Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-337-3
13x19.5 cm, 314 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 7,60 TL
İndirim oranı: %69,60
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Minnacık Bir Dev
Avukat Necla Fertan Ertel Kendi Ağzından Yaşam Öyküsü
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2001

Minnacık Bir Dev, hayatı boyunca tutarlılığını korumuş, ilkelerine sadakati hiç yitirmemiş ve sürekli olarak hukuk savaşı vermiş mücadeleci bir kadının, Avukat Necla Fertan Ertel’in on sekiz saatlik bir söyleşide anlattıklarının dökümü.

Erol Köktürk, mesleğine âşık bu insanla, yakalandığı hastalığın tedavisi sürerken görüştü. Fertan’ın çocukluğu ve yetişme döneminden başlayarak yaşamının tüm evrelerini ve bu evreler hakkındaki değerlendirmelerini içeren kapsamlı bir tanıklık çıkardı ortaya.

Necla Fertan 6-7 Eylül olaylarından sonra Yunanistan’a göç eden Rumların mal varlıklarının yağmalanmasına karşı adalet savunucusu; cezaevinde sağlığı çok kötüleşmesine rağmen tedavi için dışarı çıkarılmayan Harun Karadeniz’in destekçisi; yıllarca bir öğretmen gibi demokrasi mücadelesi veren Behice Boran’ın her zaman yanında, en yakın dostu... Kısacası, 20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’nin yaşadığı önemli olaylara bir hukuk insanının gözünden bakış...

Necla Fertan Ertel’in yaşamı ilkesizler cehenneminde, bilinç ve vicdan muhasebesi içindeki herkes için adeta bir teselli kaynağı gibi...

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Yeğeninin Gözünden Teyze
Kanserle Yaşamak
Yaşam Öyküsü
Meslek Yaşamı
Önemli Davalar
Sivil Toplumcu Mücadele
Siyasi Mücadele
Toplumsal Değişim Gözlemleri
Behice Boran'dan Sinan Cemgil'e Portreler
Dopdolu Bir Yaşamdan Süzülenler
OKUMA PARÇASI

Erol Köktürk, “Sunuş”, Ocak 2000, s. 9-10

O, "mini minnacık bir dev"di. 46 yıl aralıksız süren meslek yaşamında savunma masasıyla birlikte yaşadı. O masa, onun ve yaşamının ayrılmaz bir parçasıydı. Hep o masada ölmeyi düşlemişti. Ama hastalık, o onulmaz hastalık, kanser, kendisini o masadan kopardı. Kanseri kabullendi, ama savunma masasından kopmayı içine hiç sindiremedi. Hastalığı nedeniyle evinde geçirdiği günlerde, hep o masaya dönmeyi istiyordu. Giderek bunun olamayacağını görünce, bu ayrılığı kabullenemeyişi büyüdü.

İnsan sıcağıyla yaşadı. Kadife kadar yumuşak yüreğiyle insanlara yakın bir yaşamı oldu.

Bu kitapta yazılanlar kendisiyle, 17 Mayıs 1999 günü başladığımız ve 21 Eylül 1999 günü sonuçlandırdığımız 18 saatlik bir söyleşinin sonuçlarıdır. Söyleşinin yaklaşık dört ayda gerçekleşmesinin nedeni, aradaki tedaviler, dinlenmeler, dinlenceler, uygun zamanı yakalama arayışlarıdır. Büyük bir zevkle, keyifle yaptığımız bu söyleşinin yarım kalması beni hep üzmüştür. Söyleşi yarım kalmıştır, çünkü bu söyleşi bittikten ve bant çözümleri sonuçlandıktan sonra birlikte tüm metni gözden geçirecek ve eksikleri tamamlayacaktık. Bu olanaklı olamadı.

Olamadı, çünkü bant çözümleri bittiğinde hastalık artık bunu sürdürmeye el vermeyecek noktaya gelmişti. Onu en son 1999 yılının Aralık ayında hastanede gördüm. Zordu durumu. Tedaviyi kabul etmenin pişmanlığı içindeydi. "Böyle olmamalı bu işin sonu," diyordu.

Bir daha kendisini görmedim. Ayaklarım ve duygularım beni ona götürmedi. Çünkü o mini minnacık boyuyla karşımda hep dimdik duran bir dev olarak kalmalıydı. Hastalığı boyunca da eğilmeyen bir dev... Necla Hanım, bir direnç abidesi olarak belleğimde yerini almıştı ve öyle kalmalıydı.

