Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-364-9
13X19.5 cm, 153 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Fahişeliğin Öbür Yüzü
On Beş Kadının Tanıklığı
Yayına Hazırlayan: Vehbi Ersan
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak Fotoğrafı: Deniz Doğan
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Cilt Sistem Mücellithanesi
Dizgi Metis Yayıncılık
Baskı Hazırlık Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2002

Dünyanın en eski mesleğinin fahişelik olduğu kabul edilir. Fahişeler tarih boyunca aşağılanmış, dışlanmış aynı ölçüde de vazgeçilmez olmuşlardır. Özetle bu kurum insanlığın zaman aşımına uğramayan en eski ikiyüzlülüğüdür.

Türkiye dahil pek çok ülkede fuhuş yasal çerçeve içine alınmıştır, ancak bunun bir meslek olup olmadığı, bu meslek sahiplerinin ne tür hakları olması gerektiği hâlâ tartışmalıdır. Fahişeliğin Öbür Yüzü'nde bu meslek, bizzat onu icra edenler tarafından anlatılıyor. Kitapta fahişeliğin etik, hukuki ya da toplumsal boyutları doğrudan ele alınmamakla birlikte, her kadının öyküsünde bütün bu sorunlar karşımıza çıkıyor.

On beş kadın, deneyimli gazeteci Fügen Yıldırım aracılığıyla okuyucuya ve topluma bu "iş"i seçiş nedenlerini, acılarını, dertlerini ve umutlarını aktarıyorlar. On beş tanıklık, sadece fahişeliğin değil, "Bu yola neden düştün?", "Nasıl düştün?" sorularının arkasında gizlenen toplumun diğer yüzünü de açığa çıkarıyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Aysel: "Şimdiki aklımla çok para yapardım"
Nurgül: "Bütün kazanç benimdir"
Selin: "Erkek kültürüne sahip bir fahişesin"
Canan: "Erkekleri iğrenç buluyorum"
Gül: "Hiçbir zaman orospu olmadım"
Melek: "Nerede çalışılacağına pezevenkler karar verir"
Nina: "Özgür olmak için geldim"
Yaprak: "Ailem beni kurban olarak seçti"
Çimen: "Evde on beş kişi yaşardık"
Alisa: "Moldavya'da ayda on dolar kazanabiliyorum"
Ayla: "Pişman değilim"
Ilgın: "Bu işi yaparken ruhunu bir yere asacaksın"
Deniz: "Bana 'orospunun kızı' diyorlardı"
"Kimse zorlamıyor, bu bir seçim"
Serpil: "Oryantal şantözdüm geneleve düştüm"

Ekler:
1 Seks İşçileri Evrensel Bildirisi
2 Kölelik mi, Çalışma mı?
3 Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Tebliği
4 Seks Ticareti ve Yasalar
5 Bir Sektör Olarak Seks
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-15

Seks işçileriyle ilk kez 1994 yılında tanıştım. Çalışmakta olduğum dergi için bir yazı hazırlamaya karar vermiştim. On beş kadınla yaptığım görüşmelerden öylesine etkilenmiştim ki görüşmeler bitip yalnız kaldığım an, en yakın çay bahçesine oturup kendime gelmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Hırpalanmış gibiydim. Bu etki zamanla hafifledi ama hep benimle kaldı.

Röportaj yaptığım kadınlar, vesikasız olarak çalışıyorlardı. Bu yüzden polis tarafından yakalanarak, sağlık kontrolleri için Zührevi Hastalıklar Hastanesi'ne getirilmişlerdi.

Beni en çok etkileyen nokta, kadınların yaşadıkları şiddetin boyutu olmuştu. Buna katlanmaya razı olmak ya da göze almak! Buna hangi koşullar altında razı oluyorlardı?

Özel hayatları, çocukları, eşleri, üvey babaları-anneleri, kendi çocuklukları, yaşadıkları yoksulluk... Bu işe başladıktan sonra edindikleri sevgililer (dostları), pezevenkler, tehlikeler, tecavüzler, yalnızlıkları, müşterilerle yaşadıkları... Bütün bunları dergi sayfalarına sığdırmam imkânsızdı. Ama hiçbirinden vazgeçemiyordum. Hepsi zincirin birbirine geçen halkaları gibi birbirini tamamlayan bilgilerdi. Sonunda on sayfayla sınırlamaya çalıştığım yazım, dergide bölüm bölüm yayımlandı. Ama gördüklerim, duyduklarım ve hissettiklerim yazdıklarımdan çok daha fazlaydı. Bunu ancak bir kitapta gerçekleştirebileceğime o zaman karar verdim.

Tüm sorunların temelinde, toplumun seks işçileri hakkındaki önyargılarının, aşağılayıcı, damgalayıcı yaklaşımının bulunduğunu düşünüyordum. Mahkemelerinin, "fahişeye tecavüz edenlere ceza indirimi" uyguladığı bir ülkede yaşıyorduk. Genelevler, yasalarla düzenlenmiş, denetim altında tutulan kurumlar olduğu halde orada çalışanlar adeta görünmezdi. Sosyal güvenlikleri, hakları yok sayılıyordu. Aslında yok sayılan bizzat kendileriydi.

Bir yanda "kutsal aile" kurumu, diğer yanda eşlerini pazarlayan kocalar; bir yanda vergi rekortmeni seçilen genelev patronları, diğer yanda seks işçisi olduğu için aşağılanan, hor görülen, damgalanan kadınlar vardı.

O günlerde okuduğum, Prof. Dr. Yıldız Tümerdem ve arkadaşlarının 1993 yılında, kayıtsız çalışan seks işçileriyle ilgili Ankara'da yaptıkları araştırmanın sonuçları düşüncelerimi rakamlarla doğruluyordu. Araştırmaya göre kadınların yüzde 30'u kocası, yüzde 10'u diğer yakınları, yüzde 3.4'ü de sevgilileri tarafından satılıyordu. Para karşılığı seks yapanların yüzde 63.4'ü resmi nikâhla, yüzde 12.2'si imam nikâhıyla evlenmişti. Yani kadınlar toplumun bu ikiyüzlü anlayışının kurbanlarıydı.

Yıllar boyunca yazmayı düşündüğüm kitapla ilgili sistemli çalışmalara ancak 2000 yılının mart ayında, çalıştığım gazetedeki işimden istifa ettikten sonra başlayabildim. Hem kayıtlı (vesikalı), hem de kayıtsız (vesikasız) çalışan kadınlarla konuşmak istiyordum. Kayıtsız çalışanlarla nasıl iletişim kuracağımı biliyordum. Genelevlerde çalışan kadınlarla görüşebilmek ise oldukça zora benziyordu. Çalışanların kendilerini rahat hissedebileceği, patron, idareci (vekil), diğer çalışanlar ve zaman baskısının olmadığı bir ortam yaratmalıydım. Genelev koşulları, böyle bir görüşme için hiç de elverişli olmazdı.

Sonunda seks işçisi olarak çalışanların "Cancan" dedikleri, Zührevi Hastalıklar Hastanesi'ne başvurdum. Sağlık Müdürlüğü'nden de bu çalışma için gerekli izni aldıktan sonra nisan ayında görüşmelere başladım.

Sık sık Zührevi Hastalıklar Hastanesi'ne gittim ve hem kayıtlı hem de kayıtsız olarak çalışan kadınlarla tanıştım. İlk görüşmelerde çoğunlukla ben konuşuyor, ne yapmak istediğimi, nasıl bir yaklaşıma sahip olduğumu anlatmaya gayret ediyordum. İçimde hep reddedilme korkusunu taşıyarak! Bu kısa sohbetlerde çoğunlukla telefon numaralarımızı alıp daha sonra görüşmek üzere ayrılıyorduk. Böylece gerçekten gönüllü olan kadınlarla görüşme imkânını da yaratmış olacağımı düşünüyordum. İkinci görüşmeler, çok daha yakın ve sıcak geçiyordu. Bazen dışarıda buluşuyor uzun bir zamanı birlikte geçiriyorduk, bazen de hastane bahçesinde.

Her görüşmede ayrı ama yoğun duygular yaşadım. Kimi zaman ayrıntıların içinde boğulduk. Yorgun düştük.

Dışarıdan aynı gibi görülen hayatların, her tanıştığım kadınla ne kadar ayrı olduğunu gördüm. Her kadının ayrı ve özel bir tarihi vardı. Aynı olanlarsa yoksulluk, şiddet, açlık, sevgi ve ilgiden yoksun geçen çocukluk yıllarıydı.

Görüşmeler sırasında duygu dünyamın karıştığını, kimi zaman suçluluk duygusuyla kıvrandığımı da söylemeliyim. Bu koşullarda para kazanmak zorunda olmadığım için, verdikleri mücadeleyi anlatan kadınlardan gizli gizli utandığım zamanlar oldu.

Kimi zaman çözüm arama cüreti gösterdim. Dünyaya, dünyadaki örneklere bakarak neler yapılabileceği üzerine uzun uzun kafa yordum. Bunu kimi zaman seks işçisi kadınlarla da tartıştık. Oysa buna gücümün yetmeyeceğini, yapmam gereken işin başka bir şey olduğunu en başından beri biliyordum.

