Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-366-3
13X19.5 cm, 189 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İnternet Çağında Gazetecilik
Yayına Hazırlayan: Vehbi Ersan
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2002

Sanayi devriminden daha önemli bir gelişme olarak nitelendirilen internet hayatımızda köklü değişiklikler yarattı. İnternetten en çok etkilenen alanlardan biri de medya ve gazetecilik.

İnternetin yazılı basını ortadan kaldırıp kaldırmayacağı, gazeteciliği nasıl etkileyeceği tartışılırken, değişimler olağanüstü tempoda kendini gösterdi. Hemen hemen bütün günlük ulusal gazeteler internette de yayımlanmaya başladı. Sadece internette yayım yapan pek çok haber sitesi kuruldu. Kuşkusuz bu değişim, yeni soruları ve sorunları da beraberinde getirdi.

İşte İnternet Çağında Gazetecilik, bu değişimi ve bu değişimin ortaya çıkardığı mesleki, teknik, etik ve hukuki sorunları, Türkiye ve Almanya'daki yüksek tirajlı gazetelerin internet pratikleri ışığında, deneyimli editörlerin kaleminden aktarıyor. Kitap ayrıca internetle ilgili Türkiye'deki yasal mevzuatın ve RTÜK Yasası'yla yapılmak istenen düzenlemelerin eleştirel bir analizine yer veriyor.

İnternet çağında gazete ve gazeteciliğin sorunlarını saptamayı, mesleki ve etik sorunlara bir bakış açısı oluşturmayı amaçlayan bu kitap, en başta iletişim öğrencileri ve medya çalışanları için önemli bir başvuru kaynağı.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Dünyada ve Türkiye'de İnternetin Gelişimi
Aaa, Bilgisayarlar Aralarında Konuşuyor, Nevzat Basım

Geleneksel Basından İnternet Gazeteciliğine
Geleneksel Basın ve İnternet Gazeteciliği, Suat Gezgin
İnternet, Gazetecilik ve Yeni Olanaklar, Hakan Kara
Geleceğin Gazetecilerinden Beklentiler, Nail Güreli
Medya ve Siyaset, Umur Talu

Web Ortamına Geçiş Örnekleri
Farklı Dil ve Yaş Gruplarına FAZ Çözümü, Bertram Eisenhauer
112 Yaşındaki Gazete İnternette İddialı, Hans-Dieter Weber
Milliyet Nasıl Hazırlanıyor?, Ercüment İşleyen
Hürriyet Deneyimi, Roşan Karakaş
İnternetteki Cumhuriyet, Hakan Kara

Sadece Web'de Yayımlanan Gazeteler
Almanya'dan Bir Örnek: Netzeitung, Joachim Widmann

Geleceğin Gazeteciliği ve Multimedya
Yeni Trendler, Katja Riefler
Anzeiger Örneğinde Multimedya Çağına Hazırlık, Michael Reinhard
Deutsche Welle ve 31 Dilde İnternet Yayını, Ingo Mannteufel

İnternet ve Etik
Gerçekle Bağ Kurup Korkuyu Yenmeli, Giso Deussen
Medya Etiği, Murat Özgen

Hukuki Sorunlar
İnternette Medya Hukuku, Johannes Weberling
Mahkûmiyetler ve Yasal Çalışmalar Üzerine, Fikret İlkiz

Ek: İnternet Kurulu Üyelerinin Ortak Deklarasyonu
OKUMA PARÇASI

Serhan Yedig, Haşim Akman, “Önsöz”, s. 7-9

Artık herkes biliyor: insanlığın bugüne kadar ürettiği hiçbir şey, internet kadar hızlı yer almadı hayatımızda. Ortaya çıkış gerekçesi ne olursa olsun internet, olağanüstü bir biçimde gündelik hayatımıza nüfuz etti ve gerçekleşmesi zamana dayalı ne kadar ilişkimiz varsa hepsini kendi hızına uyum sağlamaya zorladı. Göründüğü kadarıyla yakın gelecekte de hayatımızın merkezine oturacak. Kimine ürkütücü gelse bile evlerimizdeki buzdolabı, biz yüzlerce kilometre uzaktayken ihtiyaç duyduğumuz herhangi bir yiyeceğin eksikliğini haber verebilecek. Tahminlerimizin sınırlarını zorlayan daha pek çok şey, interneti var eden teknoloji sayesinde gerçeğe dönüşecek.

Söz internetten açılınca, eşyanın tabiatı gereği, hemen herkesin kolayca kehanetlerde bulunması mümkün. İnternet o kadar hızlı, doğurgan ve kuşatıcı bir mecra ki alışkın olduğumuz hızla, ona ayak uydurmakta, farklı ve yeni tutum belirlemekte gecikiyor, bazen de yetersiz kalıyoruz. Ardından da korkularımız baş gösteriyor. Sonuçta çizgisel zamana göre ayakta duran günümüz uygarlığı ve yarattığı değerleri savunma refleksimiz harekete geçiyor. Çünkü zaman, savunmaya çalıştığımız değerleri kontrolde güçlük çektiğimiz bir ivmeyle dönüşüme zorluyor.

Elinizde tuttuğunuz kitap, bilgisayar teknolojisinin hayatımızın önemli bir alanında yarattığı dönüşümlerden sadece birini, internet gazeteciliğini konu ediniyor.

Aslında internet ve gazetecilik ilişkisinin tarihi çok eski değil. Bu alanda, olsa olsa 10, bilemediniz 15 yıllık bir geçmişten söz edilebilir. Ancak bu süre, internetin hız katsayısıyla düşündüğümüzde epeyce uzun. Bugünkü gelişkinliğini, yuvarlak hesap, 500 yıllık bir geçmiş ve gelenek içinde oluşturan yazılı basının, son 50 yıl içinde televizyon yayıncılığı karşısında yaşadığı bocalamalarla birlikte değerlendirildiğindeyse durum, tek kelimeyle vahim.

Burada sevindirici olan, yazılı basın mensuplarının, interneti, kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılamaktan çok, onun yarattığı olanaklardan da yararlanarak varlıklarını sürdürme arayışına "erken" girmeleri. "Biz"e ilişkin bir diğer sevindirici nokta ise Türkiye'deki gazetecilerin de dünyadaki meslektaşlarıyla eşzamanlı olarak benzer sorunlara kafa yorup çözüm üretme çabası içinde yer alması.