11 Ocak 2000 günü onu toprağa verdik. O gün beni yalnızca bu söyleşiyi yapabilmiş olmak teselli etti. Yaşadıkları ve yaptıkları unutulmamalıydı. Az şey yaşamamış ve yapmamıştı. O herhangi biri gibi yaşadı, herhangi biri olarak öldü. Ama öyle değildi. Bu nedenle yaşadıkları kalıcılaşmalıydı. Dopdolu güçlü belleği sayesinde yaptığımız kayıtlar, çocukluğundan bu yana yaşama yaptığı tanıklıklar, gözlemler, tarihe aktarılmalıydı. Bu onurlu görevi yapmış olmak benim yaşamım açısından da çok önemliydi.

Mezarlıktan eve döndüm, yine onu düşünüyorum. Sohbetlerimizi, karşılamalarındaki ve uğurlamalarındaki nezaketi, sıcaklığı... Yaşamımdaki önemli dostlarımdan birini yitirmiş olmanın boşluğunu taşıyorum içimde. Bu anılar, belki bu boşluğu doldurmada bir teselli olacak benim için.

Bir insan, bir hukuk savaşçısı, bir meslek âşığı, bir dost, bir dayanışma abidesi, bir "mini minnacık dev"... Necla Fertan Ertel...

İşte bu kitap onun kitabı. Yaşamının, aktardıklarının, değerlendirmelerinin, gözlemlerinin, coşkularının, öfkelerinin, sıcaklığının, özlemlerinin, acılarının kitabı...

Sana teşekkür ediyorum sevgili dostum Necla Hanım. Bunları bize bıraktığın için çok teşekkür ediyorum. İyi ki anlattın ve ölümsüzler arasında yerini aldın bugünden. Ne mutlu sana; yaşadıkların ve aktardıkların için. Ne mutlu sana; geride bıraktığın kalın, onurlu ve dimdik yaşam çizgisi için. Ne mutlu sana; yaşamın her alanında verdiğin mücadeleler ve bıraktığın izler için.

Ve ne mutlu senin dostlarına. Seni tanıdıkları ve seninle dost oldukları için...

Ve bencilce de olsa, ne mutlu bana, seni tanıma olanağı bulduğum için...

Devamını görmek için bkz.

Necla Fertan, "Davaya Kalbini Koymak", s. 163

Birisi size bir gazete haberini okur. Dışarıda yağmur yağıyordur. Trençkotunuzu giyer sokaklara çıkarsınız. Kaç kişi yapar böyle bir şeyi? Evet, ben davalara kalbimi koyarım ve onları yaşarım. Eve gelirim, onunla yatarım, geceleyin onunla kalkarım, onunla dolaşırım. Sigara içtiğim zamanlar onunla içerim. "Neyi eksik yapıyorum da bu dava henüz istediğim mecraya girmedi?" diye sorarım sürekli. Tabii bu, benimle birlikte çalışan insanları zıvanadan çıkarır. Her dakika bunu söylerim. Sorarım. "Artık ne oluyor? Bir işe bu kadar çalışılır. Ne yapalım yani?" Ben de, "İyi ama olmadı, oturmadı, bu işi bir türlü yerine oturtamadık," derim. "Kalbini koymak" bu demek herhalde... Doğrudur, ben davalarımı yaşarım... Çok önemli davalarda savunmaları evde yüksek sesle okurum. Kendi kendime tekrarlarım. Evvela kendimi inandırırım "Bunu en iyi yapıyorum," diye. Sonra gider mahkemede en iyisini yaparım.