Bu kitabı hazırlarken, en fazla bana anlatılanları aynen aktarabilmeye ve kadınların gerçek kimliklerini vermemeye özen gösterdim. Kitapta anlatılanların hepsi kadınların ağzından aktarılmış gerçek yaşamöyküleri olduğu halde, isimlerin hiçbiri gerçek değildir. Önce yaptığım görüşmeleri, izlenimlerimi de katarak yazmayı denedim. Ancak objektif olma kaygısıyla sonradan bundan vazgeçtim. Sonunda okuyucuyu anlatıcılarla baş başa bırakmaya, yani aradan çekilmeye karar verdim.

Bu sırada bulabildiğim konuyla ilgili kitapları, araştırmaları, tez çalışmalarını okudum. Bu konuda dilimize çevrilmiş birkaç kitap dışında çok az kaynak olduğunu söyleyebilirim. Beni umutlandıran, son yıllarda az da olsa bilim çevreleri ve bazı sivil kuruluşların yaptığı çalışmalar oldu. Önyargılardan uzak durmaya çalışan, sosyal destek çalışmalarını öne çıkaran, vatandaşlık hakkı, sosyal güvenlik, güvenli cinsel ilişki, işyeri koşullarının iyileştirilmesi gibi yeni yaklaşımlarla seks işçilerine dönük çalışmalar yürüten kurumları da yakından tanıma fırsatı buldum.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde projeler yürüten sivil toplum kuruluşlarının birkaçıyla haberleştim. Bazı kurumlar doğrudan seks işçilerine yönelirken, bazıları seks işçilerine hizmet veren hastane ve sosyal hizmet kurumlarını, bir bölümü de işyeri koşullarının iyileştirilmesi ya da sivil haklar gibi konulara öncelik veriyor.

Sivil haklar konusuna dikkat çeken projeler, sağlıklı olmanın insan haklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu, bunun sadece seks işçilerinin eğitimiyle gerçekleştirilemeyeceğini söylüyor. Bu nedenle eğitimin sadece seks işçilerini değil, aynı zamanda müşteriler, patronlar, genelev yöneticileri, pezevenkler, sağlık çalışanları, polis ve yargıçlar, yerel yöneticiler, medya, komşular, aileler ve kişisel ilişkileri kapsaması gerektiğinin altı çiziliyor. Artık seks işçilerinin etrafında çok büyük bir sektör oluştuğunun, milyonlarca kişinin bu yolla para kazandığının farkında olarak.

Seks sektörü; turizmi, otelcilik hizmetlerini, sauna ve masaj salonlarını, sağlık kliniklerini, barları, ulaşım hizmetlerini, restoranları, içki ve sigara satışlarını da içine almış, uluslararası kadın ve çocuk ticareti ağlarını oluşturmuş durumda. Yani seks işçilerinin etrafında giderek gelişen, güçlü çıkar gruplarının da içinde yer aldığı, organize bir ekonomik yapı var.

Kimi ülkelerde seks ticaretinden elde edilen gelir, gayri safi milli hasıla içinde önemli bir pay oluşturuyor. Mesela Tayland'da 1995'te seks ticaretinin yıllık bilançosu 27 milyar dolardı. Aynı yıl Tayland'da sadece kentlerde seks işçisi olarak çalışan kadınların, köylerde yaşayan ailelerine gönderdikleri para, yılda 300 milyon dolara ulaşmış. Bu hükümetlerin kalkınma programlarına ayırdıkları bütçelerden bile fazla.

Bu sektörde çocukların sayısının her gün hızla artması en ciddi sorunların başında geliyor. Savunmasız oldukları için, kolayca fiziksel şiddetin, işkencenin, uluslararası pazarlamanın kurbanı olabiliyorlar. Hem cinsel sömürüye, hem şiddete maruz kalıyorlar, hem de yaşamları tehdit altında. Çocuklarla ilgili gerçek rakamlara, yetişkinlerde de olduğu gibi, ulaşmak mümkün değil. Ulaşılabilenler, sadece polis ya da hastane kayıtlarından elde edilebilen resmi rakamlar. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 1998 raporu, 1997 yılında Filipinler'de 75 bin çocuğun bu sektör içinde yer aldığını yazıyor.

26-27 Haziran 2000 tarihindeki 1. İstanbul Çocuk Kurultayı'nda, Prof. Dr. Esin Küntay ve Doç. Dr. Güliz Erginsoy'un 1998 yılında yaptıkları, "Fuhuş Sektöründe Çalışan Kız Çocukları" başlıklı araştırmadan "İstanbul'da 500 kadar küçük yaşta kız çocuğunun cinsel sömürüye maruz kaldığı" bilgisine ulaşabildim.

Dünyanın hiçbir ülkesinde seks işçileriyle ilgili açık ve etkili bir kamu politikası ya da programının olmaması düşündürücü. Var olan düzenlemeler ve iyileştirme gayretlerininse etkisiz olduğu ortada. Bazı ülkeler, artık bu yöntemlerle "cinsel yolla bulaşan hastalıklar"ın önlenemeyeceğini, seks işçiliğinin denetlenemez bir alan olduğunu fark ettikleri için izinli genelevleri kaldırdı.

Göstermelik de olsa hâlâ genelevleri olan dünyadaki az sayıdaki ülkelerden biri de Türkiye. Genelevlerde çalışanlar düzenli olarak sağlık kontrolünden geçiriliyor. Ayrıca genelevlerde çalışmanın bazı koşulları var; kadın olmak, 21 yaşını doldurmak, Türk vatandaşı olmak, evli olmamak gibi.

Bu tanımın dışında kalan binlerce seks işçisi kayıtsız olarak çalışıyor. Erkek ve kadın seks işçileri, transseksüeller, travestiler, yabancı uyruklular ve çocuklar, işte bu kayıtsız çalışan çoğunluğu oluşturuyor. Çok daha zor ve riskli olmasına rağmen, genelevlere sınırlı sayıda seks işçisi kabul edildiği için, seks işçileri illegal olarak çalışmayı tercih ediyor ya da illegal çalışmak zorunda kalıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü'nün 1998'de yaptığı "Fuhuş Olaylarını Değerlendirme Çalışması"na göre, Türkiye'de toplam 56 tane genelev ve buralarda çalışan 2 bin 603 seks işçisi var. Oysa sadece İstanbul'da çalışan seks işçisi sayısının 30 bini geçtiği tahmin ediliyor.

Zaten ne genelevler ne de genelev çalışanlarına hizmet veren sağlık kuruluşları bu yükü kaldırabilecek altyapıya sahip. 30 bin çalışanlı bir genelev hayal etmek bile imkânsız. 30 bin kişinin haftada iki kez sağlık kontrolünden geçmesini de...

Yani "Genel Kadınlar ve Genelevlerin Tabi Olacakları Hükümler ve Fuhuş Yüzünden Bulaşan Zührevi Hastalıklarla Mücadele Tüzüğü"nün öngördüğü hükümlerin hayata geçebilmesi için kayıtlı seks işçilerinin, belli bir sayıda tutulması gerekiyor! Artık seks işçileri için genelevlerde iş bulabilmek eskisi kadar kolay değil, hatta imkânsız.

Görüldüğü gibi, yoksulluk arttıkça, seks işçilerinin sayısı da artmaya devam edeceğe benziyor...

Bu kitap seks işçilerinin yaşadıkları sorunları tartıştırabilir, en azından bazılarımızın yüzyıllardır içinde kök salmış önyargılarını sorgulamasına küçük bir katkı sağlayabilirse, amacına ulaşmış olacak.

Devamını görmek için bkz.

Aysel, "Şimdiki Aklımla Çok Para Yapardım", s. 17-32

Aysel'le rutin kontroller için, haftada iki kere geldiği hastanenin bahçesinde karşılaştım ilk kez. Benimle konuşmayı reddedebileceğini bilmenin tedirginliğiyle tanışma heyecanı arasında yaşadığım kararsızlık çok kısa sürdü. Yapmakta olduğum çalışmadan, çalışmanın amacının ne olduğundan söze başlamışken, çok kararlı bir ifadeyle, "Size anlatacağım çok şey var, çalışmanıza çok katkım olur," dedi. Çocuklarından ve torunundan söz etti kısaca. Ama işe gitmesi gerekiyordu. Telefonlarımızı aldık ve daha sonra buluşmak üzere ayrıldık.

Bir hafta sonra onu aradığımda, yine aynı tedirginlik vardı içimde, ya vazgeçtiyse. Bu tedirginliğim onunla buluştuğumuz ana kadar sürdü.

Benzer bir tedirginliği Aysel'in de yaşadığını, randevulaştığımız yerde onu beklerken anladım. Telefon etti, onu beklemekte olduğumu öğrendikten çok kısa bir süre sonra buluşma yerine geldi.

Taksiden indiğinde, sanki ona verdiğim sözü tutmuş olmamın sevincini yaşar gibiydi. Oysa gerçek anlamda sevinç yaşayan bendim.