Bir editoryal çalışma olarak bu kitabın omurgasını, Konrad Adenauer Vakfı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Alman-Türk Vakfı'nın 17-18 Mayıs 2001'de, Antalya'da ortaklaşa düzenlediği "15. Alman-Türk Gazetecilik Semineri"ne sunulan bildiriler oluşturdu. "İnternet Çağında Gazetelerin Geleceği" başlığını taşıyan iki günlük seminerde, mesleğin profesyonelleri, sundukları bildirilerle, gazeteleri ve gazeteciliği ilgilendiren çeşitli sorunları dile getirdi, internet olanaklarından yararlanma üzerine yaşadıkları deneyimleri aktardı. Seminerin, çağrılı profesyoneller açısından son derece verimli ve doyurucu olduğu açıktır. Ancak konu internet ve gazetecilik olunca bu alanın, belki basın kurumlarından bile daha fazla, tek tek gazetecilerin ilgisini çektiği açıktır. Özellikle 2001 yılı başından itibaren Türk basınına damgasını vuran gelişmeler sonucu internette sayıları hızla çoğalan haber siteleri bu görüşü doğruluyor. Dahası teknolojinin kendisi de bu ilginin giderek profesyonel olmayan kanallara doğru yayılmasına önayak oluyor.

Seminerde sunulan bildirilerde dile getirildiği gibi internet, bir bilgisayar ve ağ bağlantısına sahip olan herkese, gazeteciliğin yeniden tanımlanmasını gerektirecek kadar haber yayma olanağı sunuyor.

Başlı başına bu tablo bile, seminerle ortaya çıkan sonucun, düzenleyicilerinin isteklerinin ötesinde bir işlevsellik içerdiğini gösteriyor. Bu yüzden de adı geçen seminerin yapıldığı gibi kalması, amaçlananın çok küçük bir ölçekte gerçekleşmesi anlamına gelebilirdi.

Oysa biliyoruz ki, internet gazeteciliği, Türkiye için son derece yeni bir olgu ve ufku açık. Bununla birlikte, bu alanda var olan bilgiler son derece dağınık ve dolayısıyla ulaşılması güç. Bir başka deyişle kısa zamanda eskime tehlikesi içerse de üretilen herhangi bir bilgiye ulaşmak, neredeyse samanlıkta iğne aramaya eşdeğer.

Bu kitabın temel amacı, sözü edilen güçlükleri bir nebze olsun gidermeyi amaçlıyor. O nedenle de adı geçen seminer bildirileri, başta iletişim fakültesi öğrencileri olmak üzere, el yordamıyla internette yön bulmaya çalışan internet gazetecilerine, gazetelerinin internet versiyonunda arayış içinde olan editörlere ve meraklılara kaynak oluşturacak biçimde yeniden kurgulandı ve başka yazılarla desteklendi.

Kitabın editoryal hazırlığı süresince, seminerde dile getirilen bazı gelişmelerin (örneğin GPRS) hayata geçtiği gözlendi. RTÜK Yasası yeniden Meclis'te görüşülmeye başlandı. Yine muhtemeldir ki bazı web sitelerine ilişkin bilgiler de eskidi. Ancak burada önemli olan, internet gazeteciliği üzerine yaşanan deneyimler ve bunların kayda geçip dolaşıma girmesi. Bir de bu alanda, kaynak sayılabilecek ilk kitabın yayımlanmış olması.

Devamını görmek için bkz.

Umur Talu, "Medya ve Siyaset", s. 53-61

Benden, basındaki işten çıkarmaların arkasındaki nedenler ve bunların ayrıntıları üzerinde durmam istendi. Bir kişisel öykü gibi de anlatabilirdim. Ama öykü kişisel değil. İşten çıkarmalar da birkaç kategori zaten. Bir salt ekonomik gerekçeli olduğu söylenen işten çıkarmalar var, bir de hazır ortalık karışmışken bir taşla birkaç kuş vurmalar var. Bütün bunlara geleceğim. Ama hikâyeye bugünden başlamak istiyorum. Bugünden geriye dönerek... Anlatacağım bugünün manzarası, aslında benim kişisel hikâyemin geri planını da, kökenini de anlatacak.

2001 Mayıs'ında Türkiye'de ani bir gelişme oldu. Uzun süredir elde olduğu halde, hatta komisyona inip geri gittiği halde, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Yasası'yla ilgili bir değişiklik tasarısı birdenbire Anayasa Komisyonu'na indi. Anayasa Komisyonu'nda kabul edildi, Meclis Genel Kurulu'na gidiyor.

Bunun etrafındaki aktörler, ittifaklara ilişkin çözümlemeler bize Türk medyasının, siyasetinin, ekonomisinin, finans dünyasının neredeyse birçok ipucunu veriyor. Önce şunu söylemem lazım. Benim gözümde RTÜK, antidemokratik bir kuruluş. Ama her antidemokratik kuruluşun Türkiye'de günde iki defa doğruyu gösterme ihtimali de var. Dolayısıyla RTÜK, zaman zaman doğru şeyler de yapıyordu. Bunlardan bir tanesi mülkiyet, sermaye, bu sermayenin yayılması, başka sektörlere sızması, hatta tahakküm etmesiyle ilgili sınırlamalardı. Bunu da çok ortodoks biçimde savunuyordu. Garip bir yapı vardı. RTÜK'ün başına getirilen eski bir gazeteci, Nuri Kayış, benim açımdan çok ciddi antidemokratik, devletçi görüşlere sahip. Ama buna karşılık doğru şeyler söylüyordu. Yani insanları, kurumları bütün renkleriyle kavramaktan yanayım.

Buradaki mesele, Alman konuklarımız için kısaca özetlemek gerekirse şuydu: Bu yasa, gazete, televizyon sahipliği, oradan da kamu ihalelerine girişle ilgili birçok kısıtlama koymuştu. Uzun süredir de medya patronları, özellikle büyük medya patronları bu sınırlamaların kalkmasını istiyordu, çünkü fiilen bu sınırlamaları aşmış durumdaydılar. Fakat zaman zaman sorun çıkıyordu. Türkiye'de çok yakındığımız devlet yapısında birçok kurumun zaman zaman özerk çalışabilmesinden ötürü ciddi sıkıntılar çıkıyordu. Neydi? Diyelim bir ihale alıyorlardı. Televizyonun sahibi gözükmedikleri halde o ihale iptal edilebiliyordu. Özellikle enerji alanındaki birtakım ihaleler. Halbuki medya, medya olmaktan çoktandır çıkmıştı. Sadece iletişimle ilgili, yani telefon gibi alanlar olsa neyse, ama her alanda at oynatılıyordu.

