerinin de muhtaç olduğunu kavradı; en azından kapatma davası sonuçlanana kadar bu değerlerin bayraktarlığını yaptı. Recep Tayyip Erdoğan da kaçınılmaz bir şekilde bu koroya eklendi. Örneğin 15 Aralık 1997'de İstanbul'daki Demokrasi Sempozyumu'nun kapanış konuşmasında çok açık bir şekilde söz verdi:

"Demokratik ideallerin ve mekanizmaların, demokratik olmayan amaçlara ulaşmak için kullanılması, hem ahlaki açıdan yanlıştır, hem de sahicilik iddiasında olan bir siyasi tavır için imkânsızdır. Biz ahlaki bir temele dayanan ve sahici olan bir siyaset takip ediyoruz. Demokrasimizi korumanın ve geliştirmenin ahlaki bir ödev olduğuna inanıyorum ve son nefesimizi verinceye kadar bu ödevin öğrencisi olacağımızı söylüyorum."

Bu sözler "delikanlı İslamcı" Erdoğan'dan "dindar ama liberal" bir lider çıkarmak için çabalayanları mest edebilirdi, fakat o, bunlara şerh düşmeyi de ihmal etmedi. Danışmanlarının hazırladığı metnin dışına çıkarak yine o meşhur önermesini dile getirdi: "İslam ve demokrasi ayrı terminolojilerdir. Birey olarak benim referansım tabii ki İslam'dır. Nasıl Başkan Clinton'ınki Hıristiyanlıksa öyle."

Bu tarihlerde kaleme aldığım bir yazıda Tayyip Erdoğan'ı, Clinton yerine Kristof Kolomb'a benzetmenin daha makul olduğunu ileri sürmüştüm: "Kolomb Hindistan'a varmak için çıkmıştı yola. Amacı İslam dünyasının denetimindeki baharat yolunu ele geçirmekti. Sonunda karaya çıktı, ama buranın yeni bir dünya olduğunu, yani Amerika kıtasını keşfettiğini hiçbir zaman öğrenemeden hayata gözlerini yumdu."

Spotu, "Ondan İkinci Özal yapmak istiyorlar, o İkinci Erbakan olmak istiyor, İkinci Dalan olabilir" olan bu yazıda şöyle devam etmiştim: "Yerli ve yabancı birtakım iktidar odakları ondan yeni bir Özal yaratıp, yarım kalmış birtakım plan ve projelerini tamamlama hesapları yapıyor, o ise 'Mücahit Erdoğan' sloganları arasında, sık sık 'neferi' olmakla övündüğü Hocası Necmettin Erbakan'ın yolunda ilerliyor. Devletle zıtlaşmaktan, sistem dışına sürüklenmekten yorgun düşmüş yüzbinlerce Milli Görüşçü, Erdoğan'ı, kendilerini sorunsuz bir şekilde merkeze taşıyabilecek, özellikle de orduyla aralarını düzeltebilecek bir lider olarak görüyor. Ama bir bakıyorlar ki aynı Erdoğan, Siirt'te durup dururken minareleri süngüye, kubbeleri miğfere, camileri kışlaya benzetiyor.

Acaba Recep Tayyip Erdoğan, Kristof Kolomb gibi, gerçekte neyi keşfettiğini, hangi damarı yakalamış olduğunu bilmiyor mu? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyecek mi? Yoksa bütün bunların farkında, fakat sonunun Bedrettin Dalan veya Murat Karayalçın gibi olmasından mı korkuyor? Bu yüzden mi o beklenen çıkışını erteleyip duruyor?"

Liberal Olamadı

RP kapatıldı, Erbakan ve bazı arkadaşlarına siyaset yasağı geldi. RP'li milletvekilleri ve belediye başkanları yedek parti olarak kurulmuş olan Fazilet Partisi'ne geçti. Diyarbakır DGM tarafından mahkûm edilmiş olan Erdoğan da, birkaç gün geciktikten sonra FP'ye girdi. Böylesi bir atmosferde Milliyet'in "Entelektüel Bakış" sayfası için kaleme aldığım yazıda Erdoğan'ın temel açmazının bir türlü "liberal" olmayı veya görünmeyi kendine yedirememesi olduğunu bir kez daha ileri sürmüştüm:

"Diyarbakır DGM'nin verdiği cezayla birlikte işin içine duygular girdi, Tayyip Erdoğan'ın politikacılığı tartışılmaz oldu. Erdoğan liderliğinde bir hareketin hayallerini kuran kişiler tartışmayı bir başka açıdan imkânsızlaştırıyorlar. Ondan bir 'demokrasi kahramanı' yaratmaya çalışıyorlar ve 'Tayyip iyi bir politikacı mıdır?' sorusunu zamansız, abes ve ahlaki açıdan da yanlış buluyorlar.

Onu destekleyenler, İstanbul gibi bir dünya şehrini başarıyla yönettiğini düşündükleri Erdoğan'ı Hoca'dan boşalan yere, başbakanlığa uygun görüyordu. O gerekirse uzlaşabilir (tabii tabanının gururunu koruyarak!), beyaz bir sayfa açabilir, cihat yorgunu dindar kalabalıkları, adlarını döneğe çıkarmadan iktidara taşıyabilirdi.

Destekçileri, ondan 'demokrasi, insan hakları, çoğulculuk' gibi değerlere, en azından görünüşte sahip çıkmasını, zaten kanıtlamaya ihtiyaç duymadığı İslamcılığını öne çıkartıp birilerini boşu boşuna ürkütmemesini bekledi.