Rahat rahat sohbet edebileceğimiz bir yer bulmak üzere Boğaz'da yol alırken, ikimiz de buluşma heyecanı içinde birbirimize sorular soruyorduk. Oldukça rahat ve yakın bir sohbet başladı aramızda. Aysel, yol boyunca, birlikte yaşadığı kızından ve torunundan söz etti. Üniversite öğrencisi iki oğlu daha vardı. Kırk yaşında olduğunu söyledi. Makyajsız yüzü ve kot pantolonuyla çok daha genç görünüyordu.

Kireçburnu'nda, çay bahçesi-taverna karışımı bir yer bulduk. Mayıs ayının ilk günlerinin tadını da çıkarabilmek için bahçeye geçtik. En kuytu köşedeki masaya oturduk. Etrafımızdaki masalar boştu, ama sezona hummalı bir hazırlık vardı. Bahçe duvarları boyanıyor, çiçeklerin bakımı yapılıyor, kırık camlar değiştiriliyordu. Boyacı ve bahçıvanın kendi aralarındaki konuşmaları, etrafta dolaşan garsonlar, sesimizin tonunu biraz daha kısmamız gerektiğini sık sık hatırlattı bize. En kuytu köşede bile pek rahat hissetmedik kendimizi. Ta ki sohbet derinleşene dek... Çaylarımızı söyledikten sonra sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik.

Aysel çayı bardakta ve koyu içmeyi seviyordu. Her akşam iş dönüşü, yemeğini yedikten sonra televizyonun karşısında geç saatlere kadar keyifle çay içtiğini söyledi.

Aysel'e çocukluğunun nerede ve nasıl geçtiğini sorduğumda, kısa bir süre durdu, sonra anlatmaya başladı:

Küçük bir gecekondumuz vardı. Çok iyi hatırlıyorum, ben beş yaşlarındaydım. Babam yabancılara ait bir şirkette çalışıyordu. Babamın getirdiği oyuncak arabaya ip takmış çekiyordum. O sırada annem evden bir şeyler taşıyordu. Evin yanında bir tepecik vardı, bütün eşyaları orada topladı, sonra üzerlerine gaz döküp yaktı. Eşyalarımız alev alev yanarken, ben uzaktan neler olup bittiğini anlayamadan seyrediyorum.

Bir ambulans geldi, içinden inen adamlar annemi alıp götürdüler. Meğer ambulansı amcam çağırmış. Hiç unutmam, anneme deli gömleği giydirdiler. Biz annemi yedi sene hiç görmedik. O zaman kız kardeşim çok küçüktü, bir de ablam vardı. Bize komşular bakıyordu. Kendimize makarna yapalım diye gaz ocağını yakmaya çalışırken patlattık bir keresinde. Çocukluk yıllarımızda çok büyük problemler yaşadık. İtildik, kakıldık. Nereye gitsek, "Deli Emine'nin kızı" diyorlardı. Her yerde boynumuz büküktü. Çok ağır şeyler yaşadık... Hastaneye gittik, annemi demir parmaklıklar arasında gördük.

Bir gün rahmetlik babaannem, evdeki bütün bıçakları topluyordu. "Babaanne, neden bunları topluyorsun?" dedim. "Anneniz geliyor, sizi kesebilir!" dedi. Ayyy, aynen böyle söylüyor. "Olur mu?" dedim, "Hiç anneler keser mi?"

Annem beni çok severdi. Hâlâ da sever. Sonra doktorlar bir tane daha doğum yapsın dediler. Bir tane erkek çocuk yaptı. Sonra o çocuk öldü.

Önce ablam evlendi. Kocası bakmıyordu, çok zor günler geçirdiler, aç kaldılar.

Ben o zaman 13 yaşındayım, bir fabrikada şeker sarma işinde çalışıyorum. Babam beni çok dövüyordu. Aşırı derecede dövüyordu. Çünkü hep annemi tutuyordum. Annem kendini temizliğe vermişti. Mesela merdivenlerden mi çıktın, arkandan hemen sabunlu suyla siler. Suyla uğraşıyor kadın, başka hiçbir şey yapmıyor. Bir gün annem çamaşır yıkarken, amcam geliyor, "Sen ne kadar çok su harcıyorsun," diye kadını bir dövüyor bir dövüyor, ama nasıl... Fakir yerlerde olur böyle şeyler. İşten geldim ki, annemin bacakları mosmor. Ne olursa olsun, o benim annem. "Kim yaptı?" dedim. "Amcan," dedi. Hasta bir kadına bu yapılır mı? Ben öfkeden kendimi kaybetmişim. Oradan iki şişe kaptım, gittim amcamların kapısına, "Çık ulan!" dedim! Çıktı, "Ne var?" dedi. "Sen utanmıyor musun bu kadını dövmeye? Namaz kılıyorsun, abdest alıyorsun, oruç tutuyorsun. Hiç mi vicdanın yok senin!" Fırlattım şişeyi, başının bir tarafına geldi, öbürünü de öbür tarafına. O gün bu gündür amcamın suratını görmüş değilim. O olaydan sonra bütün sülalem sildi beni.

"Baban Dudaklarımdan Öpüyor"

Bıkmıştım itilip kakılmaktan. O günlerde bizim mahalleden bir çocukla evlendim. Hemen büyük kızım oldu. Eşim dünya iyisi bir insan, birbirimizi çok seviyoruz. Nasıl bir sevgi anlatamam. Eşimin ailesiyle altlı üstlü oturuyorduk. Eşim evlendikten bir süre sonra askere gitti. Ne olduysa o gittikten sonra oldu. Eşimin ailesi bana rahat vermedi. Kesinlikle. O zaman çok güzeldim. Kaynım hep beni yoldan çıkarmaya çalıştı. Sürekli geliyor, bana dokunmaya çalışıyordu. "Bak abi, böyle şeyler yapma, ayıp değil mi?" diyorum. "Ben senin bu evliliğini yürüttürmeyeceğim, sadece bana kalacaksın!" diyordu.

Kocama mektup yazdım, olayları anlattım. "Ne demek ulan, olur mu?" dedi. Askerden kaçıp geldi, o arada ortanca çocuğuma hamile kaldım.

Yalnız benim anlayamadığım bir olay vardı. Kayınpederim gelirdi, dudaklarımdan öperdi. Çok çocuktum, iyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum? Kocama yine mektup yazdım, "Baban işten geldiğinde beni hep dudaklarımdan öpüyor" dedim. O zamanki düşüncem neydi bilemiyorum. Yine askerden kaçtı, küfür etmiş, binbaşı onu dövmüş, ceza almış. O arada üçüncü çocuğuma da hamile kaldım. Kocam, tam dört senede askerliğini bitirebildi. Bu dört sene içinde ben çok büyük acılar gördüm. Hamileyim, açım, küçük çocuklarım var, kaynım sürekli rahatsız ediyor...

Askerden döndükten sonra, eşim içki içmeye başladı. Bana göre o evden hemen ayrılmamız gerekiyordu. Gizlice bir ev tuttum. Kocama, "Gel oraya taşınalım, bak yuvamız yıkılacak!" dedim. Kabul etmedi. Kocam beni çok seviyordu, kaybetmek istemiyordu, ama ailesinden de kopamadı.

Bir gün kaynımla birlikte eve geldiler, içmeye başladılar. Ben işlerim bittikten sonra gittim kocamın yanına oturdum, "Canım niye böyle içiyorsun?" dedim. Bir baktım kardeşi geldi, bacaklarımı okşuyor. Kocam, koma halinde sarhoş. O gün, çocukları da bırakıp evden kaçtım artık. Sokaklarda kaldım. Tam on beş gün otogarda uyudum. Otogarda, Esma isimli bir kadınla tanıştım. O da evinden kaçmış. Kocası cezaevinde yatıyormuş. Çocuklarını Çocuk Esirgeme Kurumu'na vermiş. Onunla birlikteyiz ama açız, paramız yok. Çaresizlik içindeyiz.

Sonunda babamlara gittim. Bizlerde koca evinden kaçmak, ayrılmak çok ayıptır. Yani gelinlikle girip kefenle çıkacaksın koca evinden. Babam beni baltayla kovaladı, hakaretler etti, almadı evine. "Bir daha gelmeyeceğim, belki kötü de olabilirim. Beni kimse arayıp sormasın," dedim.