Necla Fertan, "Hukuk Felsefesinin Anlamı", s. 166-167

Eskiden liselerde psikoloji, mantık ve felsefe okutulurdu. Ben bütün dersler içinde en çok buna merak sarmıştım. En başarılı olduğum ders de buydu. Hukuk Fakültesi'ne girişte bir aksama olunca Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Bölümü'nü seçişim oradan kaynaklanır. Balıkesir Lisesi'ndeyken okulun müdürü felsefe hocasıydı. Ders fevkalade iyi veriliyordu. Çok istifade etmiştim. O derste de çok başarılıydım. Değişik filozofları okumak bana çok enteresan gelmişti. Dünyamı genişleten, ufkunuzu açan, sizi düşünmeye sevk eden bir şeydi. Mesela deniyor ki, bu kadar çok Fransız, Alman, İngiliz düşünüre dair kitaplar var, görüşler var da Türk düşünürü kim? O zaman birden görüyorsunuz ki, Türkiye'de düşünür yok. Onun için Rıza Tevfik'e filozof adını takmışlar. Bir toplum düşünün ki, düşünürü yok. Ben bunu lise öğrencisiyken fark etmiş ve hocama demiştim ki, "Peki neden Türkiye'de düşünür çıkmamış?" O da "Var canım, mesela Mevlana," deyince, "Efendim o Türk değil. O bizim düşünürümüz değil," demiştim. O da sonradan özel olarak bana "Maalesef yok," dedi. Türkiye'de o devirlerde sınırlardan sınırlara koşturmaktan kimsenin düşünmeye vakti olmamış herhalde.

Hukuk Fakültesi'nde de Hukuk Başlangıcı var, Hukuk Tarihi var ve Hukuk Felsefesi de var. Bu dersin felsefeye genel bakıştan farklı bir yanı da yok. Felsefenin hukukla ilgili, yahut hukuka ait düşünürlerin fikirlerini nakleden bir ders durumunda. Ben seviyordum ve çok hoşuma gidiyordu. Bu derste (sonradan kaldırıldı ve seçimlik dersler arasına alındı) aslında, hukukun felsefesini anlatmak gerek. Başka düşünürlerin hukuk hakkında söylediklerini felsefe diye okutmak yerine hukukun felsefesinin ne olduğunu anlatmak lazım ki, böylece hakimler, avukatlar ve savcılar hukuku daha iyi anlasınlar. Siz sonra yaşarken bunu buluyorsunuz. Yani "hukuk felsefesi nasıl olmalı, nasıl yapmalıyım"ı insan kendisi buluyor. Eğer kendinizi düşünmeye, okumaya alıştırmışsanız; kendinizi terbiye etmesini biliyorsanız mesleki konularda bunu yapıyorsunuz. Herkes yapmadığı için zaten bir sürü çatlaklar var. "Ben Medeni Hukuk'taki şu maddeye göre şu kararı veriyorum." Dur kardeşim, sen o maddeyi nasıl anlıyorsun? O madde niye konmuş? Nasıl tefsir ediyorsun? Ama adam böyle bir şey düşünmüyor.

Yani hukuk felsefesi denilen şey çok önemli. Çok derinliğine üzerinde çalışmayı gerektiren bir konu. Ben biraz çalıştım. Ama çok derinlemesine, şöyle mükemmel diyecek bir halim yok. Başka hukukçularla mukayese ederseniz, yine buna emek vermiş bir kişi olarak kendimi bazı kişilerle birlikte bunu hiç tetkik etmeyenlerden daha farklı buluyorum tabii ki...

Şunu söylemeliyim: Bugün Hukuk Fakültesi'nde profesör olan ve bir konuyu çok iyi bilen bir kişiye bir mütalaa almak için gitseniz, çok zaman onun ne kadar bağnaz hukukçu, ne kadar maddelere bağlı, ne kadar dünyası dar bir adam olduğunu görüyorsunuz. Ve gittiğinize pişman oluyorsunuz. Dar bir gözlükle bakıyorlar. Hukuk felsefesi ise olaylara geniş bir açıdan bakmayı insana öğretiyor. Ama dediğim gibi bunun farkında olan, bunu bilen çok az insan var.

Hukuk, birtakım kurallarla insanların ve devletlerin haklarını ve hukuklarını birbirlerine karşı koruyorsa, bu koruyuşun nedeni, nasılı, niçini çok iyi anlatılmalı. İşte o zaman kanunu tatbik eden hakim, neyi neden tatbik ettiğinin bilincinde olacaktır. Gidip de bir gazeteci bir adamla röportaj yapmış diye o hakimin o gazeteciyi mahkûm etmesi artık mümkün olmayacaktır. Ama bunu bilmiyorsa, böyle saçma sapan mahkûmiyet kararları verilecektir. Ertelemeyecek, "Tekrar bu suçu işleyeceği kanaatindeyim," diyebilecektir. Hangi suçu? Adamın dünyası o kadar dar ki! Ama felsefe insanın ufkunu açan bir şey. O açıklığı, genişliği, o olaylara prizmanın her yanından bakabilme gücünü sağlayacak felsefi bilgiyi verecek tarzda okutulmalı ve mecburi bir baş ders olmalı bence.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.