Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13X19.5 cm, 134 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Müge İplikçi diğer kitapları
Hapishaneden Öyküler, 2005
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yıkık Kentli Kadınlar
Yayına Hazırlayan: Vehbi Ersan
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak Fotoğrafı: Manuel Çıtak
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Fotoğraflar: Müge İplikçi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2002

17 Ağustos 1999 depremi üzerinden yıllar geçmesine geçmesine rağmen güncelliğinden bir şey kaybetmedi. Çünkü on binlerce insanın enkaz altında can vermesinin sorumlusu, depremden çok toplumun kendisiydi. Ne devlet ne de toplum, kentlerini inşa ederken, doğayı hesaba katmamıştı. Bu bir bilmeme sorunu da değildi. Günübirlik hırs ve çıkarların belirlediği bir "hayat tarzı"nın cezasıydı bir çeşit.

O günden bugüne deprem, depremzedeler ve çıkarılması gereken derslerle ilgili çok şey söylendi, yazıldı. Ancak değişen ne oldu sorusu, yeni deprem felaketlerine rağmen hâlâ ortada duruyor.

Bilgi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Müge İplikçi, toplumsal belleği taze tutacak kitabı için Yalova, Gölcük ve Değirmendere’de 17 Ağustos’u yaşayan sekiz kadınla görüştü. Onlarla söyleşiler yaptı. Farklı yaşam, inanç ve düşüncelere sahip bu sekiz kadın deprem anını, sonrasını anlattı.

Yıkık Kentli Kadınlar, söyleşilerle oluşmuş bir kitap, ama bir söyleşi kitabı değil. Sekiz kadın, öykülerini kendileri yazıyor bir anlamda. Yazar, gerçeğin bu yeniden kurgusunda, sadece aracılık görevi üstleniyor.

Gerçeği en yalın haliyle vermek kitabın amacı. Her tanık deprem anına dönüyor. Deprem anı ise onları önceki hayalleri, düşüncelerine götürüyor. Sonra, bugünkü bilinçlerine ve umutlarına... Orada çocuklarını, eşini, dostlarını, evini ve hayallerini kaybetmiş ve yıkıntılardan yeni bir hayat inşa eden kadınları görüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Önsöz

Depremde İki Kızı, Bir Oğlunu Kaybeden Anne İsmet Palta:
"Hayır, Korkmuyorum"

Enkaz Altında İki Çocuğu ve Polis Eşini Kaybeden Gülay Ozantürk:
"Ben Gölcük'te Büyüdüm, Değirmendere'de"

20 Yıllık Öğretmen Esma Çelik:
"İki Evre Var: Deprem Öncesi ve Sonrası"

Bir Oğlu Enkaz Altında Ölen Hanife Orhan:
"Bazen Kaderci, Bazen İsyankârım"

Nilgün Türkmen Bir Oğlunu, Bir Kızını Kaybetti:
"Umut'uma Kavuştum, Şimdi Duygu'yu Bekliyorum"

Deprem Nuran Keser'in Kızını, Damadını ve Torununu Aldı:
"Hiçbir Yerde Duramadım, Döndüm Gölcük'e"

46 Saat Enkaz Altında Kalan, Bir Kızını Kaybeden Ayşe İlhan:
"Kadere İnanıyorum, Ama Devlete Kızgınım"

Eski Dep-Der Kurucularından Melek Gündoğan:
"Acılar Üstünde Politika Yapılmaz"
OKUMA PARÇASI