Yine döndüm otogara, Esma'nın yanına. Biz otogardan otobüslere biniyor, gidiyorduk neresi olursa, Samsun'a, İzmir'e... Otobüs şoförleriyle kalıyorduk, elimize birkaç kuruş veriyorlardı. Harçlığımızı öyle çıkarıyorduk. Korkuyordum, çekiniyordum ama açtım. Sadece karnımı doyurmayı düşünüyordum. Ama hep korkuyordum. Utanıyordum, çok utanıyordum. "Allahım, ben nasıl yaparım?" Herkes biliyormuş gibi geliyordu bana. Birisi görecek, öğrenecek diye ödüm kopuyordu. Anne olduğun için her durumda çocuklarını, onların geleceğini düşünüyorsun. Şoförler arasında da, dışarıda da çok kötü insanlarla karşılaştım, dövüldüm, yedi-sekiz kişinin tecavüzüne uğradım. Bir şoförle tanıştım, her gün beni öldürüyordu dayaktan, bir süre sonra para istemeye başladı. Elinden kurtulamadım adamın. Meğer kadın ticareti yapıyorlarmış. Aslında onlar da fakir kişiler, paraya çok önem veriyorlar. 1983'te bunlar beni Van Genelevi'ne götürdüler. Yok "Çocuğunu kaçırırız", yok "Öldürürüz" diye sürekli tehdit ettiler. Korktum. Şimdiki aklım olsa, "Kim kimi öldürüyor lan, gel bakalım!" derdim. Şimdi hiçbir şeyden korkum yok. Neyin, ne olduğunu biliyorum artık.

Patronum iyi bir kadındı. Yüksekova'dan, Kars'tan müşteriler geliyordu.

İlk zamanlar benim için üzülüyorlardı. Dokunmuyorlardı bile, düşünebiliyor musun?

Aman bir para kazandım, bir para kazandım. Gidiyordum, paramı har vurup harman savuruyordum. En lüks yerlerden alışverişler yapıyordum. Hiç para görmemişim çünkü. İlk defa o zaman güzel şeylerle tanıştım. O tarihte daireler 950 bin liraydı, ben on beş günde 375 bin lira kazanmıştım. İstesem bir daire alabilirdim.

Fakat çocuklarım burnumda tütüyordu. Onları göremiyorum, haber alamıyorum. Uyuşturucuya başladım. Oraya içki girmesi yasak olduğu için, hap içiyorum, o yetmezmiş gibi bir şişe de kolonya açıyorum. Müşteriler de buna alışmış. Mesela üç-dört kişi geliyor, mezeleri hazırlıyoruz, kolonya içiyoruz. Haptan sonra esrara da başladım.

Aklım hep çocuklarımda, onları görmek istiyorum. Bir arkadaşım, "Böyle olmayacak, ben kocana telefon edip her şeyi anlatacağım. Nedir bu uyuşturuculara verdiğin para? Sen yaşamıyorsun, ayakta bile duramıyorsun," dedi. Karşı çıktım, "Olmaz, kocam beni öldürür," dedim.

Gerçekten sabah uyandığımda, bir önceki günü hatırlamıyordum. Uyanır uyanmaz bir çay, ardından hap ve kolonya içip hemen kafayı bulmak istiyordum. Başka türlü yaşayamıyordum. Müşteriler varken yatıp uyuyormuşum, müşteriler parayı yastığın altına koyup gidiyorlarmış.

Bir gün arkadaşım kocama telefon ediyor: "Bu kadın çocuklarını istiyor ve kendini burada harap ediyor. Neden elinden tutmuyorsunuz?" diyor. Bir baktım, kocam, kız kardeşimle birlikte çocuklarımı alıp bana getirdi. Tabii adam kahroldu üzüntüden. "Ben ne hata yaptım? Ne yaptım!" diye.

Eşim içtiği zaman sinirli bir insan olacağını, beni döveceğini, huzursuzluklar yaşayacağımızı bildiğim halde onunla yeniden evlenmek istedim, çünkü evine çok güzel bakan biriydi. Ama ailesi istemedi.

"Dost Günleri"miz Vardı

Van'da çalışırken bir kuaförle tanıştım. Her gün gelmeye başladı, benimle evlenmek istiyordu. Orada bizler için dost günleri olurdu. O sabahtan gelirdi. Benim odam vardı, banyonu yaparsın temizlenirsin, aynı bir ev gibi. Ben orada yatıp kalkıyorum, dışarı çıkmak yasak zaten. O geleceği zaman kızlar çekilir, salon bomboş kalır, çıkacağı zaman yine kızlar içeri kaçarlardı. Onun sayesinde önce hapı bıraktım, sonra kolonyayı. Para biriktirmeye bile başladım. O zamanın parasıyla 4 milyon para biriktirdim. Çok güzel paraydı. Kız kardeşim bana Ankara'da ev tuttu. Evimin bütün eşyalarını aldım. Kuaförle Van'da evlendik. Ankara'ya, evimize gittik. Mükemmel bir kadın oldum. Pırıl pırılım. Çok hamaratım, yemekler yapıyorum, kadınlığımı mükemmel yapıyorum. Yani her konuda tatmin eden bir insanım.

Elimde kalan parayla kocama bir kuaför dükkânı açtım. Ne olursa olsun bana bir ekmek parası getirir, diye düşündüm. O para da battı, kocam da çekip gitti, Diyarbakır pavyonlarında kuaförlük yapmaya başladı. Bir yılda her şey bitti ve ortada kaldım. Pazarlamacılığa başladım. Çelik tencere sattım bir süre. Bu işi yaparken bir konsomatrisle tanıştım.

"Ben de seninle geleyim," dedim. O bana sesim güzel olduğu için şarkı söylememi tavsiye etti. Onun beraber olduğu kişi de piyano çalıyordu. Böylece sahne hayatına atıldım. Eskişehir, Bursa derken geze geze Adana'ya gittim. Biz halen evliyiz. Şarkıcı olduğumu duydu, bana noterden "İçkili yerlerde çalışabilir" diye muvafakatname verdi. Birden kıymetli oldum adama. Tabii para kazanıyorum ya artık! Benim kaldığım lüks otellere, çıktığım pavyonlara geliyor, içiyor içiyor. En son Antalya'ya gittim. Baktım bu da geldi. Biz güya karıkocayız, ama bir araya bile gelemiyoruz. "Ben senin yanında kalmak istiyorum," dedim. Meğer Antep'te bir kızla birlikte yaşıyormuş. Çok üzüldüm, sonunda boşandık.

Patronum, Pezevengim Oldu

Şarkı söylemeye devam ettim. Köyceyiz'in Toparlar Köyü'nde yeni bir gazino açılmış, bir arkadaşımla birlikte beni çağırdılar. Üst kat pansiyon, alt kat gazino. Tam beş yıl orada ırgat gibi çalıştım. Şarkı da söylüyordum, masalara da oturuyordum. Özgün müzik söylüyordum o zaman. Çok severim özgün müziği. Patron bana âşık oldu. Hiçbir yere bırakmıyor. Bana yemek bile vermiyorlar, sarhoş ediyor ve dövüyorlar. Bir köy, seni öldürseler, bir Allah'ın kulu duymaz. Öyle bir yer. Kaçmak istiyorum, ama imkânsız gözüküyor.

Bir müşterimiz vardı, Mustafa bey. Nüfuzlu biri. Sık sık gelir, ama kimseyle konuşmaz. Bir akşam Mustafa beyin masasına gittim:

"Hoş geldiniz, istediğiniz bir şarkı var mı?" dedim.

"Hiç kimse benim istediğim şarkıları söyleyemez!" dedi.

"Ben sizin için söyleyebilir miyim?" dedim. "Güneş Topla Benim İçin" şarkısını söyledim. Adam şöyle bir doğruldu, teşekkür etti. Masasına oturdum üstümü paralarla doldurdu, viskiler söyledi. Ona hemen derdimi anlattım. "Ben seni kurtaracağım," dedi.

Artık dayanacak gücüm yoktu, o gün kaçtım. Yoldan Mustafa beye telefon ettim, "Ben kaçtım, geliyorum," dedim. Bir taksinin bagajına saklandım. Taksiciye, "Beni Marmaris yolunu geçince indir," dedim. İndiğim yerde patron beni yakaladı. Ayyy, bana bir dayak, bir dayak... Komaya soktular beni. Arabalarına alıp geri getirdiler, yukarıya pansiyona çıkarttılar. Gazino tıklım tıklım dolu. Camdan bir baktım, aşağısı jandarma kaynıyor. Mustafa bey, gidip Muğla valisiyle görüşmüş. Bütün müşterileri dışarı çıkarttılar ve gazino süresiz olarak kapatıldı. O adam hayatımı kurtardı benim. Gazino kapandı, ama beni yine bırakmıyorlar. Bir de evli küçük bir kız vardı; evinden kaçmış, onunla birlikte bizi Ankara'ya getirdiler. Bir türlü kurtulamıyorum. Beni Harem Pavyon'da, kızı da bir otelde çalıştırmaya başladılar. Bir süre sonra Manisa Genelevi'ne girişimi yaptırdılar.

Manisa'da bir süre çalıştım, ardından Kastamonu, Çorum, Isparta, Ereğli ve Bursa genelevleri geldi. Hep çalıştım...

En sonunda İstanbul'a geldim. Henüz iş yapamıyorum ve para getiremiyorum. Ama adam hâlâ beni bırakmıyor. Her gün dövüyor. Benim burnum eğiktir bu yüzden. Bu adam, benim pezevengim gibi oldu. Bütün kazancımı alıyor, para getirmediğim zaman da dövüyordu.