Hükümette Üç Parti, Bir Adam

Hükümetteki üç partinin tavırlarını özetleyeceğim. Üç parti, bir de bir adam. Adamın adı Hüsamettin Özkan, Başbakan Yardımcısı. Başbakan'ın gölgesi olarak adlandırılıyor Türkiye'de. Bu zat büyük medyaya sürekli olarak RTÜK tasarısının kendi istedikleri gibi değiştirileceğinin vaadinde bulundu. Üç partinin pozisyonu şuydu: ANAP güç kaybediyordu. Medya karşısındaki tek kozu bu tasarının yasalaşmasına dair birtakım güvenceler vermekti, ama bir türlü de yasalaştırmıyordu, çünkü elindeki tek kozu buydu. Bu kozu sürekli kullanmaya çalışıyordu.

DSP partiden başka her şeye benziyor. Hiyerarşi bile yok aslında.

Yani çok antidemokratik bir yapısı var. Ama buna karşılık Başbakan Yardımcısı olan Hüsamettin Özkan'ın vaatlerine karşılık, sanıyorum Başbakan, kendi kişiliğine dair izleri bulabildiği anlarda buna çok sıcak bakmıyordu. Bunları hep birinci elden, birinci ağızdan biliyorum. Kaldı ki DSP milletvekilleri de her ne kadar yukarıdan "Halledin" dense de komisyonda bu işi çıkarmıyordu bir türlü.

MHP ise ciddi antidemokratik bir parti. Ama bunun da tavrı, kendi dayandığı sınıf tabanıyla çelişmeme gayretiydi. Küçük burjuvaziye, orta tabakalara dayandığı için, onların çok aleyhinde kör gözün parmağına bir şeye imza atmak istemiyordu. Geriye bir-iki parti kalıyordu. Muhalefet partileri. Çünkü Meclis'te bu değişiklik için oylarına ihtiyaç olabilecekti. FP karşıydı. DYP de büyük medyada yer bulabilmek için sürekli "Hallederiz"e oynuyordu.

Buna karşılık, daha önce Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yapmış, tekelleşmeye karşı bir cumhurbaşkanı geldi. Dolayısıyla orada bir mevzi gitti. 28 Şubat sürecindeki tüm ittifaklara rağmen Türkiye'yi yönettiğini maalesef söylemek durumunda olduğumuz bir de Silahlı Kuvvetler var. O da 28 Şubat ittifakına rağmen, bu değişikliğin karşısında bir pozisyon aldı. Dolayısıyla bu yasa aslında çıkması imkânsız bir yasa haline geldi.

Medyayı Doğru Okumak

Fakat ne olduysa son haftada, birdenbire bu yasa eski haliyle iniverdi. Bu ne demek? Ne oldu bu arada? Bu aradaki süreci çok kısaca özetleyeceğim. Türkiye'de bir enerji dosyası açıldı. Bu enerji dosyasında, beyaz enerji denilen, mavi akıma, Rusya'dan doğalgaz gelişine uzanan ciddi bir kapışma çıktı ortaya. Bu kapışmada saflar yeniden belirlendi.

Türkiye'de medyayı okumak çok zor değil. Batı'daki gibi ciddi eğitim gerekmiyor. Türkiye'deki zorluk şu, her gün yeni baştan okumak durumundasınız. Yani şifreler çok bayağı ve basit, ama her gün değişiyor.

Büyük medya, hükümetle uzun süre ittifak halindeyken, bu enerji krizi sırasında garip tavırlar almaya başladı. Aynı grubun bir gazetesi bir gün hükümete bindiriyor, bir gazetesi savunuyor. Derken ikisi birden bindiriyor, derken ikisi birden savunuyor. Ciddi bir şaşkınlık. Ama bu arada siyasi olarak şu oldu: Türkiye'de hükümet sıkıştı. Arkasındaki halk desteği gitti. Yolsuzluk dosyalarıyla, ekonomik krizle sıkışmaya başladı.

Bu arada birtakım yeni aktörler çıktı. Hükümetin bakanlarından biri olan Sadettin Tantan, İçişleri Bakanı, kendi partisini sıkıştıracak birtakım operasyonları bizzat destekledi, yönlendirdi. Bu operasyonların bir bölümü polisiye olabilir, ama bir bölümü de Türkiye'deki yapıdan ötürü, aslında İçişleri Bakanı'na bağlı, ama sonuçta asker olan ve askeri hiyerarşinin içinde bulunan jandarma tarafından yürütüldü. Burada İçişleri Bakanı kendi partisini vuran bu operasyonun hiçbirinde partisini koruyucu bir tavır almadı. Bunları yanlış-doğru diye anlatmıyor, özetliyorum kısaca. Dolayısıyla Sadettin Tantan, partisinden ve hükümetten özerkleşen bir figür olarak ortaya çıktı. Bu arada dışarıdan bir para vaadiyle birlikte Dünya Bankası'nda çalışan Kemal Derviş geldi. Parlamenter olmamasına rağmen bakan oldu. Dördüncü parti gibiydi. Kemal Derviş'in uygulamaya çalıştığı programa, daha doğrusu paralara ihtiyaç vardı, ama onun pozisyonundan hazzedilmedi. İkinci bir figür daha çıktı. Üçüncü bir figür, doğru iz üstünde de olsa, hukuk normlarını aşan birtakım yadırgatıcı davranışlarıyla DGM Savcısı'ydı. O da hükümeti sıkıştıran bir figür oldu. Bunun dışında Cumhurbaşkanı vardı zaten. Bu figürlerin etrafında büyük medya dalgalandı dalgalandı, sonunda duruldu ve bir dengeye geldi. Bu denge anı RTÜK Yasası'nın büyük medya patronlarının istediği gibi tekrar Meclis'e indirildiği, komisyondan geçirildiği andır.