Ayşegül Baykan, Sunuş, “Kaygan Zeminde Yaşamak", s. 11-13

Depremle ilgili bilgilerimiz muhtelif. Daha önce bilmediğimiz derinliklere, karanlık noktalara birçok kanaldan ışık tutuldu 1999 depreminin ardından. Bilim adamları kendi dallarının birikimlerini, son buluşlarını aktardı her gün. Jeolog ve mühendisler olası depremlerin fay hatlarını çizdiler, şiddetlerini belirlediler aşağı yukarı. Ekonomistler depremin maliyetini hesapladılar. Dış yardımlar, krediler belirlendi, bütçe dengeleri yapıldı. Tek tek gördük televizyonda ve okuduk gazete ve dergilerde yıkılan binaları, kayıplara karışan geçim kaynağı fabrikaları, tesisleri, bankaları, parkları... Bunlar maddi kayıplardı. Bir de manevi kayıplar oldu. Uzman psikologlar değişik yönleriyle anlattılar kederi, korkuyu, gidenlerin ardından tutulan yası, rayından çıkan akli dengeleri. Onlara kilitlenmiş bir ulusla paylaştılar bilgilerini. Tüm bu uzman görüşlerle depremin neden-sonuç ilişkileri, bu sonuçlara varan analitik yapılar, kavramsal araçlar, yöntemler ve belli istatistik hata oranları içinde, gerçeğin kendisi sunuldu kamuoyuna. Deprem betimlendi, açıklandı, doğası ortaya çıkarıldı. Disiplinlerin biçimsel gereği olarak, depremin bilgisi böylece maddi-manevi, nesnel-öznel ikilemler içerisinde irdelendi ve bir bütünlük içinde aktarıldı bizlere. Somut bir nesnellik ve soyut bir maneviyat arasında kalan pek çok bilgi unutuldu oysa ki.

Bilgi ve reprezantasyon birbirini çağrıştıran iki kavram. Reprezantasyon aslında re-prezantasyonun yuvarlatılmış söylenişi. Anlamı ise bir veriyi yeniden sunuş. Sunuş bilimsel, figüratif, semiotik veya estetik olabilir. Hani "en güzel" resmi almak gibi. Televizyon ekranlarında, gazetelerde, dergilerde sayfa aralarından en mükemmelini aradığımız deprem görüntüleri gibi. Reprezantasyonun diğer bir anlamı başkalarını temsil etmek. Depremle ilgili bilgileri düşündüğümde bu iki tür reprezantasyon arasında, yani kurgulanan ve kurgulayan mümessiller (temsil edenler) arasında, kayıp gittiğimi, ama bir türlü bunun öte(ki)si olan depreme ulaşamadığımı hissediyorum. Yukarıda belirttiğim bilgi biçimleri çıkış yolunu sunmadığına göre, oraya ulaşmanın yolunu etikte aramaya koyuluyorum. Howard Marchitello'ya göre etik son on iki yıl içinde en önemli sorgulayıcı ve yorumlayıcı işlevi yüklendi. Eskiden de vardı, ama şimdi daha bir var. Şu nedenle: Geçmişi yeniden kurguladığımızda bunun değişik katmanlarını, kıvrımlarını açığa çıkarır olduk. Yaşanmış tarih, o "maddi-manevi"nin arasında gidip gelen tarih, belleklerde yer etmiş olan tarih. Bellek şimdi etikle birlikte yeniden karşımızda. Bir yerlerde olan bir şeyler bir data-bankın verileri değil, yürekten kopup gelen, "maddi-manevi"nin girdabında yitip gitmeye yüz tutmuş detaylar. Bu anlamda bellek yukarıda açıklamaya çalıştığım reprezantasyondan farklı bir olgu. Belleğe dönmek, sadece geçmişi değil, geçmişin bugün için olan değerini çıkarıp, yeniden sorgulayıp adalet terazisinde tartan bir eylem biçimi. Deprem ve etik. İkisini bir arada düşünmek mümkün mü? Aslında, birbirinden ayırmak mümkün mü? Depremi sorgulamadan, etiğin terazisine koymadan, onun "maddi-manevi" temsilini yapabilir miyiz? Bu işi belleklerden alıp mümessillere bırakabilir miyiz?