Baktım İstanbul çok değişik, özgürlüğü yakalayabileceğimi anladım. Bir gün "Bana para getir!" diye bir vurdu. "Bak, kafamı bozma, buranın mafyası var, seni iki dakikada harcattırırım," dedim. Ertesi gün eve bir geldim, baktım adam valizini toplayıp gitmiş. O gün Eyüp Sultan'a gittim dualar ettim.

Bu arada, 1994'te, 75 milyon borçlandırdı beni. Yani İstanbul'da geneleve girebilmek için "giriş parası" veriyorsun. Tabii bu kural sadece İstanbul'da var. O zaman viziteler 350 bin lira. Bu çok büyük para.

Ne yapacağımı, kirayı, borçları nasıl ödeyeceğimi bilemiyordum. Ama yine de o pezevenkten kurtulduğum için çok sevinçliydim. Hemen atlayıp Ankara'ya gittim. Ablamlar yokluk içinde yaşıyorlardı. Yiyecek ekmek bile bulamıyorlardı. Ablama, "Çocukları topla gel bana, birlikte yaşayalım," dedim. Çünkü ailemi toplarsam kimsenin bana erişemeyeceğini düşünüyordum. Ablam zaten çok zor şartlar altında yaşıyordu. Kocası, çocuklara bakmadığı gibi, çocuklar evine gidince de kovuyordu. Öyle sorumsuz bir adam.

O arada babasına telefon edip, "On beş gün bende kalsın" diye kızımı da aldım yanıma. Bir ay daha kalsın, iki ay daha kalsın derken kızım benimle yaşamaya başladı. Çok mutluydum. Eşimi de hep davet ediyordum. Ama o, benim bu işleri bıraktığımı, bir otelde kat görevlisi olarak çalıştığımı zannediyordu. Maddi olarak bana yardım etmeye de başladı. Ailem de böyle biliyordu. Borçlarımı ödedim o arada.

Bir gün çocuklarımın babası telefon etti; "Geliyorum Aysel, çocukları da getiriyorum," dedi. Çocuklarla birlikte on beş gün bizde kaldılar.

Koca Sülaleye Ben Yeterim

İki oğlum babalarının yanında okuyorlardı. Kızım artık benimleydi. Giderek havaileşmeye başladı. Bir gün, "Bak kızım, artık yirmi yaşındasın. Sen benim ne iş yaptığımı biliyor musun? Ben böyle böyle bir işte çalışıyorum," dedim. Yeğenim de duydu. Bunlar ağladılar, sızladılar. "Bakın, siz de benim gibi olursunuz. Koca sülaleye bir ben yeterim. İkinci bir kişiye gerek yok!" dedim.

Bunlar ağızlarını tutamamışlar ve bu ablamın, oradan da kız kardeşimin kulağına gitmiş. Bir bilmeyen oğullarım, kocam ve babam kaldı. Annem zaten anlamaz. Böylece herkes öğrenmiş oldu.

Kızım sonunda dengesiz biriyle evlendi, çocuğuyla ortada kaldı. Yeğenim oryantal oldu ama kendisini kurtardı. Ablamlar ona önce "orospu", "kahpe" dediler, evlerini ayırdılar. Yeğenime ben sahip çıktım. Şimdi ailesine o bakıyor. Herkes halinden memnun.

Kendi kardeşin de olsa insanlardan sana fayda yok. Benim ablamlara o zor günlerinde çok desteğim oldu. Şu anda 10 milyona ihtiyacım oluyor da bana vermiyorlar.

Ben evi terk edip ortada kalınca, ablama da gitmiştim, ablam o zaman evliydi. Beni evine sokmadı. "Enişten kabul etmiyor," dedi. O zaman ablam, babam birlikte beni koruyabilselerdi, şimdi ben bu durumda olmazdım.

Babam güya kültürlü bir insan, zamanında liseyi bitirmiş, ama boşanınca beni evine kabul etmedi. Daha sonra ben iyi paralar kazanıp onlara hediyeler almaya başladım. Renkli televizyon çıktı hemen aldım. 1983'te telefon kimselerde yokken onlara telefon bile almıştım. Onlara güzel kıyafetler alıyordum. Babam maddi destek görünce yumuşadı. Zaten emekli maaşıyla geçinen fakir insanlar. Babamın cebine para filan da koyuyordum. Tabii hoşlarına gitti, benimle konuşmaya başladılar. İkinci evliliğim sırasında, Van'da çalıştığımı da öğrenmişti babam. Para alıncaya kadar beni kabul etmemişti.

Ona da daha sonra bu işleri bıraktığımı, otelde çalıştığımı söyledim. Bana, "Bir daha oralara düşersen, sana hakkımı helal etmem," dedi. Şimdi benden yardım almıyorlar, benim de maaşla yaşadığımı düşünüyorlar, ben de zaten veremiyorum.

Annem ve babam birlikte yaşıyor. Annemi bir süre önce İstanbul'a getirdim, biraz yanımda kaldı. Onu gezdirdim, denize götürdüm. Gülmez, konuşmaz, elbiseleriyle denize girer... Öyle doğal bir kadın annem. Bir tek benimle konuşur. Çocukları çok sever. Sadece torunlarını değil, sokaktaki bütün küçük çocukları sever. "Deli Emine" derler bir de... "Deli Emine" kaldı kadının adı.

Yediğim Dayaklardan Menüsküs Oldum

Kocamın lokantası vardı. İşleri gayet güzeldi. Çocukları okuttu. Terbiyeli, kültürlü, gayet anlayışlı çocuklar yetiştirdi. O yüzden her zaman teşekkür ettim ona. Onun ölümüyle, canımın yarısı gitti. Her ne kadar on yedi yıllık bir ayrılığımız olsa da. Mesela tatillere beraber gidiyorduk. Çocuklar anne babayı bir arada görsünler istiyorduk ikimiz de. Pansiyonda çoluk çocuk aynı odada kalıyorduk. Fakat eli elime değmiyordu. Dokunmuyordu ama hep beni sevdiğini söylüyordu.

Ölmeden birkaç ay önce oğlumla ona haber gönderdim "Evlenelim," diye. Telefonla konuştuk, "Söz mü?" dedi. "Söz," dedim. O gün eve gitmiş içmiş içmiş, oğlumu yanına çağırmış, "Annen benimle dalga mı geçiyor acaba?" demiş. Oğlum, "Sevinçten ağladı babam," diye anlattı.

Bu konuşmadan sonra çocuklarla tatile gittiler, kız kardeşimi de çağırmışlar. Geldikten yirmi beş gün sonra eşim öldü. Olmadı yani. Elimi nereye atsam kurutuyorum herhalde. Çok alkol alıyordu, aşırı alkol alıyordu. Tabii, o kadar üzüntü, o kadar stres kolay mı? Kalp dayanır mı?

Annesiyle birbirlerine çok düşkünlerdi. Annesi hep onun yanında kaldı. Ben de kayınvalideme hâlâ saygılıyımdır, giderim, "Anne" diye hitap ederim. Şimdi yaptıklarından çok utanıyor, bana değer veriyor ama artık her şey kayboldu gitti. Bütün yaşananlar bir rüya gibi geçti gitti. Neye yarar artık.

Öldüğünde ben işteydim. Bir Allah'ın kulu yüzüme bakmıyor. Tam saat ikide "Öff be!" dedim, bir rahatlama yaşadım. Meğer o anda can vermiş. Benim telefonlarım kapalıydı. Arkadaşımın evini aramışlar, onlar haber verdiler. Kendimi yerden yere atmışım. Gitmem gerekiyor ama yol param bile yok. İşyerinden para aldım, 300 milyon. Bir ay işe gidemedim, borçlar büyüdü tabii.

Onun üzerine bir de deprem oldu. O arada çalışmak bana çok saçma geldi. Üzüntümü evimde yaşamak istedim. İçkiyi bıraktım. Kuran okumaya başladım. Allah'a yöneldim. Ama böyle bir durumda işyerinin açık olması zaten çok manasız. Depremde binlerce insan ölmüş. Ben üç ay işe gitmedim. Gidemedim yani. Ruhsal tedavi gördüm o sıralar. Televizyonu açıyorum, ağlıyorum. Mahallede kapı kapı dolaşıp yardım toplamaya başladım. O arada borçlarım büyüdü büyüdü, tefeciler devreye girdi. Borçların üzerine faiz koydular. Şu ara bir çıkmazın içindeyim yani. Daha ev kiramı, elektriğimi veremedim; bir aydır telefonum kapalı, hiçbirini ödeyemiyorum.

Bizim orada çok değişik olaylar var. Kimseyle konuşamazsın. Yediğim dayaklardan, attıkları tekmelerden iki dizimde de menüsküs oluştu. Sağ bacağımdaki aşırı şişme yapıyor. Şiştiği zaman herkes fark ediyor, yürüyemiyorum, merdivenleri çıkamıyorum. Vekil1 bunu bile bile salonda oturursam, "Ayağa kalk!" diye bağırıyor. Ayağa kalkıyorsun.