Türkiye'nin Şifreleri

Hükümet çok sıkıştığı noktada artık büyük medya karşısındaki özerkliğinden de feragat etti. Dolayısıyla iflasını belgeledi ve bu değişikliği getirdi. Bu süre içinde birdenbire büyük medyada savcı aleyhine, Sadettin Tantan aleyhine haberler. Zaman zaman destekleniyor gözükmesine rağmen dudaklarını okuyarak, işte ajan mıdır, değil midir muhasebesine girerek, Kemal Derviş aleyhinde birtakım haberler de çıkmaya başladı.

Bunlar, yabancılar için belki çözülmesi zor, hatta anlaşılması zor şifrelerdir, ama Türkiye'nin çok net şifreleri bunlar. Şifre bile değil, çok aleni. Buradan bir siyasi dengeye gidilecek. Bunun üstünde de ciddi bir savaş olacak. Benim tahminim, Meclis'ten geçse bile Cumhurbaşkanı veto edecek. Sonra ne olur, bilmiyorum. Daha sonraki aşamasında Anayasa Mahkemesi'ne gidebilir, ama burada bir siyasi mücadele var.

İşten çıkarmalar konusunda "Sen bunu niye anlatıyorsun?" derseniz, ben gazetedeki günlük yazıların dışında bir de internet üstünde zaman zaman yazı yazıyordum. Bir medya eleştirisi sitesinde, Medyakronik'te. Çok daha önce, bir yazı yazmıştım: "Bir leydi doğuyor" diye. "Bir leydi" Tansu Çiller'di. Büyük medyayla büyük kapışmalar yaşamış bir liderdi. Yani büyük ittifaklar, büyük iç içe geçişler, sonra da her sevginin nefrete dönüşmesi gibi kapışmalar yaşanmıştı.

Birdenbire ona bir itibar başladı büyük medyada. Birdenbire garip siyasi öneriler manşetlere çıkmaya başladı. O arada benim bu şifreyi çözme çabam şuydu. RTÜK Meclis'e indiğinde, her şeye rağmen oy sayısına, parmak sayısına güvenilmediği için muhalefetteki DYP de yedeklenmeye çalışılıyor. Basit bir yazıydı. Bunu yazdım. Bu yazıdan sonra birey olarak benim pozisyonum şu hale geldi: Aynı zamanda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu üyesiydim. Bu RTÜK meselesinde büyük medyanın içinde olup, hatta orada yöneticilik yapmış olup buna ihanet eden bir kişi. Ama neden o gün olmadı da sonra, başka bir gün oldu? Orada birçok arkadaşımla birlikte kader ortaklığı yaptık. Burada ortaklıkları saptamaya çalıştığımızda, bir tek şundan utanıyorum: Yaklaşık 4 bin medya çalışanı, ki bunların bin kadarı gazeteci, işsiz kaldı. Tabii ön planda gözükenler köşe yazanlar. İnsanların sürekli karşısında olanlar. Belli bir isme, belli bir kıdeme ulaşmış olanlardı, ama genelde zaten bir utanç tablosu var. Bu utancın bir bölümü haklı ekonomik, bir bölümü haksız ekonomik. Bir bölümü de tamamen kıyım şeklinde, yani o sırada birtakım hedeflere de vurma şeklinde. Biz bilinenlerin ortaklığına baktığımızda birkaç nokta çıkıyordu. Bir tanesi Milliyet gazetesinin özel durumu, yönetimi değişmişti. Eski Milliyet, büyük bir grubun içinde bile olsa, özerk tavrı olan, bir geleneği olan, patronuna rağmen bazen de patronuyla birlikte bağımsızlaşabilen bir gazete. Bunun geçmişi kazınmak istendi. Bunlar kişisel yorumlarım. Dolayısıyla bu gazetede yöneticilik yapmış, bir istisna dışında, ne kadar insan varsa bu listeye hepsi girdi. İkincisi, bağımsız tavırları olan, yazılarında birtakım duyarlıkları yansıtan, daha bir gazetecilik geleneğini temsil eden birtakım insanlar. Bunu bir de aldığımız bireysel tavırlar katmerleştirmiştir. Ben kendimle ilgili kritik nokta olarak RTÜK meselesini görüyorum. Bugüne kadar siyasi olarak mesafeli durmaya çalışan hükümet, bu konuda teslim bayrağını çekip indirmiştir.

Toplum Bilgilendirilmiyor

Bu aslında Türkiye'de siyasetin, medyanın, ekonominin iç içe krizinin çok simgesel bayrağı. Maalesef bu haberi bu şekliyle büyük medyada okumanız da imkânsız. Bugün baktım Hürriyet gazetesine, bu sahiplikle ilgili maddeleri neredeyse görmeden, birtakım başka düzenlemelerini ön plana çıkarmış. O da iç sayfasında. Ama buna karşılık İslamcı basın denilen bazı gazeteler dünden itibaren ayrıntılarıyla veriyordu. Türkiye'nin bir de böyle bir tarafı var. Toplumda herhangi sıradan bir okurun, sıradan bir televizyon izleyicisinin bu konuda bilgilenmesi dahi imkânsız. Vahim olan bu. Demokratik bir tartışmanın ortaya çıkabilmesi açısından vahim. Tabii ki patronlar kendi çıkarlarının peşinde koşar, buna karşılık başkaları bunu engellemeye çalışır. Bu bir siyasi mücadeledir. Demokratik, adil bir şekilde yapılırsa da, her bir tarafın kendi çıkarlarını kovalama, kendi düşüncelerini kovalama hakkı da vardır. Ama adil yapılmıyor. Bir kere toplum bilgilendirilmiyor. Toplum ancak çok marjinal biçimde bilgilendirilme imkânına sahip. Bu konuda bilgilenmek için üç-beş gazete almanız lazım. Mesela ben bu sabah uçağa binerken bir tane Hürriyet aldım, bir Cumhuriyet aldım, bir de Yeni Şafak aldım. Bir de şu aralar yazdığım Star var, bir de onu aldım. Ama bu üç sacayağını kurmadan Türkiye'de tam bilgilenmek, hatta buna birtakım internet sitelerini de ilave ederseniz, yani bunların hepsine birden bakmadan tam bilgilenmek mümkün değil.