Ama işte bu noktada, etik ve belleğin birleştiği yerde, kaygan zemindesiniz. "Maddi-manevi"nin orta yerinde, o aralık yerde, yaşantının günlüğünde oluşan mekândasınız. Soja ve Hooper'ın dedikleri gibi, ne sade gerçek, ne sade hayali, ikisinin ortasındaki bir coğrafya bu. Kaygan zeminde yaşayanları düşünmek, belleği nesne/özne ötesi üçüncü –ama bir o kadar da gerçek ve duyumsal– bir mekân kılarken, bir yandan da etik karşısında tavır almaya zorluyor bizi. Uzağa ve uzama yönelik onarma, unutma çabaları bugünün kaygan zeminlerinin çözümlenmesiyle mümkün olabilir ancak. O coğrafyanın öznelerinin anlatılarına kendimizi açmakla başlayabiliriz onarma işlemine. Etiğin bizden beklediği bu işte. Sözünü ettiğimiz özne, soyut bir insan öznesi değil elbette. Deneyimi içinde, maddi varlığıyla yaşamın süzgecinden gelen bir özne. Sözel tarih yaklaşımlarında ve kadın çalışmaları kapsamındaki yöntemlerde vurgulandığı üzere, kadının sözünü yazmak, belleğine ulaşmak, ne sorunu bir kadınlık özüne indirgemektir, ne de tekil bir anlatıma.

Müge İplikçi'nin kaleminden kendilerini anlatan kadınlar çıkıyor. Politikanın, dinin, devletin, evlilik, çocuk ve yaşam şartlarının muhasebesi kadınlarca yumak yumak çözülüp, yeniden bağlanıyor. Kopuk kopuk noktalar depremde odaklanıp sonra yeni güçlenmelere yer açıyor. Kadınların bellekleri depremi ve deprem sonrasını çadırkentlerde, prefabrik kentlerde yeniden yeniden öyküleştiriyor. Bu öyküler kaygan zeminin reprezantasyonuna, bir meta-kente götürüyor bizi. Böyle bir yerin kavramsal karşılığı Plato'dan Kristeva'ya, Irigaray'dan Butler'a uzanan bir felsefede mevcut. "Chora" olarak bilinen bu yer çerçevelenemeyen, gerçek olan ama anlatım dili içinde diğer gerçeklikler gibi reprezantasyonu olmayan bir kavram. Kadına özgü bir kavram. Bir yer, bir mekân. Hem gerçek hem hayali, sembolik bir yaşam ortamı. Bildiğimiz mümessillerin dillerinin içinde tanımı yok. Ama orada yaşayanlar olduğunu biliyoruz.

Müge İplikçi'nin aktarımında böyle bir "chora"ya yaklaşmak mümkün oldu benim için. Mekânı ve mekânın bize hatırlattığı etiği içselleştirmiş, bir başka türlü örülmüş bir "chora" bu. Müge'nin bize sunduğu estetik de değil ayrıca. O bir mümessil değil. Dolayısıyla emsalsiz bir anlatımı var. Bizden ötekine olan köprüyü kurmuş, kaygan zemine geçmek, zor da olsa bize düşüyor artık.

Devamını görmek için bkz.

Müge İplikçi, “Önsöz”, s. 15

Kadın çalışmalarına her zaman ilgi duymuş biri olarak bu yaşamöykülerinin kadınlara ait olması benim özel tercihimdi. Ancak bir süre sonra gördüm ki deprem bölgesinde hemen her şeyin yükü kadınların sırtında; bu olgu, genelgeçer zamanın ve yaşadığımız çarpık modernleşmenin bir açmazı olarak karşımızda duruyor. Bu yüzden, bir aşamadan sonra kadın çalışmalarına duyduğum ilgiyi, yazarlığı ve hatta metodolojik kaygıları kapı önünde bırakıp içeri girdim ve sadece onları dinledim, mümkün olduğunca bitaraf olmaya çalışarak.

Söyleşilerimiz soru-cevap biçiminde oldu elbet. Ancak ben soru soran yanımı ağırlıklı olarak ortadan kaldırdım bu metinlerde. Bu, onlarla karşılıklı etkileşime girmediğim anlamına gelmemeli. Tam da bu yüzden sorucu rolümü gizledim.