Fakat Erdoğan, üslubundaki 'yenilikçiliği' özüne yansıtmamaya özen gösterdi. Her vesileyle 'Demokrasi bizim için araçtır', 'Referansım İslam'dır,' dedi. Yani adının 'liberal'e çıkmaması için epey çaba sarf etti. Bunda da epey başarılı oldu.

Erdoğan, her ne kadar her seferinde reddetse de, harekete lider olmak istiyordu, fakat Milli Görüş'ün esas sorunu liderlik değil, dilini kaybetmiş olmasıydı; 28 Şubat süreciyle net bir şekilde ortaya çıktığı gibi 'ideolojik omurgalı kitle partisi' yaratılamıyordu.

RP tam bir yol ayrımındaydı: Ya İslamcılık ya da merkezde bir kitle partisi olma arayışı iptal edilecekti. Erbakan bu gerçeği görmemek, tercihi ertelemek istedi, fakat devlet ona bu şansı tanımadı. İşte bu dilsizlik döneminde çokları Tayyip Erdoğan'dan bir çıkış bekledi: O ise 'ikinci Erbakan' oldu: Ne boyun eğmeyi, ne de direnmeyi önerdi. RP kapatılıp FP kurulduğunda 'arkadaşlarıma danışacağım' deyip bir iki gün gecikmesi yine birilerini umutlandırdı, ama o FP dışı kalması telkinlerine de itibar etmedi."

Mandela da Olamadı

Liberal olamayan Erdoğan'a danışmanları "Türkiye'nin Mandelası" olmasını telkin ettiler. DGM'nin kararının Yargıtay tarafından onaylanmasının ardından Üsküdar'da, belediyeye bağlı İsfalt şirketinin tesislerinde çok sayıda danışmanı ve arkadaşıyla bir araya gelen Erdoğan gece geç saatlere kadar onlarla "beyin fırtınası" yaptı. Ezici çoğunluk, Erdoğan'ı, 28 Şubat sürecine karşı "sivil itaatsizliğin lideri" olmaya davet etti. Yangına körükle gitme yerine uzlaşmaya çalışmasını öneren bir-iki cılız ses hemen "derin devletçi" olmakla itham edildi.

Ertesi günü gelişmeleri Milliyet gazetesi şöyle aktarıyor: "Tayyip Erdoğan'ın, Saraçhane'deki Büyükşehir Belediye Sarayı'ndaki basın toplantısı için sabahın erken saatlerinde bina önünde toplanan 5 bin kişi 'Vur de vuralım, öl de ölelim' sloganı atarken Erdoğan, kalabalığı provokasyona karşı uyardı. Hapis cezasını eleştiren Erdoğan adeta şov yaptı. (...) Coşkulu alkışlarla konuşmasına başlayan Erdoğan şunları söyledi: 'Konuşmam bahane edilerek 10 ay mahkûmiyete karar verildi. Kardeşliğe, barışa, milli birliğe ve vatanın bölünmez bütünlüğüne çağrıda bulunan konuşmam tamamen siyasi mülahazalarla mahkeme konusu yapıldı. Bu konuşmam nedeniyle takdir edilmem gerekirdi. Asla hak etmediğim bir suç isnadıyla karşı karşıya kaldım. Maalesef son zamanlarda yargı kararlarının üzerine siyasetin gölgesinin düştüğü şeklinde bir izlenim kamu vicdanını yaralamıştır. Halbuki demokrasi aynı zamanda seçimin varlığı kadar, yargı ve yargıç bağımsızlığı demektir. Bizler ilke olarak yargı kararlarına saygılıyız. Fakat yargı kararlarına saygılı olmamız adil olmayan kararları benimsediğimiz anlamına gelmez. Bunun için demokratik mücadelemizi sürdüreceğiz. Mücadelemizde kuşkusuz provokasyona gelmeyeceğiz. Yüz kızartıcı suç işlemedim. Hain olmadım, hırsızlık yapmadım. Sadece fikirlerimi açıkladım. Üstelik hem Allah'ın huzurunda hem milletin huzurunda bölücü değil, birleştirici oldum. İstanbul'un seçilmiş belediye başkanı olarak en azından bütün İstanbul halkına karşı sorumluyum. Haksız kararın Yargıtay'dan döneceğine eminim.'

Adnan Menderes'in idam edilmesini kendi durumuna benzeten Erdoğan 'Allah rahmet etsin bir zamanlar Adnan Menderes de idam edildi. 30 yıl geçti. İade-i itibar yapıldı. Devlet haini diye idam edilen bu insan devlet töreniyle Topkapı'ya defnedildi. Bu yanlışlığı görmek ve buna şahit olmak istemiyoruz.'

Erdoğan'ın konuşması belediye dışındaki kalabalığa da hoparlör aracılığıyla dinlettirildi. Erdoğan toplantıdan sonra bina dışında kalan ve trafiğin kesilmesine neden olan kalabalığı balkondan selamlayarak kendisine olan sevgilerini kendisinden eksik etmemelerini söyledi. Erdoğan'a destek veren yaklaşık 5 bin kişi, 'Vur de vuralım, öl de ölelim', 'Vatandaş uyuma, başkanına sahip çık', 'Tayyip burada hırsızlar nerede', 'Yarasa Mesut', 'Başkan seni çok seviyoruz', 'Ankara Ankara duy sesimizi, bu sesler Tayyip'in ayak sesleri' sloganı attı."

Ancak Erdoğan'ın Mandelalığı, Mehmet Ağar'ın oğlu Tolga'nın nikâhını kıydırmasına kadar sürdü. Erdoğan'ın, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in bile günü kendi programına göre ayarlanmış olmasına rağmen son anda gelmekten vazgeçtiği bu nikâhı kıyması, "derin devlet"le uzlaşma yolunda geç kalmış bir adım olarak değerlendirildi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.