Saat tam on ikide orada olacaksın. Eğer olmazsan olmadık hakaretler, küfürler. "İsterseniz emniyete gidin," diyorlar. Bu kadar rahat konuşabilmelerine anlam veremiyorum. Bizim oraya bir komiser gelmişti, vekillerin hepsini sıra dayağından geçiriyordu. O zaman, "Komisere gideriz" diyorduk, hepsi çekiniyordu. Fakat sonradan komiser elini ayağını çekti, vekiller ondan sonra bizi ezmeye başladılar. Arkamızda emniyet olmazsa, o olmazsa, bu olmazsa biz tabii ki eziliriz.

Yeni gelenler oluyor, vekiller diyorlar ki; "Ayaklarımızı öpeceksiniz, ayaklarımızı!" Çoğunlukla dönmeler geliyor. Herhalde kıza ihtiyaç olmayacak bundan sonra. Bolluk içinde her istediklerini yapacaklar, kovacaklar, atacaklar. Eskiden daha da kötüymüş. Kızları dövüyorlarmış, kızların makatlarından şişe sokuyorlarmış. Daha düne kadar çok kadın dövüldü orada. Hele bir de borçluysan... Mesela benim bir senedir 1 milyar lira borcum var. Ödüyorum ödüyorum bitmiyor. Sürekli faiz biniyor. Hiç mi Allah'tan korkmuyorsunuz? Tefecilerle işbirliği yapıyorlar. Kadınları iyice çıkmaza sokuyorlar. Tefeci tehdit ediyor.

Müşterilere bile ağır hakaretler ediyor, dövüyorlar. Adamın ağzından, burnundan kan geliyor. Cebini soyuyorlar. Adam bağıra bağıra çıkıyor, "Soyuldum!" diye, bir de adamı noktaya şikâyet ediyorlar. Noktada da dayak yiyor müşteri. Tabii ki herkes ekmek parası diye bekler orada. Kafam rahat değil ki gidip çalışayım.

Lokantayı biri, büfeyi biri, çayocaklarını da bir başkası almış. Karaköy'deki on dört tane evi bölmüşler. Dışarıdan içeriye sabun bile sokamazsın. Mesela ben işe öğleden sonra gidiyorum, sadece bir öğün yemek yiyorum. Acıkıyorum ama akşam eve dönünceye kadar yemeden bekliyorum. Nasıl yiyeyim, çocuklarımın rızkını vereceğim oraya. Her gün, 2 milyon lira çay parası veriyorsun, 2.5 milyon lira yemek parası, 3 milyon lira işçi parası, 2 milyon lira su parası, 5 milyon lira odun parası, 2 milyon lira da kuaför parası veriyorsun. Şahsen ben saçımı yaptırmasam kendime saygısızlık etmiş olurum. Kendini bilen bir kişi zaten yaptırıyor saçını. Sabun, peçete alıyorsun. Günde yaklaşık 20 milyon lira harcıyorsun. Ayda 500-600 milyon lira böyle gidiyor.

Vekil Denen Şeyin Kalkması Lazım

Kadınlar arasında birlik yok. En haklı olduğun konuda bile kadınlar senin yanında olmaz. On beş kişi yemin billah edip karşı tarafta yer alır. Ben şaşırıyorum. Birlik olsa en azından haklarımızı koruyabiliriz. Bizim ayda beş gün iznimiz var, o da âdet günlerinde. Ama hepsinin dostları var. Dostları da izin yapmalarını istemez. Çünkü para gelmiyor o zaman. Ben şimdi âdet görmüyorum, ama bunu kimseye söylemiyorum ve ayda beş gün iznimi kullanıyorum.

Birbirini çekememezlik, kıskançlık var. Kuyunu kazmaya çalışırlar hep. Herkes birbirinin sinirini bozmaya çalışır, kavga eder. Ben böyle durumlarda hemen giyinir evime gelirim, uğraşmam. Ama kendime yapıyorum. Bu yüzden maddi sıkıntılara giriyorum.

Benim oradan hiç arkadaşım olmaz. Çok büyük eziyetler çektim o arkadaşlar yüzünden, rezillik yani. Benim aynı evde çalıştığım bir bayan arkadaşım vardı, sonra vekil oldu. Sen, sermaye olarak çalışırken vekil oluyorsun ve arkadaşlarına eziyet ediyorsun. Böyle bir şey olur mu? Kadın geldi benim mahallemde, "Orospu! Kerhane karısı!" diye bağırdı. Mahalleye rezil oldum. Gelip kızımı dövdü. Çalışmadığım günler evime gelip bıçakla bana saldırdı. Ben kavga etmeyi sevmem, hemen ağlarım. Oradaki kadınlarla da kavga edemem. Kavgalar en çok müşteri yüzünden çıkar. Yok senin müşterin, yok benim müşterim... O adam bağlı kalsa, kendi karısına bağlı kalır, oralara gelmez. Belli ki zevk için geliyor, istediğine gidecek. Adam gelince hurra üzerine çullanıyorlar. Her yerlerini açıyorlar, "Gel sana şöyle yaparım, böyle yaparım..." Hiç karışmam ben, gelen gelsin, gelmeyen gelmesin. Benim kendi müşterilerim geliyorlar, sağ olsunlar. Kendi müşterilerim gelirse işim oluyor, gelmezse olmuyor. 1994'ten beri buradayım, altı senedir bana aynı insanlar geliyor. Tertemiz, pırıl pırıl insanlar... Tabii leş gibi kokanlar da var. Ama artık onları almak istemiyorum.

Müşteri devamlı gelince hoşlanıyor senden. Hatta dostluklar oluşuyor. Evlenecekleri zaman davet ediyorlar. Evleniyorlar, altı ay sonra gelip ziyaret ediyorlar. Çok samimi bir şey söyleyeyim mi? Ben müşteriyle ihtiyacımı giderebiliyorum.

Bizlerin rahatlığı için o "vekil" denen şeylerin oradan kalkması lazım. Her kadının bir odası olacak, kendisi için çalışacak, belediyeye belli bir miktar kira gibi bir şey ödeyecek. Bunu gerçekleştirseler ne iyi olurdu. Emniyetten gelip, "Bir şikâyetiniz var mı?" diye soruyorlar. Şimdi pek sordukları yok da, evvelden soruyorlardı... Kadınlar, "Yok, çok rahatız!" diyorlar. Oysa öyle çok şikâyet edecek konu var ki... Sen bir tek sesle ne yapabilirsin ki? İki ses, daha fazla çığlık demektir. Susup kalıyorsun.

Benim çalıştığım evde altı tane oda, on dört tane de kız var. Biz iki odada beş kız çalışıyoruz. Biri çıkıyor, biri giriyor. Görsen, pislik içinde, iğrenç! Gelen müşteri de iğreniyor, ama önce sen kendin iğreniyorsun. Çarşaflar haftalardır aynı. Hiç değiştirmiyorlar. Nasıl bir pislik anlatamam. Ne duş var ne bir şey...

Her yerde böyle değil tabii. Mesela Bursa Genelevi çok iyiydi. Herkesin odasında banyosu vardı. Müşteri geliyordu, "Lütfen banyoya girin," diyordum, adam bana, "Sen de," diyordu ama karşılığını da veriyordu. Orada su parası filan yoktu. Tertemiz, mis gibi çarşaflarda, en ufak bir ayak izi olsa hemen nevresimler değişirdi. Kendi evindeki gibi. İstanbul'da hep rant mücadelesi var. Parayı götürenler kasada oturanlar.

Mesela bir pazar günü gidiyorum 70-80 milyon lira kazanıyorum. Ama bu paradan 50 milyon kalıyor elime. Onun haricindeki günlerde 30-40 lira milyon kazanıyorum.

Benim bir yıldır sigortam yok mesela. Vekile gittim, yalvardım, "Sigortamı yaptırın lütfen, ben ayağımı tedavi ettirmek zorundayım, çok para tutuyor," dedim. Yapmadılar, kaydetmediler. Çıkışımda bana en azından toplu para vermeleri gerekiyordu. Vermediler.

Bundan yirmi gün öncesine kadar çok eziyet yaşadım. Şimdi başka bir eve geçtim de biraz nefes aldım. Bir arkadaşım üç ay Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde yattı. Hep bu baskılardan dolayı. Yaşamaktan zevk almamaya başlıyor insan. Ben de öyleyim. Yaşamaktan, hiçbir şeyden zevk alamıyorum.

Ahlak Masası, eskiden her eve ayda bir baskın yapardı, şimdi senede bir geliyor. Niye senede bir geliyorsun? Gel de haksızlıkları gör. Yeniden zulümler, yeniden hak yemeler başladı.

Şu anda konuşuyorum, ne güzel. Ben derdimi anlatıyorum ve rahatlıyorum. Herkes anlayamıyor beni. Şimdi bir insana gitsen anlatsan, anlayabilir mi? Üzülür, ben yanından gittikten sonra der ki, "Ayy oralara düşmüş, Allahım sen koru!" Tabii ki Allah herkesi korusun ama biraz da çare aramak gerekiyor. "Güvenme güzelliğine bir sivilce yeter, güvenme malına bir kıvılcım yeter," diye bir söz vardır. Bunu hiç kimse unutmasın.