Metinlerin çözülmesinden sonra bunları düz yazıya dökmek en zor olanıydı. Bu yaşamöykülerini hem bozmamak hem de belli bir akış kazandırmak kaygısı vardı. Evet, bir noktaya kadar onları öyküleştirdim. Sanırım o nokta gerçeğin bitip yeniden başka bir gerçeğin –ama kurgunun değil– yaratıldığı noktadır. İşte tam bu noktada metinlerin bu hallerini onlara gönderdim. Saklamak istediklerini sakladılar, öne çıkmasını istediklerine vurgu yaptılar ve dileklerini ilettiler. Sonuç olarak okuyacağınız öyküler cesaretini yaşamaktan alan sekiz kadının öyküsüdür...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Karin Karakaşlı, “Yaşam mimarları...”, Radikal 2, 4 Nisan 2002

Kişisel tarihinizin, hani o ayağınızın altından zeminin kaydığı makus zamanlarında ne yaparsınız? Anlatılamayacak denli büyük ve kesif bir acı yaşadığınızda? Seçenekler fazla değildir aslında, seçme gücü de yoktur insanın. Ya yorgan altına gömülürsünüz ana rahmine geri dönüş içgüdüsüyle ya da en yalan eğlencelerin uyuşturuculuğuna terk edersiniz benliğinizi. Bir de en zorunu yapmak var; anlatmak, paylaşmak derinlere gömmeyi tercih edeceklerinizi. Sekiz cesur kadın tam da bunu yapıyor bugünlerde.

Artık Türkiye'nin coğrafi bölgeleri içinde deprem bölgesi diye yer edinen Gölcük, Değirmendere ve Yalova'dan sesleniyor bu sekiz kadın satırlar boyu. Müge İplikçi'nin kaleminden çıkan Yıkık Kentli Kadınlar iç paralayıcı müzikler eşliğinde ekranlara yansıyan yıkım görüntülerini dondurup tarifsiz bir şeyi yaşayanların seslerini duyurabilecekleri bir sessizlik sunuyor. Onları dinliyoruz, yaşamda ölümü, ölümde yaşamı yaşayanları...

Hesapsız kitapsız çıkmış bir kitap elimizdeki. Birdenbire ve alçakgönüllüce dünyaya sunulmuş bir armağan. Dal gibi ince, bir ağacın gövdesi kadar kalın ve sağlam. Sözcük oyunu yok, kurgu yok, sekiz kadınla yapılan zahmetli ve tahmin edilmesi hiç de zor olmayacak denli sarsıcı görüşmeleri hissettirecek hiçbir dış müdahale darbesi yok. En zorunu yapmış Müge İplikçi. Soruları bile ortadan kaldırmış, kendisini dipnotlara sıkıştırmış, göz alabildiğince alan açmış kentleri yıkılmış kadınlara. O sayfalarda o yüzden en temizinden bir umut inşaatı var. Kadınlar konuşuyor hiç susmamacasına çünkü kendilerini dinleyen var.

Yalnızca deprem anını değil yaşamlarının kendi iradelerinden çıktığı önceki sarsıntı anlarını da paylaşıyorlar. En büyük acıyı yaşamaktan gelen bir başka boyutluluk var üzerlerinde. Dürüstlükleriyle öylesine cömertler ki her birinin öyküsüyle sekiz ayrı yaşam kadar zenginleşiyor insan.

Yıkık olan onlar değil, yalnızca malzemeleri çalınıp çırpılmış kentleri. Salt o milat tarihin pençesinden bir şeyleri kurtarabilmek için geçmişlerini güzel anılar kümesi üzerine inşa ediyorlar. Geriye bir parça umut ve devam etme gücü kalsın diye.