Türkiye'de var olduğu söylenen demokrasi, haber ve bilgi alma hakkı hiçbir şekilde adil olarak uygulanmıyor. Çünkü herkesin üç-beş gazete alması, herkesin bilgisayar donanımına sahip olup internette birtakım sitelere girip oralardan bilgi kırıntıları yahut bakış açıları bulması mümkün değil. Ama bu sesler bir şekilde duyulacak.

İşten atılmalarla ilgili krize gelirken, siyasetin, medyanın ve finansın iç içe geçmişliğinin getirdiği bir kriz dedim. Bunu sadece felsefi, siyasi bakımdan bir bakış açısı olarak söylemedim. Bu çok net gözüken bir şey. Çünkü bir medya siyasetle ittifak yapıyordu.

Siyasi bir görüşü içten biçimde savunmaya karşı değilim. Ama siyasetle çıkar amaçlı ittifak yapılıyordu. İki medyanın ekonomik çıkarları vardı. Bunlar banka, sigorta, enerji ve diğer sektörlerde somut, elle tutulabilir şeylerdi.

Ama ekonomik açıdan şöyle ilginç bir dönem de yaşandı. Türkiye, çok yüksek enflasyonlu dönemler yaşıyordu uzun zamandan beri. Geçen sene o programla enflasyon düşürülmeye çalışıldı. Hem sıcak parayı çekebilmek için, hem de bir anlamda reel sektörü de finanse edebilmek için, çok ciddi reel faizler verildi. Bunu veren devletti. Yani yüzde 70 enflasyonsa, yüzde 60'lık, yüzde 70'lik reel faizler verildi. Bunlar bazen dolar bazında yıllık yüzde 30-35 net faizlere kadar ulaştı. Bu arada üç tane iş Türkiye'de parladı. Bir tanesi süpermarketlerdir. Birçok yabancı süpermarket geldi. Çünkü günlük nakit akışı çok önemliydi. Bir tanesi bankacılıktır, nakdin geçtiği ve devlete plase edildiği yer. Üçüncüsü de medya ve özel olarak gazetelerdi. Gazetelerin bütün maliyet hesapları şaştı. Gazete kaça çıkar, bu yüzden kaça satılmalıdır, bunların hiçbir önemi kalmadı. Gazete ürettiğini satarak, yahut ilan-reklam alarak bir maliyet-gelir hesabı yapmadı. Nakit girişi önemli hale geldi. Siz bir gazetenin üstünde zarar etseniz bile, her gün kasanıza nakit giriyor ve bütün harcamalarınızı vadeli yapıyorsanız, o para başlı başına kıymetli hale geldi. Aldığınız parayı yüzde 70, yüzde 80'i bile bulan reel faizlerle, bazen yüzde 30'luk dolar faizleriyle devlette işletebiliyorsunuz.

Tabii bunu yapan bir tek medya değil. Bütün sektörler neredeyse böyle çalışmaya başladı. Türkiye'nin girdiği ekonomik kriz faciasının kökeni de burada.

Tekelleşmeyi Savunan Yayın Yönetmeni

Medyada ölçek şaştı dedim. Neydi ölçek? Her gün daha çok gazete satmak. Ne kadar çok kâğıt satarsanız, o kadar çok nakit giriyordu. Aynı zamanda o nakdi de işletme ve üstünden kâr etme imkânınız çoğalıyordu. Dolayısıyla gazetelerin, dergilerin nakit getirebilecek her türlü kâğıdın hiçbir rasyonel hesabı kalmadı. Bu 4 bin kişinin bir bölümü maalesef o irrasyonelliğin kurbanıdır. Yani irrasyonel şekilde medya dünyasına alınmış.

Aslında bu kadar büyümemesi gereken bir medyanın içinde çalışmış, ama bu yüzden de tekrar acı gerçeklerle yüz yüze gelince zorunlu olarak, kendilerinin tabii hiçbir hatası yok, irrasyonel, agresif, iştahlı, yamyam yöneticilerin getirdiği bir noktadır bu. Ama kurbanı da onlar oldu. Olmamaları gereken bir sektöre girip sonunda fazlalık olarak atılan insanlar da vardır. Ama bin tane gazetecinin hepsi böyle değil tabii. Bunların içinde uzun yıllardır ciddi gazetecilik yapan, deneyimli olan, gazetecilik tanımlarına uyan, hatta pozisyonları da çok net olan, yani etik anlamda omurga sahibi gazeteciler de vardı.

Öyle bir dönem ki, mesela bir gazete yayın yönetmeni, ki bilmiyorum, Almanya'da böyle bir şey var mıdır, ama bir gazetenin genel yayın yönetmeni normalde, haydi sendika Türkiye'de çok zayıfladı, ama Gazeteciler Cemiyeti üyesi olabilir. Kendisi Gazeteciler Cemiyeti üyesi değil, Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği üyesi. Büyük işverenler örgütü üyesi. Açık açık tekelleşmeyi savunabiliyor. Yani bu savunduğu tekelleşme bizim meslek ilkelerine de aykırı, ama bizim üyemiz değil. Üyemiz olsa diyelim ihraç etmeyi düşünelim yahut onur kuruluna verelim, ama üyemiz de değil. Buna karşılık işadamları da rekabeti savunurken, bence onların da değerlendirmesi lazım bunu. Rekabeti savunan, Avrupa Birliği normlarını savunan kâğıt üstünde işadamları, içlerinde tekelleşmeyi savunan bir medya yöneticisini mesela nasıl karşılıyor? Bu soruların hiçbir cevabı yok Türkiye'de. Yani ilke olmadığı için bunların hiçbir cevabı yok.