Müşteri Talepleri, Ben de Parayı Söylüyorum

Müşteriler geliyorlar, demir parmaklıklar arasından bize bakıyorlar, hayvanat bahçesinde olduğu gibi. Bizler salonda oluyoruz. Bizi seyrediyorlar. Önce bakıyorlar, sonra içeri giriyorlar. Bir de kapıcı tutmuşlar, gelen adamlara bağırıyor "Geç, geç, geç..." diye. Karpuz satar gibi. Hep aşağılayıcı şeyler. Orası her zaman çok kalabalık oluyor. Bir maç zamanlarında kalabalık yok.

Geliyor müşteri, seninle konuşuyor. Taleplerini söylüyor. Sen de parayı söylüyorsun. "Beni memnun edeceksen şu kadar veririm," diyor. Sen de "Tamam, çık" diyorsun ya da "Seni memnun edemem," diyorsun. Açıkça söylüyorsun. Çok ilginç talepleri oluyor. Geliyor, sadece ayağını sevip okşuyor, sadece ayak baş parmağını alıp mastürbasyon yapıyor. Bir keresinde, adamın biri, "Vibratör getirsem, beni yapar mısın?" dedi. "Ne diyorsun yahu, sakın sen bir daha bana gelme," dedim. Ama ben bir kadınım. Kadın olarak onu nasıl yapayım? Üstelik adam evli barklı.

Mesela başka birisi geliyor, elini yumruk yapmış, dirseğine kadar gösteriyor ve diyor ki, "Torbayı takacaksın eline, arkadan bana yapacaksın". Yapamam! Midem allak bullak oluyor. Adamı da bir gör, mevki sahibi bir adam. Benim bir arkadaşım alıyordu o müşteriyi. Kadın öyle sinirlenmiş ki, "Vuruyorum, vuruyorum şeyine, sonunda düştü bayıldı!" dedi. Adam geliyordu yine de...

Bazısı da ayağını ısırarak tatmin oluyor. Ayağını verip oturuyorsun, hiç oralı bile değilsin.

Ben müşterilerle ilişkiye girdiğimde hep gözlerimi kapatırım. Ama aldığın paranın da karşılığını vereceksin. Çünkü haram para oluyor o zaman. Her şeyin bedelini vereceksin. Günah... Oraya zengin insan gelmez, orta direk geliyor. Ne zor şartlar altında para kazanıp geliyorlar. Haftalığının kaç lira olduğunu soruyorum "30 milyon" diyor. 10 milyonunu sana vermiş. Eee, vicdanın kabul eder mi?

Bana "Müşteriden fazla para alsana, koparsana," diyorlar. Koparamam. Çünkü ben insanların sömürülmesine karşıyım. Verirse alırım, vermezse almam. İnsanlar sömürülmesin, hakları yenmesin, ben öyle bir dünya istiyorum, her şeyde dürüstlük olsun. İlişkilerde de öyle... Her şeyi insanların yüzüne söylemek en güzeli.

Haftada iki kere sağlık kontrolüne gitmek zorundasın. İki hafta gitmezsen çıkışın veriliyor. Ama işyerlerinde kanamalı çalışan kadınlar bile var. Prezervatif kullanmadan, âdetli olarak müşteriyle ilişkiye giriyorlar. Kadınların yarısı prezervatif kullanıyorsa yarısı kullanmıyor. Yeri geliyor kan tahlili bozuk çıkan kadınlar bile çalışıyor. Yazık... Hastalık kapmaktan çok korkuyorum, evham yapıyorum.

Bir de yaşadığım çevrede işimi kimse bilmiyor. Öğrenirler diye çok korkuyorum. Buraya taşınalı bir yıl oldu. Evime asla bir erkek gelmez. Apartman tümüyle Yozgatlı ve hepsi akraba, hepsi kapalı. Bir bilseler beni taşlarlar. Korkudan ölüyorum.

Bir gün işe gidiyordum, Karaköy'de taksiden indim, karşıya geçtim, iyi ki sokağa yönelmedim. Bir araba, ha bire korna çalıyor. Bir baktım ev sahibim, "Hayrola nereye gidiyorsun?" dedi. "İskeleye, karşıya geçeceğim," dedim. "Eee, niye Beşiktaş İskelesi'nden binmedin?" dedi. "Buraları bilmiyorum," dedim. "Gel ben seni götüreyim, göstereyim," dedi. Bindim arabasına, beni götürdü ta Beşiktaş İskelesi'ne, "Buradan bineceksin," dedi. Telaştan vapura binip karşıya geçtim. O günden beri, aklımda "Acaba tahmin etti mi?" sorusu kaldı. Ama hep iyi davrandı. Kira almaya geldiğinde hep pastayla gelir. Çoluk çocuk pikniğe gideriz. Eğer tahmin etseydi, şimdiye kadar bir şeyler olurdu herhalde.

Bizleri Kimse Sevmez

Ben bu âlemdeki sevgiye, aşka da inanmıyorum. Seni seven bir adam, başka erkeklere seni gönderir mi? Para geldiği zaman canım cicim, gelmediği zaman, "Yürü lan adi orospu!" diyebilen adamın sevgisi mi olur? Böyle erkeklerle olan kadınlara da kızıyorum. Ben şimdiki aklımla yirmi iki yaşında olsaydım, kimse beni ezemezdi ve çok para yapardım. Kadınlar, kendi zevkleri için başlarında bir pezevenk bulunduruyor ve kazandıklarını onlara veriyorlar.

İstanbul'a geldikten sonra ben de âşık oldum. Sokağın adamıydı. Çok iyi bir insana benziyordu. Bizim sokakta banyosu vardı. Bir süre sonra baktım, sömürmek amacıyla yaklaşmış bana. Hep sömürüldüm yani. Anladım ki, bizleri kimse sevmez. Hapse filan düştü, para yardımı yaptım, ama adamın mesleği buymuş. Şimdi kimseyi sevmiyorum. Kimseyle işim yok.

Sevgi denen olay olmaz bizde. Belki ne iş yaptığını bilmeyen biriyle... Ama yine de kulağına gider diyorsun, giremiyorsun o tür şeylere. Güvenemiyorum daha doğrusu, bu konuda bir güvensizlik oldu.

Adamlar, "Seninle evleneceğim" diye kandırıyorlar. Düzmeceler var, gerçekle alakası olmayan şeyler. Ne olursa olsun arkasından çıkan olay, sömürülmek. Gerçi şimdilik beni kullandıkları yok ama yeri geliyor evladın bile seni sömürüyor. Ben her şeyin farkındayım. Kızım bütün evin işini yapıyor, geldiğimde sofram hazır oluyor, çayım demleniyor, bira içeceksem açıp getiriyor, bazen ayağım ağrıyor, masaj yapıyor. Benim paramı harcamak istemiyorlar.

Zaten bundan sonra da bir erkekle uğraşacak halde değilim, rahat olamıyorum. Çünkü çocuklarım var. Benim sevgililerim, çocuklarım, torunum.

Tek isteğim, çocuklarıma güzel bir gelecek sağlamak, evimde oturmak, torunuma bakmak. Bir ev almak istiyorum. Ev aldıktan sonra namusumla oturmak istiyorum. Hiç kimseyle ilgilenmek istemiyorum, sadece çocuklarım olsun.

Evim olsa, evde çocuk bile bakarım. 150 milyon lira emeklilikten alsam, 150 milyon lira da çocuk bakıcılığından, yeter bana. Çocuklar bana baksın istiyorum.

Sadece namuslu olmak istiyorum, başka hiçbir beklentim yok. Göğsümü gere gere gezmek istiyorum. Çalışmasam kimse bir şey diyemez, ama şimdi boynum bükük kalıyor. "Acaba?" diyorsun hep. Tanırlar mı? Bir yere gittiğinde hep sıkılıyorsun. Mesela şimdi saçlarımı sarıya boyattığım için rahatsız oluyorum. Anlayacaklar benim şey kadın olduğumu diyorum. Ama çalışmasam, rahat rahat saçlarımı sarıya boyatırım, istediğim gibi giyinirim. Kimse bir şey diyemez o zaman. İnşallah, Allah bir ev verir bana. Çok kazandığım zaman har vurup harman savurdum. Çünkü hiç görmemiştim, görmediğim şeyleri yaşadım, aldım, giydim, gezdim. Türkiye'nin her yerini gezdim. Gezmediğim bir Çanakkale, bir de Trabzon kaldı. Tarihi yerleri gezmeyi çok severim. Evliyaları çok gezdim. Kiliseleri gördüm. Çocuklarımı da götürdüm. Kâr kalan şeyler bunlar oldu.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ertuğrul Mavioğlu, “Asiyelerin kurtuluşu yok”, Radikal Kitap Eki, 12 Temmuz 2002

"Dışarıdan aynı gibi görülen hayatların, her tanıştığım kadınla ne kadar ayrı olduğunu gördüm. Her kadının ayrı ve özel bir tarihi vardı. Aynı olanlarsa yoksulluk, şiddet, açlık, sevgi ve ilgiden yoksun geçen çocukluk yıllarıydı"

Biz, yıllardan beridir biliyorduk ki; hepsinin ortak adı Asiye idi ve kurtulmaları imkansızdı. Onlar, kimi zaman 'çatısız' kimi zaman da 'özel bir kadın'dı... Beyoğlu'nun kirli salonlarında izlenen filmler şahittir; arayan onları sanki eliyle koymuş gibi '14 numara'da bulabilir.