Hangi birinden başlamalı; depremde iki kızı, bir oğlunu kaybeden üstüne de daha kırkları çıkmadan "Bu kadar da duygusal olma" diye kocası tarafından terk edilen İsmet Palta'dan mı, yoksa 46 saat enkaz altında kalan ve yapım hatası nedeniyle depreme kızını kurban verip de şimdi hukuk mücadelesi sürdüren Ayşe İlhan'dan mı? Bütün kadınlar bile bile lades diyen çarpık düzene öfkeli ve öfkelerini daha iyi bir gelecek için eyleme dönüştürerek yıkılmayacak kentler, pisi pisine gitmeyecek canlar için çalışıyor.

Yıkılan binaları gibi çok katmanlı bir yaşam enkazını temizleyip süpürüyor hepsi de. Kâh isyan ederek kâh eskisinden de fazla Allah inancından destek umarak. Ölmüş çocuklarını rüyalarında görüp gün içindeki kimi olayları onlardan haber diye yorumlayarak. Mezarlıkları sevdikleri ile buluşma yeri belleyerek, bitmek bilmeyen duruşmalarda ölülerinin acısı biraz olsun dinsin diye bilirkişi raporlarıyla tanık olarak kürsüye çıkıp aynı acıları tekrar tekrar yaşamayı göze alarak. Sırf başka çocuklar ölmesin diye. Anneler hep yaşam çoğaltsın diye.

İnsan canı bu denli ucuz olmasın diye.

Kör gözüne sokulan, duyarsız kalmış kulaklarda ve ille de vicdanlarda yankılanan ayrıntılarla dolu bu kadınların öyküleri. Ayşe İlhan'ın anlattıkları ise yalnızca küçük bir örnek: "Ben bu depremde neye kızdım: Devlet insanlara 750 milyon ölüm parası verdi. Düşünebiliyor musun? Deprem benim çocuğumu almış, ben o parayı alacağım ve harcayacağım. Ne kadar ihtiyacım olursa olsun ben o paraya el sürebilir miyim? Gidin bakın mezarlıklara. Mermercilerle mezarcılar kazandı o parayı. İnsanlar sanki ölenlerine vefa borcunu ödedi. O paraya kimse el süremedi. Bu şekilde vermeyecekti zaten. Onun adını başka bir şey koyacaktı. Gerçekten o paraya ihtiyaçları yok muydu insanların? Evet vardı, ama hiçbir şekilde o paraya el süremediler. Hepsinin evi barkı yıkılmış. Mermerden mezar yaptıracak insanlar mı onlar? Asla değil. Ama o parayla insanlar anıt mezar gibi mezarlar yaptırdılar. Acılarımızı böylece anıtlaştırdık..."

Günlere yeni anlamlar yüklemeye çalışırken bir yandan da keşkelerle mücadele eden kadın dünyaları... Kimseler olaylardan sorumlu olarak yargılanmadığından kendi kendilerini mahkûm eden anne vicdanları... Yaşamın sıfırlandığı noktadan bir kendi güçleriyle yeniden yola koyulan yaşam mimarları... Onlarınki birbirleriyle dayanışan, acılarını sivil toplumun temeli için harca dönüştüren bir güç. Özünü yokluktan alan bir varolma mücadelesi. Yalnızca günübirlik yaşamak adına değil, ölmemiş çocuklara, yeni doğacaklara daha onurlu bir yarın bırakmak adına...

Devamını görmek için bkz.

Yasemin Yazıcı, “Yıkık kentli kadınların hikâyesi”, Cumhuriyet Kitap, 30 Mayıs 2002

Kentler barındırdığı insanların ruhunu taşıyorsa yıkık kentin ruhunu nasıl taşıyabilmektedir insanlar. Üstelik bu ruhlar evinin sahipleri kadınlarsa, yok olan ve artık hayalsiz kalan evleri sonrasında, acılarını nasıl omuzlayıp taşımaktadırlar?

Müge İplikçi, kadın sorunsalına hep duyarlı olan bir öykücümüz. Bu kez 17 Ağustos depremi sonrasında, hayatlarının anlamı olan sevdiklerini apansız kaybeden kadınların öykülerini derleyip güncel hayatımıza bırakıverdi.