İşten Atılma Korkusu Daha Acı

Avrupa'dan da bir rüzgâr alındı son zamanlarda. Berlusconi'nin İtalya'da iktidara gelmesiyle, bütün iktidara yürüyüş sürecinde, birden dendi ki, kaba tabirle, "Aha size Berlusconi". Yani siz burada tekelleşmeden bahsediyorsunuz, adam ülkeyi ele geçirdi. Bu sanki bir bulunmaz nimet, Allah'ın gönderdiği bir argüman gibi birdenbire müthiş sarılınan bir şey oldu Berlusconi fenomeni. Bütün bunlara karşılık da birilerinin bir şeyler yazması lazım. Yani bu yazılar artık o büyük medyanın içinden çıkamıyor. Eskiden tekelleşmeye giden sürece rağmen, büyük medyanın içinde bile çokseslilik vardı. Hatta olmaması gereken kadar çokseslilik. Köşelerde farklı farklı şeyler yazılabiliyordu. Bu alan giderek daraltıldı. Bir arkadaşımızın söylediği gibi, sanıyorum Duygu Asena söylemişti, olay sadece atılanlar sorunu değildir. Bence daha vahimi kalanlar sorunudur. Neden kalanlar sorunudur? Atılmak bu kadar kolaysa, atılmak bu kadar rahatlıkla yapılabiliyor ve göğüslenebiliyorsa, kalanların üstünde ciddi bir Damokles'in kılıcı var. Kalanların üstünde sürekli tehdit vardır. Kendi aramızda konuşurken şöyle bir benzetme yaptık. Birileri fırına atıldı, yakıldı tamam. Ama diğerleri her gün, ben ne zaman atılırım, atılmaz mıyım? Her gün bunu yaşıyorlar. Dolayısıyla kalmanın getirdiği problemler çok daha zor.

Tabii burada insanları, tek tek bireyleri alıp, işte o orada kaldı, şunu yazmıyor falan diye suçlamak da açıkçası bana zor geliyor. Çünkü bu genel bir özgürlük ve hak sorunu. Gazeteciler Cemiyeti'nin bildirgesi ile Basın Konseyi'nin 16 uyduruk maddesinin ciddi farkı da budur. Basın Konseyi'nin maddeleri laf olsun torba dolsun maddeleridir. Genel geçer ilkelerdir. Öteki bir örgüttür. Seçimle gelinir yönetime. İnsanlar bağımsız biçimde seçime girer. Ve yönetime girmek için de bir gazetenin murahhas üyesi, başyazarı, genel yayın yönetmeni veya eski genel yayın yönetmeni falan olmak da gerekmez. Herkes seçimle gelir, seçimle gider.

Dolayısıyla onun adı bildirgedir, beyannamedir. Ötekinin adı birtakım ilkelerdir. Ve o ilkeleri savunduğunu söyleyen Basın Konseyi, RTÜK Yasası'nın büyük medyanın istediği gibi değişmesi için kulis yapmıştır mesela. Cemiyetin aldığı tavır bir örgütün, çalışanın tavrıdır. Bildirgenin ruhuna da bakın, Özgürlük, Hak ve Sorumluluk diye gider. Özgür olacaksınız ama, bu özgürlüğünüzü haklar güvenceye alacak. O noktadan sonra da sorumlu olacaksınız. Özgür değilseniz sorumlu olamazsınız. Hakkınız yoksa tam özgür olamazsınız. Ve özgürlük de sadece devlete, yasalara, cezalara ve Türkiye'deki antidemokratik uygulamalara karşı bir özgürlük değildir. Bildirgenin farkı da budur. Özgürlük aynı zamanda birey gazeteci olarak, kendi çalıştığınız televizyonda, radyoda, gazetede, dergide, web sitesinde, bireysel gazeteci özgürlüğüdür aynı zamanda. Diğerleri bu bireysel gazetecinin kendi kurumu içindeki özgürlük alanını asla tanımlamazlar. Türkiye'de bir gün antidemokratik yasalar da değişebilir, ama esas temeli olan birey gazetecinin bu özgürlük meselesi nasıl hallolacaktır? Atılmalar, satılmalar, kalem kırmalar, kalemi kırılmalar, manipülasyonlar, yalanlar, ittifaklar, hepsi, hepsinin kökeninde birey gazetecinin vicdani özgürlük meselesi vardır.

Devamını görmek için bkz.

Johannes Weberling, "İnternette Medya Hukuku", s. 129-134

1990'ların ortalarında, internetin yeni bir kitle iletişim aracı olarak geniş halk kitlelerinin hizmetine sunulmasıyla birlikte "internet kuralları", "internet özgürlüğü" gibi kavramlar yeni bir hukuksal alanın ortaya çıkmasını sağladı. İki kavram aynı zamanda iletişim ve düşünce özgürlüğüne ilişkin yeni görüşlerin göstergeleri olarak gündeme damgasını vurdu.

Almanya'da internet alanındaki yasal düzenlemelerle ilgili yaygın görüş, mevcut yasaların ortaya çıkabilecek sorunları çözebileceği yolunda. Yeni teknolojilerle ilgili konularda doğabilecek sorunlar içinse iletişim hizmetleriyle ilgili 28 Temmuz 1997 tarihli yasa gibi, ek düzenlemelerin yapılabileceği düşünülüyor.

16 Eyalet Ortak Sözleşme Hazırladı

Almanya'da telebank, veri değiş tokuşu ya da teleoyunlar gibi alanlarda, bireysel kullanımı gerektiren elektronik enformasyon ve iletişim hizmetleri devlet tarafından son derece etkili yönergelerle kararlaştırılıp çerçevelendirilmiştir. 1 Ağustos 1997'de yürürlüğe giren "Teleservisler Yasası" bu alanı düzenlemektedir. Satın alma sözleşmeleri yerine ürünleri doğrudan dağıtmak suretiyle verilen hizmetler ya da medyaya bağlı teletekst hizmetleri gibi kamuya yönelik hizmetler, anayasanın güvencesi altındaki basın-yayın özgürlüğünün kapsamına girer.

Alman eyaletlerinin radyo-televizyon alanında tek yetkili makam olmalarından dolayı, 1997'de 16 eyaletin katılımıyla gerçekleştirilen medya hizmetlerini içeren resmi sözleşme (MDStV) hem yeni medya araçlarının bu alanına, hem de özellikle internetin önemli bileşenlerine yasal düzenlemeler getirmiştir. Bu sözleşmenin 6. maddesinin 2. fıkrası, eyalet basın yasalarında yazılı basın ürünleri için aranan "impressum" yükümlülüğünü, yani yayından sorumlu en azından bir kişinin adının, soyadının ve adresinin açıkça belirtilmesini şart koşar. MDStV'nin 10. maddesi, yazılı basın ve radyo-televizyon yasalarında olduğu gibi, tüzel olan ya da olmayan her kişiye, yayında hedef olduğu iddiaya yönelik cevap ve düzeltme hakkını tanır.