Oysa, Aysel'in, Nurgül'ün, Selin'in, Canan'ın, Gül'ün, Melek'in, Çimen'in, Yaprak'ın ve diğerlerinin özel tarihlerinin toplandığı Fahişeliğin Öbür Yüzü, insan etinin tecimselliğine ilişkin bugüne değin biriktirdiğimiz tüm ezberlerimizi bozmaya aday görünüyor. Her biri okuyanı derin bir açmazın dumanına boğan, acıtan, örseleyip kanatan gerçek hayat öyküleriyle duvar gibi örülen bu kitap, Fügen Yıldırım'ın kaleminden...

Öykülerin kahramanları ise sahte isimlerin, dışarı ışık sızdırmayan kalın perdelerin, kapkara gözlüklerin müebbet mahkumları... Ne kadar gizlenseler de; en galiz küfürlerin baş aktristi olsalar da, her biri toplumsal iki yüzlülüğün ayan beyan aynaları...

Fügen Yıldırım, kitabı yazmaktaki muradını, seks işçileriyle ilgili yüzyıllardır toplumun içine işlemiş olan önyargıların sorgulanmasına küçük bir katkı sağlama isteğine bağlıyor:

"Bir yıl boyunca seks işçilerinin 'cancan' adını verdiği Zührevi Hastalıklar Hastanesi'nde kamp kurdum. Kitap çalışması için İl Sağlık Müdürlüğü'nden iznim vardı. Kadınların biriyle ilişki kurduktan sonra diğerleriyle çok daha kolay tanışacağımı umuyordum. Ne ki, hiçbiri diğerini tanıştırmadı. Hastanede vesikalı çalışanlar ile kaçak çalışanlar ayrı bölümlere gidiyor. Kaçak çalışanlar yakalandıkları zaman, vesikalı çalışanlar ise düzenli olarak haftada iki kez muayene olmak zorunda. Araştırma boyunca neredeyse her gelene görüşme teklif ettim. Reddedildiğim çok oldu.

Kabul ettiklerindeyse randevulara mutlaka geldiler. Hepsinin insanlara olan güveni yok olmuş. İç dünyalarına ulaşmak gerekiyordu. Genelev koşulları çok iticiydi. Patronlar, vekiller... İğrenç bir iş ortamı. Araştırmam için hastane bahçesini seçmem bu yüzdendir. Karşılıklı oturduğumuz zaman güven sağlayabilmek için başlangıçta hep ben konuşuyordum. Görüşmelerimiz hastane dışında oluyordu. İki kadın arkadaşın buluşması gibi. Çay bahçelerine, lokantalara gidiyor, akşama kadar birlikte vakit geçiriyorduk. Bütün bu çalışma boyunca kendi kendime verdiğim en yüksek puan, kadınlarla kurduğum doğru iletişim içindir."

Fügen Yıldırım'ın en önemli gözlemlerinden birisi, seks işçilerinin yaptıkları işi içselleştirmemiş olmaları. Yani nereye gitseler onları bir gölge gibi izleyen mesleklerine yabancılar. Ama Yıldırım, ne kadar yakınlarında olsanız da yaşamın alabildiğine örselediği bu kadınları gerçekten anlamanın pek mümkün olmadığı görüşünde: "Hayatları sanki bölünmüş gibi. Asıl olan hayatları; sevgilileri, anneleri, çocukları. Kitaptaki Gül ile İskender'in yaşadıkları bunu çok iyi anlatıyor. Gül gün boyu genelevde çalışıyor, onlarca erkekle yatıyor ama içindeki kurt onu sürekli kemiriyor: Acaba İskender aldatıyor mu? İşini bitirir bitirmez koşa koşa evine geliyor. Hep aklında İskender'i bir kadınla yakalayacağı kuşkusu. Onların duygu dünyalarını ne kadar anlamaya kalkışsan bu mümkün olmuyor. Küçücük yaşta başlarına inanılmaz olaylar gelmiş. Hayal dünyasıyla yaşadıklarını birbirine karıştıranlar var. Yalan söylediklerini düşündüğüm sanılmasın. Ama dipdibe yaşadıkları öteki hayatların, onların hayal dünyalarına inanılmaz bir ufuk kazandırdığı da ortada."

Yıldırım'ın kitap çalışması boyunca konuştuğu hayat kadınlarında gözlemlediği bir başka gerçek de, sıcak bir sohbete duydukları ihtiyaç. Toplum onları dışlamış ama Yıldırım'a göre sokak çocuklarını ortaya çıkaran ekonomik ve toplumsal koşullar neyse, seks işçilerini doğuran koşullar da aynı:

"O kadar önyargı ve şiddete maruz kalmışlar; öylesine damgalanmış ve aşağılanmışlar ki, hep tedbirliler. Ama bir konuşmaya başladıklarında içlerini sonuna kadar döküyorlar. İnsanlar onlarla hep bir şeyler alıp götürmek için ilişki kurmuşlar. Onların dertleşmeye bu denli susamış olmalarının bu gerçeğe dayandığını düşünüyorum. Dışlanmışlar ama gerçekte tinerci çocuklarıyla inanılmaz benzerlikleri var. Onlar da yetişkin sokak çocukları; tek farkla, toplum sokak çocuklarına karşı daha şefkatli davranıyor. Bu kadınlara karşı ise anlayışsızlıkta ve iki yüzlülükte ısrar ediliyor. Sanki günah keçisi ilan edilince bütün bu problemler ortadan kalkacakmış gibi... Fahişeliğin çerçevesi yasalarla, kurallarla çizilmiş. Buna karşın onlar, diğer yurttaşların yararlandığı hiçbir hak ve özgürlükten yararlanamıyor.

Örneğin seyahat özgürlükleri kısıtlanmış. Yaşamları boyunca damgalanmalarının, yargılanmalarının ötesinde, çocuklarının da önünde büyük engeller var."

Kitapta seks işçilerinin nasıl kurtulabileceğine ilişkin formüller arayanın eli boş kalacak. Çünkü Fügen Yıldırım'ın böylesi olmayacak hayalleri yok. Sadece bu toplumsal utanç öykülerini okuyanların az da olsa empati duygusuna kapılabilecekleri inancını taşıyor; hepsi bu: "Bu hayata tahammül edebilmek için kendilerini uyuşturuyorlar. Hepsinin ortak hayali para kazanmak. Bilinçsizler. Ailelerine bakıyorlar. Dostlarına bakıyorlar.

Sırtlarından para kazananların sayısı yaşamları boyunca sürekli artıyor. Yaprak'ın söylediği gibi, zımnen ya da açıktan yakınları tarafından kurban seçilmişler. Zaten araştırmalar da seks işçilerinin yüzde 30'unun kocaları tarafından pazarlandığını ortaya koymuyor mu? Bu kadınların gelecekleri yok. Hayatlarındaki en önemli şey para, ama ona da hiçbir zaman ulaşamıyorlar."

Yoksulluk arttıkça seks işçilerinin sayısı da artacak. Daha da korkuncu bu endüstri giderek daha fazla küçük yaştaki çocuğu çarklarının arasında öğütecek. Onlar, Ilgın'ın söylediği gibi ölene dek diğer insanlara paralarını ve bedenlerini çarptırmaya devam edecekler. Hayatla olan ilişkilerinde ise hep gardlarını alacaklar ve her zaman eksik kalacaklar.

Devamını görmek için bkz.

Sefa Kaplan, "İkiyüzlülüğün Adresi", Hürriyet Keyif, 30.6.2002

Şimdi bunu bir Batılı söylese, Attilâ İlhan'ın ifadesiyle, "kısa pantolonlu milli heyecan" galeyana gelir, kökünün nerede olduğu meçhul "iç ve dış düşmanların oyunu"ndan söz açtıktan sonra, hazır fırsat bulmuşken bir de Avrupa Birliği'ne ilişkin güzelim duygularını ifade ederdi büyük ihtimalle.

Oysa araştırmayı yapan bir grup yerli akademisyen. Sonuç da son derece basit: Fuhuş sektöründe çalışan kadınların yüzde 30'u kocaları, yüzde 10'u akrabaları, yüzde 3.4'ü de sevgilileri tarafından satılanlardan müteşekkil.

Bir başka basit istitastiki rakam daha var: Söz konusu kadınların yüzde 63.4'ü resmi, yüzde 12.2'si de imam nikâhlı...

Bu işe sürüklenen insanları "fahişe", onları bu işe sürükleyenleri ise "adam" yerine koymakta, kurumlaşmış bir ikiyüzlülük yok mu sahiden?

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.