Bir gün yaşam nedenlerinizi yitirirseniz geriye kalan boşlukta neler yapabilirsiniz?

Çoğumuz böyle bir düşünceyi aklımızdan bile geçirmek istemez ama, o kaygı her şeye karşın hep içimiz sıra bizimle yaşar.
("1 Mayıs 2000 tarihinde anılarla dolu evimi, bir zamanlar çocuklarımla yaşadığım o evi terk etmek zorunda kaldım. Evimizi satın alan yeni ev sahipleri bu tarihte boşaltmamı istemişlerdi benden. Yeni bir hayata doğru ilk adımdı bu. Evden ayrılırken çok acı çektim. Asıl acım çocuklarımın olmayışıydı. Herkes normal hayatına dönmüş, çevremde kala kala bir tek kızımın İngilizce öğretmeni Cemile öğretmen kalmıştı. Bugün hayatta kalışımı ona borçluyum. Ölümlerden o çekip aldı beni. İntihardan o kurtardı. Aylarca evde tek başıma ilaçlarla yaşadım. 55 kilodan 42 kiloya düştüm. Sürekli ağlıyordum. Kabullenememiştim. En önemlisi çocuklarımın resmine hâlâ bir kere bile bakamamıştım. Yeni taşındığım evde çocuklar için bir oda ayırmış, ranzalarını koymuştum. Oyuncakları yatağın üzerinde onları bekliyordu. Ayşegül'leri, yapbozları, arabaları... Küçük kızım, İbrahim Erkal'ın 'Ayrılır mı et tırnaktan' şarkısı çıktığı zaman 'Anne bu bizim şarkımız, et tırnaktan ayrılmaz değil mi?' diye sorardı. 'Hayır kızım ayrılmaz' derdim. Ama bugün hiçbiri yoktu. Bundan acı hiçbir şey yoktu. Acı buydu.")

Kitaptaki kadınların ortak acıları evlat acısı Zaten daha ötesi de yok sanırım.
(Gecenin bir vakti çocuklarımı tuvalete kaldırmak için uyandım. O arada asıl depremden önce ufak sarsıntılar olmuş. Belki de ona uyandım, farkında değilim. Canım o sıra su içmek istedi, ama koridorun kapısı kilitli olduğu için üşendim. Normalde hep bir bardak su alırım yanıma, ama o gün almamıştım. Sonra ne gereği var dedim, sabah olur içerim. Tam yatağıma yatmıştım şöyle geçti içimden Çocuklarımı bir öpeyim. Karşılıklı yatıyoruz. Onlar iki divanda, biz iki divanda. Öpeyim dedim işte. Sonra dedim ki, "Eee kaçmıyor ki yarın öperim, uyanmasınlar.")

Kitabı okuyacağımı söyleyince bir arkadaşım "İyi bir zamanda oku...çok hüzünlü" diye uyardı. Bilmiyorum artık hüzünlenmemek için iyi zaman bulmak olası mı? Hayatın tuhaf rastlantılarında bir sürü aksilik üst üste geliyor. bazen az da olsa birkaç sevinçli haber bir arada kutlanıyor. Belki de en geçerlisi, duyarlıklarımızla baş edebilmeyi öğrenmek; bu hayatta.

17 Ağustos depreminin kötü anıları hepimizin içinde bir korku tetikçisi olarak hâlâ yaşıyor. Ve hâlâ arada sırada sallanıyoruz...üstelik, büyük bir depremin beklentisi içindeyiz, ancak yaşam sürüyor. Görünmez zincirlerimizle debelenip duruyoruz güncelin ritminde...

Onlar da günlük yaşama döndüler. Ama o günlerin acısını dindirebilmiş midir bu günlük yaşam?
(İntihara gelince... Dini inançlarım intihar etmemi engelliyor.