İnternette Gazete Olmanın Koşulu

Yazılı basın ve radyo-televizyonların çalışmasını düzenleyen hukuksal yapıya eşit nitelikteki bu hükümlere son yıllarda yargı kararlarıyla daha da kesinlik kazandırılmaktadır. Örneğin Köln Eyalet Yüksek Mahkemesi, 19 Ocak 2001'de internet yayınının niteliğini tanımlayan bir karar aldı. Karar, internet üzerinden düzenli yayımlanan ürünlerin, içerikleri bu konuda karar yetkisine sahip bir yazıişleri tarafından hazırlanması koşuluyla günlük web gazetesi sayılabileceği hükmünü getiriyor. Buna karşın sürekli güncellenmeyen web sayfalarıyla ilgili düzenleme bulunmamaktadır. İnternet gazetesinin sorumlu yöneticisi, tıpkı basın yasasında basılı gazeteler için öngörülen sorumlu kişi gibi, MDStV'nin 6. maddesinin 2. fıkrasına göre, gazeteciliğe özgü redaksiyon işlemleriyle hazırlanmış, internet üzerinden yayımlanacak bir ürünün içeriğinden bizzat sorumludur. Suç unsuru oluştuğunda, basın yasasına bağlı sorumlu gibi o da internet sayfasını kendisinin hazırlayıp güncelleştirmediği yolunda mazeret beyan edemez.

Gazetecilerin spesifik değişikliklerin anlamı dışında, internet çağında görev yaparken bile basın hukukunun yürürlükteki hükümleriyle yetinmek zorunda kalmaları, internetin sunduğu çok yönlü olanaklardan sanki yararlanamayacakları ve çalışma koşullarında hiçbir değişiklik olmayacağı izlenimi uyandırıyor. Çünkü özellikle dünya ölçeğinde araştırma yapabilme, internetteki verilere dünyanın her yerinden erişebilme olanakları, iletişimde meydana gelen kolaylık, bugüne kadar hiç tanık olmadığımız, yeni fiili ve hukuksal durumlar doğuracak. Bunlar uzun vadede basının çalışmasını olumlu ya da olumsuz etkileyebilecek. Güncel gelişmeler gazetecilikte dikkat edilmesi gereken yeni sorunları gündeme getiriyor. Şimdi bu sorunlara göz atalım.

Gazeteci Takip ve Tehdit Altında

İnternet, gazeteciler açısından global düzeyde iletişim ve araştırma olanaklarını artıran önemli bir araç. Teknoloji bir yandan gazeteciye olanaklar sunarken diğer yandan da onu kötü niyetli kişilerin hedefi haline getiriyor. Bilgisayar korsanları, bilgisayar virüsleri, yanlış ya da çarpıtılmış haberler yayımlayarak yapılan yönlendirmelerle gazeteciler engellenmek istenebiliyor. Redaksiyon işlemlerindeki gizlilik, özellikle de kaynağın korunması, redaksiyon çalışmalarının gerçek anlamda bağımsız sürdürülmesinde önemli koşullardan biri sayıldığından, her yayının yazıişlerine, teknolojinin olası tehlikelerine karşı gecikmeden önlem alması önerilebilir yalnızca. Özellikle yoğun çaba gerektiren araştırmalarda, mevcut iletişim araçlarıyla, teknik konusunda deneyimli kişiler tarafından konuşmaların dinlenmesinin, bilgilerin çıkar amaçlı kullanılmasının artık hiç de zor olmadığı dikkate alınmalı.

İnternet Yayını Yargı Denetimine Tabi

Gazete, dergi ya da herhangi bir medya ürününün internetten tüm dünyaya yayımlanması hukuksal açıdan özel sonuçlar doğurur. Yayındaki ifadeler tüm ülkelerin mahkemelerinde herhangi bir şekilde dava konusu olabilir. Bir medya ürününün bilgisayar korsanları tarafından kural gözetilmeden bir PC'ye yüklenerek PC kullanıcısına iletilmesi gibi özel durumu bir yana bırakırsak şunu söyleyebiliriz: Yayımlanan ürün suç içeren, yanlış, anlaşılmaz, özellikle anlaşılamaz hale getirilmiş ifadeler içeriyorsa, bu veriler herhangi bir bilgisayar kullanıcısının konutunda bulunduğunda dava konusu oluşuyor demektir.

Suç teşkil eden eylemle ilgili dava, PC kullanıcısının ikamet ettiği bölgedeki mahkemeye sunulur. Dolayısıyla medya içeriklerinden sorumlu kişiler için dünyanın her yerinde yargı karşısına çıkma tehlikesi söz konusudur.

Bu konumdaki kişiler yayımladıkları ürünün yasaya uygunluğunun kendi ülkelerindeki hukuk sistemine göre tespit edilmesi gerektiğini ileri sürebilirler. İlk bakışta akılcı gibi görünse de, bu yaklaşım, Amerikalı bir hakimin mahkemeyi Türk ya da Alman basın hukukunun içerdiği hükümlerin anlam ve amacı doğrultusunda yürütmesi demektir. Böyle bir uygulamayı kabul etmek olanaksızdır.

Şu anda, internetten yayımlanan bir ulusal günlük gazeteye, içeriğinden dolayı yabancı bir ülkede dava açılma olasılığı düşük olsa bile, geleceği düşünerek yasal düzenlemelerin bir an önce başlatılmasında yarar var. 1968 tarihli "Sivil Ticaret Davalarındaki Adli Kararların Yürütümü Hakkında Avrupa Ekonomi Birliği Anlaşması" ve buna paralel 1988'de imzalanan Luganer Anlaşması gibi hukuksal sorunlarla ilgili mevcut uluslararası mevzuat, internet konusundaki yargılama yetkisini netleştirecek şekilde gözden geçirilmeli. Yargıya konu olabilecek fikirlerin, ifadelerin dünyanın herhangi bir yerinde mahkemeye yansıdığında çıkış ülkesindeki yasal düzenlemelerin temel alınması gerektiği, internetteki gazete ya da derginin bir başka ülkede teknik olarak yayımlanması değil, aksine bu ürünün içeriğini hangi amaçla hazırlayıp sunduğu konularının mahkeme sürecinde önem kazanması gibi tartışmalı ayrıntılar açığa kavuşturulmalı.

Almanya'da yargılama yetkisiyle ilgili yargı kararları mevcut. Örneğin Bremen Yüksek Mahkemesi, Almanya'daki yüksek mahkemeler arasında ilk kez bağlayıcı bir karar aldı. Mahkeme, suç teşkil eden eylemin failin iradesiyle ve mahkemenin bağlı bulunduğu yerel sınırlar içinde gerçekleşmesi halinde konunun yargıya taşınabileceği kararını verdi.