Rüyalarım... Bazen konuşuyorum çocuklarımla, bazen öpüyorum bazen sadece görüyorum. Hastanedeyken beyimi rüyamda gördüm. "Ben iyiyim, bir kuduz aşısı yapıldığı kadar canım yandı Gülay" diyordu. O rüya beni biraz rahatlattı. Mezarlarına gittiğimde seslerini duyacak gibi oluyorum. Mezarlarını yaptırmadan önce sanki ellerini bana uzatacaklarmış gibi geliyordu. (...) Doktor hanım bana "Eşinin, çocuklarının en sevdiği yemekleri yapmalısın" diyor. "Üzülmemen gerek, sen ölseydin onların perişan olmasını ister miydin?" diyor. Bunlar bana biraz kuvvet veriyor. Ehliyet alıyorum şimdi. Bilgisayar öğreneceğim. Yani onlar beni dimdik görmek isterlerdi.)

İşte yaşamın anahtar sözcükleri, doktor hanımın söylediklerinde. Gerçekten hepimiz sevdiklerimizin arkasından ölüp gitmek isteriz. Oysa kendi ölümümüz söz konusu olduğunda hiçbirimiz sevdiğimizin ardımız sıra ölmesini dileyemeyiz. Yaşama güdüsü de herhalde gücünü bundan alıyor. Acılar ne denli büyük olursa olsun, yine de biraz küçük sevinçlerle de olsa, direnmektir yaşamak.
(Geride kaldı. Şu an dine ve dini kitaplara meyil etmiş durumdayım. Peki Allah'a inancım pekişti mi depremden sonra? Daha çok isyankâr oldum. Gerçekten öyle. Aslında bu isyanım hayatın kendisine. Ben mesela şu anda devlete, millete, yerel yönetime, her şeye kırgınım.)

Bu anlatılanlara eklenecek pek az sözcük var. Sanırım bu nedenle, Müge İplikçi de kendisinin varoluşu olan edebi kaygılarını bir yana bırakmış. Değişik konumlardaki kadınlarla konuşmuş, arkadaşlık etmiş ve sonrasında onların hikâyelerinin tüm çıplaklığı ile bizi karşı karşıya getirmeyi amaçlamış. Bir belgesel kitap... acıları ve her şeye karşın ayakta kalmayı anlatan, yıkılmış hayallerin olduğu yerde, bir kadın olarak da direnmeye çabalayan o yufka yürekli anneler.
(Eğer evimiz her şeyiyle tam yapılmış olsaydı, deprem perdesi, deprem bağlantısı, zemin etüdü falan, ondan sonra benim çocuğum ölmüş olsaydı hiç gam yemeyecektim, inan ki bu kadar yanmayacaktım "çünkü zamanı gelmiş" diyecektim. Ama öyle düşünmüyorum şimdi. Çocuğumun katili olarak, ben müteahhidti, görevini yapmayanları görüyorum. Hepsini suçluyorum. Zincirleme bir suç. İnan ki öyle. Şimdi fay hattının orası yeşil alan ilan ediliyor. Niye daha önce yeşil alan ilan edilmedi? Niye fay hatlarının üzerlerine binaları yaptırdılar? Fay hattının üzerindeki binalar kırk milyara satılıyordu tabii.)

Yolsuzluğun ve yoksulluğun birbirine koşut olduğu ülkelerde, hayat çoğunluk için daima zor geçer. Hep söyleniyor ya, deprem değil yıkıcı olan, kurduğumuz kentlerin binaları toplu mezarlarımız.

Bir sivil bölgeyi bombalayan hedefine kilitlenmiş savaş pilotuyla, biraz daha mal mülk yapıp bol para yemek için uyduruk evler yapan müteahhitler ve onların anlaşmalı belediyeleri arasında hiçbir fark yok. Savaş pilotu emir uyguluyor... peki bu müteahhitler kimin emrinde çalışıyor?

"Yıkık Kentli Kadınların Hikâyesi" ne yazık ki ülkemizde bir türlü bitmeyen hikâyeler. Hep ucuz çıkarlar için ödenen insan hayatı; her zaman en pahalı bedel.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.