Telif Haklarına Sahip Çıkılmalı

İnterneti benzersiz kılan, sınırsız bilgi kaynağına erişme olanağı sağlaması. Doğal olarak bu bilgilerin öncelikle belli kişiler tarafından üretilmesi gerekir. Eserleri üzerinde telif haklarına sahip bu kişiler, eserlerinin kullanılması söz konusu olduğunda karar verme yetkisine sahip oldukları gibi telif haklarını devrederken de bir bedel talep edebilir. Eğer eser sahibi önceden açıkça ya da dolaylı belirtmediyse fikir ürününün kullanım hakkını ayrı ayrı devredebilme, karşılığında bir bedel alma hakkına sahip. Bu nedenle telif haklarıyla korunan eserin internette farklı ve özerk bir kullanım alanı yarattığı artık tüm dünyada kabul edilmesi gereken bir gerçek.

Yapısından dolayı "kaotik işlemler sistemi" denebilir bu uygulamaya. İnternette bir kez ağ üzerinden iletilmiş eser için yasal düzenleme getirmek kesinlikle olanaksız. Suç unsuru eylemle ilgili, bu alanda da söz konusu olan "ülkeye göre yargı kararı"na rağmen, bu hakların global düzeyde geçerli sayılabilmesi hem organizasyon, hem de parasal gerekçelerle zaten olanaksız gibi görünüyor.

Eser bir kez web ortamına girdiğinde, kullanımına kural koymak artık mümkün değil. Bu nedenle de özellikle serbest gazetecilerin eserlerinin on-line kullanım haklarını yayımcılarla yapacakları sözleşmelerde kurala bağlamaları giderek önem kazanacak. İnternetteki telif konusu kısa süre önce Berlin Yüksek Mahkemesi'nde gündeme geldi. Mahkeme henüz kesinleşmeyen iki davada verdiği "Bir basın organının internette fotoğraf kullanması ancak fotoğrafçıyla basın organı arasındaki yazılı sözleşme çerçevesinde gerçekleştirilebilir" hükmüyle konuya açıklık getirdi.

Basın AİHS'yi Savunmalı

Fikir ürünlerinin uluslararası kullanıma açılması sonucunda tıpkı temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması gibi iletişim ve basın özgürlüğü ile ilgili devletler arası hukuka dayalı anlaşmalar da önem kazanacaktır. Bu arada bir ülkede temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının otomatik olarak "demokratik bir toplum yaratmak amacıyla" basın özgürlüğünün oluşmasını sağlamaz. Aksine özgür ve demokratik bir toplum ancak bağımsızlığını kazanmış, kamusal görevlerini yerine getiren, yani haber aktaran, özgürlüklere bekçilik yapan, tartışma platformu oluşturan bir basınla mümkündür.

Gelecekte tüm Avrupa için geçerli olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü garantisi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından bu maddenin yaşama geçirilmesinin teminat altına alınması da giderek önem kazanacaktır. AİHS'nin 10. maddesine göre, herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Sözleşmenin bu maddesi, her bireyin ifade özgürlüğünü, her türlü bilgi, haber ve düşünceden kamu makamlarının müdahalesi olmadan, ulusal sınırlara bakılmaksızın özgürce yararlanması hakkını güvenceye alır. AİHM, gündeme gelen davalarda ifade özgürlüğünün ülkelerde nasıl uygulandığını inceler. AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasında resmi makamlara, gerekli durumlarda, ifade özgürlüğünü kısıtlamayacak biçimde düzenlemeler yapabilecek takdir yetkisi vermiştir. AİHM devlet müdahalesinin söz konusu olduğu davalarda, demokratik toplum düzeni için gerekli olduğu düşüncesiyle uygulanan yasal düzenlemelerin, sınırlamaların meşru amaçla orantılı olup olmadığını, resmi makamların savunma amacıyla ileri sürdükleri gerekçelerin yeterli olup olmadığını denetler. Bu bağlamda AİHM demokratik bir toplumda basının üstlendiği göreve farklı bir değer biçer.

Dolayısıyla basın, çeşitli gerekçelerle kısıtlandığı koşullarda bile kamu yararını ilgilendiren bilgileri, fikirleri açıklamakla, topluma iletmekle yükümlüdür. Hatta AİHM'ye göre basın, kamu yararı açısından "bekçi köpeği" rolünü üstlenmelidir. Bu nedenle basının çalışmalarına kısıtlama getirilmesi gerektiğinde öncelikle demokratik toplumun yararı göz önüne alınır.

AİHS'nin 25. maddesine göre, her vatandaş sözleşmeyle güvence altına alınmış temel hakların ihlali durumunda bireysel şikâyet yolunu kullanarak AİHM'ye başvurabilir. AİHS'nin 46. maddesindeki bağlayıcı hüküm gereği AİHM, ihlal iddialarını Avrupa Komisyonu üyesi ülkelerin tamamı adına inceler. Sözleşme ve mahkeme kararları, Türkiye gibi üyeliği kısmen onaylanmış ülkeler için de bağlayıcıdır.

Her ne kadar devletler AİHM kararlarının dikkate alınması için zorlanamasa da, AİHS'de yer alan temel hak ve özgürlüklerin mahkeme tarafından liberal biçimde yorumlandığını görüyoruz. Bunun dışında Avrupa Birliği üyesi ülkelerin önemsediği "Basın özgürlüğü özgür ve demokratik toplumun vazgeçilmez parçasıdır" ilkesinin kararlarda ön plana çıkarılması sevindirici bir gelişme. Gerçekler, AİHS'nin gelecekle ilgili iddialı hedeflerinin gerisinde kalsa da, internetin basına sağladığı ve giderek hızlanan uluslararasılaşma sürecine paralel olarak, basın özgürlüğünü uluslararası düzeyde güvence altına alacak düzenlemelerin gündeme geleceğini söyleyebiliriz. Bu nedenle gazeteciler, medya ürünlerinin okuyucuya hızla iletilmesini sağlayan internet teknolojisinin çalışmalarını zorlaştıracağından korkmak yerine, orta vadede işlerini kolaylaştıracağını düşünebilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.